Çıkış Yolu • 28.04.2026

Çıkış Yolu • 28.04.2026

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir Çıkış Yolu programında daha karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek bizimle birlikte. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

— Sağ olun, merhabalar, hoş bulduk.

— Evet, bu hafta bir konuğumuz daha var; tecrübeli gazetecilerden, meslek büyüğümüz Sayın Nuray Başaran. Hoş geldiniz Sayın Başaran.

— Hoş bulduk Nadir Bey.

— Nuray Hanım ile beraber bu hafta Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Daha güçlü bir kadro olduk.

— Tercih ettireceksiniz bana, sizin gibi usta bir siyasetçiye tercih edilmek diye düşünüyorum. Nadir Bey ile ilk programımız; genç arkadaşlarla bir arada olmak da güzel.

— Teşekkürler, sizlerle de birlikte olmak çok güzel. Tabii bugün Türkiye ve dünya gündeminden öne çıkan başlıkları konuşacağız. İsterseniz çok vakit kaybetmeden hemen sorularımıza geçelim. Sayın Perinçek, bu hafta en çok konuşulan konulardan bir tanesi Sayın Cumhurbaşkanımız Erdoğan’ın açıklamasıydı. “Türk vatandaşlarının yurt dışındaki varlıklarını Türkiye’ye çekmeyi hedefliyoruz” yönünde bir açıklama oldu. Transit ticaret konusu da çok tartışıldı. Kimi olumlu, kimi olumsuz yorumladı. Siz de uzun zamandır yurt dışındaki Türk birikimleri hakkında açıklamalar yapıyorsunuz. Bu konuyu nasıl değerlendiriyorsunuz? İsterseniz buradan başlayalım.

— Valla önce bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Nuray Başaran Hanımefendi’yi de selamlıyoruz, hoş geldiler. Bu aslında bir programın bittiğinin ilanıdır. Hangi programın? İşte Londra kapılarında, New York kapılarında, kıyı bankalarının kapılarında Sayın Mehmet Şimşek kredi talep ediyordu. Oraları dolaştılar, beklediklerini bulamadılar. Şimdi kaynak arayışına girdiler.

Aslında Türkiye’nin çok büyük bir tasarruf kabiliyeti var. Bizzat Maliye Bakanlığının ve resmi kurumların saptadığı gibi, Türkiye’de yaratılmış 500 milyar dolar yurt dışındaki bankalara yatırılmış. Bu olağanüstü bir kaynak. Yine Türkiye’deki bankalarda kilitli olan altınlar var; Cumhurbaşkanı Yardımcımız Sayın Cevdet Yılmaz’ın açıkladığına göre, bu altınların karşılığı 300-350 milyar dolar civarındaydı, fakat altın fiyatlarının yükselişiyle o da 500 milyar dolar oldu. Yani Türkiye 500 artı 500 milyar dolar tasarruf yeteneği olan bir ülke. Ama bu tasarruflarını yatırıma ve üretime yönlendirememiş. Zenginlerimiz “güvenli” diye İsviçre, Avrupa ve Amerika bankalarına götürmüş ya da altına çevirip banka kasalarına kilitlemişler.

Ancak Avrupa ve Amerika’ya yatırılan paraların üzerine soğuk su içme ihtimali ciddi seviyelerin ötesindedir. Bugün büyük miktarlarda, diyelim 100 bin doların üzerinde paraları çekmeye kalksalar çok büyük zorluklarla karşılaşacaklar, çoğu zaman da verilmeyecek. Çünkü Avrupa ekonomisi ve banka sistemi çökmekte. O birikimi olan insanlarımıza sesleniyorum: Bu, Türkiye’nin alın teriyle üretilmiş değerlerdir. Oralara güvenli diye gittiniz ama artık güvenli olan Ziraat Bankasıdır, Emlak Bankasıdır, Halk Bankasıdır. Türkiye’nin kamu bankalarıdır. Çok güvenli sandığınız Avrupa ve Amerika bankaları o güvenilirliğini kaybetmektedir.

Hükümet açısından meseleye baktığımız zaman; dışarıdan kredi bulma imkanları tükenince, yurt dışındaki birikimlere ve Körfez’den gelecek “kara para” vaatlerine yöneldiler. Bu durum, 1980’lerden bu yana uygulanan programın bittiğini gösteriyor. “İhracat odaklı ekonomi” dediler, ithalat odaklı ekonomiye döndüler. Kömürü, pamuğu, eti dışarıdan alırsanız bu ithalat patlamasına yol açar. Türkiye ödemeler açığını kapatmak için çarkı çevirmeye çalışıyor.

Bu programın bittiği yerdeyiz. Türkiye kaçınılmaz olarak üretim odaklı bir ekonomiyle çıkacaktır; biz buna “Üretim Devrimi” diyoruz. Bu tasarrufun yatırıma dönüşmesi için Türkiye’nin bir iradeye ihtiyacı var. Kararı Ankara verecek. Bir hükümet, o 500 milyar doları geri getirecek. Bu sadece vergi vaatleriyle değil, devletin kanunlarıyla ve mecbur ederek yapılmalı. Kimsenin malına mülküne el konulmayacak ama “Bu servetler Türkiye’nin alın teriyle yaratıldı, bunları geri getireceksiniz” denecek. Bunun kanunu ve yaptırımları belirlenecek.

İkinci olarak; yatırımın tanımı değişti. “Paranızı altına mı yatıracaksınız, dolara mı yatıracaksınız?” diyorlar. Bunlar yatırım değil, spekülasyondur. Kapitalizmde yatırımın tek anlamı vardır: Makineyi, teçhizatı alırsınız, ustayı, işçiyi başına dikersiniz, bir değer üretirsiniz. Altın, dolar veya avro arasındaki dalgalanmalardan para kazanmak bir üretim değildir, havadan para kazanmadır. Türkiye’de artık kağıtlar uçuşuyor, insanlar zenginleşiyor ama üretilen bir şey yok. Bu sistemin sonuna geldik.

