Çıkış Yolu • 01.10.2018

Çıkış Yolu • 01.10.2018

Geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi var; ancak Türk milletinin sırtına yüklenen bu yükü yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangını bırakın. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler kurtaracak. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler merhaba, yeni bir “Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Konuğum, her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek. Kendisine hoş geldiniz diyorum.

— Merhaba, hoş bulduk.

— Hafif sorulardan başlayacağım, hiç endişe etmeyin efendim. Bugün Türkiye’nin iç ve dış gündemini; Suriye’yi ve ekonomiyi konuşacağız. Bunun alt dalları var; Tayyip Erdoğan’ın seyahatleri… Önce BM toplantısında New York’ta bir konuşması oldu, ardından Almanya’ya geçti. Almanya’da, iki yıllık sıkıntılı bir dönemden sonra hükümetin ifadesiyle “yeni bir başlangıç” yapıldığı söylendi. Bunun ayrıntılarını Sayın Perinçek ile tartışacağız. Geçen hafta ben yoktum, siz Ankara’daydınız. Bir de siz yapay zekâ konusunu çok sevdiniz. Başkaları da sevdi, Türk medyası ve televizyonları yapay zekâya merak sardı. Hemen hemen bütün programlarda tartışıldı.

— Evet, ama biz Türkiye’nin gündemine getirdik. Bizden evvel hiçbiri tartışmıyordu. Zaman zaman bazı yerlerde değiniliyordu ama böyle derli toplu değildi. Geçen sene yapılmış akademik düzeyde bir konferans vardı ama Türkiye’nin gündemine bizim *Teori* dergimizin eylül sayısında çıkan yazılardan sonra girdi. Ben birçok gazeteciyi de kendi elimle götürdüm, “Bunu tartışalım” diye. Bizden evvel niye akıllarına gelmedi?

— Peki, izleme fırsatı buldunuz mu o programları?

— Hayır, fırsat bulamadım. Teknolojik ağırlıklı bir tartışma yapıyorlar ama politik bir tartışma yapamıyorlar. Yanlış o. Esas bizim kitlemizi, vatandaşı ilgilendiren o değil; o daha çok uzmanlara yönelik bir tartışma. Televizyonların tartışması gereken; yapay zekânın toplumsal ilişkilere, mülkiyet ilişkilerine ve siyasete ne gibi değişiklikler getireceğidir.

— Yapay zekânın üretim ilişkilerindeki rolünün artmasıyla birlikte sınıf mücadelesi keskinleşecek mi, kolaylaşacak mı?

— Stratejik planda, daha uzun vadede bakarsak sınıfsız toplumun koşulları oluşuyor. Yapay zekânın üretimde getireceği büyük artışlar, paylaşma sorununu hafifletiyor. “Benim olacak, senin olacak” kavgasını hafifletiyor. Daha yumuşak ve barışçıl geçişlerin zemini oluşuyor.

— Yani devrimler değil, daha tedrici gelişmelerle mi olabilir?

— O da devrimdir. Devrim deyince illa kanlı, ellerine satır, bıçak, tabanca alıp yapacak diye bir şey yok. Toplumsal hayata getirdiği değişim muazzam bir devrimdir çünkü bölüşümü herkesin ihtiyacına göre yapıyor. Bundan daha muazzam bir devrim yok. Cennetin koşullarını getiriyor; para yok, kredi yok, çek yok, senet yok. Her şey bol; bağlar, bahçeler, üretim… Herkesin istediği kadar ürünün olduğu bir dünya.

— Özetlersem; iradi ve sert müdahalelerden ziyade, teknolojinin gelişimiyle çelişkilerin yumuşadığı evrimsel bir süreçten mi bahsediyorsunuz?

— Orta ve uzun vadede evet. Kısa vadede işten çıkarmalar, işsizlik gibi sorunlar var. Sistem burada ne yapacak? Haftalık tatili üç güne çıkartacak. Çin bu konuda adım adım gidiyor.

— Ankara seyahatinizin nedeni ve partinizin çalışmaları hakkında konuşalım mı?

— Merkez Karar Kurulu ve Merkez Yürütme Kurulu toplantılarımız vardı. Ayrıca başkentte bazı önemli görüşmelerim gerçekleşti.

— Merkez Karar Kurulu sonuç bildirgesini okudum. Bu görüşlerin oluşmasında ciddi bir tartışma yaşandı mı? En tartışmalı hususlar hangileriydi?

— Tabii, çok ciddi tartışmalar oldu. Üç tane örnek vereyim: Amerika ve Tayyip Erdoğan üzerine tartışmalar… Tayyip Erdoğan ne kadar “gemide”? Ne kadar yalpalar? Ama kararlarımızda çok önemli, güzel müdahaleler oldu. Aşağı yukarı her maddeye katkılar sağlandı. Hatta bizim getirdiğimiz öneriye kökten yanlış diyen arkadaşlarımız da oldu. Merkez karar kurulumuz çok zengindir.

— Peki, oylamada farklı görüşler oldu mu?

— Bir iki oylamada azınlıkta kalmış olabilirim ama karar oy birliğiyle çıktı. “Erdoğan yalpalıyor” herkesin hemfikir olduğu bir konu. Ancak 10. maddemizde de belirttiğimiz gibi: “Erdoğan hükümeti bizim düşmanımız değil, iktidar mücadelesindeki rakibimizdir. AKP hükümeti Atatürk devrimine karşı tutumuyla iç cepheyi zayıflatmakta, Suriye siyasetiyle Avrasya cephesinde güvensizlik yaratmaktadır.” Türkiye gemisindeyiz, evet; yalpalasa da Erdoğan’ın durumu bu şekilde tanımlanıyor. Hem de Türk devrimine, Cumhuriyet devrimine karşı tutumu, ekonomideki girdiği çıkmaz ve aynı zamanda Suriye politikasıyla Avrasya sürecine yaptığı baltalamalar; bunları zaten söylüyoruz. Başka bir yerde “Türkiye gemisindedir” lafının da başına öyle bir yalpalama koymaya gerek yok; zaten söylüyoruz. O zaman “Türkiye gemisinde” demenin manası da kalmıyor gibi, son derece zarif, ince, derin siyasi katkılar mesela… Bu metin çok yoğun, derin ve kaliteli bir tartışmayla oluştu; kelime farkları, incelikler her tarafta yer aldı.

