Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Ankara stüdyomuzda Çıkış Yolu programıyla sizlerle birlikteyiz. Sayın Doğu Perinçek ile birlikte gündemi değerlendireceğiz. Çok değerli gazeteci abimiz Rafet Ballı, bugünkü programda aramızda olamadı, bu yüzden programımızı birlikte yapacağız. Sayın Perinçek, stüdyomuza tekrar hoş geldiniz.
Bugün gündemimiz oldukça yoğun. Programımızı izleyicilerimizin katkılarıyla gerçekleştirmek ve kendilerinden bolca soru bekliyoruz. İzleyicilerimiz sorularını “oktakon.tr” adresinden e-posta yoluyla ya da Twitter üzerinden #ÇıkışYolu etiketiyle bize iletebilirler. Sayın Perinçek’e sorularınızı iletirken, kendisinin hem samimiyetini hem de Vatan Partisi’nin siyasi bakış açısını yansıtan yanıtlarını alacağımızı biliyoruz.
Özellikle geçtiğimiz hafta bölgemizde ve ülkemizde tansiyonun yükseldiği, geçmişte örneği pek görülmemiş olayların yaşandığı bir süreci geride bıraktık. Sizlerle birlikte Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin gerçekleştirdiği referandumu ve bunun hem iç hem de dış politikaya yansımalarını değerlendireceğiz. Günün ana ekseni referandum olacak. Daha önceki açıklamalarınızda ve programımızda vurguladığınız çözüm önerileri ışığında; referandum artık gerçekleştiğine göre bu noktadan sonra ne yapmak gerekir? Türkiye’nin kendi ekseninden, bölgesel ve küresel ölçekte nasıl bir gündem bizi bekliyor?
**Sayın Doğu Perinçek:** Öncelikle bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyorum. Tabii, önce bu referandumu kimin yaptığını iyi değerlendirmek lazım; çünkü bizim ne yapacağımız da buna bağlı. Bu referandumu yapan Barzani değil, yaptıran güç Amerika Birleşik Devletleri ve hatta ondan da önce İsrail’dir. Çünkü Barzani’nin çapı ve elindeki kuvvetler; İran, Irak, Suriye ve Türkiye beraberliğini dize getirmeye yetmez. Bu referandum doğrudan doğruya Amerika’nın hepimizin bildiği “İkinci İsrail” planı çerçevesindedir.
Amerika, bu işe 1990 yılında Birinci Körfez Savaşı ve Irak’ın işgaliyle başladı. Ardından 2003 baharında ikinci saldırıyı yaptı. İkisinin de amacı “petrol” dendi ama asıl mesele bu değildi. Saddam Hüseyin Amerika’ya petrol yüzünden direnmedi, Amerika bölgeyi bölmek istediği için direndi. Aydınlık olarak biz o dönemde; Amerika’nın bu saldırısının amacının, Irak’ın kuzeyinden başlayarak İran, Türkiye, Irak ve Suriye topraklarını kapsayan bir Kürdistan kurmak olduğunu söyledik. Bunu “İkinci İsrail” olarak tanımladık. Hatta o dönem genel yayın yönetmenliğini yaptığım *2000’e Doğru* dergisinde “Üç İsrail Planı” manşetiyle çıkmıştık. Türkiye himayesinde bir Kürdistan; yani birinci İsrail kendi, ikinci İsrail Kürdistan, üçüncü İsrail ise Kürdistan’ın İsrailleşmesiyle birlikte Amerika’nın tam egemenliğine girecek olan Türkiye’dir.
Karşımızdaki güç büyük; Amerika ve İsrail var. Ancak Amerika, kendi karşısındaki gücü de yarattı. Bu ısrar sonucunda Türkiye, Irak, İran ve Suriye ittifak yaptı. Bu, olağanüstü önemli bir gelişmedir. Yıllar önce Şii-Sünni çatışması senaryolarıyla bölgeyi bölmek istediler ama bu kamplaşma gerçekleşmedi. Aksine, emperyalizm ile ezilen ve gelişen milletler saflaşması oluştu. Rusya da bu bölge ittifakının yanında konumlandı.
Bugün yapılacak şeyler bellidir. Aydınlık’ın bugünkü manşeti “Ordular Buluştu” diyor; Türk askeri ile Irak askeri birleşti. Bu, 1920’de Atatürk’ün Sovyet Kızıl Ordusu ile Türk ordusunun buluşması üzerine mecliste yaptığı konuşmayı hatırlatıyor. O fotoğraf çok anlamlı çünkü Amerika’nın kurduğu hükümetin ordusu, şimdi Türkiye ile birlikte Amerika’ya karşı kafa tutuyor. Bu, yönetici kim olursa olsun ezilen milletlerin kendi bağımsızlıklarını korumak için bir refleks gösterdiğini kanıtlıyor.
**Soru:** Amerika ve İsrail’in referandum sürecindeki dahli çok açık. Peki, Barzani bunu niçin yapıyor? Bazıları bunu Irak devletiyle olan pazarlıklarında elini güçlendirmek için bir manevra olarak değerlendiriyor. Sizce Barzani’nin bağımsız bir iradesi var mı, yoksa sadece bir piyon mu?
**Sayın Doğu Perinçek:** Barzani’nin burada bağımsız bir iradesi olamaz. İç meselelerde kararları olabilir ancak bu ölçekte, bölge ve dünya çapında güçlerin (Rusya, ABD, İsrail, İran, Türkiye, Irak, Suriye) sahada olduğu bir denklemde Barzani’nin boy ölçüşme şansı yoktur. Karar makamı Barzani değil, onu referanduma iten İsrail ve Amerika’dır. Amerika’nın “referandumu erteleyin” çağrıları ise dünyayı oyalama taktiğidir.
Ne yapmalıyız? Birinci gereklilik bölge ülkelerinin birleşmesidir. Bu, Vatan Partisi’nin 80’lerden beri savunduğu çözümdür. İkinci olarak; devletin caydırıcı yaptırım gücü kullanılmalıdır. Habur sınır kapısının kapatılması, Erbil temsilciliğinin çekilmesi ve İncirlik Üssü’nün Amerikan uçaklarına kapatılması gibi adımlar atılmalıydı. Bunlar geçmişte kaldı; bugün artık ancak askeri önlemlerle bu süreç bozulabilir. Sözün bittiği yerdeyiz. Eylem zamanı! Bugün cesur ve kararlı olmak, gelecekteki maliyetleri düşüren en barışçıl çözümdür. Unutulmamalıdır ki; silahsız bir barış mümkün değildir, bugünün şartlarında askeri yaptırım kullanmamak daha kanlı sonuçlar doğuracaktır. Aynı “Açılım Süreci”nde olduğu gibi, bu referandum süreci de bir savaş sürecidir. Biz Vatan Partisi olarak Merkezi Yürütme Kurulu’nda aldığımız kararla; kararlı, caydırıcı ve hızlı bir müdahaleyi tek çözüm olarak görüyoruz.
**Soru:** Savaş ve barış kavramları üzerine şunu sormak isterim; askeri müdahale dediğinizde, “en barışçıl yöntem” ifadesini kullandınız. Bunu nasıl açarsınız?
**Sayın Doğu Perinçek:** Savaş politikaları uygulanır, ardından barış gelir. Barış politikaları uygulanamadığında savaş kaçınılmazdır. Savaşan kuvvetler kendi barışını dayatır. Unutmayalım, 1 Eylül Dünya Barış Günü, aynı zamanda Hitler faşizminin yenildiği gündür. Hitler nasıl, barış nasıl geldi? Hitler’i yenerek geldi. Hitler önce Batı’ya saldırdı; asker, tank, uçak ve denizaltı kullanarak Belçika, Fransa ve daha birçok ülkeyi ezip geçti. Ondan sonra Doğu’ya saldırdı. Siz “Barışı çözün, barışı çözün” dediğiniz zaman, bu Hitler’in daha çok ezmesi, istila etmesi ve çok daha kanlı savaşların davet edilmesi anlamına geliyordu. Ancak barışı ne getirdi? Barışı, Hitler’e karşı yürütülen savaş getirdi. Yani Hitler’i yenerek dünya barışa kavuştu. Hitler’i yenenler ve vatan savunması yapanlar, Avrupa’ya da dünyaya da barış getirdi. 1 Eylül Barış Günü de bunun bir sonucudur.