— Sayın Genel Başkan, biz sizinle ara ara bu programları yapıyoruz. Yaklaşık 8-9 ay, belki bir yıl önce yine böyle bir konuşma geçmişti aramızda. Cumhurbaşkanı’nın “Türkiye Yüzyılı” vurgusunu ayrı tutmakla beraber şunu sormak istiyorum: Bizim yurt dışına giden sermayemiz neden gitti ve nasıl çıktı? Rusya’da Sayın Putin oligarkları masada toplamıştı. Biz Türkiye’de niye bunu yapamıyoruz? Devletten habersiz bir şey olmaz; neden bu şekilde teşvikler çıkıyor? Bu geri getirme çabasında başarılı olabilirler mi?

— Yurt dışına sermaye neden gider? “Türkiye güvenli değil” dedikleri için. Şimdi ise Türkiye güvenli hale geliyor. Vergiden kaçırmak için götürenler de oldu. Fakat geldiğimiz noktada, Türkiye ekonomisinin üretim atağı yapması için bu kaynağa ihtiyacı var. Bunu vergi vaatleriyle değil, devletin müdahalesiyle çözmek zorundayız. Dediğiniz gibi; devlet diyecek ki, “Arkadaş, senin yurt dışındaki paralarını biliyorum. Kanun çıkardık, üç ay içinde getireceksin.” Gelen para yine kendisinin olacak ama kamu yatırımlarına iştirak edecek, kendi işini büyütecek veya yeni fabrika kuracak. Kısacası, bu para Türkiye’de yatırım sermayesine dönüşecek. Bizim paramızla İngiliz, İsviçreli değil, Türk sanayicisi yatırım yapmalı.

— Ben bir gazeteci olarak araştırmıştım; iş adamları o parayı oradaki bir fona yatırdıktan sonra Türkiye’den hazine garantisi alıp, dışarıdan kredi gibi getirerek hem fondan faiz alıyor hem de burada yatırım yapabiliyordu. Bugün gelinen noktayı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın son açıklamalarını bir başlangıç ve farkındalık olarak değerlendirmek istiyorum. Gerçekten, yurt dışındaki gelirlere sıfır vergi gibi bir sürü teşvik var. Bunları Sayın Cumhurbaşkanı açıkladı. Şimdi siz “O gün Türkiye güvenli değildi” dediniz. Ben demiyorum, onlar öyle diyordu. O paraları götürenler kendilerini şöyle izah ediyorlardı: “Türkiye’de hukuk yok, güvenli değil; bu paraların ne olacağı, yarın üzerine nasıl çöküleceği belli değil. O yüzden sermaye sahipleri paralarını götürüyorlar; güvenli gördükleri İsviçre’ye, İngiltere’ye, Amerika’ya yatırıyorlar.” Peki, o gün devlet ya da hükümet buna engel olabilir miydi?

Hükümetin dayandığı sınıfsal güçler bunu yapıyor. Hükümetin onlara karşı tavır alması için Vatan Partisi olması lazım. Yani işçiye, çiftçiye, sanayiciye dayanması lazım. Tamam, yine sermaye sahibine dayansın ama sanayiciye, tüccara dayansın. Yoksa havadan para kazanmak isteyenlere değil. Bakınız, o parayı oraya götürüp yatırarak aslında Türkiye’de sanayicilikten ve üretimden vazgeçmiş oluyor, başkasına üretim yaptırıyorsunuz. Götürdüğünüz bankadan bir tek faiz alıyorsunuz. Sonuç itibarıyla, Türkiye’de elde edilen servetlerle dünya ölçeğindeki bu “havadan para kazanma” sisteminin içine dahil oluyorlar.

Buradaki fark şu: Devlet bunu bir kanunla mecbur edecek. “Arkadaş, sen bu parayı Türkiye’de, Türkiye emekçisinin alın teriyle kazandın. Tamam, mülkiyet senin ama dışarı kaçırman kanunsuzdur” diyecek. Şimdi o kanunu düzeltiyoruz; “Sana ceza vermeyeceğiz ama bunu buraya getireceksin, getirmezsen o zaman ceza vereceğiz” diyeceğiz. Yurt dışına “burası güvensiz” diye parasını götürmeyenler için bu eşitsiz bir durum değil mi? Eşitsiz ama artık onu düşünmeyelim. Şunu düşünmek zorundayız: Bu kaynakları ne yapıp yapıp Türkiye’ye getirip üretim süreçlerine sokmalıyız ki milyonlarca işsizimize iş bulalım.

Ondan sonra bir eve değil, her eve ekmek gitsin. Evin çalışma çağındaki tüm fertleri çalışsın, kadın emeği daha çok üretim süreçlerine girsin. İnsanlar sadaka yoluyla değil, çalışarak ve alın terinin karşılığını namusuyla kazanarak geçinsin. İstihdam yaratalım ve Türkiye’nin ürettiği değerleri çoğaltınca, paylaşacağımız pastayı da büyütmüş olalım. Üretilen değerleri adil bir şekilde paylaşma sorunu da var; işçiye ücretini, memura maaşını, emekliye insanca yaşayacağı aylığı vermek; sanayicinin, esnafın gelir dengesini korumak… Yani önce üretelim ki paylaşım sorunu gündemimize gelsin. Türkiye’nin yarattığı değerleri büyütmediğimiz zaman hangi sorunu çözeceğiz? “Asgari ücretimi yükselt” diyorsun, tamam; ama üretmeden nasıl yükselteceksin? Emekli maaşları çoğalsın diyorsun, tamam; para basarak çoğaltırsan enflasyon olur, o da seni kandırmış olur. Enflasyon yoluyla sana verdiğini geri almış olur. Üretimi artırmak dışında; refahı, asgari ücreti, maaşları ve kamu hizmeti kalitesini artırmak mümkün değildir.