“Yalpalama” kaydının karar metninizde yer alması sizin açınızdan birine hak mıdır? Yalpalamayı teklif eden bendim. Ama onun çıkarılmasını teklif ettikleri zaman, ben de bunun doğru olduğu kanısındayım. Şunları koyduktan sonra başka bir yerde de bunları söylemek; bunlar hep Tayyip Erdoğan düşmanlığı cereyanına karşı zavallılıklar. Yalpalamadan orada söz etmek… Yani biraz sonra da konuşacağız, yalpaladığı doğru ve söylüyoruz. Ama şu metinde bir yerde söyledikten sonra başka bir yerde bir daha söylemek, “Türkiye gemisinde” tespitinin altını oyuyor. O bakımdan çok olgun ve cesur bir siyasi metin.

Bu metinde ben neyi gördüm? Bir, size göre Vatan Partisi’nin düşman kuvvetleri sayılmış: FETÖ ve PKK. O konuda herhangi bir tartışma olmadı, anlayabildiğim kadarıyla. Bir de Tayyip Erdoğan konusunda “Türkiye gemisindedir” tespiti yapmışsınız; “düşmanımız değil, rakibimizdir” kaydı içinde. Diğer kuvvetleri niye tartışmadınız ya da yok mu?

Parti içindeki tartışmalara bir cevap üretiyor. Mesela partimizin bir bildirisi çıkmıştı Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesinde; o bildirinin bir yerinde “HDP kapatılsın” ifadesi vardı. Bunu aşmışsınız burada. Güneydoğu’daki bazı örgütlerimiz “HDP kapatılsın dediğimiz zaman bildiriyi dağıtmakta zorlanıyoruz” diyorlardı; bu çok yanlış, vahim. Çünkü HDP kapatılsın dediğimiz için biz Güneydoğu’da büyüyoruz, güçleniyoruz.

*(Ara verilir)*

Sevgili izleyiciler, tekrar merhaba. “Çıkış Yolu” devam ediyor. Konuğum, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Gündemimiz Suriye ve ekonomik kriz ancak Vatan Partisi’nin geçen hafta sonunda Ankara’da yaptığı toplantıda aldığı kararlar üzerinde konuşuyorduk. Siz birinci bölümün sonunda HDP ile ilgili bir bölümü kısaca ayrıntılandırıyordunuz. Galiba HDP’nin kapatılması ile ilgili sadece sizin dile getirdiğiniz talebe partiniz içinde de bazı itirazlar olduğunu söylediniz.

Yani kapatılmasına itiraz yok da, bir iki örgütümüz “Biz bunu Güneydoğu’da dağıtırken zorlanırız” dedi. Doğru, böyle itirazlar oldu. Halbuki biz PKK’ya, HDP’ye karşı kararlı tavrımız nedeniyle oylarımızı Diyarbakır’da 8 misli, Şırnak’ta 14 misli, Hakkari’de 8 misli, Mardin’de 10 misli artırdık. Bu bakımdan partinin büyümesi, Güneydoğu’da PKK’ya karşı kararlı tavırla oluyor. CHP’nin anlamadığı bu. Bakın, birden önüme bir kağıt geldi: Engin Özkoç, CHP Grup Başkanvekili, “CHP ittifak için HDP ile görüşecek” diyor. İntihar! Hani görüşmek bile yanlış, bırakın ittifak yapmayı. Bolu’da siyasi kamp yaptılar ya, Türkiye düşmanı bir güçle ittifak gerekçeleri oldukça acayip. İsterseniz onu dinleyelim, madem söz konusu ettiniz.

*(Engin Özkoç’un açıklaması dinlenir)*

Resim yanlış mı? Evet. Şimdi bakın, HDP ile ittifak eden, Türkiye’de düşmanla ittifak ediyor. Yani HDP, PKK’nın yasal örgütlenmesidir. Bugün Türkiye PKK ile savaşıyor, FETÖ ile savaşıyor, silahlı bir savaş veriyor; arkalarında Amerika var. Siz Amerika’nın üzerimize sürdüğü piyonlarla ittifaktan bahsettiğiniz zaman, düşmanla ittifaka giriyorsunuz. Bu bir iktidar projesi değil, Amerika’nın Türkiye’yi işgal projesine omuz vermektir. Çünkü Türkiye’de hiç kimse HDP ile ittifak yaparak seçim kazanamaz.

Doğu Akdeniz’den Amerika tehdidi ağırlaşıyor. Ege’de Türkiye’ye karşı manevralar yapıyorlar; artık NATO Türkiye’yi hedef alıyor. Yeni Şafak’taki “Tatbikatlar Savaşı başlıyor” haberini yönetmenimizden ekrana yansıtmasını rica edeyim. 29 Eylül tarihli Yeni Şafak… Şimdi bu ortamda, Amerika’nın Türkiye’yi silahla tehdit ettiği Ege dönemindeyiz. Türkiye, Suriye’nin kuzeyinde ve Irak’ın kuzeyinde, Vatan Partisi’nin de büyük mücadelesiyle Rusya, İran, Irak, hatta Suriye ve Çin ile bir ittifak ördü. Ama Doğu Akdeniz’de o güçleri yığabilmiş değil. Doğu Akdeniz şu anda Türkiye’nin zayıf karnı durumunda. Bunun sorumlusu tabii AK Parti hükümeti, Tayyip Erdoğan yönetimi. Bugün Vatan Partisi olsa, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de ve Ege’de korkacağı hiçbir şey yok.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin tutumuna gelelim. Amerika’nın Türkiye’yi Doğu Akdeniz’den tehdit ettiği koşullarda, CHP’nin tek iktidar umudu HDP ile birlikte olmak. Amerika, Türk ordusunu, Türk bahriyesini yenerse ve Doğu Akdeniz’de başarılı olursa, bu durum kaçınılmaz olarak Suriye ve Irak’ın kuzeyinden Hakkari’ye kadar uzanır. Amerika gelir Ankara’yı işgal eder, HDP’yi iktidara oturtur. Bunlar olması mümkün şeyler değil ama Cumhuriyet Halk Partisi sonuç itibariyle ancak Amerika’nın Türkiye’yi askeri güçleriyle yenebildiği ortamda iktidar olma ümidi taşıyan bir parti konumuna düşüyor. HDP ile ittifakın başka hiçbir anlamı yok. Seçimle HDP ile ittifak yapan Türkiye’de kazanamaz; hiçbir başarı şansı yok. Ancak Tayyip Erdoğan’ı güçlendirir. Ama bence seçim noktasından düşünmek de çok büyük yanlış, neden? Bir vatan savaşı veriyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi buna “saray savaşı” dediği için nereye kadar yuvarlandı? Vatan savaşı verdiğimiz güçler olan Amerika, PKK ve FETÖ ile el ele giren bir Cumhuriyet Halk Partisi çıktı.

