Bu geçmişteki, iyi geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu Cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin altına çıktığı… Ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bırak! Gölgedeki bu yangın. Bırak takılığı. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”ndan herkese iyi geceler diliyoruz. Seçim bitti ancak tartışmalar bitmedi, süreç devam ediyor. Ama aynı zamanda Türkiye’nin önündeki yakıcı sorunlar; ekonomi ve güvenlik. Bugün Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek konuğumuz. “Çıkış Yolu”ndayız. Hoş geldiniz efendim.
Şimdi Sayın İsmet Özçelik’le birlikte Sayın Perinçek’e sorularımızı soracağız. Dediğimiz gibi, aslında Türkiye’nin önündeki yakıcı sorunlardan birisi ekonomi. Tabii birçok gelişme var. Ben moderatörlük hakkımı kullanarak, Sayın Özçelik izin verirse ilk soruyu da ben sormuş olayım. Efendim, öncelikle bir tespit yapmanızı rica edeceğiz. Birçok mesele var; gıda enflasyonu %30’lara dayanmış durumda. Onun dışında, Yeni Ekonomi Programı’nda (YEP) öngörülen birçok hedef tutmadı; istihdam hedefi, enflasyon hedefi, büyüme hedefi… İki gün sonra da Berat Albayrak’ın bir açıklaması olacak. “Ekonomide Reform Paketi” açıklayacak. Tabii birçok bilgi var ama öncelikle çözümden önce tespitleri ele alalım. Türkiye’nin ekonomisine dair genel tespitlerden başlayabiliriz.
Türkiye’nin bir cari açığı, döviz açığı var; o şimdi had safhada. Türkiye’nin 470 milyar dolar dış borcu var. Bunun 177 milyar doları önümüzdeki sene içinde ödenmek zorunda ve önümüzdeki Nisan-Mayıs aylarında Türkiye’nin ciddi dış borç ödeme yükümlülükleri var. Bunlar kapıya dayanmış durumda. Buna karşılık Türkiye’nin dış kaynaklardan bir döviz elde etme şansı yok. Amerika artık musluğu açacak da o musluktan dolarlar akacak… Hem Amerika’nın artık o gücü kalmadı hem de Türkiye, yüksek riskleri olan bir ülke olarak uluslararası piyasalarda değerlendiriliyor. Onun için Türkiye’nin bu cari açığı, yani yakıcı borçları ödeme şansı yok. Rakamlar son derece ciddi. Merkez Bankası rezervlerine bakıyoruz; 27 Mart tarihi itibarıyla net rezerv 17 milyar dolar. Tabloya bakıyoruz, rezervler sürekli eriyor. Efektif rezerv de diyebiliriz buna, net rezerv de.
Bir de Türkiye’nin bütçe açığı var. Ekonomik kurmaylarımızın verdiği bilgilere baktığımız zaman, 17 milyar dolar rezerv kalmış ama bütçe açığına bakınca durum vahim. 2018 yılının Ocak-Şubat döneminde 210 milyon Türk lirasıymış bütçe açığı, şimdi 11 milyar 684 milyon. Yani 57 kat artış söz konusu. İki ayın bütçe açığı bir yıl öncesiyle karşılaştırıldığında; 3 kat değil, 5 kat değil, 20 kat değil, 57 kat. Bilmiyorum Türkiye tarihinde böyle birdenbire bütçe açığının 57 kat artması görülmüş mü? Tabii bu da önümüzdeki dönemin ekonomik problemlerini ağırlaştırıyor.
Peki, neye bağlıyorsunuz bu 57 kat artışı? Yani yapılan bütçe yama tutmuyor. Tabii bir kısmı seçim dolayısıyla devlet giderlerindeki artışlardır; seçim ekonomisinin getirdiği yükler. AK Parti oyları kazanmak için yüklendi. Ama bence esas mesele şu: Türkiye’de hem bütçe açıkları hem de dış ödemeler açıkları sürekli büyüyor. Dolar’a talebi artıran döviz açıkları ve enflasyonu körükleyen bütçe açıkları… İçine girdiğimiz süreçte kriz derinleşiyor. Ne yazık ki, bir yandan da Türkiye’nin büyük çözümü gelmekte. Zaten Türkiye buraya gelecekti. Yakınarak, kayıflanarak bir çözüm yok.
Turgut Özal’ın 1980’de kurduğu ve Tansu Çiller ile Tayyip Erdoğan’ın sürdürdüğü ekonomi bitti. “Dünya ekonomisiyle bütünleşme” diye takdim edilmişti; çok çekici bir slogandı. Ama geldiğimiz noktada bu, “borçlanma ekonomisi”dir. Gümrükleri kaldırdığın için içerideki sanayiyi ve tarım üretimini öldürdün; ağır darbeler vurdun. Sonuç itibarıyla borçlanıyorsun ve vücudunu satarak o borçları ödemeye başlıyorsun. İhracata odaklı diye tanımlanan bu ekonomi tamamen bir ithalat ekonomisine dönüştü. İhraç etmek için dış piyasalarda rekabet etmemiz lazım. “Kömürü dışarıdan alalım, daha ucuz; Kayseri’den, Antep’ten, Bursa’dan vazgeçelim” dediler. O küçük-orta sanayimizin ürettiği malları dışarıdan alalım ki büyük sanayi dış piyasalarda rekabet etsin… Yani “dışarıya satalım” humması, sonuç itibarıyla “dışarıdan alma” gerçekliğine dönüştü. Ve dışarıdan aldığın için de dış ödeme açıkları büyüyor. O açıkları da borçlanarak kapatıyorsun; fabrikalarını, kamu iktisadi teşebbüslerini, topraklarını satarak yani Türkiye’nin vücudunu satarak kapatmaya çalışıyorsun. Ama orada da bir sınır var; artık Türkiye’nin ödeme kabiliyeti düşmüş. Tefeci faiziyle borçlanıyor, çünkü Türkiye’nin ödeme gücü bitiyor. Dış kaynakların da bittiği bir yere geldik.