Devlet gelirlerini artırmak da üretimle mümkündür. Şimdi bakıyoruz, vergiden vazgeçiliyor, vergi muafiyetleri getiriliyor. Peki devlet nasıl hizmet verecek? Eğitim, sağlık hizmetlerini nasıl yapacak? “Transit ticarette vergi sıfırlanıyor”, “İhracatçıya vergi indirimi”, “Yurt dışı gelirlere 20 yıl vergi avantajı”… Cumhurbaşkanlığı Yatırım ve Finans Ofisi ile yatırımcıya hizmet veriliyor. Bunlar güzel ancak son zamanlarda Türkiye’nin içinde kara para operasyonları ve bununla bir mücadele var.

Kara para aslında ceza hukukunun bir terimidir, ekonominin değil. “Kedinin siyah olması, beyaz olması fark etmez, fare avlaması önemlidir.” Sermayenin de akı karası olmaz; sonuçta o para ekonomiye girer ve işlevini görür. Ancak kara para ekonomi dışı faaliyetlerle (tabanca zoruyla, haraçla) elde edildiği için ekonomiyi bozar; tıpkı bir çuval pirincin içine atılan bir sinek gibi. Ekonomiyi üretimden başka faaliyetlere, kolay kazanmaya yönlendirir. Ben burada kara parayı savunmuyorum, uyuşturucudan veya bahisten elde edilen her kazanç kara paradır ve ceza hukuku gerektirir.

Önümüzde milyar dolarlık yurt dışı kaynak var. Bunun 100-200 milyar dolarını getirirseniz Türkiye ekonomisi uçmaya başlar. Cevdet Yılmaz rakamları verdi; bankalardaki kilitli altınları devlet açmayı beceremiyor mu? Kanun der ki: “Bankalardaki altınlar derhal üretim süreçlerine sokulacaktır.” Seçenek sunulmalı; devletin iktisadi girişimlerine ortak olun, hisse senedi alın, sanayi kurun, tarıma yatırın. Koyunu, tavuğu banka kasasına kilitlerseniz süt alamaz, yumurta alamazsınız. Altın da banka kasasında durarak çoğalmaz.

Devlet bir mecburiyet koymalıdır. “Yurt dışına kaçırdığınız paraları getirin” diye ihtar etmeli, süre tanımalı ve getirmezlerse yaptırım uygulamalıdır. Bu bir devlet müdahalesidir. Ayrıca, yurt dışında para tutanlar görecekler; bir süre sonra o paraları geri alamayacaklar. Avrupa ve Amerikan ekonomisi sallanıyor. 10-20 bin doları alırsınız ama 150 bin doların üzerindeki paralarda banka size “iflas ettim, veremiyorum” diyecek. Türkiye’nin daha güvenli olduğunu söylüyorum; Ziraat Bankası’na yatırılan 50 milyon dolara Türk Devleti çökmez. Türk Devleti’nin çok müthiş bir mali geleneği vardır. Hunlardan bu yana süregelen, oldukça köklü ve önemli bir mali birikimimiz vardır. Rus tarihçiler; Kıpçaklar, Peçenekler ve Uzların 11-13. yüzyıllar arasında Rus steplerini kontrol altına aldıkları dönemde, her köydeki tavuk, domuz, hindi, koyun ve insan sayısına kadar tüm verileri saptadıklarını belirtirler. Türklerin bu kayıtları tutmasının temel sebebi, vergi sistemidir; tavuktan, koyundan, üretimden ve buğdaydan alınacak vergileri düzenlemek için bir devlet mekanizması kurmuşlardır. Bu sistem, aynı zamanda bir güven ortamı oluşturmuştur. Osmanlı, gittiği yerlerde halkın malına el koymamış, aksine “Mallarınız sizin, ancak üretim yapıp verginizi vereceksiniz” prensibini uygulamıştır. Hatta Hristiyanlardan bile sipahi yetiştirerek bu sistemi kurumsallaştırmıştır. Böylesine büyük bir devlet ve mali geleneğe sahip bir Türkiye’de, devletin vatandaşın malına “çökmesi” gibi bir durum söz konusu olamaz. Devlet, ekonomik zorluk zamanlarında halkın lehine müdahalelerde bulunabilir ancak “malına el koyma” anlayışı Türk devlet geleneğinde yoktur.

Türkiye’nin bankacılık sistemi, dünya ekonomisindeki gidişata baktığımızda şu an İsviçre bankaları dahil pek çok ülkeden çok daha güvenlidir. Çin bankaları da sağlam bir yapıya sahiptir ancak Türk bankaları, Avrupa ve Amerika bankalarına kıyasla güvenilirlik konusunda öndedir.

100 yıl önce kurulan küresel sistemin iflas ettiğine ve tek kutuplu dünyadan çok kutuplu dünyaya geçiş sürecinde uluslararası kurumların işlevsizleştiğine şahit oluyoruz. Bu geçiş döneminde, uluslararası mahkemelerin kararlarıyla yerel mahkemelerin kararları çatışabiliyor. Türkiye de bazı kararları uygulamayarak kendi hukukunu koruyor ki bu konuda haklı bir duruş sergiliyor. Bununla birlikte, adalete erişimle ilgili sorunlar ve dava süreçlerinin hantallığı, ekonominin işleyişini olumsuz etkiliyor. Alacak-verecek davalarının uzun sürmesi, güven temelli ticaret anlayışını sarsıyor. Ahi geleneğinden gelen borca sadakat ahlakının yerini modern bankacılık sistemine ve çek-senet düzenine bıraktığı günümüzde, alacakların tahsil edilememesi ekonomik çarkları durduruyor.