Ben bunu Sayın Kılıçdaroğlu’na da söyledim; bizden çıktıktan sonra HDP ile görüşmeyin, gitmeyin. 2015 seçiminden sonra, anayasa referandumundan sonra, son seçimde de söyledim. Sayın Haluk Koç ve Sayın Bülent Tezcan’ın da bulunduğu, Kılıçdaroğlu’nun 3 kişilik bir heyetle partimizi ziyaret ettiği günlerde de bunları vurguladım. HDP ile beraber gözükerek Türkiye’de hiçbir şey olmaz.

Yeni Şafak’a ve Sayın Kıymet Sezer’e teşekkür ediyorum; Vatan Partisi hep bu “Noble Dina” tatbikatlarını Türkiye’nin gündemine getirdi. NATO, yani Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Türkiye’ye karşı tatbikat yaptı. Şimdi NATO adıyla yapıyorlar. Bu tabii çok vahim bir durum. Norveç’te yapılan tatbikatta Türkiye, Tayyip Erdoğan ve en önemlisi devletimizin kurucusu, istiklal savaşımızın önderi büyük Atatürk, düşman olarak kabul edilmişti. NATO, Ege Denizi’nde Türkiye’yi hedef alan tatbikat yapıyor ve hedef Türkiye; bu açık.

Haberde “Rusya’nın bölgede artan varlığına karşı” diyorlar ama bence o yanlış. Bu tamamen oraya sokuşturulan bir şey. Noble Dina ve bu tatbikatların hedefinin Türkiye olduğu gizlenmiyor. Ama AK Parti, Amerika’ya karşı avuç açtığı, para dilendiği için “Rusya’yı hedef alıyor” diyerek kendi üzerimize alınmıyoruz. Biz kendimize hedef göstermediğimiz için yenilgiye mahkum ediyoruz Türkiye’yi. Oraya bir yığınak yapacaksınız, ittifak potansiyelinizi oraya getireceksiniz. Rusya’yı da hedef almaları dolaylı olarak bizim lehimize; en azından burada müttefiklerimiz var. Suriye ve Mısır’ı yanımıza almak zorundayız. Suriye kilit durumunda. Bu konuda bugün yürütülen inat, Türkiye’nin geleceğine çok büyük bir darbedir.

Şubat sonu, Mart başında dikkat çektiğiniz “Noble Dina”, Tevrat’tan gelen bir hikaye; onu ısrarla gündeme getirdiniz. Türkiye bu konuda bir tatbikat yaptı, ardından Rusya’nın 26 gemiyle bir tatbikatı oldu. Avrasya cephesi cevap veriyor. Şimdi öğreniyoruz ki, Yunanistan ile Amerika bir NATO tatbikatı yapacaklar. Türkiye oraya çağrılmıyor çünkü orası Türkiye’nin kıyıları. Sen Türkiye’nin denizlerini tehdit eden bir tatbikat yapıyorsun. Bir de Dedeağaç’ta, Trakya’nın 60 kilometre yakınında bir dinleme sinyal merkezi kuruyorlar. Balkanlarda Amerikan ordusu yerleşiyor ve üsler kuruyor. Türkiye’yi Amerika kuşatıyor. Biz NATO ülkesiyiz ama bizi NATO kuşatıyor. PKK ve FETÖ bayram yapıyor. Tayyip Erdoğan yönetiminin bunlara karşı bir cevabı yok. O yüzden gidecek Tayyip Erdoğan hükümeti, başında Türkiye’yi duramayacak.

“Türkiye gemisi” ne diyorsunuz? Gemide olmak başka bir şey, kaptan olmak başka bir şey. Türkiye gemisinde olan bütün güçler her konuda kararlı, tutarlı diye bir şey yok. Tayyip Erdoğan bugün karşılaştığı tehditleri tek başına yönetimiyle göğüsleyemez. Hem ekonomik çıkmazdan bir çözüm üretemez hem de bu tehditlere karşı koyamaz. Ama Tayyip Erdoğan’ı dışlayarak da olmaz. Çünkü milletin bütün güçlerini hem ekonomide hem güvenlikte birleştirmemiz gereken bir döneme girdik. İstiklal Savaşı gibi… Tayyip Erdoğan’ın da içinde bulunduğu, örneğin Vatan Partisi’nin hükûmet olduğu bir zamanda Kılıçdaroğlu’na ve Devlet Bahçeli’ye “Gelin hep beraber Türkiye’yi yönetelim” diyecek bir lider lazım. Bunu söyleyemeyen önümüzdeki dönem Türkiye’yi yönetemeyecek.

Sizi biraz kızdıralım; Tayyip Erdoğan’ın kaptanlığı olmaz diyorsunuz, Tayyip Erdoğan’ın olmadığı bir gemiyle de Türkiye gemisi yürümez diyorsunuz. CHP için, MHP için, İyi Parti için de “Onlarsız olmaz” mı diyorsunuz?