Ayrıca İstanbul Borsası konusu da çok ciddi bir tehlike. Dışarıdan gelen bono’ya, tahvile açık hale getirildi ve her türlü kontrol kaldırıldı. Bu, Türkiye ekonomisine operasyon yapma tehlikesini doğuruyor. Büyük kısmı yabancıların kontrolünde ve operasyona açık. Tertip ve komplo durumlarında ciddi sorunlar getireceği ortada. Borçlanma yoluyla kalkınmak artık mümkün değil. Türkiye ekonomisini şöyle tarif edebiliriz: Gaz pedalı yok, freni de yok. Daha fazla borçlanmak için gaza basma şansın yok, frenin de patlamış. Freni patlamış, gaz pedalı olmayan bir arabada AK Parti ekonomisi uçuruma doğru gidiyor. Ama Türkiye yerinde duruyor.
Türkiye buradan bir üretim devrimiyle çıkacak. Türkiye’nin önünde bir devrim var, açık söyleyelim. Türkiye’nin en büyük sanayicileriyle, çiftçileriyle, işçileriyle görüşüyorum. Üretici kurultaylarında; Ordu’dan Trabzon’a, Adana’dan Denizli’ye, Bursa’dan İstanbul’a, İzmir’den Gazi Paşa’ya kadar Türkiye’nin bütün önemli üretim merkezlerini dolaştık. Her yerde şunu söylüyorlar: “Böyle gitmez, bitti bu iş.” İflaslar geliyor; onları durdurmaya, ertelemeye çalıştılar ama artık mümkün değil. Dışarıdan ithal edemediği için sanayide işten atmalar ve fabrika kapanmaları ciddi olarak gündeme geliyor. Bu, enflasyonu da olağanüstü körükleyen bir tablo. Dolara olan hücum önümüzdeki dönemde artacak.
Vatan Partisi’nin farkı şu: Türkiye mecburen ve kaçınılmaz olarak bir üretim devrimi eşiğindedir. Başka bir seçenek yok. “Amerika’nın veya Avrupa’nın istediği talepleri yerine getirelim, Kıbrıs’tan Türk ordusunu çekelim, Ermeni soykırımını kabul edelim” gibi bir seçenek artık yok. Amerika’nın Türkiye ekonomisini kurtarması diye bir seçenek kalmadı. Türkiye’nin tek bir seçeneği var: Üretim devrimi. Sanayiciler ve uzmanlar, kararlı ve köklü çözümlerle çıkmaktan başka yol olmadığını görüyor.
Efendim, hükümet çarşamba günü yeni bir paket açıklayacak ve arkasından Amerika’ya giderek uluslararası finans kuruluşlarıyla görüşmeler yapacak. Verilen bilgilere göre; S-400’lerden vazgeçin, Suriye’de istediğimizi yapın, Kıbrıs’ta taviz verin, Kürdistan’a özerklik verin gibi dayatmalar var. Ayrıca kıdem tazminatı meselesini masaya koyun, Bireysel Emeklilik Sistemi’ni (BES) zorunlu hale getirin diyorlar. Güvenlik sorunu haline gelen bir sıkıntıya doğru gidiyoruz. Buna ne diyeceksiniz?
Bence böyle bir seçenek yok. Batı’nın dayattığı ekonomik seçenek Türkiye için geçerli değil. Gitsen ayağına kapansan, Kürdistan’a özerklik versen, HDP’yi ve PKK’yı Ankara’ya oturtsan bile Batı artık Türkiye’yi kurtaramaz. Batı’nın finans imkanlarıyla, borç ertelemeleriyle Türkiye ekonomisinin buradan çıkması mümkün değil. AK Parti’nin başka çaresi yok; daha doğrusu çaresizlik içinde debelenmekten başka yapabileceği bir şey yok. Çünkü AK Parti; günü kurtarmaya çalışan, kısa vadeli, orta vadeli, uzun vadeli bir ufku olmayan bir partidir. Türkiye hacizle karşı karşıya. Türkiye’yi bu yöntemlerle kurtaracak olanaklar yok. Ancak Türkiye’yi siyasi bakımdan teslim alma şansları vardır. Ama ben Türkiye’nin buna razı olmasını ihtimal dışı görüyorum. AK Parti’ye bunu dayatırlar ama Türkiye’yi artık AK Parti yönetemiyor; AK Parti, 2014 yılından beri Türkiye’yi yönetemez hale gelmiştir. 2014 yılında Silivri duvarının yıkılması, FETÖ’nün üzerine gidilmesi, PKK’nın üzerine gidilmesi, 15 Temmuz 2016’da FETÖ darbesinin ezilmesi, Fırat Kalkanı Harekatı ve Türk ordusunun PKK’yı hendeklere gömmesi… Bunlar artık Türkiye’de, “Türkiye” diye bir gücün AK Parti’yi önüne katıp götürdüğünü ve yönlendirdiğini gösteriyor. Türk milleti; sanayicisi, ordusu, polisi ve çiftçisiyle ağırlığını bu sürece zaten koymuştur.
Yapılan program, AK Parti’nin 2001-2002 yıllarında kurulurken Türkiye’ye vadettiği program değil. Onlar Amerika’nın savaş takvimine göre geldiler ve bu borçlanma ekonomisini kararlılıkla sürdürme programıyla hareket ettiler. Ancak o program bitti. Bu nedenle AK Parti’nin tek başına yönetim dönemi de kanımca bitmiştir.
Cumhurbaşkanı ve AK Parti için “tek başına” ifadesinin altını çiziyorum. Tek başına AK Parti artık Türkiye’yi yönetemez; tek başına Tayyip Erdoğan’ın yönettiği dönemin sonuna geldik. Ancak AK Parti’nin katılmadığı bir hükümetin Türkiye’de kurulması da, yönetilmesi de mümkün değildir. Son seçimlerde de gördüğümüz gibi AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin bir gücü var ve milletin bir kısmını yönetiyorlar. O bakımdan, önümüzde zorlukları da kazanımları da paylaştıracak bir “milli hükümet” kaçınılmaz hale gelmiştir.
AK Parti’nin olmadığı bir hükümet kurmaya kalkıldığında bu hükümet HDP, PKK veya FETÖ ile kurulmak zorundadır; daha doğrusu kurulamaz. Çünkü Türk milleti, HDP, PKK veya FETÖ ile hükümet kurulmasına izin vermez. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti’nin oyla iktidar yolunda ilerleme ihtimali yoktur; çünkü kol kola girdikleri güçler, onların oy almasını da engelleyen güçlerdir. Kaldı ki, Türkiye’yi demokratik yoldan parçalayamazlar; “demokrasi” burada tırnak içindedir. Bu, Amerika tarafından kurgulanan demokratik yoldan Türkiye’yi parçalama programıdır. Bunu 2015 seçimlerinde denediler; HDP’yi meclise sokup AK Parti’yi azınlığa düşürerek dışarıda bir hükümet kurmayı hedeflediler, ancak plan tutmadı. Cumhuriyet Halk Partisi, PKK terör örgütünü meclise sokmayı ve kürsüye çıkartmayı becerdi ama başarılı olamadı. 2016’da FETÖ darbesini denediler, orada da ezildiler.
Bu seçimde ise açıkça ittifak yaptılar ama yine olmadı. AK Parti bunca ekonomik zorluğa rağmen, eğer Cumhuriyet Halk Partisi, PKK, HDP ve FETÖ ile iş birliği yapmasaydı yıkılırdı. Seçmen, Vatan Partisi’ni bir iktidar seçeneği olarak görmediği veya göremediği için, “Bu giderse yerine PKK ve FETÖ ortaklığı gelecek” düşüncesiyle hareket etti. Bu durum Türkiye için kanlı maceralar ve ekonomik çöküş demektir. Seçmen, AK Parti’den memnun olmadığı halde ya ona oy verdi, ya sandığa gitmedi ya da MHP’ye yöneldi. MHP’ye kayanlar hem AK Parti’yi uyardı hem de AK Parti hükümetini doğrudan indirecek bir çözümü Türkiye’nin önüne koymadı; çünkü daha fazla bir kayba uğrasaydı AK Parti zaten Türkiye’yi yönetemezdi.
Araştırmalara baktığımızda; kararsız seçmen bu sefer çözülmedi. AKP’den bir kopuş vardı ancak karşı taraftaki cepheyi görünce, o kesim tekrar AK Parti’ye kısmen yöneldi veya sandığa gitmekten vazgeçti. Yine de AK Parti’den bir kopuş olduğu gerçeğini görmemiz lazım; şu an %40’ın altındalar. Bu kopuşun bir kısmı MHP duvarını aşıp Vatan Partisi’ne geldi. Özellikle Suriye sınırındaki illerde (Urfa, Antep, Hatay, Adana) ve Kayseri, Konya, Kocaeli, Manisa gibi sanayi kentlerinde Vatan Partisi’ne yönelik önemli artışlar var.
Ekonomik boğulma ve borç batağı karşısında ilk itirazlar; Adana, Mersin, Antalya, İzmir, İstanbul, Ankara ve Kocaeli gibi Türkiye’nin üretim lokomotifi olan kentlerden geldi. Bu kentler turizmin, modern tarımın ve büyük sanayinin merkezleridir. AK Parti, bir üretim devrimi yapmadığı sürece bu kentlerdeki kaybını telafi edemez. Ancak AK Parti’nin kendi sınıfsal ve toplumsal dinamiklerini reddetmesi, yani bir üretim devrimi yapması mümkün değildir. Bu durum onları bir çıkmaza sokmuştur.
Önümüzdeki dönemde hükümet arayışları başlayacak ve toplumsal hareketler yeni bir çözüm arayışını tetikleyecektir. Örneğin kıdem tazminatı konusu; bu konu artık AK Parti’nin yamalarla kapatamayacağı bir açığa dönüştü. “Dört yıl seçim yok” diyerek ekonominin düzelmeyeceğini herkes biliyor. Artık halkı afyonla, üfürükle veya kandırarak uyutabilecekleri bir dönem bitti. Türkiye, Vatan Partisi’nin programına benzer şekilde halkçı, devletçi ve planlı bir üretim devrimiyle bu çıkmazdan çıkmak zorundadır.
Seçim akşamı Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “serbest piyasa temelinden hareket edeceğiz” açıklaması ve ardından TÜSİAD’ın desteği, aslında serbest piyasa ekonomisinin zangır zangır sallandığının kanıtıdır. Serbest piyasada boğulan sanayiciye “simide sarıl” demek, gerçekçi bir çözüm değildir. 1980’de Turgut Özal ile başlayan, kamu iktisadi teşekküllerini tasfiye eden ve Türkiye’nin iç pazarını koruyan yapıyı yıkan “ekonomik karşı devrim” iflas etmiştir. Şimdi Türkiye, 1980 öncesindeki gibi üretim odaklı, gümrükleri koruyan ve kamu yatırımlarını destekleyen bir sisteme, yani bir üretim devrimine dönmek zorundadır. İstedikleri kadar buna itiraz etsinler, “serbest piyasa” desinler; bunların hepsi boş laf. Kendileri de zaten 2-3 seneden beri, 2016-2017’den beri uygulanan politikalara baksınlar. Ahmet Davutoğlu’nun Kasım ayında yaptığı basın toplantılarında kabineyi etrafına dizdiği günleri hatırlayalım. O günden beri yapılan bütün uygulamalar kamuculuğa, korumacılığa ve Atatürk ekonomisine doğru evrilmektedir; çünkü başka çaresi yoktur. Hayvancıyı, sanayiciyi, küçük esnafı ve zanaatkârı desteklemek, onlara krediler vererek ayakta tutmaya çalışmak; sonuç itibarıyla serbest piyasa ekonomisinin dışındaki çözümlerdir. Devlet müdahalesi ve desteği devreye girdiği an, rekabet son bulmuş olur. Devlet, kurduğu duvarlarla uluslararası güçler ile yerli üretici arasındaki rekabeti önlemekte, Türkiye’yi dünya piyasasından belli ölçülerde korumaktadır.
Dolayısıyla Türkiye’nin içindeki serbest piyasa başka, Türkiye’nin dünya çapındaki bir iş birliği sistemine tamamen bağlanması bambaşkadır. Millî piyasada rekabet olmalıdır; sanayici çimento, motor veya takım tezgâhı üretir ve bunlar arasında iç piyasada rekabet ekonominin itici gücüdür. Ancak “Dünya tekelleri ile Türkiye’deki sanayici ve tarım üreticisinin rekabetini açıyorum” derseniz, Turgut Özal’ın yaptığı gibi kaybedersiniz; hatta batarsınız. “Serbest piyasa” söylemi bence tamamen bir uydurma ve tekerlemeden ibarettir. Mevcut durum da bunu destekliyor; örneğin enerji sektöründe ciddi bir kriz var ve Fransa modeli tartışılıyor çünkü Fransa’da enerjinin yüzde sekseni devlet kontrolünde. Bizi tekrar devletçi uygulamalara getirdiler. Kritik sektörlerde devletçilik Türkiye’de mecburdur. İflas etmekte olan işletmeleri de ancak devlet müdahalesi ayakta tutabilir; zira serbest piyasada bu işletmeler çoktan batmıştır. Serbest piyasa demek, o batan adama “cehennemin dibine git” demektir.
TÜSİAD da kendini bu tekerlemelerle açıklıyor. Gelsinler, burada konuşalım; bizden ne isteyecekler? Devlet müdahalesi ve desteği. Geçen İcra Kurulu Başkanı da bunu dile getirdi. İkinci olarak “Türkiye ekonomisi Doğu’ya kayıyor” diyorlar. O zaman oraya açılalım. Gelip bizim kapımızı çalıyorlar, “Bizi Çin’le, Rusya’yla buluşturun, İran’la işlerimizi çözün” diyorlar. Türkiye ekonomisi Avrasya içindeki yerini aldı; birinci ticaret ortağımız Çin, ikincisi Rusya. Bu, ihracat yaptığımız Almanya’dan bile daha sağlıklı bir durum. Türkiye ekonomisi kamp değiştiriyor ve bunu en iyi sanayiciler görüyor; artık Batı’dan bir kurtuluş olmayacağını onlar da biliyor. Eski Mersin Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Şerafettin Aşut ile bir üreticiler kurultayında konuşmuştuk; kendisi Batı Asya ve Asya ile olan ilişkilerimizin bizi ayakta tuttuğunu vurgulamıştı. 4 trilyon dolar rezervi olan Çin ile iş birliği yapmak, sanayicilerimizin ortak beklentisi haline geldi.
Tabii ki kötü bir dönemden geçiyoruz; Suriye meselesi, Akdeniz, Mısır ve güvenlik sorunları önümüzde duruyor. Suriye ile ilişkiye girmek zorunda olduğumuz bir noktaya geldik. Sayın Putin ile Sayın Erdoğan’ın görüşmesinde de kuşkusuz bunlar masadadır. Ancak bu sürecin mümkün olduğunca gürültüsüz, fazla laf edilmeden yürütüldüğü kanaatindeyim. Kabine revizyonu da çok konuşuluyor. Mehmet Şimşek gibi isimler telaffuz ediliyor ancak bugünkü kabinede serbest piyasayı Berat Albayrak temsil ediyordu. Şimdi onu görevden almak, serbest piyasa ekonomisinin iflasının itirafıdır. Yerine Mehmet Şimşek’i getirmek ise ancak bir acziyetin göstergesi olabilir. Benim kanaatime göre süreç, Binali Yıldırım gibi üretime dönük, Anadolu’yu ve Türkiye’yi bilen bir isme doğru evriliyor.
Sonuç itibarıyla bu süreç AK Parti ile tek başına devam etmeyecektir. Türkiye’nin önündeki zorluklar, milleti kucaklayan, sınıfları birleştiren ve Avrasya’ya yönelişi hayata geçirebilecek bir millî hükümetle aşılabilir. AK Parti buna direnirse, bu süreç onu hızla eritir. Tarihin önündeki programın içine girmek gerekir. Erdoğan’ın önünde büyük bir fırsat var; fırtına gelmeden önce tüm partileri, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, Milliyetçi Hareket Partisi’ni, Vatan Partisi’ni bir araya getirerek bir millî seferberlik başlatabilir.
Milli hükümet formülüne dair çok soru geliyor. “AK Parti’siz hükümet kurun” diyenlere şunu soruyorum: Şu anda önümüzde AK Parti’siz, Tayyip Erdoğan’sız nasıl bir ihtimal var? Amerika projesi olan CHP, İYİ Parti, HDP, PKK ve FETÖ bloğu mu? Bu güçlerin Türkiye’de başarılı olma ihtimali sıfırdır; çünkü Türk ordusunu yenmeden Ankara’ya oturtulamazlar. Amerika’nın buna gücü yetmez; Suriye’de ve Irak’ta yenilmiş bir Amerika var. Bizim savunduğumuz ise, milletin tüm kesimlerini kucaklayan, Türkiye’nin bağımsızlığını esas alan bir millî hükümettir. Yerel seçimlerde kazanılan başarılar, Türkiye’nin genel yönetimini belirleyecek bir iktidar alternatifi değildir. Cumhuriyet Halk Partisi oylarında en ufak bir artış yok. HDP konusunu siz de köşenizde yazdınız; CHP oylarında bir artış olmadığı gibi, parti büyük bir tarihi fırsatı da çöpe attı. Aslında ekonominin bu kadar kötü gittiği bir dönemde büyük başarı kazanması lazımdı. Ancak HDP, PKK ve FETÖ ile yan yana olduğu algısı nedeniyle beklenen atılımı yapamadı. Bu yüzden Ankara ve İstanbul belediyelerini bile kazanamadı. Kaldı ki belediye meclislerinde AK Parti çoğunluğu var; henüz o uygulamalara girmedik bile.
Erdoğan “topal ördek” benzetmesi yaptı. Diyelim ki İmamoğlu veya Mansur Yavaş bir tasarıyı belediye meclisine getirdi; AK Parti çoğunluğu bu tasarıyı kabul etmezse ne olacak? Belediye başkanı bürokratları atayamaz, temizlik işçilerini bile yönetemez, kadro çıkaramaz veya bütçe yapamaz; yani büyük sorunlarla karşılaşır. Dolayısıyla bugün Ankara ve İstanbul belediye seçimlerini kazanmakla Türkiye’de hükümet kazanılmış olmaz. Hükümet cumhurbaşkanlığı seçimiyle, hatta meclis seçimiyle de değil, doğrudan cumhurbaşkanını seçen iradeyle kurulur. Şu anda Tayyip Erdoğan’ın elinde bir koz var: Kendisi cumhurbaşkanı ve hükümeti atayarak kuruyor. Bu tarihi yetkiyi cumhurbaşkanı geniş bir ufukla, ileri görüşlülükle hayata geçirirse mesele yok. Geçirmezse, bu görevi başkası üstlenir.
“Kim yapar?” diye soruyorsanız, ben yaparım. Benim yapacak bilgim, birikimim, tecrübem, uzak görüşlülüğüm ve uluslararası itibarım var. Nasıl Silivri duvarını yıkmaya önderlik ettiysem, nasıl Ermeni soykırımı yalanını yerle bir ettiysek, devlet desteği olmadan, hatta devlet kösteğine rağmen bunları başardık. Suriye, Rusya, İran ve Çin ile Türkiye’nin ilişkilerinin gelişmesinde tarihi işler yaptık. FETÖ darbesini nasıl önledik? Vatan Partisi Genel Başkanı olarak o gece ilk çıkışı yapmasaydık, darbenin önlenmesi çok daha zor olurdu; bunu AK Parti liderleri de biliyor. Bütün bunlar bizim Türkiye’yi yönetme kabiliyetimizin olduğunu gösteriyor. Az oy aldık ama Türkiye’yi yönetebiliriz. Biz oy almadan Ermeni sorununu, Silivri duvarını ve orduyu esaretten kurtarma sorununu çözdük. Oy alanlar ise orduyu hapse attı, ekonomiyi batırdı. Yani her şey “oy” demek değildir.
Sayın Erdoğan konusunda toplumda büyük bir gerginlik endişesi var. Bu sorun, milli hükümetin diğer unsurları ve liderleri ile aynı masaya oturup aynı sorumlulukları üstlenerek aşılabilir. Tıpkı eskiden Devlet Bahçeli ile yaşandığı gibi, aynı gemiye binen liderler uyum sağlarlar. O zaman hükümet kararlarında bazı gerginlikler olsa bile bunlar kamuoyuna yansımaz ve herkes ortak karara saygı gösterir. Türkiye bunu zorlayacak ve göreceğiz. Ben, 1-2 yıl içinde, en geç 2020’de Türkiye için bir karar yolu açılacağını görüyorum. Tayyip Erdoğan bu süreci doğru okuyup dirayetli bir tavır alırsa süreç hızlanır, almazsa Türkiye seçime gider.
Türkiye’nin önündeki dönemde, sanayicisinden işçisine kadar herkesin zorlukları paylaştığı bir döneme giriyoruz. Bazıları “Yine fakir fukara mı çekecek?” diye soruyor. Hayır, ben yükü onların sırtından almaya çalışıyorum. Ancak millete “Sana beş öküz vereceğim” diyemezsiniz. Atatürk gibi olmalısınız. Devlet adamı, milleti zorluklara hazırlayan kişidir. İstiklal Savaşı’nda Atatürk, “her eve beş öküz veriyorum” demedi; Tekalif-i Milliye emirleriyle milleti milli bir yükümlülüğe davet etti. Bugün de girdiğimiz dönemde öküz dağıtarak değil, millete zorlukları anlatarak hareket etmeliyiz. Bununla oy toplayamazsınız ama Türkiye’yi kurtarırsınız.
Türkiye’nin seçime gitmemesinin tek bir yolu vardır: Tayyip Erdoğan’ın bir “Milli Seferberlik Hükümeti” kurmasıdır. Eğer “Ben tek başıma yöneteceğim, serbest piyasa ekonomisiyle Türkiye’yi kurtaracağım” derse, Türkiye bu ekonomik darboğazda boğulmayı kabul etmeyecek ve Erdoğan’a “Sen bu ülkeyi yönetemiyorsun, seçime gideceksin” diyecektir. Tayyip Erdoğan’ın ya devrimci bir programı uygulamaya koyması ya da bedelini siyasi olarak ödemesi gerekecek.
Ekonomiye gelince; 2 milyon istihdam hedefiyle yola çıkıp işsizliği büyütmekle bir yere varılmaz. İstihdamın tek bir yolu vardır: Tasarruf ve üretim. Tasarruf derken Cumhurbaşkanı’nın uçağını değil, üretilen değerlerin %25-30’unun yatırıma, yani fabrikaya ve üretime ayrılmasını kastediyorum. Dışarıdan mal almayı bırakıp ara mallarını Türkiye’de üretmeliyiz. Atıl üretim kapasitesini harekete geçirmek için maliyet enflasyonunu peşinen kabul etmeliyiz. IMF’nin “enflasyon öcü” yalanından kurtulup üretim ekonomisine geçmeliyiz. Daha ucuz üretmek her zaman mantıklı değildir; dünya piyasalarıyla Türkiye’yi açarak ucuzlatma çizgisi, en sonunda en büyük pahalılığı ve ithalat patlamasını getirdi. Korumacılıktan korkan, kamu iktisadi teşebbüslerini (KİT) satan zihniyet Türkiye’yi bu hale getirdi. Bizim, üretim ekonomisini kurmak için bu korkulardan kurtulmamız şarttır. Şu anda faaliyette olan iki fabrikası var. Bakın, bu ideolojik iklimi 1980’de yarattılar. Üreticileri “kambur” ilan ederek Türkiye’de belli bir ideolojik iklim oluşturdular. Şimdi biz de onun tam tersi bir ideolojik taarruza geçtik: Üretici baş tacıdır. Turgut Özal, “Köylü kamburdur” diyordu; biz ise köylü baş tacıdır, üreten küçük-orta sanayici baş tacıdır, sanayici baş tacıdır diyoruz.
Hatırlayın 80’lerde o ne yazılardı öyle? Turgut Özal’ın tayfası basında hep birden, “Ya bu sanayicinin ürettiği mal mı bunlar? Bunların yaptığı otomobil 2 metre gitmez, bunların yaptığı buzdolabının çarkı bozulur, çamaşır makinesinin düğmesi tutmaz” şeklinde propagandalar yaptılar. Bu propagandalarla Türkiye’yi dışa açtılar ve işte şimdi ne oldu? Türkiye batıyor. Onun için tekrar maliyet enflasyonunu göze alacağız; geri teknoloji ile üretim olanaklarımızı tekrar harekete geçireceğiz. Bütün bunları yapabilmek için dışarıyla aramıza sınırlar, duvarlar koyacağız. Gümrüklerle üreticilerimizi koruyacağız. Kamu iktisadi teşebbüslerini tekrar canlandıracağız. Enerji, ulaştırma gibi temel ve kritik sektörlerde kamulaştırmaya gideceğiz ve plan yapacağız. Türkiye Cumhuriyeti’nin planı yok; plan bir öcüydü. “Plan mı olurmuş? Bırakın serbest piyasa, o zaten planın yerine serbest piyasa düzenini kurar” diyorlardı. Ya plan yapmazsan işte Türkiye’yi batırırsın!
***
Şimdi, tabii efendim sorular da var. Ben bir yandan değerli izleyicilerimizin sorularını da sormuş olayım ama öncelikle arkadaşlara sorayım, kaç dakikamız var? Bir reklama gidelim. Arkadaşlarımız hemen uyardı, aradan sonra hem izleyicilerimizin sorularını cevaplayalım. Seve seve… Kısa bir ara daha rica ediyoruz.
(Altyazı: M.K. Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” devam ediyor. Sayın Perinçek konuğumuz.)
Efendim, dilerseniz çok kısa ben bir soruları size sormak istiyorum. İstanbul’la ilgili bir tartışma var; seçim yenilenir mi? Şu anda esas tartışma, oyların tamamının sayılmasıyla ilgili. Oylar bir yandan sayılıyor, %90’a ulaştığı söyleniyor. Fark 15.000. Tamamı sayılırsa fark değişir mi? Ya da yenilenme gibi bir durum ortaya çıkar mı? Ve eğer yenilenme talebi kabul edilirse Vatan Partisi’nin tavrı ne olacak? İstanbul’dan Ergün Aydın sormuş; Binali Yıldırım’ı mı destekleyeceksiniz, İmamoğlu’nu mu, yoksa Vatan Partisi yine kendi adayıyla mı devam edecek?
Benim kanaatim, seçimin yenilenmesi için kanunun belirttiği çok ciddi gerekçeler olması lazım. Öyle bir şey pek gözükmüyor. Ama yenilenirse başka partiler gelir, başka bağımsız adaylar çıkar falan, böyle bir şey olmaz. Yenilenmesi demek, zaten eski adaylarla ve eski partilerle seçimin yapılması demek. Zorunlu bir durum var. Vatan Partisi hiçbir şekilde PKK ve HDP ile yan yana gelmez. Vatan Partisi’nin kararları var; Amerika ile, PKK ile, HDP ile yan yana gelmez. Vatan Partisi, önümüzdeki dönemin iktidarında, milli hükümetlerde Türkiye’nin vereceği kararlarda söz sahibi bir partidir. Onun için Vatan Partisi hiçbir zaman Türk milletinin önünde bir seçenek olmaktan vazgeçmez.
Fener Patriği’ni ziyaret ederek başlayan, tamamen uluslararası merkezlerin güdümünde olan, PKK ve HDP ile açık iş birliği yapan ve “Milli devleti ortadan kaldırmaya yönelik, Ankara’dan yönetilmez” diyen bir Ekrem İmamoğlu ile Vatan Partisi’nin yan yana gelme ihtimali yok. Ekrem İmamoğlu “Ben PKK ve HDP’den elimi çekiyorum, yanlış yaptım” derse, tabii bambaşka bir tablo ortaya çıkar. Ama bizim İmamoğlu’yla, PKK’yla, FETÖ’yle, Amerika’yla yan yana gelme ihtimalimiz yok. İmamoğlu bir Amerika projesidir. Aydınlık yazarı Sabahattin Önkibar bile bunun Amerika’nın iktidar projesi olduğunu söylüyor. İmamoğlu, CHP içinde bir proje; Amerika onu CHP’nin başına getirip Cumhurbaşkanı yapmayı planlıyor. Kemal Kılıçdaroğlu’nu getirdi beceremedi, bu sefer İmamoğlu’yla yeni bir atak yapmayı planlıyor. “İstanbul Ankara’dan yönetilmez” sözü Cumhuriyet Gazetesi’nde manşet oldu. Cımbızla seçip manşet yapmaları bir yerden kararlaştırılan bir şey olduğunu gösteriyor. Proje bu; İstanbul’u Ankara’dan koparıp Washington’a bağlamak.
Peki, bu Yıldırım’ı destekleyeceğiniz anlamına mı geliyor? Onu da söyledim; Vatan Partisi onun bunun destekçisi olmaz. Vatan Partisi, üretim devriminin uygulanacağı bir sürecin eşiğinde, Türk milleti önünde biricik seçenektir, biricik çözümdür.
***
Nesip Aykın, Tekirdağ’dan sormuş. Seçim güvenliği ile ilgili… Kendisi, Gündüzlü Mahallesi muhtar adayımızdır ve Tekirdağ Cezaevi’nin eski baş infaz memurudur. Ben 2008 yılında Tekirdağ F Tipi Cezaevi’ne gittiğim zaman Nesip Bey oranın baş gardiyanıydı. Seçimde en yüksek oyu aldı fakat cezaevinden gelen oylarla seçimi iki oy farkla kaybetti. “Cezaevinden bir tane bile bana oy çıkmadı, bu ne biçim iş?” diyor. Burada bir hile olduğu kanaatindeyiz. Yarın bu konuda Yüksek Seçim Kurulu’na bir başvuruda bulunacağız. Nesip Aykın, örnek bir infaz başmemurudur, iyi bir aydındır. Ümit ediyorum Yüksek Seçim Kurulu değerlendirir ve onun muhtarlılık hakkını verir.
***
Necat Karaca sormuş: “Çekilen acıları unutacak mıyız?” Hangi acılar? Geçmişteki yolsuzlukları kastediyorsa; yolsuzluk mahkemeleri kuracağız. Kinle, intikamla, acı edebiyatıyla büyük çözümler olmuyor. Atatürk bile 150’likleri yurt dışına çıkartıyor, intikamcı tavırlar almıyor. Ama yolsuzluk mahkemeleri kuracağız; 3 ayda soruşturmaları, 6 ayda koğuşturmaları tamamlayıp kanun dışı elde edilmiş servetleri kamu kaynağı haline getireceğiz. Yurt dışına kaçırılmış dövizleri, her türlü zecri tedbiri alarak çatır çatır getireceğiz.
***
Ekonomiden devam edelim. Fabrikalarda üretim kısılıyor, bir kısmı kapanıyor, binlerce insan işten çıkarılıyor. Antep’ten bu yönde bilgiler geliyor. Bu iflas eden işletmeleri ne yapacaksınız? İflas eden işletmeleri kamulaştıracağız. Bizim problemimiz ekmek teknesini korumak. O işçiler sokağa atılıyor ama mesele sadece işçi değil; o fabrikada makineler bir şey üretiyor. Fabrika kapandığında o üretimi dışarıdan almak zorunda kalacaksın, onu alacak dövizin de yok. Türkiye’nin maden, demir, sac, motor üretimi düştüğü zaman ülke daha da fakirleşiyor.
İflas eden fabrikalarda çözüm şudur: Kamulaştıracağız ama öyle bir yöntemle ki; örneğin yüzde ellisini kamu alacak, yüzde kırk beşini işçilere paylaştıracağız, yüzde beşini de sermaye sahibine verebiliriz. Eğer “Ben ceketimi çıkarıp gidiyorum” demiyorsa, o üretim tecrübesine ihtiyacımız var. İşçi sanayiciyle kavga etmeyecek, o fabrika hepimizin olacak. İşçinin omzuna “Bu fabrika yaşamalı” sorumluluğunu yükleyeceğiz. Kamu da sermaye katkısıyla orayı ayakta tutacak. O, koyduğu sermayeyi geri alma, hatta bir süre sonra sermayesinin ötesinde kamuya yeni gelirler sağlama şansına kavuşacak. Sermaye sahibi de o noktadan sonra tamamen ceketini alıp gitmek ve her şeyini kaybetmek yerine; hatıraları, inatları, amaçları ve manevi değerleri olan o işletmede kalmaya devam edecek. Babadan kalma bir ocak, bir aile geleneği… O değerlerini kaybetmeden yeni bir ufuk, yeni bir amaç kazanmış olacak. Bu nedenle kamulaştırma biricik çözümdür.
Öbür çözüm nedir? O sermaye sahibine havadan para vermek, iflası önlemeye çalışmak. Ancak bunu yapmak da mümkün değil. Türkiye’de 100 işletme iflas ettiğinde iktidarda kim olursa olsun —Vatan Partisi dışında— kendi yakın gördüğü 5 tanesini kurtaracak, 95 tanesi batacaktır. Bu durumda Türkiye’nin ekonomik üretim temeli büyük bir tahribata, yıkıma uğrar. Bu yüzden kamulaştırma dışında bir çözüm gözükmüyor. Kamu kaynağı var mı? Kamu kaynaklarını bu amaçla kullanacağız ve yine bu amaçla yaratacağız.
İkincisi; işçi, üretici bütün millet bu zorlukları paylaşacak. Yani işsizle işçi arasında bir seçime mecbur kalmayacağız. “İşsizleri feda edelim ama çalışan işçilerin maaşlarını yükseltelim” derseniz, kamu kaynaklarını yalnızca çalışan bir kısım işçiye ayırmış olursunuz; ancak işsizlere istihdam olanağı sağlamaktan ve mevcut üretim kapasitesini sürdürmekten vazgeçmiş olursunuz. Burada bir paylaştırma meselesi var. İşsizlerimizi çoğaltacağımıza, işçilerimizin bir kısmı hayatında belli sınırlamalara katlanacak. Bunlar matematiktir.
Türkiye’nin şu şekilde bir çözümü yoktur: Fabrikaya gidip oradaki çaresiz işçiyi patronuna karşı kışkırtmak, ikisini birbirine düşman etmek… Böyle bir çözümün arkasından gidecek işçi de yoktur. Türkiye’de tek bir çözüm vardır; kamu bir ayak, işçi gövde ve ayaklar, işveren ise diğer eldir. Bu üçünü birleştiren ve aynı Türkiye amacına yönlendiren çözüm bizim kamulaştırma çözümümüzdür. Çünkü orada hepsini sorumluluğa ortak ediyorsun. Kavga etmek yerine o ekmek teknesini yaşatmak esastır. Fabrika iflas ederse işçi sokağa atılır; alacağın olan 5 bin lirayı alsan ne olur, işsiz kaldıktan sonra? Hiçbir işçi bunu istemiyor. Herkes “Alacağımı biraz erteleyelim, fabrika çalışsın, üretsin ki hem alacağımı versin hem de ücretimi ödemeye devam etsin” diyor. Yani “eve ekmek götürme” programını uygulayacağız.
Bunu uygulamak için devletin müdahalesi şarttır. Sanayiciler, “Ey devlet, serbest piyasa olsun, elini ayağını çek” demezler. “Aman devlet müdahale etsin, bizi borç batağından, iflasın eşiğinden kurtarsın” derler. Biz ise sadece iktidara yakın üç beş kişiyi değil, yüzlerce işletmeyi kurtaracak bir çözüm öneriyoruz. Kaynağı nereden bulacağız? İşte dış kaynakları da bu üretim odaklı seferber edeceğiz. Çin’in elinde 4 trilyon dolar rezerv var; bir kısmını getirip, iflas etmek durumunda olan ama makinesi, teçhizatı ve donanımı olan fabrikalara “Gel, bu fabrikayı ortak yürütelim, sen de kazan Türkiye de kazansın” diyeceğiz. Bunu sadece Vatan Partisi yapabilir.
Suriye ile dalaşarak, Rusya’ya ve Çin’e güven vermeyerek, “Çin zulmü” gibi söylemlerle terörist başlarıyla fotoğraf çektirerek bu program uygulanmaz. Tayyip Erdoğanlar bunu yapamaz. Ben daha yeni 28 Şubat’ta Çin’de, 400 delegenin olduğu uluslararası konferansta birinci konuşmacıydım. Sen bir yandan Urumçi’deki terör unsurlarını destekleyip Çin’in içini karıştıracaksın, sonra da Berat Albayrak’ı gönderip “Bize üç beş kuruş verin” diyeceksin; hangi devlet bunu kabul eder? Anadolu Ajansı devamlı “Çin zulmü” diye yayın yaparken bu borç batağından çıkamazsınız. Aynı şekilde Rusya’yla, İran’la konuşuyoruz. Heyetimiz İran’a gidiyor. Onlar bize güveniyor. Ekonomik çözümlerle dış politikanın sımsıkı birleştiği bir noktadayız. Bunları düşünmeyen bir hükümet Türkiye’yi kurtaramaz.
Bu sistemde özel girişimcinin yeri neresidir? İflas etmemiş, üretim yapan sermayedarın elinden işletmesi alınacak mı? Bu Türkiye’nin intiharı olur. Türkiye’nin üretim yapısını korumaya çalışıyoruz. Başarıyla işletmesini ayakta tutan sermaye sahibini destekleyeceğiz. Bunu kim yapmaz? “Solculuk” adı altında maskaralık yapan zibidi takımı yapar. Onlar da hiçbir zaman dünyanın hiçbir yerinde iktidar olamamıştır. Biz o üretim yapan işletmelerin çalışmalarını sürdürmesini sağlayacağız. Onları gümrüklerle, teşviklerle, ucuz krediyle destekleyeceğiz. Türkiye’yi önümüzdeki dönemde onlarla kol kola girerek ve işçi sınıfı ile üreticiler arasındaki uyumu sağlayarak ayağa kaldıracağız.
Türkiye’de kadın işçi sayısı 1 milyondan 4,3 milyona çıktı. Bu müthiş bir modernleşme, bir laikleşme sürecidir. Böyle bir süreçte fabrikayı kapatıp kadınları eve tıkamazsınız. O sanayimizi ve istihdam sağlayan bütün işletmelerimizi destekleyeceğiz.
Sürece dair şunu söyleyebilirim: İyi yönetilirse daha kısa sürer, kötü yönetilirse bocalamalarla, sallantılarla devam eder ama yine yolunu bulur. Vatan Partisi bunun için gereklidir. Türkiye’nin önündeki çıkışı üretici hareketleri sağlayacak; emekçi hareketleri bu sürecin anahtarı olacaktır. İşçi, PKK gibi terör örgütlerinin veya onları kışkırtan dış güçlerin kendilerini çıkmaza sokacağını bilir. İşçinin derdi evine ekmek götürmektir. Vatan Partisi’nin önderliği burada belirleyici olacak. Türkiye’nin işçi hareketinin dünya çapında tecrübeleri var; 89 Baharı’ndan bu yana dünyaya baktığınızda Türkiye en kitlesel ve önemli işçi hareketlerinin yaşandığı ülkelerden biridir. Çiftçilerimizde vatanseverlik ve sağduyu vardır. Onlara vatan düşmanlığını, bölücülüğü sokamazsınız. Türkiye’nin önünü açacak güç üreticilerdir. Önümüzdeki dönemde geniş kitle hareketleri kaçınılmazdır. İnsanlar işsiz bırakılırsa, çiftçi ürününü toplayamazsa o hareketler kendiliğinden doğar. Bizim görevimiz, zorlukları paylaştıran, vatansever ve üretici bir hükümetle bu süreci yönetmektir. Ne var? Önümüzde zorluklar var. Devlet adamlığı; o zorlukları millete anlatmak, milleti o zorluklara hazırlamak ve düş kırıklığına uğramamasını sağlamaktır. Türkiye bu zorlukları yenerek buradan çıkacak; tıpkı İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi. Atatürk, Çanakkale’de “Size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum” dediğinde o askere dondurmalı pasta ya da kebap ikram edeceğini mi söylüyordu? Hayır, “Ölmeyi emrediyorum” diyordu. Zorlukların eşiğindeki o asker, bu samimiyetle hareket etti. Biz önümüzdeki süreçte ölmeyi emredecek değiliz ama devlet adamlığı ve kurtarıcılık budur. Bunu yaptığınız için kitleler sizin peşinizden gider.
Vatan Partisi, zorlukları paylaştırdığı ve üreticileri birleştirdiği için yükselecek. Üreticiyi; sanayicisiyle, emekçisiyle ve işçisiyle devletle buluşturup ortak çözümleri ortaya koyduk. Çok değer verdiğim arkadaşım Prof. Semih Koray, dün Merkez Karar Kurulu’nda bu uyumu ve önümüzdeki sürecin programını anlatan mükemmel bir konuşma yaptı. Atarak, tutarak, kışkırtarak çözüm olmaz. İşçi de çiftçi de makuldür; kendisini başarıya götürecek, maceradan uzak, akıllı bir önderliğin peşinden gider.
“Kul sıkışmazsa, dara düşmezse Hızır yetişmez” derler. Şimdi kul dara düştü, Hızır yetişiyor. Hızır; Vatan Partisi’dir, üreticilerdir ve onların önünde yürüyerek aklını, vicdanını ve insani hedeflerini temsil eden bu harekettir. Biz, sıkıntılara ve acılara odaklanıp karamsarlık üretmiyoruz. Çünkü Türkiye’nin buradan büyük ve umutlu bir çözümle çıkacağına, Kemalist devrim rotasına; yani vatanını koruyan, piyasasını savunan ve üreticisini destekleyen o yola gireceğine inanıyoruz.
Önümüzdeki dönem sloganımız: “Üret arkadaş, üret çiftçim, üret işçim, üret sanayicim.” Milleti böyle seferber edecek, ayağa kaldıracağız. Devlet adamı böyle konuşur, millete böyle seslenir.
Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