Türkiye’nin Dubai olması fikri, Türkiye’ye yapılmış bir hakarettir. Türkiye; imparatorluk geleneği, köklü devlet yapısı, hariciye ve maliye teşkilatı olan bir ülkedir. Dubai ise saltanat sistemiyle yönetilen, feodal ilişkilerin hakim olduğu bir yerdir. “Türkiye Dubai olacak” demek, Türkiye’nin uçurumdan aşağı düşmesi demektir. Üretim ekonomisinden kopup havadan para kazanma peşinde koşanların, Türkiye’yi körfez ülkelerine benzetme çabaları kabul edilemez. Türkiye; Edirne’den Van’a kadar sanayi ve tarım üretimiyle büyüyecek, geçmişten gelen disipliniyle hareket edecek bir üretim ülkesidir. Selçuklu ve Osmanlı, fethettikleri topraklarda güvenliği sağlayarak ekonominin gelişmesini teşvik etmişlerdir. Bizim de Dubai’ye değil, kendi köklü tarihimizdeki üretim ve güven odaklı sisteme dönmemiz gerekir.

Dünya yeni bir düzene evrilirken, enerji kaynakları ve jeopolitik yine merkeze yerleşti. Türkiye, artık Ankara merkezli bir dış politika izleyerek bölgesel bir oyuncu haline gelmiştir. Batı’nın projelendirdiği eksenlerin (Büyük İsrail, Büyük Orta Doğu gibi) tıkandığı noktada, Türkiye kendi jeopolitik oyununu kurmaktadır. Bu noktada, bazılarının önerdiği “Türkiye-İngiltere ekseni” gerçeği yansıtmamaktadır. İngiltere, bugün ekonomik olarak gerileyen, kendi sorunlarını çözmekte zorlanan bir ülkedir. Standard Chartered, OECD ve IMF projeksiyonlarında bile ilk sıralarda yer alamayan bir ülke ile stratejik bir eksen kurulamaz.

Dünya ekonomisinde bugün asıl eksen; Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Amerika ve Endonezya gibi büyük üreticilerin etrafında şekillenmektedir. Özellikle Çin ve Rusya, hem üretim kapasiteleri hem de siyasi ve askeri denge güçleriyle yükselen bir eksen oluşturmaktadır. Amerika ise inişe geçmiş bir ekseni temsil etmektedir. Türkiye’nin geleceği, bu yeni çok kutuplu dünyada kendi üretim gücünü ve devlet aklını merkeze alan bir konumda yer almaktadır. Rusya, ekseni yükselişte olan bir güç. Amerika ise inişte olan bir eksen. Avrupa’ya iki buçukuncu eksen diyelim; çünkü tam bir üçüncü eksen değil. Neden? Çünkü askeri gücü yok. Askeri gücünüz olmadan dünyada bir eksen oluşturamazsınız. Avrupa bile şu an Çin ile Amerika arasında bir seçime zorlanıyor. Askeri eksende Amerika’nın, Çin ve Rusya’nın üstünde olduğunu söyleyenler var; teknolojik olarak da Amerika’nın daha üstün olduğu ileri sürülüyor. Değişebilir ama İran’da bu durum sınandı. Amerika o kadar üstün olmasına rağmen İran’ın hakkından gelemedi. Demek ki bu değerlendirmeler tam olarak doğru değil.

Burada kritik olan şudur: Çok kutuplu bir dünyaya gidiyoruz. Çin ve Rusya bir kutup oluşturuyor; Amerika başka bir kutup. Avrupa “buçuk” bir güç olarak ikisinin arasında. Hindistan ise dünyanın ikinci ekonomisi olma yolunda ilerliyor ancak önemli bir askeri gücü yok. O da ya Şanghay İşbirliği Örgütü veya BRICS yoluyla Çin eksenine dahil olacak ya da Amerika onu kendi tarafına çekmeye çalışacak. Eksenler bunlar. Türkiye, Pakistan gibi ülkelerin İngiltere ile birleşip yeni bir eksen oluşturacağı iddiaları ise palavra, olacak şeyler değil.

Türkiye, 1945’ten bu yana Batı’nın önüne koyduğu programla bir tecrübe yaşadı ve şimdi bir çıkmazdayız. Hem dış tehditler var hem de Türkiye’de her şeyin iyi gittiğini düşünen kimse yok. Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan birleşip namluları Türkiye’ye çevirdi. Meriç Nehri’ni geçince yapılan tatbikatların hedefi belli. Doğumuzda İran’ı tehdit ediyorlar; güneyimizde “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurarak Türkiye’yi kuşatıyorlar.

Türkiye, karşılaştığı bu tehditlere yanıt verecek ve onları caydıracak bir eksende olmak zorunda. İran bize bir derstir. İran; Rusya ve Çin ile iş birliği yaparak Amerika’yı yendi. Bizim açımızdan da geçerli olan bu eksendir; çünkü bizi tehdit edenler belli. Düşmanımız yeryüzünde, uzaydan gelmeyecek. Dolayısıyla eksenimizi verili koşullar belirliyor. Devlet Bahçeli’nin Türkiye, Rusya, Çin, İran ittifakı söylemi aslında Türkiye’ye karşı bir erken uyarıdır.

Bugünden tehdidi doğru kavramalıyız. Bize Amerika ve İsrail merkezli bir tehdit olduğuna göre, onu caydıracak nükleer gücü olan bir müttefike ihtiyacımız var. Doğu Akdeniz’de dengesizlik var; İsrail ve Yunanistan’ın arkasında Amerika olduğu için bir savaş riski doğuyor. Bizim, nükleer silah kullanan bir düşmanı caydıracak nükleer müttefike ihtiyacımız var. O da Amerika veya İsrail olamayacağına göre, bu müttefik Çin ve Rusya’dır.