MHP zaten bu gemide, kararlı olarak Türkiye gemisinde. PKK’ya karşı, FETÖ’ye karşı kararlı tavırlar alıyor. Amerika konusunda bocalamaları var; Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikası neyse aşağı yukarı onu sayıklıyorlar. Ama nispeten Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli, PKK’ya ve FETÖ’ye tavırda, Türkiye’nin vatan savaşında daha kararlılar. Mesela Fırat Kalkanı’nda, Afrin’de… Ama Cumhuriyet Halk Partisi “Afrin’e girme” diyor veya “HDP’yle görüşeceğim” diyor. Fırat Kalkanı’nı yapıyorsun, “Çamura battın” diyor. Sayın Meral Akşener, Afrin Harekâtı başladığı zaman “Tosuncuklar savaşsın” diyor. Mehmetçiğin moralini bozmaya çalışıyor. Tosuncukla savaşacak mısınız? Öyle dedi diye o kapıyı kapatacak mısınız? Kapatmıyoruz işte, hepsini sayıyoruz. Yani bütün bu güçler; yalpalamalarına, zaaflarına rağmen Türkiye güçlerinin parçasıdır.

Amerika’nın Türkiye’de iki tane gücü var; birincisi PKK, ikincisi FETÖ. 15 Temmuz gecesi sorsan birincisi o anda FETÖ’ydü ama şu anda ağır darbeler yedi. PKK’nın FETÖ’den farklı bir yanı var: Etnik bir gücü Türkiye’de Amerika’nın yanına çekmeye çalışıyor. FETÖ’nün öyle bir tabanı yok; dini birtakım özellikleri var ama o kadar güçlü değil.

Tayyip Erdoğan konusundaki ısrarınızı diğer kuvvetlere pek göstermiyorsunuz. Hükümet ve ordu başında olduğu için Tayyip Erdoğan daha önemli. Dünyada devletsiz kazanılmış bir İstiklal Savaşı var mı? Erzurum’dan başlayın ya da Mao’nun yaptığı gibi köylük alanlardan başlayın; sonunda bir hükümet kurarak o İstiklal Savaşı’nı başarıya götürebiliyorsunuz. Ankara’da hükümet kurmasaydık ve padişah hükümetini dışlamasaydık İstiklal Savaşı başarılı olur muydu? Atatürk, devlet olarak İstiklal Savaşı’nın başarıya ulaşabileceği stratejisini kurdu. Afrika’da, Asya’da, Çin’de, Vietnam’da verilen milli kurtuluş savaşlarına bakın; hepsinde önce bir hükümet kurma iradesi vardır. Sırf dağda silahı elinize alarak o başarıyı sağlayamazsınız. 20. ve 21. yüzyılda devletsiz, hükümetsiz kazanılmış tek bir istiklal savaşı yoktur. Küba’da bile dağlarda bir hükümet kurdular, önemli kısımları ele geçirip hükümete dönüştükten sonra Havana’yı ele geçirebildiler.

Şimdi sizin sorunuza gelelim: Tayyip Erdoğan %50 oy aldı, belki 40’a veya 30’a inebilir. Ancak Türkiye’nin PKK ve FETÖ’ye karşı savaşında hükümet çok önemlidir. 2014 yılında Vatan Partisi’nin büyük bir başarısıdır ki hükümeti o çizgiye getirdik. 2014’ten önce Tayyip Erdoğan yönetimi FETÖ ile beraberdi ve bizi hapse attı. 2014’ten sonra FETÖ’nün üzerine yürüdü. Yine 2014’ten önce PKK ile “Kürt Açılımı” yapıyorlardı. 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine silahla yürüme kararı alması Türkiye’nin tarihini değiştirdi. Ordunun ve polisin bu savaş mevzisine girmesi belirleyicidir. Tayyip Erdoğan yönetimini hep dışlayarak hangi başarıyı kazanacaksınız?

Tayyip Erdoğan rolünün farkında mı, gereğini yerine getiriyor mu? Gereğini yerine getiremediğini Merkez Karar Kurulu kararıyla söyledim. Üç noktadan önemli eleştiri yapıyoruz:

Birincisi, Cumhuriyet devrimini özümlemeden Türkiye İstiklal Savaşı’ndan başarıyla çıkamaz. Abdülhamit’le değil, Atatürk’le zafere gidebilirsiniz. Türk milletini ancak Atatürk’le birleştirebilirsiniz.

İkincisi, Suriye’yi hedef aldığınız zaman Amerika’nın Doğu Akdeniz’deki ve Ege’deki tehditlerini görmelisiniz. İlk defa Amerika ve İsrail, terör örgütleri aracılığıyla değil, doğrudan kendi silahlı güçleriyle Türkiye’yi tehdit ediyor. Bu çok ciddi bir olay. Tayyip Erdoğan’ın bugünkü durumu, Türkiye’nin bu tehditleri göğüslemesine hizmet eden bir özellik taşımıyor.

Üçüncüsü, ekonomi bir çıkmazın içinde. “Kriz yok, dolar toparlanıyor” demek vahim bir laftır. Piyasalar yangın varken “yangın yok” lafına inanmaz. Bir lider şunu söylemeli: “Ey Türk milleti, çok çetin ve zor bir döneme girdik. Bu zor dönemden el birliğiyle, fedakarlık yaparak çıkabiliriz.” Vatan Partisi olarak biz bunu söyledik.

***

Doğu Akdeniz’de durum vahim mi? Türkiye ile Amerika bugün cephe cepheye geldi. Türkiye; Rusya, İran, Suriye ve Çin ile beraber; Almanya, İngiltere ve Fransa da aynı cephenin içerisinde. Amerika ve İsrail tarafından öncelikle tehdit edilen ülke İran değil, Türkiye’dir. Doğu Akdeniz ve Ege’deki tatbikatlar doğrudan Türkiye’yi hedef alıyor. Tayyip Erdoğan yönetimi ise her tarafa avucunu açıp para isteyen bir konumda; bir stratejisi yok.

Türk ordusu bunu görüyor, söylemesi lazım; söylememesi mümkün değil. Türk ordusu, savaş stratejisi ve taktiklerinde dünyayı etkilemiş büyük gelenekleri olan bir ordudur.