Geçen hafta Barış Haftası’ymış; ancak o Barış Haftası’nın arkasında savaşlar var. Barışı getiren her zaman savaştır. Bunu bilinçli olarak vurguluyorum çünkü PKK’nın en fazla kullandığı kavram “barış”tır. Geçmişe baktığımızda, o dönemde Hitler’in de en çok kullandığı söz “barış”tı. Hep önce bir barış teklifi sunuyor, olmayınca silahlı gücünü devreye sokuyordu. Bütün saldırılarının başında “Ben barış getiriyorum” diyerek yola çıkıyordu. Orada bir özdeşleşme var; PKK da aynı şekilde barışı sürekli bir kelime olarak kullanıyor.
“Pax Romana” yani Roma Barışı kavramı vardır; “Pax Britannica”, İngiliz Barışı da öyledir. Roma İmparatorluğu barış götürüyordu ama nasıl? Lejyonerleriyle, Roma ordusuyla, kılıcıyla; yani şiddetle ve savaşla kendi barışını getiriyordu. Dünya halkları ve ezilen milletler ancak silahlı olarak güçlerini koruyarak barışı devam ettirebilirler. Eğer düşman savaş açıyorsa, siz ancak düşmanı yenerek ülkenize barış getirebilirsiniz. Atatürk bunu yaptı. Eğer istilacı ordulara karşı Yunan, Ermeni, Fransız veya İngiliz barışını kabul etseydi, Türkler esir olarak sözüm ona bir barış içinde yaşayacaktı. Ama Atatürk savaşla ülkemize “Yurtta barış, dünyada barış”ı getirdi. Bir yanda Sevr barışı, bir yanda Fransızlarla yapılan Ankara Antlaşması var. Direnç ve mücadele olunca kendi barışınızı sağlarsınız. Düşmanı denize döktüğümüz için barış geldi; dökmeseydik barış olmayacaktı, yangın ve ölüm olacaktı.
Bir tarafta Amerika’nın ve İsrail’in barışı var, bir tarafta ise bölge ülkelerinin barışı. Biz Amerikan barışını yaşadık. Amerikan barışının maliyeti nedir? 1991 yılından bu yana Irak, Suriye ve Afganistan saldırılarında toplam 3 milyon insan öldü. İşte Amerikan barışı dediğiniz budur; 3 milyon insanın katledilmesi, yüz binlerce kadının tecavüze uğraması, milletlerin boyunduruk altına alınması… Bölgemize asıl barışı getirecek olan güç; Türk ordusu, Irak ordusu, İran ordusu ve Suriye ordusudur.
Sayın Perinçek, siz uzun yıllardır Batı Asya fikrini dile getiren bir öndersiniz. Bu fikrin en somut adımlarının atıldığı günlere tanık olduğumuzu söyleyebilir miyiz?
1980’lerde Amerika Körfez Savaşı niyetlerini ortaya koyduğunda, Batı Asya Birliği fikrini savunmaya başladık. Bölgede bir Batı Asya Birliği’nin biricik çözüm olduğunu ve Kürt meselesinin çözümünde bunun çok önemli olacağını söyledik. Bu birlik, bölge halklarını kucaklıyor ve herkesin eşit yurttaşlar olarak huzur içerisinde kendisini geliştirme imkânını sağlıyor. Bakın, bugün mecburiyetler ve ortak çıkarlar bu birliği hayata geçiriyor. Artık güvenlik alanında askeri iş birliği Batı Asya ülkelerinin gündeminde.
Irak’taki referandum meselesine gelince; %93 gibi bir açıklama olsa da hiçbir denetimin olmadığı, yasa dışı bir girişimdir. Bu bir hak değil; uluslararası hukuk açısından da, insanlık açısından da geçersizdir. Eskiden “milletlerin kaderini tayin hakkı”, ülkelerin sömürgecilikten kurtulması için kullanılan bir haktı. Türk Devrimi ve Atatürk’ün İstiklal Savaşı bu sürecin başlangıcıydı. 1970’lere kadar Laos, Kamboçya, Vietnam, Angola, Mozambik gibi ülkeler bu hakla kurtuldu ve bağımsız devletler kurdu. Ancak küreselleşme döneminde emperyalizm, bu hakkı ülkeleri bölmek ve parçalamak için kullanmaya başladı. Yugoslavya örneğinde olduğu gibi, bir arada yaşayan milletleri parçalayıp emperyalizmin efendiliği altına sokmak için “ulusların kaderini tayin hakkı”nı bir araç haline getirdiler. Artık bu kavram, özgürlüğe değil; devletsizleştirmeye ve köleleştirmeye hizmet ediyor. PKK’ya “kara gücüm” diyen Amerika, bu hakkı tarihi tersine çevirmek ve milli devletleri ortadan kaldırmak için kullanıyor.
Referandum sonrası uluslararası tabloya baktığımızda; Türkiye, Irak, İran ve Suriye çok kararlı açıklamalar yaptı. Rusya ve Çin, Irak’ın toprak bütünlüğünü savundu. Avrupa Birliği ise cılız ve üzücü bir tepki verdi. Şu an Kürdistan kurma hesabı iflas etmiştir. Barzanistan; Türkiye, İran, Irak ve Suriye tarafından kuşatılmış durumdadır. Orada kalıcı bir yapı kurma şansları yok. Suriye nasıl direndi ve kazandıysa, bu bölgedeki oyun da bozulacaktır. Amerika ve İsrail’in amacı, belki İran’a yönelik saldırı koşullarını yaratmak ya da Türk ordusunu zor durumda bırakarak Türkiye’deki yönetimi değiştirmektir. Ancak bu planların başarıya ulaşma ihtimali yoktur. 21. yüzyılın başında Fukuyama’ların, Huntington’ların yazdığı “tek kutuplu dünya” tezleri bugün artık çöp olmuştur. Amerika’nın güvenlik politikaları—tabii onlar buna güvenlik politikası diyorlar, biz ise emperyalist politikalar olarak adlandırıyoruz—bu kapsamda değerlendirilebilir. Geçtiğimiz yıllarda Çin’e odaklanan bir Amerika görüntüsü vardı ancak bugün bölgenin tekrar gündemin merkezine oturduğunu görüyoruz. İki rakibi arasında, kendisine en büyük tehdit olarak gördüğü ülke Çin Halk Cumhuriyeti; Amerika, onun yükselişinden büyük endişe duyuyor. 2016 yılında Çin, milli üretimde Amerika’yı geçti. Bugün dünyada en çok üreten ülke Çin. Peki, Çin nasıl bir siyaset izliyor? Barışçıl yoldan Amerika’yı geçmek. Tarihteki büyük devletler yükselirken, mevcut hegemon güç genellikle bunu kabul etmez ve savaş çıkarırdı; geçmişteki savaşların çoğu bu şekilde patlak verdi. Çin, bu deneyimleri bildiği için savaş çıkmadan, maliyeti düşürerek Amerika’yı nasıl geride bırakacağını planlıyor. Amerikan dolarını sürekli satın alıyor, Amerika’yı yatıştırıyor, çeşitli araçlar sunuyor; bir nevi “camı çerçeveyi kırmasın” diye hareket ediyor.
Amerika’nın Çin’e karşı etkili olması için Orta Doğu’dan onu kuşatması gerekiyor. Çin’in petrol ihtiyacının %40-50 civarındaki bir kısmı Körfez’den (İran Körfezi/Basra Körfezi) geliyor. Amerika Körfez’i egemenliği altına aldığında, Çin’in enerji kaynağını kontrol etmiş oluyor. Ayrıca jeopolitikte Orta Asya dünyanın kalbi olarak kabul ediliyor; Amerika’nın Afganistan işgali de bu nedenliydi. Orta Asya’nın anahtarı ise Batı Asya ve Orta Doğu’dur. Dolayısıyla Amerika, Çin ile olan rekabetinde doğrudan onun sınırlarına saldırmak yerine, Çin’i kuşatacak mecraları doğru saptayıp onu oralardan etkisiz hale getirme siyaseti izliyor. Ancak bu strateji başarısızlığa mahkûm; ne ekonomik bakımdan Amerika’nın Çin’e diş geçirme şansı var ne de Çin’in büyük coğrafyasına karşı bir savaşta sonuç alabilir. Çin, en zayıf dönemlerinde bile Mao önderliğinde önce Japon, sonra Amerikan emperyalizmini yenmiştir. Bugünün güçlü Çin’ine karşı Amerika’nın bir başarı şansı yoktur.
Üstelik Amerika, nereye el atsa tersi sonuçlar aldığı bir dönem yaşıyor. Referandumun en önemli sonuçlarından biri de bu. Bugüne kadar Amerika; Irak, İran, Suriye ve Türkiye’yi birbirine kışkırtarak sonuç alıyordu. Ancak şimdi kendi kurduğu hükümetler ve Türkiye’deki BOP eş başkanlığı gibi kurguları tersine işliyor. Amerika nereye el atsa başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bu nedenle Amerika, kendisine olan direnci zayıflatmaya veya süreci ertelemeye çalışıyor; bir anlamda zaman kazanmak için ülkeleri yorgun düşürüp etkisiz hale getirmeyi amaçlıyor.
Sizin sıklıkla dile getirdiğiniz “İkinci İsrail” söylemi, artık bütün Batı Asya ülkelerinin ortak söylemi haline geldi. Özellikle İran’daki görüşmelerimizden sonra bu söylemin ne kadar hızlı benimsendiğine tanık olduk. Bugün İlker Yücel, Suriye ve Lübnan ziyaretlerinden döndü; oradaki uluslararası konferanslarda bu söylemin yaygınlaştığını gördük. İkinci İsrail kavramını Batı Asya ve dünya siyasetine getiren Vatan Partisi oldu. İran’a gitmeden önce, oradaki Atlantik yanlısı kesimlerin “Kürdistan kurulsun, ırktaşlarımızdır, onları kontrol altına alırız” gibi bir yaklaşımı vardı. Biz ise onlara şu temayı işledik: “Burada kurulacak olan şey bir Kürdistan değil, İsrail burnunuzun dibine geliyor. 1500 kilometre uzaktaki İsrail, İran’ın komşusu oluyor. Bu sadece toprak bütünlüğünüzü değil, rejiminizin bekasını da tehdit eder.” Bu söylem İran’da çok etkili oldu; Tesnim Ajansı ve çeşitli gazeteler bu açıklamalarımızı yayımladı. Ali Ekber Velayeti başta olmak üzere İranlı yöneticiler de yaptığımız basın toplantılarında bu söylemi benimsediklerini açıkladılar. Çünkü “Kürdistan” ifadesi bir gerçeğin üzerini örterken, “İkinci İsrail” ifadesi bütün balonu patlatıyor. Orada kurulan kukla devlet, Kürtlerin değil, Amerika ve İsrail’in devletidir.
Bunu konuşmaya devam edeceğiz. Şimdi bir ara veriyoruz; aradan sonra Erbil, Duhok ve Köln’deki mitinglerde açılan İsrail bayrakları üzerinden bu konuyu derinleştireceğiz.
***
Ulusal Kanal Ankara Stüdyosu’nda Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Sayın Perinçek, “İkinci İsrail” söyleminden bahsettik. Erbil, Duhok ve Köln’deki mitinglerde, hatta kutlamalarda İsrail bayraklarının merkezde tutulduğunu gördük. Bu durum, “İkinci İsrail” söylemini destekleyen bir itiraf niteliğinde değil mi?
Bayrağı olmayan halklar, başka devletlerin silahıyla girişimlerde bulunduklarında o devletlerin bayraklarını sallamaya başlarlar. Bu, Kürtlerin onuruna da aykırı bir şeydir. Bu durum, “Biz burada Kürdistan değil, İkinci İsrail’i kuruyoruz” itirafının fotoğrafıdır. Benzeri bir durum Kosova’da da yaşanmıştı; Amerikan bayraklarıyla kutlamalar yapmışlardı. Oysa Yugoslavya’nın bütünlüğü içinde özgürce yaşıyorlardı, parçalandıktan sonra ise her biri Amerika ve AB’nin oyuncağı haline geldi.
Referandum süreci ve bu İkinci İsrail meselesini düşündüğümüzde, AKP hükümetinin ve Recep Tayyip Erdoğan’ın geçmiş hatalarının payı yok mu?
Sadece AKP hükümeti değil, Turgut Özal’dan bu yana ABD, Türkiye’ye “Büyük Kürdistan” planını dayattı. Bu, “Petroller sizin olacak, büyüyeceksiniz” gibi kandırmacalarla sunuldu. Cengiz Çandar gibi isimler bunu savundu; maalesef solun içinden de destekleyenler oldu. Tayyip Erdoğan yönetimi de zaten Türkiye’nin başına bunun için getirildi. 2002 yılında, Amerika’nın Irak’ı işgal takvimine uygun olarak Türkiye seçime sokuldu. Ecevit hükümeti direnince, hükümeti böldüler ve Erdoğan’ı hazırladılar. RAND Corporation, 1996 yılında Tayyip Erdoğan’ın Başbakan, Abdullah Gül’ün Dışişleri Bakanı olacağını ilan etmişti. Ardından gelen açılım süreçleri PKK’ya fırsat verdi ve Barzani’nin ordusunu güçlendirdi.
Fakat bugüne geldiğimizde, Türkiye’de iki cephe görüyoruz. Bir kesim, “Erdoğan’ı yıkmak” adına Amerika ile aynı cepheye dönmüş durumda. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden bir olay varken, önlerindeki tek soru “Nasıl Erdoğan’ı yıpratırız?” oluyor. Sırtlarını Amerika ve İsrail’e dönüp Erdoğan ile savaşıyorlar. Oysa bugün Amerika ve İsrail tehdidine karşı en geniş güçleri birleştirmek lazım. Erdoğan’ın geçmişte çok hataları oldu, Barzani’nin güçlenmesinde payı var; ancak bugün suçlu arama zamanı değil, vatan bütünlüğünü savunma zamanıdır. Amerika’yı bırakıp Erdoğan’a saldırmak, Amerika’nın “iç cepheyi vurma” planına hizmet eder. “Saray savaşı” diyenler, bugün Fırat Kalkanı ve PKK’ya karşı yürütülen mücadelenin Türkiye’nin vatan savaşı olduğunu görmezden geliyor. Bu tutum, vatan bütünlüğünden uzaklaşmaktır, hıyanete varan bir çizgidir. Siz açılım olduğu zaman, Tayyip Erdoğan açılım yaptığı zaman ne diyordunuz? “Biz senden daha iyi yaparız, sen açılımı doğru dürüst yapamıyorsun” diye muhalefet ediyordunuz. E şimdi zaten siz “adalet yürüyüşü” vesaire ile açılım yapıyorsunuz, değil mi? Kolunuza takmışsınız PKK’yı ve HDP’yi. Tabii o dönem açılıma karşı olmasına rağmen yine bunu dile getirenler var. O dönem açılıma karşı olanları ben şimdi tam hatırlayamıyorum. Yani bugün daha çok açılım taraftarları var. Burada önemli olan şu: Biz cephemizi nereye döneceğiz? Buna cevap vermek zorundayız. Bugün vatanımızı savunuyorsak cephemizi Amerika’ya, İsrail’e ve onların piyonlarına döneceğiz. Karşıda büyük bir kuvvet var; burada mümkün olan en büyük gücü yığmamız lazım.
Tayyip Erdoğan burada önemli. Neden önemli? Çünkü şu anda devletin başında, hükümetin başında Türkiye’yi yönetiyor. Devletin kuvvetleri olmadan siz Amerika vesayetine karşı koyamazsınız. Mitingler yaparak, beyannameler ve bildiriler dağıtarak, balonlarla yürüyüşler yaparak Amerika ve İsrail’in bu girişimini önleyemezsiniz. Nasıl önlersiniz? Ordunuzla, polisinizle, milletin ve devletin güçlerinin birleşimiyle. O milletin ve devletin güçleri içinde devlet diyoruz, hükümet diyoruz. Tayyip Erdoğan burada çok önemli.
Hatta şunu söyleyeyim: Vatanseverlik bugün budur. Eğer biz bu vatanın bütünlüğünü sağlayacaksak, bağımsız ve başı dik yaşayacaksak, Tayyip Erdoğan’ı bu mevzide ne kadar tutabilirsek o kadar iyidir. Diyelim ki Tayyip Erdoğan bu mevzide durmuyor, tutarsız davranıyor; o zaman onun yerine iktidar olacağız. Ama onun yerine iktidar olmak için Vatan Savaşı’na sırtımızı dönüp Tayyip Erdoğan’la kavga ederek değil; “Vatan Savaşı’nda biz daha kararlı ve tutarlıyız, biz bu Türkiye’yi daha iyi yönetiriz, bu Vatan Savaşı’nı biz ancak başarıya ulaştırırız” diyerek olunur. Bunu Vatan Partisi olarak söylüyoruz. Biz bu Vatan Savaşı’nı Tayyip Erdoğan yönetiminden çok daha başarılı bir şekilde yönetir ve zafere götürürüz. Bu ispatlanmış bir şeydir.
Nasıl ispatlanmış? Tayyip Erdoğan Rusya’ya düşmandı, bakın Vatan Partisi’nin siyasetine geldi, Rusya’ya elini uzattı. Tayyip Erdoğan daha 4-5 ay önce “Fars milliyetçiliği” diyerek İran’a saldırıyordu. E İran’ı Fars milliyetçisi diye suçlayarak bugün vatanınızı savunabilir misiniz? Neyi keşfettiler? Vatan Partisi’nin İran dostluğu programını keşfettiler. Şimdi hâlâ diyelim Suriye konusunda takıntılarını aşamadılar. E orada da Vatan Partisi’nin programı tek çare olarak Türkiye’nin önünde duruyor. Vatan Partisi Çin ve Avrasya ülkeleriyle dostluğu savundu. En önemlisi, Vatan Partisi bu sorunun eninde sonunda kuvvetle çözümünün Türkiye’nin önüne geleceğini savundu. Vatan Partisi, “Bu iş böyle barış falan filan söylemleriyle olmaz, bu bizi gaflete sürükler” dedi. Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Kürt sorunu silahla çözülmez” ısrarına Vatan Partisi ne dedi? “Silahtan başka hiçbir şeyle çözülmez.” Çünkü karşı taraf silah kullanıyor, Amerika onu silahlandırıyor. Sen ona yalvararak, “vazgeç” diyerek onu caydıramazsın. Bu işin bir tek çözümü vardır; silahla çözülür. Bakın Türkiye burada da Vatan Partisi’nin çizgisine geldi.
İzleyicilerimizin güvenle ilgili, özellikle hükümete dair soruları var. Murat Soycan, “Emperyalist saldırılara karşı AKP’nin korkak davranması mücadeleyi baltalıyor, sadece söylemde var ama eylemde AKP adım atmıyor” diye bir değerlendirme yapmış. Ahmet Lütfüoğlu ise “Sayın Başkan, Türkiye niye derhal Erbil’in Ankara temsilcisini sınır dışı etmiyor? Niye Habur’u kapatmıyor? Niye Yumurtalık boru hattını kapatmıyor? Niye İncirlik Üssü’nü ABD’ye kapatmıyor?” diye sormuş. Bunları Tayyip Erdoğan’a sormaları lazım. Ben de bugün Vatan Partisi Merkez Yürütme Kurulu olarak Tayyip Erdoğan’a sordum. Ama daha önemlisi; Vatan Partisi bunları Türkiye’nin gündemine 17 Haziran’da, yani üç ay önce getirdi. Bu söylenen yaptırımları Türkiye Vatan Partisi’nden öğrendi. Vatan Partisi’nin yöneticileri, askerleri, sivil yöneticileri, tecrübeli liderleri ve devrimci önderleri kafa kafaya verip 17 Haziran’da o programı ilan ettiler. Bunun için diyorum; Vatan Partisi Türkiye’yi bugün yönetebilecek tek partidir. Türkiye şimdi bunu talep ediyor. O zaman Vatan Partisi’ni iktidar yapsaydık da hiç gecikmeseydik, bunları zamanında uygulasaydık. Vatan Partisi’ni hükümet yapmakta geciktiğimiz ölçüde bedel ödeyeceğiz.
Vatan Partisi bu sefer de ne diyor? O söylemler, diplomatik ve ekonomik yaptırımlar evet faydalı ve gerekli ama artık bunlar yetersiz. Dün yeterliydi, bugün yetersiz. Bugün evet onları yapalım ama onunla sonuca ulaşamayacağımız için devletin yaptırım gücünü bölge ülkeleriyle birlikte kullanmak zorundayız. Gecikmesini dilemiyoruz ama gecikirse şunu öğrenmiş olacağız: Doğru çözümleri, doğru siyasetleri ve programları Vatan Partisi buluyor, Türkiye’nin önüne koyuyor. Tayyip Erdoğanlar da bunu arkadan, nal toplayarak uyguluyor. O zaman şuna karar vereceğiz: Vatan Partisi’ni hükümete getirelim, bunlar zamanında uygulansın, bedel ödemeyelim. Türkiye’nin önünü ve ufkunu açalım; Türkiye’yi üretim ekonomisine, birliğe, bütünlüğe ve huzura kavuşturalım.
2009’da Ergenekon savunmasını yaparken, “Biz burada kendi derdimizle değiliz, bölge savaşlara gidiyor ve Türk ordusu buradaki en kıymetli varlığımızdır, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne dönük bir tertip yapılıyor” demiştiniz. O dönem daha Suriye’ye girilmemişti, Libya olmamıştı. 2009’daki gördüğünüz tablo neydi? 2007’den itibaren Ergenekon-Balyoz tertipleriyle Türk ordusunu ve Vatan Partisi’nin lider kadrosunu içeri attılar. Demek ki düşman taraf Türkiye’yi bölmek için silahlı gücü (Türk ordusu) ve siyasi gücü (Vatan Partisi) hedef alıyor. Silahlı gücü niçin hedef alıyor? Çünkü silahların söz sahibi olduğu bir döneme giriyoruz. Silivri duvarlarının içine komutanlarımızı atarak Türkiye’yi silahsızlandırmak istediler. O zaman biz de buna bakarak, silahların kullanılacağı bir döneme girdiğimizi anladık. Amerika ve İsrail silah kullanacak ve bizi ona karşı silah kullanamayalım diye içeri atıyorlar. Dikkat edilirse oraya Kemalist subaylar, Mustafa Kemal geleneğine bağlı, gözünü budaktan esirgemeyen komuta kademesi seçilerek atıldı.
Erol Kasapoğlu, “Irak, Suriye, İran, Rusya birlikte girsinler diyorsunuz da kararlı bir dış politika izlemeyen Türkiye’ye nasıl güvensin?” diye soruyor. “Birlikte girsinler” demiyorum, “beraber olsunlar” diyorum. Hem kendi komuta kadememizin planlayacağı bir sorun hem de diğer ülkelerin genelkurmaylarıyla görüş alışverişi ve ortak çalışma içinde yapılacak planlar lazım. Zaten en büyük trafik genelkurmay başkanları trafiği oldu. Bu ülkelerin genelkurmay başkanları bir ortak çalışma içerisine girdiler. “Türkiye’ye neyine güvenecekler?” diyen arkadaşım, güvenmek zorundalar. Devlet oldukları için güvenmek zorundalar. Türkiye’siz bir başarı mümkün değil. Güven sorununu öne çıkarmak asıl korkaklıktır. Bu güven muhabbeti elimizi kolumuzu bağlıyor. “Rusya’ya güvenme, Türkiye’ye güvenme” dedikçe Amerika ve İsrail’in planı başarıya gider.
Savaşlarda başarı için müttefiklerin birbirine güvenmesi şarttır ve güvenilir hale getirmek size bağlıdır. Sürecin önderliğini yapacaksınız. Vatan Partisi’nin yaptığı bu; Vatan Partisi savaşın zafere ulaşacağına inanıyor, kendine güveniyor. Kendine güvenen dostuna da güvenir, sürece müdahil olur ve herkesi güvenilir hale getirir. Liderlik budur. Aziz Nesin “Yüzde altmışı aptal” diyordu. E, yüzde altmışı aptal olan bu millete güvenilir mi? Bazı profesörler, bilim adamları sosyal medyada “Türk milleti aptal, Türk milleti gerizekalı” diyor. Bunu dediğin an hiçbir şey yapamazsın. Atatürk ne diyor? “Türk milleti zekidir, Türk milleti çalışkandır, Türk milletinin karakteri yüksektir.” Aziz Nesin’in o sözüne karşı çıktım çünkü yüzde altmış dediği bu millet İstiklal Savaşı verdi, devrim yaptı, Cumhuriyeti kurdu. Türk milleti kendini ispatlamış bir millettir. Ona güvenmeyenler bu sürece önderlik edemez. Milleti suçlamak, önderlik etmekten vazgeçen, gerici bir tavırdır. Eğer halkı tarihe müdahale eden bir kuvvet haline getirecek söylemleri üretemiyorsanız önderlik yapamazsınız. Yükleyemeyiz derseniz yükleyemezsiniz; İstiklal Savaşı başarıya ulaştırılamaz derseniz, başarıya ulaşmaz. Başarıya ulaşacağına inanırsanız, başarıya ulaştırma şansınız var. Ama ulaşmayacağını düşünürseniz şansınız sıfıra iner. Güven meselesi olunca hep aklıma Ernest Hemingway’in sorusu geliyor. “Bir insana güvenip güvenemeyeceğini nasıl anlarsın?” diye soruyor ve cevabını veriyor: “Ona güvenerek.” Çünkü başka türlü anlama şansınız yok. Benimle aynı fikirde; Hemingway benden çok daha güzel ifade etmiş. Ben de biraz evvel benzer şeyler söyledim ama o çok kısa ve öz. Ben ise şunu söylüyorum: Türk milletine güvenerek onu güvenilir hale getiririz. Rusya Türkiye’ye güvenirse Türkiye güvenilir olur; Türkiye de Rusya’ya güvenirse Rusya güvenilir olur.
Rusya demişken, merak edilen bir soru gelmiş: “Rusya’nın Cavit Çağlar’a devlet nişanı vereceği haberi doğru mudur? Vatan Partisi’nin rolü bu durumda ne oluyor?” Bunu Atilla Arpacı sormuş. Ben böyle bir şey bilmiyorum; doğru olup olmadığını Rus devletine sormak lazım. Tabii ki hiçbir gerçek, nişan veya madalya verilerek değiştirilemez. Dünyadaki gerçekleri madalyalarla değiştiremezsiniz. Biz çocukluğumuzda gazoz kapaklarını madalya yapardık. Gazoz kapağının içini çıkarır, kapağı gömleğimize takar, arkasına da çıkarttığımız parçayı yapıştırırdık. O gazoz kapağı bizim için bir madalya olurdu; her elbiseye de yakışırdı.
Şu sıralar odak noktası referandum süreciyle birlikte Irak’ın kuzeyi ve oradaki “İkinci İsrail” veya “bağımsız Kürdistan” tartışmaları oldu. Ancak bir de sıcaklığını koruyan Suriye ve Suriye’nin kuzeyi var. Irak’ta gerçekleşen referanduma karşı İran’ın, Irak’ın, Türkiye’nin ve Suriye’nin aynı tutumda birleştiğini gördük. Peki, Suriye’deki durumda da aynı birlik var mı? Irak ve Suriye’nin kuzeyindeki meseleyi nasıl görmek lazım?
Burada müdahaleci olmak zorundayız. Sorunuz çok anlamlı; mesela Irak’ta oluşturulan birliği şu anda Suriye’nin kuzeyinde göremiyoruz. Çünkü Irak’ın kuzeyindeki tehdit çok daha güncel ve sıcak. Aslında bir ay, hatta bir hafta öncesine kadar Irak’ta da bugünkü birleşme yoktu ama hayat bunu sağladı. Türkiye için önemli olan, Irak’ın kuzeyinde oluşturulan birliğin Suriye’nin kuzeyinde de kurulmasıdır. Vatan Partisi, sürece önderlik eden bir parti olarak Merkez Yürütme Kurulu kararının üçüncü maddesinde şöyle diyor: “Irak’ın kuzeyinde sözde Kürdistan kurma girişimi ile Suriye’nin kuzeyinde Kürt koridoru oluşturma çabası tek bir amaca hizmet etmektedir: İkinci İsrail’in kurulması.”
Bu açıdan Irak’ın ve Suriye’nin kuzeyindeki cephe birleşmiştir. İki ayrı cephe yok; bunlar aslında tek bir birleşik cephedir. Bu cephede Batı Asya ülkeleri, emperyalizme karşı vatan bütünlüğü ve bağımsızlık mücadelesi vermektedir. Türkiye’nin müttefiklerine bu hakikati kavratmamız lazım. Irak’ın kuzeyinde sağladığımız beraberliği Suriye’nin kuzeyine yayarsak sonuca gidebiliriz. Eğer bir parçada doğru tavır alıp diğerinde ihmalkâr olursanız zafere ulaşamazsınız. Vatan Partisi olarak bu kararı; İran, Rusya, Suriye ve Irak devletlerinin de okuyup aynı hakikati görmesi ve Irak’ta kurulan cepheyi Suriye’de de sürdürmeleri gerektiğini anlamaları için yazdık.
Aynı müttefik potansiyelini birleştirmeliyiz. Dışişleri Bakanlığımızın ve Türkiye Cumhuriyeti’nin dostlarımıza şunu kavratması lazım: Irak ve Suriye’nin kuzeyi aynı olayın devamıdır. Bugün Irak’ın kuzeyi öne çıkmış olabilir ama 15 gün sonra Suriye’nin kuzeyi öne çıkar. Barzani’yi engelleseniz bile diğer tarafta kan akmaya devam ediyor. Suriye’nin kuzeyinde kurulan kantonlar da aynı Amerikan-İsrail planının bir parçasıdır. Öyleyse her iki alanda da birlikte olacağız ve bu planları bozguna uğratacağız.
Yaşadığımız tecrübeye bakarsak; Irak anayasasına aykırı bir referandum yapıldı. Türkiye, Irak’ın toprak bütünlüğünden yana tavır alarak Irak yönetimiyle ortak hareket etti ve hatta ortak tatbikata kadar varan bir durum yaşandı. Aynı durumu Suriye için düşünürsek; Türkiye, Suriye hükümetiyle iyi ilişkiler kurmadan Suriye’nin kuzeyinden gelen tehditle başa çıkabilir mi? Türkiye’nin şu an en duyarlı olması ve kazanması gereken müttefik Suriye’dir. Çünkü bir numaralı tehdidimiz olan PKK-PYD, Barzani’den daha stratejik bir tehlikedir. Amerika, kurmayı planladığı “İkinci İsrail”in başına Barzani’yi değil, daha birleştirici ve Türkiye’nin içindeki nüfusu kullanmaya müsait olan PKK-PYD’yi oturtmak istiyor. Bu gerçekleri saptamalı ve dostlarımıza kabul ettirmeliyiz.
İzleyicilerimizden gelen sorulara dönersek; önümüzdeki günlerde Irak ve Suriye çaplı geniş bir savaş öngörüyor muyum? Kuzey Irak’a müdahale olursa İsrail ne yapar? Tiyatroda oyunun başında duvarda bir silah asılıysa o mutlaka patlar. Amerika’nın bölgeye yığdığı on binlerce ton ağır silah, resmi geçit için değildir. Türk ordusu zaten PKK’yı hendeklere gömmüş, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridorunu yarmıştır. Bölge zaten bir savaşa doğru açıkça gitmektedir. Türkiye müdahale eder mi? Irak devleti kendi toprak bütünlüğünü sağlayacak yaptırımları kullandığında sorun çözülebilir. Türkiye, İran ve Rusya buna yardımcı oluyor. Ancak bu yetmediğinde, mücadelenin askeri boyuta taşınması kaçınılmazdır.
İsrail ne yapar? İran devlet yöneticileri, İsrail’in girdiği bir savaştan zaferle çıkacak güce sahip olduklarını belirttiler. İsrail, İran’a karşı coğrafi olarak çok uzak ve dezavantajlı konumdadır. Türkiye, Irak ve İran sınırları savaşın merkezidir. Dolayısıyla İsrail bu durumu iyi hesaplamak zorundadır.
Son olarak eğitim sistemimizle ilgili bir izleyicimizin “Biz adam olmayız kompleksini yıllardır bilinçaltına pompalıyorlar” şeklindeki eleştirisine katılıyorum. Atatürk, “Türk, öğün, çalış, güven” diyerek özgüven aşılamıştı. Eğitim sistemimizde gencimize “Sen yapabilirsin, zekân ve yeteneğin yeter” duygusunu yerleştirmeliyiz.
Amerika ve Kuzey Kore arasındaki gerilime gelince; Kore bize bir şey öğretti. Koskoca Amerikan donanması Kore’nin üzerine gelirken, Kore “Geliyorsan gel, seni gömeceğim” diyerek karşı tehditte bulundu ve Amerika rotasını çevirip gitmek zorunda kaldı. Kore, kendi kabiliyetlerinin ötesinde bir savaş hazırlığı yaparak dünyanın en güçlü ordularından birini kurdu ve caydırıcılığını sağladı. Ben de orayı 7-8 kez ziyaret ettim, dolayısıyla biliyorum. Kore bize şunu öğretti: Eğer ülkenin güvenliğini korumakta kararlıysan ve bunun için gerekli tedbirleri alıyorsan, fedakarlık pahasına —yani gerekirse boğazından keserek— başarıya ulaşırsın. Kore ne yaptı? Bir ordu kurdu, silahlarını üretti, en gelişmiş nükleer silahları yapacak noktaya geldi. Amerika’yı vuracak kabiliyette silahlar üretti. Bunlar hep fedakarlık, çalışkanlık ve uzak görüşlülükle oluyor. Bunun sayesinde onu yok edemiyorlar; yoksa yerle bir ederlerdi.
Şimdi bir ara vereceğiz. Aradan önce kısa bir değerlendirme alalım. Tabii Türkiye’de futbolun güzelliklerinin yaşandığı bir akşam olacak; Beşiktaş, Leipzig ile Şampiyonlar Ligi maçı oynayacak. Maç başlamadan sizden bir skor tahmini alalım. Porto’yu yenen Beşiktaş, Leipzig’i İstanbul’da rahat yener. Skor tahmini var mı?
— 3-1. 3-1 Beşiktaş kazanacak diyorsunuz.
— Beşiktaş yener, başarılar diliyoruz.
— Ben tahmini oraya katmadım. Son Fenerbahçe maçında çok gazisi var.
— Evet, ama bu Avrupa maçı olduğu için oradaki kırmızı kartlar etkilemiyor.
— O etkilemiyor ama psikolojik bir yaralanma, sakatlık ve yorgunluk var. Onları dikkate almak lazım. Çok sert bir maç oldu. Ama buna rağmen Beşiktaş’ımıza güveniyoruz ve 3-1 kazanacak diyoruz.
Şimdi bir ara veriyoruz. Aradan sonra yine birlikteyiz sayın izleyiciler.
***
Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programına kaldığımız yerden devam ediyoruz. İzleyicilerimizden gelen çokça soru var, Sayın Perinçek bunları cevaplayacak. Sorularınızı ulusal.com.tr adresinden veya Twitter’da #ÇıkışYolu etiketiyle iletebilirsiniz.
Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu üyesi Arif Doğan şöyle demiş: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun büyük bölümü bu referanduma karşı çıkıyor. Nedeni bölgenin karışacağı endişesi ve Barzani’ye olan güvensizliktir. Barzani yanlısı bazı aşiretler dışında, Güneydoğu Anadolu’daki Kürt kökenli yurttaşlarımızın büyük bölümü bu referanduma karşı.” Vatan Partisi Kardeşlik Bürosu olarak bölgede dolaşırken nabzı böyle tuttuklarını ifade etmiş Sayın Doğan.
Yalnız Sayın Doğan’dan değil; Mardin’den, Şırnak’tan, Hakkari’den, İran sınırından, Siirt’ten, Van’dan, Malatya ve Elazığ’dan devamlı bilgi alıyorum. Arif Doğan arkadaşımızın tespitleri bütünüyle doğru. Güneydoğu’daki vatandaşlarımız bunun bir macera olduğunu, sonunun olmadığını görüyorlar. Dün Nusaybin’den de telefonlar aldım. Bu tür maceralar bölgede huzursuzluk ve kaygı getiriyor. İş büyürse zararını bölge halkı çeker.
Şimdi tezkereye gelelim. Sayın Mine Hacıosmanoğlu sormuş: “Yabancı ülkelere asker gönderme konusu var tezkerede. Siz bu tezkereyi nasıl yorumluyorsunuz?” Zaten tezkerenin içeriği bu; aynı zamanda Türkiye’de yabancı ülke askerlerinin bulundurulmasına da izin veriyor. Tezkere zaruri ve kaçınılmazdır. Bu tezkere olmazsa Türkiye vatanı savunamaz. Vatan Partisi tezkereyi destekliyor. Evvelsi gün eski Devlet Bakanımız Sayın Tayfun İçli de tezkereyi çok iyi değerlendirdi ve mükemmel hazırlandığını söyledi. Ben de fikirlerine katılıyorum.
Yasemin Tuna Boylu, “Sayın Perinçek’in ‘Çizgimize geldiler’ dediği AKP, ders kitaplarından Ege Adaları’nı sildi. Bu konuda neler söyler?” diye sormuş. “Çizgimize geldiler” derken her konuda demiyoruz. Rusya, Irak, İran ve terörle mücadele konusunda Vatan Partisi’nin çizgisine geldiler. Ancak müfredat konusunda çok köklü ideolojik takıntıları ve sırtlarında büyük bir yük var. Müfredattan Atatürk’ü çıkarmak, okullara mescit yapmak, okulları ibadethane haline çevirmek ve Tevhid-i Tedrisat’tan vazgeçen eğitim politikaları… Vatan Partisi olarak net söylüyoruz: 15 İmam Hatip Okulu Türkiye’ye yeter. Mevcut imam hatip okullarının hepsini düz lise haline dönüştürmeliyiz. Türkiye bir vatan savaşı veriyor, gençlerimizi milli bilinçle yetiştirmemiz gerekiyor. AKP’nin “Atatürksüz” eğitim çizgisine, yine Atatürksüz bölücülerle cevap verme şansı yoktur. Vatan Partisi bilimsel, laik ve en başta milli eğitimi savunuyor.
Şimdi iç cepheye dönelim. İç cephenin zarar görmemesi için AKP’nin Atatürk’e ve Cumhuriyet değerlerine karşı gelmeyi bırakması gerekmez mi? Tabii ki gerekir. Türkiye’nin vatan bütünlüğünü sağlaması için Atatürk devrimini bir bütün olarak uygulamak zorundasınız. Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik birbirini tamamlayan altı oktur.
Referandum değerlendirmelerine gelirsek; Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Sayın Binali Yıldırım’ın açıklamalarını biliyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu ve Meral Akşener’den de açıklamalar geldi. Gelin bunları değerlendirelim.
Meral Akşener şöyle diyor: “Mesele Türkiye Cumhuriyeti’nin inisiyatif alanıdır… Ülkeyi yönetenler iddialı beyanatlar vermeseydi, belki ülkeye hiçbir girişimde bulunmasaydı daha iyi olurdu. Sınırı kapatmayıp tatbikatı üst düzeye çıkarmak bizim için israf… Türkiye kendi sorunlarında ve kendi sınırlarında bile ana aktör olmaktan çıkmıştır.”
Bu nedir? Çarşıda bir esnafa gidip “Referandum için ne diyorsun?” diye sorsak, “Türkiye’nin güvenliğini tehdit ediyor, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yanındayız” der. Bu kadar basittir. Burada ne milliyetçilik var ne vatanseverlik. Tamamen Amerika’ya yaranmaya çalışan, vatan bütünlüğünü sağlama hassasiyeti olmayan bir tutum. Muhalefetçiliği, Amerika’nın Atlantik muhalefetine soyunmuş durumda. “Türkiye aktör değildir” demek, teslimiyettir. Meral Akşener’in partisi sanki Amerika ve İsrail’e beyaz mendil çekmek için kurulmuş.
Bir de Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklaması var: “Irak, Türkiye ve İran’ın bu sorunu ortak çözüm üretmeleri gerekiyor.” Bu görüş Vatan Partisi’nin görüşleriyle uyumlu. Kılıçdaroğlu, Türkiye’nin milli bir duruş sergilediğini söylüyor. Bu iyi bir şey. Ancak eksik olan, devletin yaptırım gücünün kullanılması gerektiğidir. Ayrıca Kılıçdaroğlu, hükümetin ortak ses çıkarması gerektiğini, farklı sesler çıktığını belirtiyor. Bu doğru ve olumlu bir tespit. Sanıyorum bu konuşmasıyla Engin Altay’ın Meclis’teki, bizde büyük kaygı yaratan, bölücü ve teslimiyetçi konuşmasının tam zıttı bir açıklama yaptı. Tutumlarını düzeltme ihtiyacı duydular, bu iyi bir gelişme. Sayın Perinçek konunun çözümü için görüşmeler yaptı mı? Bakın görüşmeler de yaptı. Ama bunun ötesinde her cumartesi günü, İstanbul’da ve 7-8 ayrı kentimizde, Merkez Karar Kurulu üyemiz Hıdır Hukkan’ın önderliğinde sürekli açık hava toplantıları yapıyoruz. Biz buna “nöbet” diyoruz; “Askeri okullar açılsın” nöbeti diyoruz. Askeri okulların açılması için aylardan beri nöbet eylemi yapıyoruz ve bunları sürdüreceğiz. Bir takım başarılar da kazanmaya başladık. Şundan eminim; Türkiye askeri okulsuz yapamaz. Zaten harp okulları da açılmaya başlandı, diğer alanlarda da başarı kazanacağız. Bunun için Sayın Turgut Çunkur’u da eylemlerimize davet ediyoruz.
Sanırım sorduğunuz, askeri okullardan ziyade 15 Temmuz sonrasında görevden alınan askeri öğrencilerin durumu. Anladığım kadarıyla bunu merak ediyorsunuz. FETÖ’cü olduğu belli olanlar da var; Fethullahçı Terör Örgütü ile bağlantısı olduğu yargılama sonucunda saptananların geri dönmesi mümkün değil. Ama bunun dışındakilerin geri dönmeleri, Türk ordusunun ihtiyaçlarına cevap verir. Çünkü bunlar belli sınıflara geldiler, belli eğitimler aldılar. Bu konuyu da Vatan Partisi hükümeti çözecek.
Peki Sayın Perinçek, referandum çok sıcak bir gündem olduğu için Irak ve Suriye’deki durumu, iç politikayı sizinle beraber uzunca değerlendirdik. Bir de hafta sonu gerçekleşen Almanya seçimleri var; Türkiye ve orada bulunan yurttaşlarımız açısından önem arz ediyordu. Baktığımızda gördüğümüz şu: İktidar partisi olan Hristiyan Birlik Partileri girdi seçime; Merkel bir kuvvet kaybına uğradı, oylarında düşüş var. Yanlış bilmiyorsam son 60 yılın en düşük oyunu aldı, en büyük düşüşü yaşadı. Yeşiller ve Sol Parti’nin (Die Linke) orada güç kaybettiğini, oyların azaldığını görüyoruz. Ancak Alternatif Parti (AfD) yüzde 13’e yakın oy aldı ve üçüncü parti konumuna yükseldi. Tabii Alternatif Parti daha çok aşırı sağcı, neonazi gibi ifadelerle tanımlanıyor ve tartışmaların merkezinde yer alıyor. Siz Almanya’daki seçimleri ve oradan çıkan sonuçları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Almanya’daki seçimlerde Amerika inişte, Alman vatanseverliği ve milliyetçiliği yükselişte. Bugün Almanya’da en moda terim “patriot”, yani yurtsever. Bütün partiler “Ben yurtseverim” diyor. Milliyetçilik konusunda Hitler travması yüzünden bir çekingenlik var ama bunu vatanseverlikle ifade ediyorlar. En Amerikancı partilerde bile Amerika’ya karşı bir tavır başladı. Örneğin, Atlantik Sistemi’ne en yakın parti olan Sosyal Demokrat Parti’nin başkanı, “İktidara geldiğimiz zaman NATO bağlantılarının birçoğuna son vereceğiz, NATO’nun birçok kurumunu Almanya’dan temizleyeceğiz” dedi.
Alternatif Parti’nin üçüncü parti haline gelmesi çok büyük bir olay. Çünkü bu parti Alman milliyetçisi, Amerika karşıtı ve Avrasya eğilimli. Bir hafta on gün evvel Berlin’deydik, Sayın Soner Polat’la birlikte Alman Meclisi’nin basın konferans salonunda basın toplantısı yaptık ve önemli gözlemlerde bulunduk. Amerika, kendi çıkarlarına ters düştüğü için hemen bu partiyi aşırı sağcı veya nazi olarak etiketliyor. Hatırlıyorum; siz o dönem “Alternatif Parti yüzde 10 civarında gösteriliyor ama oyu daha fazla, kesin üçüncü parti olacak” demiştiniz. Sonuçlarda da öyle oldu.
Alternatif Parti’nin yönelişi nazi veya aşırı sağcı bir yöneliş değil; tam tersine anti-Amerikan olduğu için daha solda duran bir parti. Şimdi “sol” geçinen partiler; Yeşiller ve Sol Parti, PKK yanlısı ve FETÖ koruyucusu. O bakımdan bu kavramları kullanırken dikkatli olmak lazım; sadece partiler, PKK yanlıları, FETÖ yanlıları ve Amerika yanlıları var. SPD, Yeşiller ve Sol Parti önemli oy kaybına uğradı. Sayın Merkel’in partisi de yüzde 7 civarında oy kaybetti ve bu oylar Alternatif Parti’ye kaydı. Bu, Alman milletinin “Artık Amerika’ya karşı başımızı dik tutalım” eğiliminde olduğunu gösteriyor.
Almanya Dışişleri Bakanı Sayın Gabriel, “Orta Doğu’da Trump’laşmaya izin vermeyeceğiz” demişti. Bu ne demek? Orta Doğu’nun Kürdistan’ın kuruluşuyla Trump’laşmasına izin vermeyeceğiz demek. Trump’ın Alman Başbakanı Merkel’in elini sıkmaması, Almanya ile Amerika arasındaki ilişkilerin hangi aşamaya geldiğini gösteriyor. Türkiye hükümetinin de bunu iyi anlaması lazım. Anlasalar, Almanya’ya karşı nezaketsiz ve kaba tavırlarda ısrar etmezler. En çok ihracat yaptığımız ülke Almanya. Vatanımızı savunmak için yapıcı ve olumlu ilişkiler kurmak zorundayız. Eğer Alman Başbakanı “Orta Doğu’nun Trump’laşmasına karşıyız” diyorsa, bu Almanya’nın bizim potansiyel müttefikimiz olduğu anlamına gelir. Vatan Partisi, tıpkı Rusya, İran ve Suriye ile ilişkilerde olduğu gibi, şimdi de Türk-Alman dostluğunu geliştirmek için çalışmaları başlatmıştır.
Basınımızı uyarıyorum; Alternatif Parti hakkında “neonazi”, “aşırı sağcı” gibi kavramların kullanılması çok yanlıştır. Vatan Partisi sayesinde Alternatif Parti’nin PKK’ya ve FETÖ’ye karşı Türkiye’nin yanında yer almaya başladığını, Rusya dostluğu üzerinden Avrasya dostluğuna yöneldiğini göreceğiz. Hükümete de bunu tavsiye ediyoruz.
Burada özellikle Alternatif Parti ile ilgili bir tartışma var. Dünya ölçeğindeki saflaşma ve Almanya-Amerika ilişkileri açısından konumlanmayı esas alarak vurguluyorsunuz ama bir taraftan da bu partinin İslamofobi ve yabancı düşmanlığı içeren söylemleri kaygı yaratıyor. Partinin içindeki farklı kanatların belirsizliği de bir sıkıntı oluşturuyor. Hem Almanya’daki Türk toplumu hem de Türkiye açısından bu durumu nasıl değerlendirmek gerekir?
“Yabancı düşmanlığı” demek de doğru değil, bunu Nazilerle karıştırmamak lazım. Almanya’da gerçek Nazi grupları var, onları Alternatif Parti ile karıştırmamak gerekir. Alternatif Parti, yabancı düşmanlığından çok Alman milliyetçiliğini savunuyor. Bizim görevimiz; Almanya’da yaşayan Türkler olarak, bu partinin yabancılara karşı olumlu olmayan tavrını düzeltmesi için mücadele etmek ve onları ikna etmektir. Önümüzdeki bir iki yılda göreceksiniz; Alternatif Parti, Almanya’da yaşayan misafir işçilere ve Türklere karşı siyasetlerinde olumlu gelişmelere yönelecek.
Bu propagandayı yapanlar; PKK’lılar, sahte solcular ve Amerikan taraftarlarıdır. Biz Türk milletiyiz; ülkemizde terörü bitirme konusunda hassasiyetimiz var. Vatan Partisi bu sorumlulukla hareket ettiği için kendilerine “ilerici” diyen partilerin PKK dostu olduğunu, Ermeni soykırımı propagandası yaptıklarını görüyor. Alternatif Parti’nin ise bu eğilimlerden arınacağını söyleyebiliriz.
Almanya’ya en son ziyaretinizde, Ermeni soykırımı yalanını yaymaya çalışanlara karşı sizin tutumunuz süreci bozdu. Sabancı Üniversitesi, Koç Üniversitesi ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi’nden hocaların, bazı yabancı kurumlarla Potsdam Üniversitesi’nde düzenlediği çalıştayda Vatan Partisi olarak çok kararlı bir mücadele yürüttük. YÖK Başkanının tutumu da önemliydi; bizim kamuoyundaki mücadelemiz sonucu Sabancı Üniversitesi oradan çekildi. Böylece o masayı yıktık. Berlin’de Federal Meclis basın konferans salonunda şunu söyledik: “Siz Amerika’nın Kürdistan adı altında ikinci İsrail kurma planına hizmet ediyorsunuz.” Ermeni soykırımı propagandası bir tarihsel tartışma değil, Türkiye’nin teröre karşı silah kullanmasını önlemek ve iradesini kırmak için yapılan psikolojik bir savaştır. Üniversite kürsüleri mahkeme kürsüsü değildir, hüküm vermeye yetkili değilsiniz.
Alman basınında çıkan haberlerde Recep Tayyip Erdoğan için “İslami Kemalist” kavramının kullanıldığını söylediniz. Bu kavramı doğru buluyor musunuz?
Hayır, doğru bulmuyorum. İslami Kemalist diye bir şey olmaz, Kemalizm’le ilgisi yok. Ancak Batılılar Kemalizm’den vatan bütünlüğünü, bağımsızlığı ve İstiklal Savaşı’nı anlıyorlar. Batılılar Kemalizm’i kendi çıkarlarıyla özdeşleştirmiyor. Neyle özdeşleştiriyor? Bize bu emperyalizme karşı savaşıp ilk zaferi kazanan mazlumlar dünyasının büyük devrimci lideri olarak bakıyorlar. Atatürk dediğiniz zaman Batı’da anlaşılan bu. Onun için Türkiye’de kim Batı’ya kafa tutmaya başlar, Batı’ya direnmeye başlarsa, üzerlerine hemen yapıştırdıkları yafta nedir? Kemalist. Mesela benim hakkımda da, TV Saitun’da ve diğer mecralarda; milliyetçi, Kemalist, lider, aşırı milliyetçi, aşırı Kemalist, ultra Kemalist gibi kavramlar kullanılıyor.
Evet, programın artık son dakikalarına geliyoruz. Tabii bugün ayrıca anlamlı bir gün; bugün Dil Bayramı. Siz, özellikle Türkçe konusundaki hem hassasiyetinizle hem de bu konudaki araştırmalarınızla tanınıyorsunuz. Aynı zamanda bu durumdan çok mutluluk duyduğunuzu da her fırsatta dile getiriyorsunuz. Ta Orhun Anıtlarından yahut efsanelerden, Dede Korkutlardan, Karamanoğlu Mehmetlerden, Mustafa Kemallere ve bugüne kadar gelen, “Ses Bayrağımız” diye ifade ettiğimiz… Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın diliyle… En son yazdığınız yazıda da “Dil Bayramı’nda Dilimizin Öğretmeni Emin Özdemir” başlıklı yazınızı bugünkü Aydınlık Gazetesi’nde okuduk. Türkçe, “ses bayrağımız”, sizde hangi duyguları uyandırıyor? Nasıl ifade etmek istersiniz?
Türkçe benim için bir aşk. Çünkü Türkçe ile yaşıyoruz. Kendimizi Türkçe ile anlatıyoruz. Bütün insani ilişkilerimizi Türkçe ile kuruyoruz. Bilimi Türkçe ile yapıyoruz. Bundan sonra aşkımız da, çalışmamız da, her şeyimiz Türkçe ile. O bakımdan Türkçe, hayatımızda bizim için eşsiz bir değer; ona emek veriyoruz ve vermeye de devam edeceğiz. Bugün Dil Bayramı, fakat bunların unutuluyor olması üzücü. Emin Özdemir’i de sanıyorum 1 Eylül’de kaybettik. Emin Özdemir, Türk diline büyük emek vermiş bir dil ustasıydı. Türk Dil Kurumu’nda uzun yıllar yöneticilik yaptı; Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde, İletişim Fakültesi’nde, Basın Yayın Yüksekokulu’nda öğretim üyeliği yaptı; öncesinde ise Hacettepe Üniversitesi’ndeydi. Çok büyük emekleri geçti. TRT’de uzun yıllar Türkçemizi anlatan programları oldu.
Bir de onunla bir başka yakınlığımız vardı; Kemaliyeli oluşumuzdan kaynaklanan bir hemşehriliğimiz vardı. O arada bir telefonla da konuşurduk, bu beni çok mutlu ederdi. Kemaliyeli olmasının bir anlamı var; çünkü Kemaliye, Türkiye’de Türkçenin en güzel işlendiği yerlerden biri. Hâlâ sözlü kültürde manilerine, bilmecelerine, masallarına bakıyoruz; Kemaliye’nin çok zengin bir Türkçesi var. Onun için Kemaliye’den Enver Gökçe, Ahmet Kutsi Tecer, Emin Özdemir gibi şairler, yazarlar ve aydınlar çıkıyor. Bu da çok anlamlı. O, Kemaliye’nin pınarlarından güzel Türkçeyi, o suları içmiş bir Emin abimiz olarak dilimize çok büyük katkılarda bulundu. Onu da saygıyla anıyoruz.
Ölmeden 10-15 gün evvel çekilmiş, torunlarıyla olduğu çok güzel bir fotoğrafı vardı. Orada bile hep umutlu, ufka açık ve geleceğe dönük bir insandı. Zaten dille uğraşmak, doğrudan doğruya geleceği yeniden inşa etme çabasının bir parçasıdır. Hem binlerce yıllık bir birikimin bütün zenginliği, pek çok tecrübenin içinden sınanıyor, çözülüyor, yenileniyor ve tekrardan canlanıyor. Dil canlı bir varlıktır; insanı kaçınılmaz olarak geleceğe taşır. Emin Özdemir ağabeyimizin çok kıymetli kitapları var. Bilgi Yayınevi’nden ve başka yayınevlerinden çıkan o kitapları öneriyorum. Özellikle dille ilgili temel bilgileri edinmek için çok öğretici, sade bir dille yazılmış, çok özenli eserlerdir.
Tabii çok sayıda soru geldi ama hepsini yanıtlama şansımız olmadı; yine de büyük oranda sorulara cevap vermiş olduk. Şimdi son bir not da ekleyelim: Sizin tahminleriniz daha önce de tutuyordu, bakalım bu sefer tutacak mı? İlk yarı Beşiktaş 2-0 önde tamamladı, inşallah 3-0 olur. İlk golü Babel atmış, ikincisini Talisca. Biz tabii Beşiktaş’ın yanındayız Şampiyonlar Ligi’nde. Güzel gözüküyor; Porto’dan sonra bu başarıyla Beşiktaş’ımız bir üst tura doğru gidiyor. Tabii daha ilk yarı bitti ama herhâlde oradan zor dönerler.
Sayın Perinçek, çok teşekkür ediyoruz. Hem izleyicilerin sorularını içtenlikle yanıtladığınız hem de katıldığınız için. Ulusal Kanal’da yeni yayın dönemine başladık, önümüzdeki dönemde daha çok güzellikler getireceğiz. Şule Perinçek’le konuşuyorduk; bakın, Kerkük’ten bağlanıyor, İran’dan bağlanıyor. Başka hiçbir televizyon yok. Çünkü Orta Doğu’da savaşlar oluyor. Sayın Sinan Oğan geçen gün bir yerde yazmış, “Hani nerede? Kerkük’ten hiçbir televizyon haber almıyor” diye. Hâlbuki siz Batı Asya haberlerinde savaş alanındasınız; Kerkük’e, Tahran’a, Habur’a, Silopi’ye bağlanıyorsunuz. Başka bir televizyon yok böyle. Gözü pek savaş muhabiri arkadaşlarımızı da buradan kutluyoruz. Bizi hep bilgilendiriyorlar.
Çok teşekkürler Sayın Perinçek. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programımızı bugün Ankara’da yaptık. Umarım sizlerin sorularına ve kafanızdaki soru işaretlerine cevaplar üretebilmişizdir. Tekrardan çok teşekkür ediyoruz, bütün izleyicilerimize iyi akşamlar diliyoruz.