Çin’in ABD-İran gerilimindeki soğukkanlılığı çok önemliydi. Çin ve Rusya olmasaydı, İran bu direnci gösteremezdi. Bu, Türk imparatorluk geleneğinde de mevcuttur; birbirleriyle kavga ederken bile müttefikler bulmak ve bu denklemlerle üstün gelecek koşulları yaratmak.

Artık Türkiye’nin büyük sermayesi de gözlerini Rusya ve Çin’e çevirdi. Eskiden Batı ile iş birliği yapan komprador burjuvazi, dünyadaki ekonomik dengeler değişip Çin yükselince ve enerji güvenliğimiz doğuya kayınca yön değiştirdi. Enerji güvenliğimiz; Rusya, Azerbaycan, İran ve Irak hattında. Türkiye için İran ile dostluk, toprak bütünlüğümüz ve enerji güvenliğimiz için neresinden baksanız şarttır.

Amerika ile iyi geçinelim, ticaret yapalım ama bize sıcak para komisyonculuğu ve borsa vurgunculuğu dayatan bir ekonomiyi kabul etmiyoruz. Türk tarihinde; ister Cumhuriyet, ister Osmanlı, ister Selçuklu, ister Karahanlı veya Hunlar döneminde olsun, Türk kavminin tarihinde tanımadığı insanları sebepsiz yere öldürme diye bir şey yoktur. Ben de onu öldürürüm; onun bir toplumsal temeli var. Feodal bir temel, aşiret kavgası var. O da toplumsal bir şey; aşiretlerin paylaşamadıkları şeyler var, kavga ediyorlar, birbirlerini öldürüyorlar. Veya namus meselesi var; o da ideolojik bir şey, yani namus cinayetleri. Ancak tanımadığı insanları gece taramak; böyle bir şey Türk tarihinde yok. Nerede var? Bu bize Amerika’dan geliyor. Tanımadığı insanları vurma, kırma… Şimdi bu kültürel bir olay. Televizyonlara bakıyoruz; mafya dizileri, “Eşref Tek”ler var.

Bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde Eşref Kolçak vardı. Kadınlara sahip çıkan, zalime karşı duran; fakirden, çalışandan yana olan bir kahraman. Sadakati, vefası, değerleri olan bir adamdı Eşref Kolçak. Şimdi Eşref Kolçak gitti, Eşref Tek geldi. Eşref Tek; arkadaşını öldürüyor, kumpas kuruyor, tuzak kuruyor; alavere, dalavere, mafyalar arası çatışma… Kahramanımız Eşref Kolçak olmaktan çıktı. O kahraman bize sadakati, vefayı, zalime karşı olmayı veriyordu. Aynı zamanda şehir ve kasabalarda mahalle dayanışmasını korumak, fakirden yana olmak, paylaşmak gibi değerler hep Eşref Kolçak’ta vardı.

Şimdi ne var? Adam masada otururken kalkıyor, dağından bir adamın kafasına sıkıyor. Kendi arkadaşı, sadakat yok, vefa yok; sadece tertip, kuyu kazma, başkasıyla anlaşma, taraf değiştirme var. Ve sebepsiz yere adam öldürmek, vurmak, kırmak… Buna özenilmeye başlandı. İkisi de “Eşref” ismiyle anılıyor fakat bir yanda namusa, sadakate, vefaya, emeğe değer veren bir Eşref var; diğer yanda haraç yiyen, şiddet ve yırtıcılık yayan bir şey var. Bu büyük bir kültürel dönüşüm.

Yine bir “Hızır” var mesela; Hızır Reis, Oktay Kaynarca. O da sempatik bir insan. Ama dikkat edin, kötü adamlar eskiden itici tiplerle sergilenirdi. Şimdi Oktay Kaynarca gibi sempatik bir insan, mafya lideri tiplemesinde. Oysa Hızır Aleyhisselam vardı bize; zor zamanımızda imdadımıza yetişen, Hıdırellez ile kutlanan… Şimdi Hızır adını bile kirleten bir mafya lideri tipi çıkarttılar. İyi ile kötünün yer değiştirdiği yeni bir kültür dayatılıyor. Çocuklarımız bunları seyrederek büyüyor. Kan davası, aşiret kavgası veya namus meselesi değil; Amerikalılardan gördükleri, kafayı üşüttükleri bir durum bu. Bunu kültürel bir mesele olarak ele almak lazım. Köklerimizden gelen sadakat, vefa, erdem, emeğe değer vermek, büyüğü saymak, küçüğü sevmek; bunlar esas olmalı. Mektuplarda bile “büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpüyorum” denirdi, şimdi kimse bunu yapmıyor.

Sayın Perinçek, izleyenler için şunu anlatalım: Solda Eşref Kolçak; kadına sarkıntılık yapanın bileğini büken, koruyup kollayan bir sahne. Sağda “ya istediğimi alırım ya da kafana sıkarım” diyen bir tehdit, yani Eşref Tek. İşte aradaki fark bu. Kötü adamı sevdiriyorlar, ona özendiriyorlar. O da tabancasını çıkarıp masada otururken arkadaşının kafasına sıkıyor. Bu, çok köklü bir ideolojik ve kültürel sorun. Sanatsal olarak çözülmesi gereken bir konu. Yeniden Eşref Kolçak tarzı eserlere dönülmeli; dayanışmanın, emeğin, zulme ve zorbalığa karşı duruşun işlendiği eserler… Haldun Taner’in Keşanlı Ali Destanı veya Vatan Kurtaran Şaban’ı gibi bizden olan değerleri işleyen tiyatro eserleri vardı.