Eğer Tayyip Erdoğan yönetimi bu çizgide giderse Amerika o silahları patlatır. Ama Vatan Partisi’nin merkezinde olduğu bir milli hükümet kurarsak Amerika’yı caydırırız. Çünkü Amerika’yı kuvvet caydırır. 2017’deki Barzani referandumunda karşısında Türkiye, İran, Rusya ve Irak bir oldu; Kerkük’e Irak askeri girdi ve PKK/Barzani tek kurşun atmadan kaçtı. Bölge ülkelerinin birliği Amerika’nın planını bozdu. Şimdi kilit sorun, Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Suriye ile iş birliğine başlamasıdır. Çünkü Suriye ile iş birliği; Rusya, İran ve Çin ile iş birliğidir. Yani 200-300 parti temsilcisinin önünde şunu sorduk: “Siz bu Kürdistan’ı niçin kuruyorsunuz? İpek Yolu’nu veya ‘Bir Kuşak, Bir Yol’ projesini kesen haritaya bakın; bunun ne anlama geldiğini görebiliyor musunuz?” Bu çok önemli bir sorun. Bunu niçin soruyoruz? Türkiye’yi, Çin’in yanına kazanmak veya Rusya ile konuşurken “Doğu Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan iş birliği yapar ve burayı bloke ederse, bu Rusya’nın menfaatine mi?” diye sorgulamak için.

Sayın Cevad Zarif ile görüşmemizi hatırlıyorum; o dönemde İran’ın önemli devlet adamlarından biriydi. Ona şunu söyledim: “Amerika-İngiltere ikilisi Kıbrıs’a hâkim olursa ve Türk ordusunu oradan çıkartırsa, bu İran için ne anlama gelir? İran Körfezi’ni ve Hürmüz Boğazı’nı tehdit etmez mi?” Şimdi biz ne yapmaya çalışıyoruz? Rusya’yı, İran’ı, Çin’i, Suriye’yi, Mısır’ı Türkiye’nin yanına katmaya çalışıyoruz. Çünkü silahlar patladığı zaman, o anda oraya buraya koşarak müttefik üretemezsiniz; gecikmiş olursunuz. Bu tür ittifaklar paldır küldür iki dakikada oluşmuyor. Fakat AKP hükümetinin böyle bir ufku, entelektüel kabiliyeti, kurmaylık birikimi ve tecrübesi yok. Daha çok ticari birikimleri var; her şeyi ticaret zanneden ve uluslararası ilişkilere tüccar gözüyle bakan bir zihniyet.

Sayın Erdoğan, “Türkiye’yi şirket gibi yönetmekten” bahsediyorsunuz. Ticarette tüccar kafası lazım olabilir ama devlet, devlet gibi yönetilir. Savaşlar ve devlet yönetimi, tüccar zihniyetiyle başarıya ulaştırılamaz; orada ordu, kurmaylık, tarihsel birikim ve strateji gerekir.

Peki, okuyucu mektuplarını bir tarafa bırakalım. Sizin özellikle Doğu Akdeniz ekseninde dikkat çektiğiniz risklerle ilgili devletin çeşitli kademelerinden bir dönüş var mı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) bu riskleri algıladığını Efes Tatbikatı ve o tatbikatlar sırasında yapılan açıklamalardan çok iyi hissediyoruz. Mesela Genelkurmay Başkanı’nın birkaç defa vurguladığı “Biz iki cephede savaşa hazırız” ifadesi, Vatan Partisi’nin gündeme getirdiği bir soruydu. Hem Suriye-Irak cephesinde hem de Ege ve Doğu Akdeniz’de tehdit altındayız. Ancak hayatta hiçbir şey eşit değildir. Siyaset yapmak; askeriye, savaş ve öncelikleri saptamaktır. Düşmanın zayıf karnını görmek gerekir. Üç tane kriz alanı var: Doğu Akdeniz, İdlib ve Suriye’nin geleceği, bir de ekonomik kriz.

Türkiye, AKP’nin bu haliyle bu tehditleri göğüsleyemez. Bugün Türkiye’nin ekonomik çözümleriyle güvenlikteki çözümleri örtüşüyor. Hükümet ise günübirlik çaresizlik içinde oraya buraya koşuyor; henüz bir strateji kurmuş değil.

Ders kitaplarına, “1945’ten sonra NATO girdi ve Atatürk devrimini tahrip etti” ibaresini yazan ilk parti Vatan Partisi’dir. Biz 1945’ten sonra Amerika’nın denetimine girerek Atatürk devrimini kaybettik. Amerika bu süreçte önce Atatürk devriminin kurumlarını aşındırdı, 1980’den sonra ise büyük hamlesini yaparak dünya ekonomisiyle bütünleşme adı altında milli ekonominin temellerini tahrip etti. Borç batağına sokulan Türkiye’den, “Sana borç veririm ama bölünmeyi kabul edeceksin” diyerek; açılım süreçlerini, Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmesini ve ekonomide dayattıkları programı sürdürmesini istediler. Bunların hepsinin toplamı “İkinci İsrail”i (Kürdistan’ı) kurmak içindir. Doğu Akdeniz’deki baskının temel hedefi de Türkiye’yi bu süreçte zayıf düşürüp bölmektir.

Ekonomide de durum aynı. Türkiye’nin karma ekonomisi ve üretim ekonomisi tahrip edildi. Şimdi yeniden bir üretim ekonomisi inşa ederek buradan çıkabiliriz. Güvenlikteki müttefiklerimizle (Suriye, Irak, İran, Rusya, Çin) ekonomideki müttefiklerimiz aynı olmalıdır. Güvenlikte “aslan kesilip” ekonomide McKinsey gibi Amerikan şirketlerine Türkiye’yi denetletirseniz, bu olmaz.

Tayyip Erdoğan, 2020 yılına kadar bu ülkeyi tek başına yönetemeyecek. Demokratik yollarla bir millî hükümet kurulması şart. AKP, 2014’e kadar bir BOP eş başkanlığının partisiydi; bugün ise vatan savunmasında bir pozisyon alması gerekiyor. Amerika, Türkiye’yi kurtaramaz; istese de kurtaracak güçte değil. Türkiye’nin tek çıkış yolu, Avrasya ve bölge ülkeleriyle tam bir stratejik iş birliğidir. Amerika’nın bugünkü en büyük korkusu, Türkiye’nin Rusya, İran ve Çin ile beraber hareket ettiğini görmektir. Amerika, Türkiye’nin yerinde; sağlam, güçlü bir yapı yerine yıpranmış, iç kargaşalıklar içine düşmüş, zaaflar yaşayan, yaralı ve zavallı bir Türkiye istiyor. ABD’nin amacı, Türkiye’nin Rusya, Çin, İran ve Orta Asya Cumhuriyetlerinden Almanya’ya kadar uzanan stratejik ittifak içinde bir an evvel yer almasını engellemektir. Bu süreci uzatmak, sürüncemeye sokmak, Türkiye’yi bu süreçte zaafa uğratmak, iç kargaşalıklar çıkarmak ve ekonomik çöküşe sürüklemek istiyorlar; ki bu tespit doğrudur.