Şimdi şiddeti bir güzellik, bir mutluluk kaynağı olarak sunan, yırtıcı bir insan tipi dayatılıyor. İzleyicimiz Karadeniz’de Hızır isminin ne kadar yaygın olduğunu yazıyor. Bizim kutsal saydığımız değerleri alıp kirletiyorlar. Bencil, çıkarcı mafya şefleri; paylaşmak yerine “benim olsun, benim haracım olsun” mantığı… Bütün bunlar bir değermiş gibi topluma dayatılıyor.

Bir de gıda güvenliği ve internet oyunları meselesi var. Gıda güvenliği, dünyada en çok konuşulan konulardan biri olacak. Kullanılan kimyasalların, genetik değişimlerin gençler üzerinde otizm ve bipolar gibi hastalıkları artırdığına dair bulgular var. Bipolar bozukluk, beraberinde saldırganlığı da getirdiği için bu tür sorunların çoğalmasından endişe ediliyor. İnternet, şiddeti yayarak hümanizmi yıkıyor. Türk milletinin en önemli özelliği insancıllığıdır; gezginlerin tespitlerinde de Türkler hep sevgi, beraberlik, kardeşlik ve paylaşma odaklı bir toplum olarak tanımlanır. Şimdi bu yapıyı bozuyorlar; sebepsiz insan düşmanı, internet oyunlarında şiddetle başarı kazanan bir nesil yaratılıyor.

Cumhuriyet kültürü bize merhameti, paylaşmayı, sevgiyi öğretiyordu. Arkadaşı silgisini unutsa kalemini verirdi, simidini paylaşırdı. Şimdi ise bencilliği, kibri, arkadaşına yan bakmayı, rekabeti ve kavgayı öğretiyorlar. Urfa’da ve Maraş’ta yaşanan olayları da bu yüzden tamamen kültürel ve ideolojik bir sorun olarak görüyorum. Suç örgütlerinin yapısı da değişti; eskiden bir racon vardı, şimdi ise tamamen ahlaksızlık üzerine kurulu bir sistem var.

Gıda konusuna gelince; eskiden daha çok sebze, meyve, tarhana çorbası gibi besleyici ürünler tüketilirdi. Şimdi ise sadece un ve yağdan ibaret olan, besin değeri düşük hazır yiyecekler tüketiliyor. Tarhana çorbasının yerini poğaça aldı. Şişmanlık artıyor ve bu da insan sağlığını olumsuz etkiliyor.

Bir izleyicimiz evliliklerdeki kan uyuşmazlığı testlerinden bahsetmiş. Eskiden akraba evlilikleri daha yoğundu, her köyde doğuştan engelli çocuklar olabiliyordu. Bugün nesillerin daha sağlıklı olduğunu görüyorum; beslenme imkanları da aslında eskiye göre daha iyi. Ancak asıl sorun biyolojik değil, toplumsal. Boşanmaların çok arttığını görüyoruz; bu da çocuklara, aile kurumuna ve toplumsal istikrara zarar veriyor.

Ayrıca yalnız yaşama eğilimi de arttı; TÜİK verilerine göre tek odalı evlerde yaşama oranı son 10 yılda ciddi oranda yükseldi. Yalnız yaşamak hayata küsmektir; paylaşılan bir sevgi, bir arkadaşlık yok. Tavlayı bile bilgisayarla oynuyorlar. Oysa tavlada şaka vardır, sohbet vardır, paylaşılan bir tat vardır. Bilgisayarla oynananın hiçbir tadı yok. Her attığın zarın bile bir anlamı var, değil mi? Mesela dört zar atarsın, onun bir kaidesi, bir usulü vardır. O atılan zarların sonundan kahkahalar yükselir, şakalar yapılır. Karşı tarafla yapılan bir nevi atışmadır bu; bilgisayarla yapamayacağın türden bir samimiyettir. Köy kahvelerini düşünelim; herkes bir Nasrettin Hoca, herkesin dilinde bir fıkra, herkesin ağzında bir şaka vardır. Birbirleriyle güzel dalga geçerler; karşı tarafı incitmeyen, toplumu ayakta tutan ve birbirine bağlayan şakalaşmalardır bunlar. İnsanlar bu etkileşimlerle yaşar.

Ancak şimdi her şey gergin. Topluma sirayet eden bir menfaatçilik ve çıkarcılık var. Einstein’ın çok güzel bir sözü vardır: “Başkalarını düşünmek, bir insan için en temel özelliktir.” Başkasını düşünmediğinizde, bencilleştiğinizde toplumdaki bağlar kopar. Bağlar kopunca yalnızlık ve mutsuzluk baş gösterir. Yalnızlık, bir insan için en büyük felakettir. Bizim toplumumuzda bu yalnızlaşma yoktu ama Batı kapitalizmiyle birlikte aile içinde bile bireyselleşme ve menfaat ilişkileri gelişti. Batı’da, yaz tatiline giden bir ebeveynin, evdeki saksıları sulaması için çocuğuna 25 Euro para teklif etmesi gibi örnekler var. Kardeşler arasında vefa, sadakat ve sevginin yerini kıskançlık alıyor. Batı’nın bu bencil ve çıkarcı anlayışı maalesef toplumumuza da hızla girmeye başladı.

Peki, bunu nasıl düzeltebiliriz? Yine kendi kültürümüze dönerek; Yunus Emreler, Hacı Bektaş-ı Veliler, Nasrettin Hocalar, Cumhuriyet ve Atatürk ile… Vatan, millet sevgisi ve elseverlik (diğerkâmlık) çok önemli. Elsever insan, bencil insandan farklı olarak mutlu olabilen insandır; çünkü el ele tutuşmayı, yardımlaşmayı bilir. Yunus Emre’nin “Sevelim, sevişelim” dediği gibi, çok güzel kavramlardır bunlar.

Son dönemde Batı’dan gelen etkilerle, Türkiye’de de ruhban sınıfına benzer yapılar ortaya çıkmaya başladı. İslamiyet ruhbanlığı reddeder; dinimizde Allah ile kul arasına kimse giremez. Ancak görüyoruz ki, birtakım tarikatlar ve şeyhlik-müritlik hikayeleri üzerinden farklı bir yapılanma oluşuyor. İstanbul’un ortasında cübbeli, sarıklı, üniformalı bir alay insanın törenler düzenlemesi dinimizin özünden kaynaklanan bir şey değildir. Bu, iktidarları pekiştirmek ve konsolide etmek için oluşturulan bir zümre yaratma çabasıdır. Eskiden marangoz, bakkal veya çiftçi olan insanlar namazı kıldırır, sonra işine gücüne dönerdi. Şimdi ise din adamlığından maaş alan çok geniş bir zümre ve İmam Hatip okulları aracılığıyla ihtiyacın çok üzerinde bir kadrolaşma oluştu. 1924 yılında 3 Mart’ta kurduğumuz Tevhid-i Tedrisat (Eğitim Birliği) sistemi bozuluyor. Bu, Türkiye için oldukça tehlikeli bir durumdur.

Bu görüntülerdeki hafızlık törenleri veya benzeri yürüyüşler, asker veya polis gibi halktan farklı, üniformalı bir zümre yaratma gayretidir. İçlerinde bir tane bile kadın yok, erkek egemen bir toplum yapısı öne çıkıyor. Bu insanlar günlük kıyafetleriyle yürüyemezler mi? İlla bir üniforma, bir cübbe giymeleri mi gerekiyor? Osmanlı’da, Selçuklu’da veya Abdülhamid döneminde bile böyle bir gösteriş, böyle bir ruhban sınıfı manzarası bulamazsınız. Tam aksine, arşiv fotoğraflarına baktığımızda o dönemin padişahlarının ailelerinin, kızlarının son derece modern ve aydınlık bir görünüme sahip olduklarını görüyoruz. Bugünkü dayatılan görüntüler, o dönemin Osmanlı ailesiyle de örtüşmüyor.

Sonuç itibariyle, bu sistem artık tükenme noktasındadır. Türkiye bu şekilde devam edemez. Çözüm, Atatürk devrimlerinde; kadın-erkek eşitliğinde, çağdaşlaşmada ve kendine güvenen bireyler yetiştirmekte yatar. Hepimiz Allah’ın kulu olarak eşitiz; peygamberin bile “abduhu” (Allah’ın kulu) olduğu bir inançta, ruhban sınıfı ile bu eşitliği bozmak dinin özüne aykırıdır. Mevcut iktidarın, gücünü bu tarz oluşumlara dayandırma çabası hem toplumsal bağlarımıza hem de Cumhuriyet değerlerimize zarar vermektedir. Bizler yine kendi öz kültürümüze, birbirimizi sevdiğimiz ve paylaştığımız o eski güzel günlerin değerlerine dönmeliyiz. Dünya Medeniyetler Merkezi, Ankara’da açıldı. Bu merkez, Vatan Partisi ile Çin Komünist Partisi arasındaki ilişki temelinde kuruldu ancak tamamen Vatan Partisi’nin yönetimi ve önderliğinde faaliyet gösterecek. Merkez; Türk medeniyetinin dünyaya katkılarını, diğer medeniyetlerle olan etkileşimini ve bu konulardaki çalışmaları yürütmeyi amaçlıyor. Açılış toplantısını Meyra Palas’ta gerçekleştirdik. Kendilerine buradan teşekkür ediyorum; mekânın Asya oteli özellikleri taşıması, Dünya Medeniyetler Merkezi’nin anlayışıyla tam bir uyum içindeydi.

Dünya Medeniyetler Girişimi Araştırma Merkezi’nin amblemi, dünyayı elinde tutan bir insan figüründen oluşuyor. Buradaki “altın” rengi el, bir madeni değil, üretimin kaynağı ve sonucu olan insan elini temsil ediyor. Grafikçilerimizin hazırladığı bu tasarım, Çinli konuklarımız tarafından da büyük beğeni topladı. Açılışa Rusya, İran, Kırgızistan, Kazakistan, Nikaragua ve Küba gibi yedi kıtadan büyükelçi ve diplomat düzeyinde geniş bir katılım oldu. Ayrıca AK Parti’den lider düzeyinde temsilciler, CHP’den eski bakanlar ve diğer partilerden pek çok değerli isim aramızdaydı.

Açılıştan bir hafta sonra, 22 Nisan’da gerçekleşen Güney Kafkasya Güvenlik Konferansı da oldukça verimli geçti. Toplantıya Rusya, İran, Kazakistan ve Kırgızistan büyükelçileri veya temsilcileri katıldı. Usmer Başkanı Şule Perinçek’in moderatörlüğünü yaptığı konferansta, Azerbaycanlı stratejist Elşad Mirbeşiroğlu ve İran Büyükelçisi Muhammed Hasan Habibullahzade önemli sunumlar yaptı. Oturumu, eski milletvekili Özcan Yeniçeri ve Mustafa Kemal Üniversitesi eski dekanlarından Ercan Enç yönetti. Ayrıca Türk hariciyesinin seçkin isimleri olan büyükelçilerimiz Alev Kılıç ve Ümit Yardım da değerli katkılarda bulundular. Ermenistan’dan beklenen resmi temsilci bir vefat haberi nedeniyle katılamadı ancak Ermeni asıllı iş insanı Nurhan Çetinkaya aramızdaydı. Sonuç bildirgesinde, Türkiye-Rusya-İran ittifakını savunan kararlı bir duruş sergilendi.