Bu sadece Amerika’nın tespiti değil, herkesin tespitidir. Ekonomi çökmüştür; bunu Çin de görüyor, Rusya da görüyor, Türkiye’deki iş adamı da görüyor, işçi de görüyor. Halk pazara, çarşıya gittiğinde bunu görüyor. Görmeyen yok. Amerika bunu tabii ki görüyor ve bunun getireceği toplumsal hareketler üzerinden, PKK gibi unsurları da katarak etkili olmaya çalışıyor.

Peki, McKinsey şirketini Türkiye’nin önüne kim koydu? Onu bilemem; Berat Albayrak bulmuş gibi gözüküyor ama maalesef Türk devletinde bir tahribat oldu. “Lobilerle Türkiye siyasetini yapmak” anlayışı gelişti. Bakınız, biz Ermeni soykırımı mücadelesine girdiğimiz zaman Türk devletinin temsilcileri bize, “Bu işi lobilerle yapalım, lobilere para verelim” dediler. Muazzam paralar harcadılar. Oysa biz, o paraların ellide biriyle bu meseleyi kökten çözeriz demiştik ve çözdük de. Devlet siyaseti ve strateji kurmak yerine, tüccar kafasıyla; “Bir lobi bulurum, ona para veririm, o lobi de Amerikan devletini etkiler” diye düşünüyorlar. Türk devleti geleneksel olarak NATO sürecinde her sene bir lobi şirketiyle anlaşmıştır. Ancak 80 öncesinde ben bunun olduğunu sanmıyorum; 80’lerden sonra Turgut Özal ile birlikte devleti tahrip eden yıkıcılar geçti başa. Devlet yıkıcılarında devlet kafası aramayın.

McKinsey şirketinin bir CIA kuruluşu olduğu meselesine gelince; CIA kuruluşu demeyelim, CIA ile bağlantıları olan, Amerikan derin devletiyle ciddi bağlantılara sahip bir yapı diyelim. Bunu Aydınlık Gazetesi çok iyi yazdı, Mustafa Pamukoğlu’nun yazısı da çok önemliydi. Ben Aydınlık’ın yazdıklarına güveniyorum; şu anda Türkiye’nin en iyi, en doğru bilgi veren gazetesi odur.

Bir taraftan Tayyip Erdoğan Amerika’ya meydan okuyor gibi gözüküyor, bazı konularda geri adım atmıyor. Bir taraftan da böyle bir çıkış oluyor. Şunu söyleyeyim: Türkiye Avrasya sürecine girmiştir, buradan dönüş yoktur. Amerika’yla olan cilveleşmeler iktidarın zaaflarından ve yalpalamalarından kaynaklanıyor ama Türkiye’nin tekrar Amerika’nın kucağına dönmesi gibi bir ihtimal yok.

İkinci olarak Tayyip Erdoğan; siyasi konularda Astana grubuyla, ekonomik konularda Batı’yla yürümeye çalışıyor. Dünyada böyle bir şey olmaz. “Denize atlayacağım ama ıslanmayacağım” demek gibidir bu. Hem karada hem denizde olunmaz. Süreçler bunu kaldırmaz. Birinci Dünya Savaşı öncesinde de benzer şeyler yaşadık. O zamanki yönetim Türkiye’nin yalnız kaldığını görünce İngiltere’yle, Fransa’yla, Rusya’yla görüştü; Cemal Paşa Fransa’ya gitti ama kabul ettiremediler. Onlar “Sizi böleceğiz” dediler. Bugün de benzer bir dönem yaşıyoruz. İttihat ve Terakki iktidarının çok güçlü bir stratejik bakış açısı vardı; Talat Paşa, Enver Paşa gibi kurmay kafalı, birikimli liderlerdi. Hakları çok yeniyor. En sonunda Türkiye doğru olanı yaptı ve Almanya ile ittifak etti.

Bugün de Amerika’ya koş, Katar’a koş, Çin’e koş, her birine el aç; McKinsey gibi şirketlere devletin denetleme haklarını verip muslukların açılmasını bekle… Bu tür öngörüler, hükümetin ne kadar yetersiz olduğunu ve Türkiye’yi yönetemeyeceğini gösteriyor. Amerika istese de Türkiye ekonomisini kurtaramaz çünkü borcu borçla çevirme sistemi bitti. Türkiye ancak üretim ekonomisini inşa ederek dış ödemeler açığını kapatabilir, ihracatını yükseltebilir ve içeride direnç yaratabilir. Amerika ise biten bir dönemi temsil ediyor. Seçime kadar idare etme çabası zavallılıktır; strateji kuran Fatih Sultan Mehmet, Sokullu Mehmet Paşa veya Yavuz Sultan Selim gibi büyük devlet adamlarının vizyonu bu değildi.

Sizin söylediklerinizi özetliyorum: Doğu Akdeniz’deki risklerin farkındalar ama gereğini yapmıyorlar. Bir taraftan kriz yok deyip manipülasyon diyorlar, diğer taraftan Amerika’yı tatmin ederek çıkış yolu arıyorlar. Suriye konusunda da Amerika’nın başını çektiği toplantıları destekliyorlar. Oysa Türkiye’nin üretim ekonomisini kurması ve güvenliğini sağlaması, ABD’nin tehdit ve baskılarını def etmeye bağlıdır. Suriye, Irak, İran, Orta Asya Cumhuriyetleri, Rusya, Çin, Hindistan ve Avrupa ülkeleriyle ittifak yapması şarttır.