Geçtiğimiz hafta Ankara’da, bir önceki CHP Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu ile bir araya geldik. Türkiye, sistemin tıkandığı bir noktada yeni bir arayış içinde. Köklü değişimlerin yaşandığı ve yeni bir dünyanın kurulduğu bu süreçte, Türkiye’nin öncü aydınlarının ve sorumluluk sahibi isimlerinin bir araya gelmesi bir görevdir. Bu görüşme, Sayın Kılıçdaroğlu’nun daveti üzerine gerçekleşti. Türkiye’nin geleceği, üzerimizdeki sorumluluklar ve bağımsızlık ile üretim devrimine dayanan bir hükümet seçeneği üzerine fikir alışverişinde bulunduk. Üretim odaklı bir ekonomi ve Türkiye-Rusya-İran ittifakı, birbirini tamamlayan iki temel ayak oluşturuyor. Bu süreçte sadece Kılıçdaroğlu ile değil, diğer partilerle de benzer temaslarımız devam ediyor. Amacımız, vatanseverleri, üreticileri ve milli sanayicileri kucaklayan bir hükümet yapısı kurmaktır.

Sayın Devlet Bahçeli’nin son açıklamaları da bu eksenle örtüşmektedir. “Amerika-İsrail Şer İttifakı” tanımı ve buna karşı “Türkiye-Rusya-Çin-İran İttifakı”nı savunması stratejik bir derinliğe sahiptir. Türkiye artık Atlantik sistemine veda etmektedir. Bölgedeki enerji güvenliğimiz, toprak bütünlüğümüz ve tehditleri savuşturmak için bu ittifak kaçınılmazdır. Sayın Bahçeli ile henüz bir görüşme talebimiz olmasa da, aynı çizgide buluşmak ve bu platformu geliştirmek Türkiye’nin yararınadır.

Sıradaki konu ise haftanın kitabı. Bugün arkadaşım ilahiyatçı Mehmet Tamer Tutmaz, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın 18. yüzyılda kaleme aldığı meşhur “Marifetname” eserini getirdi. Tillo kökenli olan ve ansiklopedik bir nitelik taşıyan bu eser; tıptan astronomiye, coğrafyadan matematiğe kadar pek çok alanda kıymetli bilgiler içeriyor. Bu değerli eseri okurlarımıza ve takipçilerimize öneriyorum. Bu haftanın kitabı olarak hangi yayını seçtiğimizi söyleyelim: Buhar Yayınları. Yaklaşık bin sayfa, hatta 950 sayfadan fazla bir eser. Türk tarihinin çok önemli birikimlerinden biri olan Erzurum’lu İbrahim Hakkı’nın “Marifetnamesi”. Bu hafta bunu öneriyoruz.

Şimdi 1 Mayıs yaklaşıyor. Müzik seçimimizi de 1 Mayıs’tan yana yaptık. 2015’te Bakırköy’de yaptığımız bir 1 Mayıs mitinginde merhum Timur Selçuk da oradaydı ve o coşkulu günlerde 1 Mayıs Marşı’nı seslendirmişti. Rahmetle anıyoruz. Sözü ve bestesi Sarper Özsan’a ait olan bu marşı, piyanosuyla ve sesiyle ölümsüzleştiren değerli ustamız Timur Selçuk’u saygıyla yad ediyoruz.

Bugün aynı zamanda Doruk Madencilik’te çalışan işçilerin sorunlarının çözüldüğünü gördük. Bu büyük bir başarı. İçişleri Bakanımız, devlet adamlığına yakışır bir şekilde iki tarafı bir araya getirerek bu sorunu çözdü. Kendisi, bürokrasideki engin tecrübesi ve halk adamı kimliğiyle örnek bir duruş sergiledi. İşçiler de kendisine teşekkür ziyaretinde bulundular. Buna benzer bekleyen sorunlar da var; örneğin Divriği Maden işçileri ve Dev Maden-Sen’in sorunları gibi. Bakanımızın bu meselelere de sahip çıkması çok kıymetli. Kendisi hayatını İçişleri Bakanlığı’ndaki görevlere, valiliklere adamış bilgili ve birikimli bir devlet adamıdır. Mafyayla ve çeşitli odaklarla olan mücadelesinde de kendisine başarılar diliyoruz.

Diğer yandan, yeni atanan Adalet Bakanımızı hedef alan Avrupa Birliği’nin, özellikle Ursula von der Leyen’in Türkiye’nin iç işlerine karışan açıklamaları kabul edilemez. Türkiye’nin yargı süreçlerine, soruşturmalara müdahale etmeye kalkışmaları tam bir hadsizliktir. Vatan Partisi’nin bu konudaki duruşu çok nettir.

Sayın Nuray Başaran, programımıza renk kattınız, çok teşekkür ederiz. Çok nitelikli ve akıcı bir yayın oldu. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, bugün süremizi biraz aştık ve konuşamadığımız konular da kaldı. Haftaya devam edeceğiz. Timur Selçuk ve Sarper Özsan’ı tekrar saygıyla anarken, tüm emekçilerimizin 1 Mayıs Emek ve Dayanışma Günü’nü şimdiden kutluyoruz. 1 Mayıs bir şenlik değil, bir mücadele günüdür. Bu güzel dileklerle iyi akşamlar, iyi haftalar diliyoruz.

“Günlerin bugün getirdiği, baskı zulüm ve kandır.
Ancak bu böyle gitmez, sömürü devam etmez.
Yepyeni bir güneş doğar, dağların doruklarından,
Mutlu bir dünya için, haydi birlik, dayanışma.”

Paylaş