Vatan Partisi’nin programı ve stratejisi, Türkiye’nin önündeki tek gerçekçi yoldur. 2014’ten beri Türkiye adım adım o çizgiye girmeye başladı. Ancak Tayyip Erdoğan’ın kaptanlığında bir selamet gözükmüyor. Millet, İstiklal Savaşı’nda olduğu gibi yeni, devrimci ve stratejik bir akla yetki vermelidir.

Son olarak; ABD’nin Suriye hakkında Türkiye’yi çağırmadığı “Small Group” toplantısına gelirsek, bu çok öğretici bir durumdur. Türkiye ve Suriye’yi dışlıyorlar. İki dışlanan ülke olarak Türkiye ve Suriye, iş birliği yapmak zorundadır. Amerika’nın Türkiye’yi kendisinden görmediğinin en net kanıtı budur. İlk defa buradan bir açıklama yapacağım. Önemli bir bilgiyi, İran’dan aldığımız bir bilgiyi açıklayacağım. Yakup Aslan arkadaşımızdan doğrudan aldığımız bu bilgiye göre; şu anda Tahran’da Türkiye ve Suriye istihbarat servisleri ön görüşmeler yapıyorlar. Yakup Aslan, bu bilgiyi İranlı devlet yetkililerinden öğrenerek bize iletti. Yani Türkiye ve Suriye devletleri, istihbaratçılar üzerinden Tahran’da görüşüyor. Dünyada bunu belki de ilk kez biz açıklıyoruz.

Bunun yanı sıra, fevkalade bir durum olmazsa bu ay içerisinde Türkiye, Rusya, Almanya ve Fransa’nın katılımıyla bir dörtlü İstanbul zirvesini gerçekleştireceğiz. Macron ile görüştüm, olumlu yaklaşıyor. Merkel ise 2014 Bavyera seçimlerini işaret ederek, seçimden sonra yapalım yaklaşımı içerisinde. İdlib başta olmak üzere Suriye’yi konuşacağız. Türkiye’nin Batı Avrupa’dan, yani Almanya, Fransa ve İngiltere’den başlayıp Çin’e kadar devam eden bir ittifak potansiyeli oluştu. Türkiye bu büyük merkezin en ön cephesinde yer alıyor. Bu nedenle Türkiye’nin Rusya, Almanya ve Fransa ile görüşmesi son derece önemli, doğal ve mecburidir.

Bu süreç, Vatan Partisi’nin yıllardır öngördüğü bir durumdur. Sayın Erol Manisalı ile 1995 yılında, yani 24 yıl önce yaptığımız tartışmalarda, Almanya ve Fransa’nın Türkiye ile eninde sonunda beraber olacağını savunuyorduk. Batı Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı o noktaya geldi. Devlet böyle yönetilir; 24 yıl öncesinden bunu görebiliyorsanız devleti yönetebilirsiniz, yoksa ekonomiyi ve devleti batırırsınız. Almanya ve Fransa, Amerika ile çok sert bir mücadeleye başladılar.

Erdoğan’ın Berlin dönüşü uçakta gazetecilere yaptığı açıklamaları dinleyelim. Gazeteciler, “Amerika’nın estirdiği ekonomik teröre karşı ülkeler yakınlaşır mı? Rusya, Çin, Almanya yakınlaşmayacak mı?” diye soruyor. Erdoğan, “Bu saydıklarınız arasında şu anda bir duruş sergileyebilecek olan ülke belki Çin olabilir” diyor. Rusya ve Almanya’yı es geçiyor, Çin’i önemsiyor. Bu çok yanlış. Rusya, Amerika’ya karşı Çin’den çok daha net ve kararlı bir tutum sergiliyor; Almanya’da da durum aynı. Çin zaten stratejik olarak Amerika’nın başına bela olduğunu biliyor. Bu yorum, stratejik vizyon eksikliğini gösteriyor. “Acaba” diyerek onları birleştiren bir süreci ateşlemiyorsunuz, tam tersine belirsizlik yaratıyorsunuz. Oysa Rusya, Çin ve Almanya yakınlaşacak, bunun “acabası” yok; zaten yakınlaşmış durumdalar. Erdoğan’ın kurmaylarının bu konularda berrak olmadığını görüyoruz. Bir sene evvel Almanya’ya “Hitlersiniz” diyordu. Ben ise Steinmeier seçimi kazandığı zaman ona Goethe’nin Batı-Doğu Divanı’nı Almanca olarak hediye yolladım. Bir tarafta Almanya’ya “Hitler” diyerek ülkeyi yönetmeye çalışmak, diğer tarafta Goethe’nin İslam ve Türk felsefesine hayranlığını içeren eserini göndererek dostluk mesajı vermek. İşte iki farklı bakış açısı.

(Ara sonrası)

Tayyip Bey’in sosyal medya hesabından yaptığı yeni açıklamalar var. “Ekonomide serbest piyasa kurallarından ve bütçe disiplininden asla taviz vermeden ihtiyacımız olan reformları hayata geçirmeye devam edeceğiz” diyor. Ekonomideki kafa karışıklığı devam ediyor. Terör konusunda ise “PKK’nın Irak’taki faaliyetlerini kontrol altına aldık. Hedefimiz Kandil ve yeni kandil olma yolunda ilerleyen Sincar’ı tamamen temizlemektir. Suriye’de ise Münbiç ve Fırat’ın doğusundaki bölgeleri terörden temizleyerek güvenli hale getirmektir” ifadelerini kullanıyor.

Bu açıklamalarda Amerika’ya karşı çok kararlı ve dünyada eşi olmayan bir meydan okuma var. Bunlar sadece söz değil; Kandil ve Sincar’ı temizleyeceğim demek, bir eylem kararıdır. Bu hedefleri ancak Türkiye, Rusya, İran ve Suriye ile birlikte yapabiliriz. Amerika’nın kırmızı çizgilerine net bir tavır alınıyor ama diğer taraftan serbest piyasa vurgusuyla ekonomik olarak Amerika’ya bağlılık devam ediyor. Türkiye’de iki tür muhalefet var: Biri HDP ve PKK’nın yanında olan CHP muhalefeti, diğeri ise Tayyip Erdoğan düşmanlığından kurtulamamış vatanseverler.

Erdoğan, “Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin ve KKTC’nin haklarını korumaya devam edeceğiz. Bizi yok saymaya kalkışanlar kendi varlıklarını tehlikeye atarlar” diyor. Bu konuşmada bir tutarlılık var. “Amerika’nın yanlış bakış açısını düzelteceğine inanmak diplomatik” diyor, bu da akıllı bir söz. Avrupa ile yaşanan sıkıntılı süreci geride bırakıyoruz, bu da güzel. Ben, 1 Ekim konuşmasını esas olarak olumlu görüyorum.

Şükran Hanım, “PKK’ya yüz veren AKP değil miydi?” diye soruyor. “AKP’yi kararlı bularak ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diyor. Şükran Hanım, “gitsin” demekle iş bitmiyor; bir iktidar seçeneği üretmemiz lazım. Onun yerine milli bir hükümet seçeneği yaratmalıyız. Bugünkü Türkiye dengelerinde AKP’siz bir milli hükümet kuramazsınız; kurmaya kalktığınız an FETÖ ve HDP ile kurarsınız. AKP, CHP, MHP ve Vatan Partisi’nden oluşan bir hükümet, Türkiye’nin önündeki gerçek seçenektir.

Son olarak, Paris’te 15-20 ülkenin katılımıyla bir Uygur toplantısı yapıldı ve sözde bir meclis kurarak bağımsızlık ilan ettiler. Bu, Türkiye için son derece enteresan bir gelişme. Bunu önümüzdeki haftalarda mutlaka enine boyuna konuşmalıyız. Önümüzdeki hafta konuşacağımız konu, görünüşte çok ciddi tuzaklarla dolu. Buraya heyecanla değil, akılla yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum. Zaten görüşürüz, öyledir; ancak bu konuyu detaylıca ele alacağız, bugün değil. Şimdi izleyicimiz İbrahim, Rize’den bir soru sormuş, buyursun. Enteresan bir konu: “Seçim öncesinde, ‘Türkiye şeyhler, dervişler ülkesi olamaz’ demiştiniz. Ülkemizde dini hassasiyeti olan insanların sayısı çok fazla. Onları dışlamadan bunu nasıl anlatabilirsiniz?”

Bakın, Türkiye’de dini hassasiyeti olan insanlar; bugün FETÖ’ye, Adnan Oktar tarikatına veya diğer bazı yapılara karşı başlatılan uygulamaları destekliyor. Türkiye öyle bir yere geldi ki tarikat ve cemaatlerle devam etmesi mümkün değil. Özellikle Amerika ve İsrail gibi dış bağlantıları olan yapılardan başlanarak bu süreç devam edecek. Ben de şunu soruyorum: Hz. Muhammed döneminde tarikat ve cemaatler var mıydı? Peygamberimiz, “Ey Müslümanlar, tarikatlara bölünün, birbirinizle kavga edin” mi dedi; yoksa birliği savunan bir ümmet ve devlet ideolojisi mi ortaya koydu? Tarikat ve cemaat yapısı İslamiyet’in özüne de aykırıdır.

Zamanınız kısıtlı mı bilmiyorum ama Dücane Cündoğlu diye, geçmişte Yeni Şafak’ta da yazan İslamcı bir düşünür var. Ciddi bir insan; sayısız kitabı ve makalesi bulunuyor. Felsefe üzerine çalışmaları önemli; Arapça, Almanca ve İngilizce biliyor. Ülkücü kökenli fakat İslamcılaşmış bir aydın. Dün Habertürk’te iki saat boyunca konuştu ve “Endüstri devriminden sonra cemaat varsa cemiyet olamayız, toplum olamayız. Toplum olamazsak ayakta kalamayız” dedi. Doğru söylemiş. Milliyetçi kesim için de aynısını söylüyorum; milliyetçilik tarikat ve cemaate karşı olur. Millet ideolojisinde tarikat ve cemaatlere yer yoktur. Ne Fransız Devrimi’nde, ne Atatürk devrimlerinde, ne de Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp gibi Atatürk öncesi milliyetçi düşünürlerde tarikatçılık vardır; hepsi dinin siyasetle bağına kesin olarak karşı çıkmıştır.

Bunlar beklenen gelişmeler ve önümüzdeki dönemde bu süreç daha da hızlanacak. Böyle düşünen çok sayıda aydın ve akademisyen var; onlar da artık özgürleşecek ve daha rahat konuşacaklar. Vatan savaşı milletimizi hem özgürleştiriyor hem de birleştiriyor. O beyefendi, beş-on sene evvel söyleyemediklerini bugün açıkça dile getiriyor. Şöyle bir şey söyledi: “Kırk yıl bir şey inşa ettim. Elli altı yaşındayım. Fakat sonra fark ettim ki statik hesaplarını yanlış yapmışım, yıktım.” Bu, çok güzel bir öz eleştiri. Türk aydınlığına ve milletine güvenimizi pekiştiren bu tür örnekler beni çok mutlu ediyor.

Tayyip Erdoğan da üzerinde durulması gereken bir noktaya değindi; “1400 yıl öncesinin içtihatlarıyla, hükümleriyle Türkiye’yi yönetemezsiniz” dedi. İşte laiklik budur. Yani 7. yüzyılın dinsel kuralları ve o dönemin içtihatlarıyla bugünün toplumunu düzenleyemezsiniz.

Sunuculuk yetkimi kullanarak süremizin bittiğini belirtiyorum. Güzel ve canlı bir program oldu, sorular çok yerindeydi. Önümüz aydınlık, Türkiye’nin büyük çözümleri var. İslamcılığın neden değişmek zorunda olduğunu, nerede tıkandığını başka bir programda uygun konuklarla konuşalım. Önümüzdeki hafta ekonomi eksenli hükümet sorununu, Uygur meselesini ve dış politikayı ele alalım. Programımız burada sona eriyor. Haftaya buluşmak dileğiyle. Yönetmenimiz Esra Babacan’a, reji ekibimizden Burak Eren Özcan’a, Nesli Bey Yumak’a ve Harun Aydın’a emeklerinden ötürü teşekkür ederim.

Devrimle kurduğumuz bu Cumhuriyet; Türk milletini birleştiren, üreten ve tam bağımsız bir Türkiye yolunda ilerlemektedir. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş