Çıkış Yolu • 28.01.2019

Çıkış Yolu • 28.01.2019

Geçmişteki yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin mahareti açıktır; ben yere atar ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bölgedeki bir yangın, Irak’taki bir yangın… Birleşen, üreten Türkiye’yi…

İyi akşamlar sayın seyirciler. Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo ortak yayınında birlikteyiz. Konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.

Hoş bulduk. Bu programı, “Çıkış Yolu” programını aslında Rafet Ballı arkadaşımız yapıyor. Ancak Rafet Ballı arkadaşımız eşiyle beraber Küba ziyaretine gittiler. Bizi de kıskandırdılar tabii bu arada. O önümüzdeki haftalarda devam edecek. Biz bu hafta Sayın Perinçek’le gündeme ilişkin gelişmeleri değerlendireceğiz. Rafet Ballı bugün döndü. Eşiyle birlikte döndüler. Haberini aldım, telefonla da konuştum. Buradan Rafet Ballı’ya “hoş geldin” diyelim.

Evet efendim, geçtiğimiz 10-15 gün Türkiye çok hızlı, tempolu bir dönem geçirdi. Bunlardan en önemlisi Adana Mutabakatı tartışması, Venezuela’nın durumu; dünya çok hızlı şeyler geçirdi. İşte Erdoğan-Putin zirvesi. Yani dünya kamuoyunun da çok dikkatli bir şekilde izlediği bir dönemden geçtik. Adana Mutabakatı konusu vardı. Aydınlık olarak biz birçok kez bu Adana Mutabakatı’na dikkat çekmiştik ama bunun Türkiye gündemine oturması daha çok Sayın Erdoğan ile Sayın Putin’in Moskova zirvesindeki görüşmesinden sonra oldu. Putin, Sayın Erdoğan’a Adana Mutabakatı’nı hatırlatıyor ve bunun önemine dikkat çekiyor. Nedir Adana Mutabakatı? Sizden de dinleyebilir miyiz? Siz Adana Mutabakatı’na gitmiş miydiniz o zaman?

Yok, ona biz gitmemiştik; o daha önce oldu. Putin ve Erdoğan’dan önce 17 Ocak günü Vatan Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkan Yardımcısı Yunus Soner bir basın açıklaması yaptı ve Adana Mutabakatı’nı gündeme getirdi. Bakın bu unutulmuştu, hepimizin hatırından çıkmıştı. Bunu Yunus Soner’e borçluyuz, sağ olsun. O metni arşivin içinden çıkarttı. Çünkü içeriği çok önemli. 17 Ocak günü bir basın açıklaması yaptı ve başlığını da “Adana Mutabakatı hala yürürlüktedir ve gündeme getiriyoruz, dikkate sunuyoruz” şeklinde koydu. Buradan Rus Büyükelçiliği tarafından da hemen rapor yapıldı Sayın Putin’e. Sanıyorum bizim Dışişleri Bakanlığımız da görmüştür. O dönemde görev yapan insanları da çağırıp konuştular. Ama ben bunun Putin’e rapor edildiğini biliyorum. Tabii onlar için de bir gündem maddesi oldu. Çünkü Adana Mutabakatı her şeyi kolaylaştırdı.

1998 yılındaki o mutabakat, Abdullah Öcalan’ın teslim edilmesine yol açan süreçti. Türkiye ile Suriye arasında; iki devletin kendi sınır boylarında teröre karşı ortak mücadele antlaşması var. O bakımdan Adana Mutabakatı son derece önemli bir metin ve bugün Türkiye-Suriye işbirliğinin de yolunu açan bir değer kazandı. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın ve Rusya Devlet Başkanı Putin’in, Moskova zirvesinde bunun önemini kavrayıp gündeme getirmeleri son derece isabetli oldu. Bakın ne oldu? Birdenbire Türkiye-Suriye ilişkilerinin önü açıldı. Yunus Soner’i de buradan kutluyorum; gündemi belirleyen ve kolaylık getiren bir adım attı. Türkiye-Suriye ilişkilerinin düzelmesi ve iki ülkenin el ele vermesi kaçınılmaz bir şey. İki ordu zaten birlikte çarpışıyor; Türk Silahlı Kuvvetleri ile Suriye ordusu arasında, yani Beşar Esad’ın ordusu arasında bir eylem birliği zaten mevcut. Şimdi siyasi düzlemde de Türkiye’nin Suriye ile yakınlaştığını görüyoruz. Adana Mutabakatı burada süreci kolaylaştıran bir metin olarak tarihin gündemine yeniden geldi.

Bölge ülkelerini de galiba toparladı. Mesela Suriye hemen “Bütün koşullara biz hazırız, uyuyoruz” dedi. Lübnan’dan haber geldi, Hizbullah’tan Nasrallah Adana Mutabakatı’na atıfta bulundu. Zaten Rusya destekliyor, İran destekliyor. Önümüzdeki günlerde bu mutabakatı sulandırmak isteyenler de oldu ama hiçbiri etkili olamadı. Adana Mutabakatı’nda muhatap çok açık: Şam yönetimi ve Türkiye. 1998 yılında, o zamanlar Türk Silahlı Kuvvetleri Kara Kuvvetleri Komutanı ve diğer yetkililer beraber gitmişlerdi Adana’ya. Çok iyi hatırlıyorum. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile—o zaman hükümetin başında Sayın Ecevit vardı—Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı imzaladı antlaşmayı. Zaten Ecevit hükümeti zamanında oldu. O bakımdan da hatırlıyorum. Ve Adana Mutabakatı sonunda Suriye Devleti, elinde olan, Bekaa’da bulunan Abdullah Öcalan’ı dışarı attı.

Abdullah Öcalan o sefer Cihan’ın eline düştü, bir dönem havalarda dolaştı, sonra Moskova’ya indi. Ben o zaman Haymana Cezaevi’ndeydim, 1998 yılı Şubat ayı, hatırlıyorum. Arkadaşlarıma ve avukatlarıma, “Moskova’da belli şahsiyetleri, devlet yöneticilerini ve Rusya’nın önemli aydınlarını arayın, benim selamlarımı da söyleyin. Rusya’da Abdullah Öcalan’ı barındırmak çok büyük bir yanlış olur, Türkiye-Rusya ilişkilerine çok zarar verir, Rusya’ya hiçbir yararı olmaz” diye haber yolladım. Harekete geçtiler ve bize “İyi sonuç aldık” dediler. Putin hükümeti Abdullah Öcalan’ı Rusya’da barındırmayacak ve dışarı çıkartacak diye; hakikaten de öyle oldu. Şimdi de bilgiler yavaş yavaş netleşiyor. Erdoğan-Putin görüşmesinden sonra Suriyeliler de Moskova’da temaslarda bulunuyorlar. Yani bu Adana Mutabakatı sırf tarihte kalan bir olay değil, bugün güncellenmiş durumda.

Peki efendim, Adana Mutabakatı’na hemen hemen herkes destek verdi. Türkiye’de kamuoyu açısından ciddi bir destek oldu. Bir tek ana muhalefet ve onunla beraber hareket eden İYİ Parti sessiz kaldı, hiçbir açıklama olmadı. Bir de PKK’dan ve HDP’den tepki geldi. HDP yöneticileri, “Bu iş nereden çıktı, bunu neden gündeme getiriyorsunuz?” tarzında bizzat HDP Eş Genel Başkanı’nın ağzından açıklamalar yapıldı. Bunu nasıl yorumluyorsunuz?

Tabii Amerika Birleşik Devletleri Adana Mutabakatı’ndan hiç hoşlanmıyor. Çünkü Türkiye-Suriye işbirliği, Amerika Birleşik Devletleri’nin bütün planlarını bozuyor. Hem Suriye’nin kuzeyindeki ve Irak’ın kuzeyindeki planlarını, yani bir Amerikan-İsrail koridoru oluşturma planını bozuyor hem de bu işin devamı var. Doğu Akdeniz’de de bu ittifak oluştuğu zaman; Suriye, Türkiye, Rusya, Irak, İran ve Çin ile beraber Amerika’nın Doğu Akdeniz planları da bozuluyor. Onun için kendi elindeki kuvvetleri; PKK, HDP ve daha korkak kuvvetleri olan CHP ve İYİ Parti’yi kullanıyorlar. Onlar da Türk milletinin ve Türkiye’nin güvenliğine açıkça karşı olan konularda susarak işi geçiştirmeye çalışıyorlar. Bugün kalbi Türkiye ile birlikte çarpan, Türkiye halkının geleceğini düşünen herhangi bir vatanseverin Adana Mutabakatı dendiği zaman bunu büyük bir sevinçle karşılaması lazım. Ama bu sevinci ne yazık ki Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti ile paylaşamıyoruz. Onlar Amerika’nın, PKK’nın ve HDP’nin sevinçlerini paylaşıyorlar.

Şimdi efendim, bu konuya girmişken “Güvenli Bölge” çok tartışılıyor. Amerika’dan böyle bir öneri geldi, bizden de bazı açıklamalar oldu. “Amerika’nın güvenli bölgesinde görüş ayrılıyoruz” tarzında. Tabii bu Putin görüşmesinden önceki işler. Şimdi bu görüşmeden sonra düzenlenen basın toplantısında Putin’e güvenli bölge sorusu gelince zaten Putin Adana Mutabakatı’nı gündeme getirdi. Amerikalıların önerileri de yavaş yavaş netleşmeye başlıyor. Bir güvenli bölge olacakmış; Amerikalıların söylediklerini söylüyorum; “Türkiye, Fransa, İngiltere, Amerika birlikte koruyacaklarmış” falan. Biz bu filmi daha önce Çekiç Güç olayı sırasında görmüştük. Bu dönemin komutanlarıyla da geçtiğimiz günlerde sıkça görüşme yaptım. Necati Özgen de o dönemde Eşref Bitlis ile beraber Çekiç Güç’ün tacizine uğrayan komutanlardan biriydi, bana da anlatmıştı. Bu güvenli bölge meselesini nasıl görüyorsunuz?

Güvenli bölge dendiği zaman hemen akla iki soru gelir: Biri, kimin güvenliği? Güvenli bölge herkesin ortak bir güvenli bölgesi olmaz. Amerika’nın güvenliği mi, Türkiye’nin güvenliği mi, PKK’nın güvenliği mi? Türkiye’nin güvenliği ile PKK’nın güvenliği beraber olmaz; bunlar birbirine zıt olan güvenliklerdir. Amerika orada PKK’yı, YPG’yi, PYD’yi korumaya çalışıyor. Bunu da açıkça ilan ediyor. Hatta DEAŞ’ı da kuran o, koruyan o. Onun için bu güvenli bölge kavramı tarafsız, herkese uyan bir kavram değil.

İkincisi, güvenlik dendiği zaman hemen silah kavramı akla gelir. Silah olmayan yerde güvenlik olmaz, güvenlik silahla korunur. Dünyanın her yerinde, devletlerin ve orduların kurulmasından bu yana güvenlik dendiği zaman silah vardır. Türk ordusunun silahı varsa orada Türkiye’nin güvenliği korunuyordur; ABD’ninki varsa Amerika’nın. Bu birincisi, bunun bağdaşması mümkün değil. Sanki öyle bir hava yaratıldı ki Türkiye ile Amerika’nın güvenliği buluştu. İkisi beraber bir güvenli bölge kuruyor. Kime karşı? Tehdit nereden geliyor? Tehdit olmayan yerde güvenlik söz konusu değil. Türkiye ile Amerika’nın stratejik perspektifleri karşı karşıya. Amerika Türkiye’yi bölmek, Türkiye topraklarını da kapsayacak bir ikinci İsrail devleti kurmak istedi. Barzanistan’ı kurdu, Irak’ı işgal etti. Sonra Suriye’yi karıştırdı; orada bir Barzanistan kurdu ve onu Doğu Akdeniz’e bir Amerikan-İsrail koridoruyla açmaya çalıştı. PKK’yı ve DEAŞ’ı o koridorda kendi askeri güçleri olarak kullandı. Amerika’nın Suriye’nin kuzeyinde 13 tane üssü var. Demek ki Amerika’nın güvenli bölgesi Türkiye için güvensiz bölge, Türkiye’ninki de Amerika için güvensiz bölge.

Doğu Akdeniz’e uzanan bir cephe de var. Geçen Şubat, Mart aylarından bu yana yapılan tatbikatlarda Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs devletleri donanmalarıyla, Amerika’nın Altıncı Filosu’yla Türkiye’ye karşı bir askeri ittifak oluştu. Bu güvenli bölge meselesi yalnız Suriye ve Irak’ın kuzeyi açısından değil, Doğu Akdeniz ve Ege’deki Türkiye’ye yönelik tehditler açısından da önemli. Türkiye bir güvenlik sağlayacaksa tehdidi saptayacak. Hem Suriye ve Irak’ın kuzeyinde, hem Doğu Akdeniz’de, hem de Karadeniz’de tehdit altındayız. Karadeniz’den, Ege’den, Akdeniz’den, Suriye ve Irak’ın kuzeyinden tehdit edilen bir Türkiye var.

Suriye’nin kuzeyindeki güvenli bölge geçici bir şey. Yani Türkiye ile Amerika arasında bir ateşkes; “Birbirimize vurmayalım” şeklinde. Türkiye de bunu bir fırsat olarak gördü çünkü Amerika oradan askerini çekiyor. Bu gerçek. O zaman çok daha acele etmeyeyim; Amerika mümkün olduğu kadar buradan gitsin, PKK’nın sahibi kalmasın ve ben de gireyim, PKK’yı daha kolay ezeyim şeklinde Türkiye’nin harekâtı biraz ertelediğini görüyoruz.

Peki efendim, bu Amerika PKK’yı orada terk eder mi?

Bıraktırılır. Bakın, tabii ki Amerika PKK’yı bırakmak istemez ama Vietnam’ı bırakmadı mı? Türkiye’ye İngilizler, Fransızlar girmişlerdi, Yunan orduları işgal etmişti. İngiltere Türkiye’yi bırakır mıydı? Her yerde İngiliz işgalleri, Yunan işgalleri, Fransız işgalleri vardı. Ermeniler doğu bölgemizin birçok parçasına hakim durumdaydı. Ama ne oldu? Bıraktırıldı. Türkiye silah gücüyle İngiltere ve Fransa’yı yendi; onlar da çekip gitmek zorunda kaldılar. Amerika da aynı şekilde ülkemizden gönderilmektedir ve gönderilmeye başlanmıştır. Amerika Birleşik Devletleri yenilmiştir. Şöyle diyeyim: Amerika yenildi, PKK bitiyor ve bitecek. PKK için artık bir kurtuluş kalmadı. O nedenle Amerika’ya yalvarıyor; “Aman buradan gitme” diyor. PKK’nın koruyucuları olan CHP ve İYİ Parti de “Aman Amerika gitmesin, sonra buralar Rusya’nın ve İran’ın nüfuzuna girer” diyerek Amerikan konumlarını açık açık savunuyorlar. Yani düşünün, Amerika Türkiye’yi parçalamak istiyor, PKK’yı destekliyor; CHP de “Amerika gitme” diyor. Fırat’ın doğusunda Amerikalılarla beraber çalışılmasını öneriyorlar. Yani Amerika’ya “Türkiye’yi bölme” değil, “Gitme” diyorlar. “Çünkü senin yerine buraya İran ve Rusya nüfuzu gelecek” diyorlar. Bu ne demek? “Amerika gitme, sonra PKK sahipsiz kalır, sonra Türkiye’yi bölemez” demektir.

Amerika orada niye var? Türkiye’yi bölmek için var. Sayın CHP’nin dış politikadan sorumlu genel başkan yardımcısı, yaptığı yazılı açıklamada Fırat’ın doğusunda Amerika ile birlikte çalışılmasını önerdi. Hem İYİ Parti hem de Cumhuriyet Halk Partisi, “Amerika buradan giderse buralar Rusya ve İran’ın nüfuzu altına düşer” diyor. Bu, “Aman Amerika gitmesin, PKK sahipsiz kalmasın” demektir. Dolayısıyla Cumhuriyet Halk Partisi, Türkiye’nin bölünmesi planına tamamen teslim olmuş durumda. Amerika’yı burada istemek, “Amerika Türkiye’yi bölsün” demektir.

PYD’nin bu sıkışmışlık anında Şam’a yalvarmasını ise şöyle karşılıyorum: Yalvaracak tabii. Çünkü onlar da çaresiz; Amerika gidiyor, sahipsiz kalıyorlar. Bakın, bu PKK’nın 1970’lerden beri siyasetidir. PKK çatlaklarda yaşar, tıpkı bir tahta kurusu gibi. Tahta kuruları nasıl tahtaların arasındaki çatlaklarda yaşarsa, PKK da Türkiye, Suriye, İran ve Irak arasındaki çatlaklarda barınmaya çalışır. Diyelim ki Türkiye ile Suriye arasında bir problem var; 1980’lerde Turgut Özal döneminde olduğu gibi. Türkiye, Suriye’deki İhvan-ı Müslimin isyanlarını desteklediği zaman ne oldu? PKK, o Türkiye-Suriye anlaşmazlığından oluşan çatlağın içinde yuvalandı. Veya Türkiye bir NATO ülkesi olduğu için İran ona güvenmiyor; o zaman PKK, İran-Türkiye çelişkisinden faydalanarak o çatlağın içinde yaşamaya çalışıyor. PKK’nın en büyük korkusu, Türkiye, Suriye, İran ve Irak’ın anlaşmasıdır; çünkü bu onun bitişi, ölümü demektir.

Nitekim bu durum denendi. Barzanistan 2017 Eylül’ünde referandum yapıyordu. Biz Tahran’a gittik ve orada İslam Cumhuriyeti ile birlikte; Ali Ekber Velayeti ile bir basın toplantısı yaptık. Vatan Partisi ve İran İslam Cumhuriyeti olarak, “Kesinlikle burada ikinci bir İsrail devletinin kurulmasına izin vermeyeceğiz” dedik. Ondan sonra Türkiye ve İran’ı yakınlaştırdık. Türkiye, Irak ve İran bir cephe kurdu. Irak askeri Kerkük’e girdi, PKK ve Peşmerge kaçmak zorunda kaldı.

Şimdi gündeme ilişkin gelişmeleri değerlendirelim. Adana Mutabakatı’nı ve Suriye’de yaşanan gelişmeleri görüştük. Bir güven sorunu daha var ve çok tartışılıyor. Gerek Rusya’da gerek İran’da hep bir kuşku var. Diplomatlarıyla veya yetkilileriyle karşılaştığımızda, Türkiye konusunda sanki çok rahat davranmadıklarını, “Acaba Türkiye’nin kafasının arkasında başka bir gündem mi var?” diye kaygı duyduklarını hissediyoruz. Bu kaygı, son dönemdeki hızla artan Türk-Amerikan görüşmelerinden ve Türkiye’nin ekonomik sıkışıklığı nedeniyle Amerikalılara taviz verebileceği ihtimalinden kaynaklanıyor.

Biz Çinlilerle, Ruslarla, İranlılarla ve Suriye devletiyle yaptığımız görüşmelerde, devlet yöneticilerinin Türkiye’ye karşı yeterince güven duymadıklarını görüyoruz. Hatta onları biz ikna ettik. Dedik ki; “Burada mesele Tayyip Erdoğan’a güvenip güvenmemeniz değil, Türkiye’ye bakmanızdır.” Türkiye toprak bütünlüğünü korumak, terörü temizlemek zorunda. Türkiye, Amerika ile beraber olamaz. Dalgalanmalara veya açıklamalara göre değil; sanayicisi, işçisi, çiftçisi, Türk milleti ve Türk ordusunun toplamına bakarak karar verin.

Bu güvensizliğin düğümlendiği nokta Suriye’dir. Türkiye Suriye ile iş birliği yaptığı zaman terörü de bitirir, toprak bütünlüğünü de güvence altına alır. Türkiye’nin Suriye ile iş birliği, aynı zamanda Irak, İran, Rusya, Çin ve Azerbaycan ile iş birliği açısından bir anahtar görevi görür. Suriye bir sınama mevzisidir. Güven veren, güven sağlar. “Rusya’ya veya İran’a güvenilir mi?” diye soracağımıza, “Onların bize güvenini nasıl sağlayabiliriz?” sorusunu sormalıyız.

Mustafa Kemal Paşa örneği bu bakımdan çok önemlidir. O dönemde Sovyet Rusya’da da güvensizlikler vardı; Çiçerin gibi Ermeni kökenli dışişleri bakanları Türkiye’ye karşı güvensizlik yayıyorlardı. Ancak Lenin ve Stalin, Mustafa Kemal Paşa’nın vatanı için savaştığına ve savaşmaya mecbur olduğuna inanarak ona güvendiler. Rusya’nın güvenini kazanan, Mustafa Kemal Paşa’nın kararlılığıydı. Eğer kararlı olursanız, teslim olmazsanız, Rusya da size güvenir. Şam’la diyaloğa geçildiği an PKK beyaz bayrağı çeker. Bu kadar kolaydır, kurşun atmaya bile gerek kalmaz.

Tayyip Erdoğanların İhvan-ı Müslimin siyasetinden tam olarak vazgeçmemeleri bir sorun. İhvan-ı Müslimin her yerde kaybetti; Tunus’ta, Mısır’da ve Suriye’de iktidarı ele geçiremedi. Dünyanın hiçbir yerinde kalmadı. O zaman bu siyaseti sürdürmek gerçek dışıdır. Suriye’nin Arap Birliği’ne çağrılması ve bazı devletlerin büyükelçiliklerini açması, Suriye’yi Türkiye karşıtı bir cepheye çekme çabasıdır. Türkiye’nin Suriye’ye yönelik geç kalması buna hizmet eder. Ancak Türkiye’nin tekrar Amerika’nın yanına dönme ihtimali sıfırdır. Suriye ve Türkiye’nin Amerika ve İsrail’e karşı stratejik çıkarları ortaktır. Bocalama ve tereddütler olabilir ama bunları doğru okumak gerekir. Vatan Partisi, nesnel gerçekleri zeminlere göre değerlendirdiği için her şeyi önceden görüyor.

Cumhurbaşkanı’nın Moskova dönüşü “Üst düzeyde görüşme olmaz” demesi bir zaaf göstergesidir. Zaten Tahran’da altı görüşme yapıldı. O görüşmeler doğruysa ve Suriye ile bir sorunumuz varsa, gerçek bir devlet başkanı o görüşmeyi en üst düzeyde yapar ve süreci yönlendirir.

Venezuela konusuna gelince; Amerika orada bir darbe yapmaya teşebbüs etti. Maduro’nun başarısını tanımadı, başka birini tanımaya kalktı. Venezuela’nın kahraman lideri Maduro’ya, Bolivar Cumhuriyeti’ne ve Amerika’nın darbesine direnen halkına selamlarımızı yolluyoruz. Amerika, tweet atarak hükümet devirmeye ve ülke başına hükümet tayin etmeye kalktı. Dünyanın neresinde bir hükümet “cik cik” ile devrilmiş? Amerika’nın silah kullanmaya cesareti varsa, o ayrı bir konu. Venezuela’da güvenlik kuvvetlerinin görevini yapması kadar doğal bir şey olamaz. Amerika, Venezuela’yı açıkça tehdit ediyor. Ancak Türkiye, Rusya, Çin ve İran gibi gelişen dünya devletleri Maduro ile dayanışma içerisindedir. Seçim sonuçlarını tanımayanlar, kazanamayacaklarını bildikleri için seçimlere katılmayan mızıkçılardır. Amerika’ya müdahale imkanı sağlamak için planlar yapıyorlar. Dünyada Venezuela konusunda çok ilginç bir saflaşma var. Önemli bir kısmı, bunların hepsi Maduro’nun yanında yer aldılar. Suriye’de yaşananlar da benzer bir durum. Dünyanın her yerinde bu saflaşmayı görüyorum; bütün mücadelelerde kamplar netleşti. Amerika ve İsrail eksenli bir kampın karşısında; Türkiye, Rusya, Çin, Suriye, Irak ve Hindistan’ın bulunduğu bir Avrasya cephesi var. Bir de arada, bazen o tarafa bazen bu tarafa yalpalayan Almanya ve Fransa gibi ara güçler bulunuyor. Bu ülkeler stratejik olarak Avrasya cephesinde yer alıp Amerika’ya karşı tavır alsalar da, zaman zaman kendi emperyalist menfaatleri gereği Amerika ile yan yana gelebiliyorlar.

Türkiye’deki iç siyasette de Fırat’ın doğusuna yönelik politikalar üzerinden benzer bir bölünme yaşanıyor. Ana muhalefet partisi, Maduro’ya “diktatör” diyerek, tıpkı Amerika gibi, orada bir müdahalenin psikolojik zeminini hazırlıyor. Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti, bugün PKK ve HDP ile seçim iş birliği yaparak belediyeleri onlara teslim etmeye çalışıyor. Bu, Güneydoğu’da tekrar baskı ortamının ve PKK egemenliğinin önünü açmak demektir. Taner Bey (İYİ Parti Manisa Milletvekili) de bu gerçeği dile getirdi; artık dıştaki cepheleşme ile içteki cepheleşme birbirinin üzerine oturmuş durumdadır.

Yılmaz Özdil’in Venezuela ile ilgili yazısı benim için sürpriz olmadı. PKK/HDP’nin adayına oy çağrısı yapan, Beşar Esad’a “katil” diyen bir yazarın, Maduro’ya karşı Amerika’yı desteklemesi şaşırtıcı değildir. Yılmaz Özdil artık Amerikan emperyalizmine ve İsrail’e karşı Türkiye cephesinde değil. Bir zamanlar vatansever bir yazarımız olarak kabul ettiğimiz, dostluk kurduğumuz Özdil, bugün Maduro’ya “diktatör” diyerek açıkça Amerikan mevzisine girmiştir. Hatırlanacağı üzere, Kemal Kılıçdaroğlu Ankara’dan İstanbul’a yürürken; Batı basınında (Guardian, Frankfurter Rundschau, Standard, New York Times) çıkan yazılarda, Türkiye, İran, Rusya ve Suriye’ye “diktatör” denilmişti. Bu, Amerika’nın hedef aldığı ülkeleri itibarsızlaştırmak ve darbelere zemin hazırlamak için kullandığı bir jargon.

Ancak Türkiye’nin devrimci bir aydın birikimi de var. Saldıray Berk, Yavuz Alogan, Hamdi Yaver Aktan, Kemal Üçüncü, Birgül Ayman Güler, Gaffar Yakınca, Onur Caymaz, Cem Gürdeniz ve Soner Polat gibi isimlerde bir şaşırma yok. Onlar emperyalizme karşı duruşlarını koruyorlar.

Yılmaz Özdil ile ilgili yaşanan bir diğer tartışma ise Atatürk konusuydu. HDP’ye oy çağrısı yapan bir yazar Atatürk’ü yazamaz. Yazardıysa da o Atatürk olmaz; olsa olsa sistemin istediği, devrimcilikten arındırılmış magazinel bir “ikinci Mustafa” olur. Atatürk, çağımızın ilk İstiklal Savaşı’nı veren, anti-emperyalist bir kahramandır. Bugün Maduro ve Beşar Esad, emperyalizme karşı mücadelenin kahramanlarıdır. Bu liderlere “diktatör” deyip, Atatürk’ün ittifak kuracağı insanları suçlayarak Atatürk kitabı yazılamaz.

Üstelik bu durum bir ticarete dönüştü. “Dokuzu beş geçe” gibi sloganlarla Atatürk’ü magazinleştirip milyonlarca lira kazananları, Atatürk’ün bütün eserlerini 30 cilt halinde büyük bir emekle hazırlayan ekibimizle kıyaslıyorum. Mehmet Perinçek’in Rus arşivlerinden çıkardığı, hiçbir yerde yayımlanmamış belgelerin de olduğu bu 30 ciltlik devasa eser bin lira bile değilken, sadece kapak tasarımı ve magazinle pazarlanan bu kitaplar üzerinden haksız kazanç sağlanıyor. Kırmızı Kedi Yayınevi’nin yaptığı bu ticari yaklaşım oldukça ayıptır. Atatürk’ü bir satış malzemesi haline getirenlerin karşısında durmak gerekir.

Venezuela neden bizim için önemli? Çünkü biz de Amerikan emperyalizminin ekonomik ve askeri tehditleri altındayız. Amerika; Türkiye’yi borç batağına sürükleyip, “ekonominizi mahvederiz” diyerek tehdit ediyor. Bu yüzden dünyanın herhangi bir yerindeki küçük bir Amerikan karşıtı direniş, Türkiye’nin ferahlamasına hizmet eder.

İngiliz emperyalizmine direnen Afganistan Kralı Amanullah Han’ı Atatürk dost olarak görürken; sosyal demokrat maskesiyle emperyalizmi destekleyen İngilizleri düşman görmüştü. Bugün de turnusol kağıdı aynıdır: Emperyalizme karşı olan herkes değerlidir. Maduro, halkıyla bütünleşmiş, Bolivar’ın izinden giden anti-emperyalist bir liderdir. Ancak Türkiye’deki solun büyük bir kesimi, PKK ile iş birliği yaparak emperyalizmin solu haline dönüştü ve kendi solculuğunu kaybetti.

Son olarak; Amerika’nın Türkiye’de bir darbe planlayıp planlamadığı sorusuna gelince, bu bir güç meselesidir. Amerika gücü yettiğinde bunu deneyecektir; nitekim 15-16 Temmuz’da denedi ve boyunun ölçüsünü aldı. Amerikan destekli yapılar, Türkiye’de yerle bir oldu. Ve Amerika, Türk ordusu, polisi ve yargısı içindeki kuvvetlerini de kaybetti. Efendim, bu dış politika gelişmelerini bırakalım isterseniz biraz daha içe yönelelim: Ekonomi. Türkiye’de şimdi bütün araştırmalarda vatandaşa gündemindeki ilk konunun ne olduğu soruluyor. Yüzde altmışa yakın kesim “ekonomi” diyor. Doğru; ekonomi son derece kritik bir hale gelmiş gözüküyor. Sizi izlediğim kadarıyla yakın süre içerisinde Ege’den Akdeniz’e, Karadeniz’den İç Anadolu’ya kadar birçok yerde ekonomiyle ilgili toplantılar yaptınız. Bir özetler misiniz? Manzara şu anda Anadolu’dan bakışla nedir?

Mersin, Adana, Bursa, Denizli, Honaz, Kumluca, Antalya; sizin memleketiniz Gazipaşa’ya da gittim. Gazipaşalılara buradan selam gönderelim; köylülerinizden selam da getirdim size. Alanya, ardından Bursa… Geçen hafta da Ordu ve Trabzon’daydım. Yani Karadeniz’i, Ege’si, Ankara’yı da sayarsanız İç Anadolu’su, Marmara’sı ve Adana-Mersin hattı ile Türkiye’nin nabzını geniş ölçüde tutan büyük üretim merkezlerindeydim. Sanayiciler, çiftçiler, ticaret ve sanayi odası başkanlarıyla İzmir dahil açık oturumlar, paneller yaptık.

En çok söylenen söz şu: “Böyle gitmez.” İki sözcük. Sanayici, çiftçi, işçi ve dar gelirli insanlarımız artık bir sınır noktasına gelindiğini ve böyle gitmeyeceğini söylüyor. Sanayici diyor ki: “Dış ticaret açığımız 70 milyar dolar, ödemeler açığımız 50 milyar dolar, dış borç 500 milyar dolara dayanmış.” Borçlu bir millet olmuşuz; borcu olmayan yok. Çiftçi, işçi, sanayici, kredi kartı kullanıcısı, tüccar, esnaf, memur, emekli; herkes borçlu. Türk milleti borçlu. Evet, borçlu olmayan neredeyse sadece nüfus kağıdı.

İzmir’in Torbalı ilçesindeki üretici kurultayında Bayındırlı muhtarımız Mustafa Çeker çok etkileyici bir şey söyledi. “Ben Bayındırlı bir köy muhtarıyım ve maalesef gelen haciz kağıtlarını köylümüze damgılamaktan başka iş yapmıyorum,” dedi. Köylümüzün, komşumuzun borcunu ödeyemediği için hapse girdiğini anlattı. Hatta birkaç muhtar daha toplantıya gelirken “haciz kağıdı dağıtacağım, özür dilerim” diye mesaj yolladığını söyledi. İnsanlar böyle bir duruma düşmüş durumda. Bu durum banka sistemini de etkiliyor çünkü alacaklar toplanamıyor. Ayrıca 2 milyon 200 bin konut stoku var; yani duvarları yapılmış, çatısı örtülmüş ama içinde insan yok. Ağlayan çocuk, gülen çocuk, ekmek getiren anne-baba yok. Boş duvarlar duruyor. Ekonomi böyle.

Tabii buradan çok karamsarlığa düşecek bir şey de yok. Türkiye büyük bir çıkış yolu üretecek ve büyük bir karar verecek. Türkiye büyük bir çözümün eşiğinde. Biz krizin felaket yönüne değil, buradan nasıl çıkacağımıza bakıyoruz. Ergenekon’da dağların arasına sıkışmışız gibi görünüyor olabiliriz. Hepimiz “sıkıştık, kriz var” diyoruz. Ama bir lider çıkıyor ve “Arkadaşlar derhal körükleri çalıştırın, ateşi yakıyoruz, dağın içindeki demiri eritiyoruz” diyor. İşte o Vatan Partisi’dir. Biz o kayaları eriteceğiz ve buradan çıkacağız. Ergenekon Destanı’ndaki Türk milletinin zorlukları yenme öyküsü bugün de geçerlidir. Vatan Partisi olarak diyoruz ki; krizden korkmuyoruz, kriz bizden korksun. Üreten Türkiye’yi, üreticileri baş tacı yapan bir “Üretici Hükümeti” ile, bir milli hükümetle bu krizden devrim yaparak çıkacağız. Başka çaresi yok.

Mitekim geçtiğimiz günlerde çiftçilerle, ziraat odalarıyla görüşüyoruz. Mesela buğday ekim zamanı geçti. Genellikle kış öncesinden ekim yapılması gerekir ancak birçok çiftçi gübre atamamış. Bu durum üretimi olumsuz etkiliyor ve sıkıntıyı büyütüyor. Çiftçi, “Tarladan alacağım ürün, işçiye vereceğim ücreti bile karşılamayacak” diyerek hasat yapmıyor, tarlayı terk ediyor. Sadece çiftçiler değil, bazı fabrikalar da kapanıyor; insanlar sokağa atılıyor. Çünkü hem tarımımız hem sanayimiz dışarıdan ithalata bağlı. 23 milyar dolarlık ithalatımız var; bunun içinde tohum, tarım ilacı, buğday, saman, fasulye, nohut, mercimek… Hepsini ithal ediyoruz.

Tohum ithalatına bağımlı hale geldiğimiz için üretimi de döndüremiyoruz. Hibrit denen melez tohumlar kısır olduğu için bir sonraki sene tekrar ekilemiyor. Eskiden herkes domatesinden, salatalığından tohum ayırırdı, seneye onları ekerdi. Şimdi ise köylü, tohumu tekrar ektiğinde ürün alamıyor çünkü tohum artık kısır. Seni kendisine bağımlı hale getirmişler, bir nevi “katır” tohumu.

Hükümet her gün program açıklıyor, paralar dağıtıyor ama bu üretime gidiyor mu? Bu dağıtılan paralarla Türkiye’nin çıkış yolu bulması mümkün değil. Ciddi bir devlet yöneticisinin çıkıp, “Ey Türk milleti, Türkiye zor ve çetin bir döneme girmiştir, veriler bunlardır; zorlukları paylaşarak ve milletçe yürüyerek bu güçlüklerden çıkabiliriz” demesi gerekir. 19 Mayıs’ta gençlere, memura, emekliye şu kadar vereceğim demekle Türkiye bu krizden çıkamaz. Türkiye verebilecek durumda değil, bütçe açığı ortada. Atatürk İstiklal Savaşı’nda “vereceğim” mi dedi? “Tekalif-i Milliye” emirleriyle “alacağım” dedi. Zor dönemlerde milleti fedakarlığa çağıracak bir milli hükümet zorunludur.

Tasarruf önce kendinden başlamalı. Cumhurbaşkanının beş tane uçağı var; Vatan Partisi iktidarında sadece zaruri işlerde kullanılacak. Ankara’dan İstanbul’a giderken tarifeli uçakla seyahat edip halkla sohbet etmek, hem bir tasarruftur hem de bir fırsattır. Beştepe Sarayı yerine Çankaya gibi, Şam’da gördüğüm o basit konaklar gibi devlet yapısı olmalı. Üretimi baltalayan değil, destekleyen bir sistem kuracağız. Zonguldak’ın kömürünü, kendi pamuğumuzu kullanacağız. Dışarıdan ithalata değil, içerideki üreticiye odaklanacağız. Maliyetler artsa bile gelir dengesini sağlayarak bunu aşacağız. Bunun dışındaki bütün çıkış yolları yalandır.

Soğan, patates tartışmalarında marketçiyi, kabzımalı suçlamak yanlıştır. Sorun 1980’de Turgut Özal ile başlayan; çiftçiyi, sanayiciyi ve Kamu İktisadi Teşebbüslerini “kambur” ilan edip üretim yapısını tahrip eden anlayıştır. Üretim zayıflayınca borçla ithalat yapmak zorunda kaldık ve iflas noktasına geldik. Şimdi bunun tam tersini yapacağız: Gümrükleri koruyacağız, üreticiyi destekleyeceğiz.

Bu arada kravatımı beğendiniz mi? ODTÜ’lü öğrencilerin hediyesi. Türkiye’nin gidişatını iyi izleyen, akıllı, güvenilir bir gençliğimiz var; kendilerine buradan tekrar teşekkür ediyorum.

(Kısa bir ara veriyoruz…)

Tekrar iyi akşamlar sayın seyirciler. Doğu Perinçek ile gündemi değerlendirmeye devam ediyoruz. Venezuela’da yeni gelişmeler var. Amerika, Venezuela’nın kendi topraklarındaki mal varlığını ve parasını, kendi tanıdığı başkana hediye etmiş. Bu bir gasp olayıdır. Amerika artık tam bir haydut devleti haline gelmiştir. Kimse artık oraya güvenip para yatırmasın. Venezuela bunu öngördüğü için altınlarını Türkiye’ye emanet etti. Bu, Türkiye’ye güvenildiğini gösterir ve bize büyük bir sorumluluk yükler.

Efendim, bir yanlış anlaşılmayı düzeltelim. Öcalan Rusya’ya geçtiği zaman sizin Haymana Cezaevinde olduğunuzu ve Rusya’daki tanıdıklarınızı uyardığınızı söylemiştiniz. O dönem rahmetli arkadaşım Hasan Yalçın’ı çağırdım ve 1996’da Rusya’ya gittiğimde görüştüğüm devlet adamları, parti liderleri ve aydınları arayıp onları uyarmasını istedim. Ondan sonra onlara şunu bildirin: “Abdullah Öcalan’a sahip çıkmanız büyük bir yanlış olur, Türkiye-Rusya dostluğuna zarar verir. O bakımdan hassas olun ve Abdullah Öcalan’ı kesinlikle Rusya’da barındırmayın.” Hakikaten de bu mesaj etkili oldu.

Putin meselesine gelince; eğer bir dil sürçmesiyle o zamanki yönetici için “Putin” dediysem, o zamanlar Putin iktidarda mıydı birden hatırlayamadım ama o dönem devlet yöneticilerine ve parti başkanlarına bu mesajları ilettim. Arkadaşlarımız da bunu çok iyi bilirdi. Bir yanlış anlama varsa düzeltmiş olalım.

Şimdi ekonomik krizi konuşurken; krizin bu şekilde devam etmesi, ekonomideki işlerin kötü gitmesi ve gerekli önlemlerin zamanında alınmaması meselesine gelelim. Aslında mesele sadece önlemlerle ya da basit kararlarla çözülecek iş değil. Türkiye ancak bir üretim devrimiyle bu durumdan çıkabilir. Yani “şöyle bir önlem aldım, böyle bir pansuman yaptım” diyerek çıkılacak bir durum yok. Türkiye’nin 500 milyar dolara yakın dış borcu ve 70 milyar dolar civarında yıllık dış ticaret açığı var. Bu tabloda sadece tedbirlerle değil, çok köklü bir üretim devrimiyle yola devam edilir. Hayat bunu zorluyor, bu mecburen olacak.

Bu durum neye benziyor? İzleyicilerimizden Birinci Dünya Savaşı’nı incelemelerini rica ediyorum. Bu konudaki en güzel kitaplardan biri, Sayın Zafer Toprak’ın Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Birinci Cihan Savaşı ve İttihat Terakki” adlı eseridir. Orada Türkiye’nin savaş ekonomisi incelenir. O dönem İngiltere ve Fransa’dan mallar ithal ediliyordu; savaş başlayınca ithalat durdu, ekonomimiz de buna el vermiyordu. Mecburen Anadolu’da tekrar tezgahlarımızı kurduk, “pastalara” (tezgahlara) bakım yaptık ve Türkiye’de birçok şeyi üretmeye başladık. Milli İktisat o zaman kuruldu zaten. Zafer Toprak’ın “Milli İktisat” kitabı da sosyal bilimler alanındaki en değerli çalışmalarımızdan biridir. Bu iki kitabı incelerlerse savaş ekonomisi konusunda çok önemli bilgiler edinirler.

Türkiye şu an gerçekten bir savaş ekonomisi döneminin eşiğindedir; savaş olsa da olmasa da buna “milli direnme ekonomisi” diyebiliriz. Bakın görüyorsunuz; İran’a ambargo, Venezuela’da Maduro’ya yaptırımlar, paralarına el koymalar, haydutluklar… Çin’e, Almanya’ya karşı ekonomi savaşı açıldı. Amerika her tarafa ekonomik savaşlar ilan etmeye başladı. Türkiye de burada tehdit edilen ülkelerden biri; “Sizin ekonominizi mahvederim” dediler. Hükümet yetkililerine sesleniyorum: Birinci Cihan Savaşı derslerimiz çok önemlidir. İttihat ve Terakki yönetimi o kadar kıt imkanlarla; Galiçya’dan Yemen’e, Kafkaslar’dan Çanakkale’ye kadar uzanan geniş bir cephede direnebildiği için bir mucize yaratmıştır. Milletin karnını doyurmak, temel hizmetleri görmek ve savaşı yürütmek zorundasınız. Trump’ın “ekonominizi mahvederiz” tehditleri, güvenlik zafiyeti olarak karşımıza çıkmaya başladı, bu anlamda o dönemi incelemek hayati önemdedir.

Ekonomi meselesini geçip 31 Mart seçimlerine gelelim. Bütün siyasi partiler hazırlanıyor. Siz pazar günü Ankara ve İzmir’de adaylarınızı açıkladınız. Fakat bu arada siyasi partilerde ciddi bir tartışma ve yeni bir altüst oluş görüyoruz. Dün CHP’nin Parti Meclisi vardı; kritik merkezlerde, yani CHP’nin kuvvetli olduğu İzmir ve İstanbul’un bazı bölgelerinde aday kavgası yaşanıyor. Bir anlamda CHP’nin elindeki bölgeler paylaşılıyor, kavga da orada çıkıyor. HDP de üç büyük ilde aday çıkarmayacağını açıkladı, devamı da gelecek gibi gözüküyor.

Bakın, artık her şey berrak. CHP, HDP (yani PKK) ve İYİ Parti bir cephe kurdular. Adına “Millet Cephesi” dediler ama bu aslında “Milleti Bölme Cephesi”dir. PKK ile gönül ittifakı yaptılar. Bunu söylediğimde küsenler oluyordu ama bugün İYİ Parti Manisa Milletvekili Tamer Akkal’ın açıklamasıyla bu durum tescillendi. Tamer Akkal, bir Türk milliyetçisi olarak terör örgütü PKK’nın siyasi uzantısı olan HDP’nin büyükşehirlerde aday çıkarmayarak bu ittifaka destek olmasının, İYİ Parti’den istifa kararını bugünleştirmesine sebep olduğunu söyledi. Gerçeği söylüyor! Bir milliyetçinin, vatanseverin ve yüreği Türk milletiyle çarpan herkesin gördüğü gerçeği ifade etti. Daha evvel de emekli Tuğgeneral ve Hacı Bektaş Belediye Başkanı Ali Rıza Selman Pakoğlu, CHP’nin ayrıştırıcı ve etnik bölücü politikaları yüzünden istifa etmişti. Hacı Bektaş gibi Türkiye için sembol bir yerde, bölünmeye teslim olmayan bir ismi aday göstermediler. Görünen o ki, CHP Genel Merkezi Amerika merkezli, ayrıştırıcı bir politikanın güdümünde.

Bu Türkiye için hayırlı bir gelişmedir çünkü bölücülükle işbirliği yapanlar darmadağın olur. Ben Sayın Kılıçdaroğlu’na her görüşmemizde, “HDP’yi bırakın, Vatan Partisi ile işbirliği yapın, beraber kazanalım” dedim. Hatta son Cumhurbaşkanlığı seçiminde, “Siz bizim ortak adayımız olun, HDP’yi almayalım; çünkü aldığımız an hem kazanamayız hem de vatanımıza ihanet etmiş oluruz” dedim. Maalesef CHP ve İYİ Parti bunu kabul etmedi, PKK ile işbirliğini tercih ettiler. Şimdi ise her iki partide de isyanlar başladı. Mehmetçik PKK ile savaşırken, PKK’ya mermi atanların Meclis kürsüsüne çıkarılmasını veya belediye meclislerine taşınmasını bu milletin aydınları kabul eder mi? CHP listelerine bakıyorsunuz, PKK damgası var. Hendeklere gidip PKK’ya el uzatanlar şimdi CHP listelerinde.

Cumhuriyet Halk Partisi, HDP-PKK ile işbirliği yaptığı sürece darmadağın olmaya mahkumdur. Bunun önüne disiplinle, beyanatla geçemezler. Sayın Kılıçdaroğlu’nun çıkıp, “Biz bir yanlış yaptık, PKK’nın uzantısı HDP ile ittifaka girdik, bu hatayı düzeltiyoruz” demesi lazım. Bunun dışında bir çıkış yolu göremiyorum. CHP maalesef Akdeniz’de, Fırat’ın doğusunda, Afrin’de ve Venezuela konusunda düşman cepheye geçti. Kendi içinden bir düzelme ışığı gözükmüyor.

Şimdi bir de istifa edenler var; Mustafa Sarıgül istifa etti, DSP’de arayışlar var. İsim vermeyeceğim ama bilgiye dayanarak söylüyorum; FETÖ, CHP’den istifa edenleri bir çatı altında toplamak için çalışma yapıyor. Amaçları, Vatan Partisi’ne doğru yönelen vatansever dalgayı önlemektir. Ama o korktukları başlarına gelecek.

Türkiye bir vatan savaşı veriyor. Kurtuluş Savaşı’nda da Ankara’ya karşı İngilizlerin kışkırttığı 21 tane iç isyan vardı. Atatürk o isyanları ezmeseydi, Suriye’de Beşer Esad o terör örgütlerini bastırmasaydı ne olurdu? Ülkeler parçalanırdı. O yüzden “katil, diktatör” gibi söylemler ucuzdur ve Türkiye’nin mevzisinde değildir.

Son bölümde, Türkiye’nin güneydoğusundan kuzeyine, özellikle Ermenistan sınırına kayan yeni bir Amerikan planından bahsediyoruz. Kars adayımız Tuncay Mutluyer de bu konuda açıklamalar yaptı. Amerikan emperyalizmi, PKK’yı kullanarak ikinci bir Kafkas Seddi kurmaya çalışıyor. Birinci Dünya Savaşı 1918’de bittiği zaman İngilizler orada; Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan devletlerini kurdular. İngilizlerin kurduğu bu yapıya Atatürk “Kafkas Seddi” adını verdi. Atatürk ile Kâzım Karabekir ve Ali Fuat Paşa arasında geçen görüşmelerde ve Atatürk’ün çeşitli konuşmalarında bu Kafkas Seddi’ni yıkmazsak iki cepheli bir savaş durumunda kalacağımız vurgulanmıştır. Çünkü bir yandan Kafkaslarda İngiliz seddi, batıda Yunan orduları, aşağıda ise Fransız orduları vardı. Bu nedenle Kafkas Seddi’nin yıkılması; Sovyet ve Türk ordularının, yani iki devrimci ordunun buluşması hayati stratejik önem kazanmıştır. Nitekim Kâzım Karabekir Paşa, Türk ordusunun doğu bölgesinde Ermeni çetelerini ve ordusunu yenerek Kafkas Seddi’ni yıktı. Yukarıdan gelen Sovyet ordusu ile Türk ordusu Nahçıvan’da buluştu. Mustafa Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi kürsüsünden “Size müjde veriyorum, Sovyet ordularıyla Türk ordusu Nahçıvan’da buluşmuştur” dediğinde Meclis ayağa kalkarak alkışladı.

Bu durumun önemi şuydu: Eğer o Kafkas Seddi’ni yıkmasaydık, Doğu’da bir dayanak noktası yaratarak İzmir’i kurtarma stratejisini uygulayamayacaktık. Çünkü Doğu bölgesi bizzat tehdidin hedefi hâline geliyordu. Sırtımızı sağlama aldığımızda, yani İngilizlerin kurduğu o seddi yıktığımızda, Türkiye tek cephede savaşma imkânı buldu. Böylece güneyde Antep, Urfa ve Adana’yı işgal eden Fransız kuvvetlerini yenerek Ankara Antlaşması’nı imzaladık. Dolayısıyla batıda İngiliz emperyalizminin sürdüğü kuvvetlere karşı tek cephede zafer kazanabildik.

Bugün de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Burası bizim hem Azerbaycan hem İran ile dolayısıyla Asya ile birleşme kapılarımızdır. Amerikan emperyalizmi, buraya PKK’yı yığarak bir set oluşturursa veya burayı bir terör alanı hâline getirirse; bu durum İpek Yolu’nu, Türkiye-İran bağlantılarını, Türkiye-Azerbaycan bağlantılarını ve Azerbaycan üzerinden Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile olan bağlarımızı kesen bir girişim olur. Amerika bu girişimi HDP ve PKK ile yapıyor. PKK burada terör faaliyetlerini artırdı; hendeklere gömülünce elindeki kuvvetleri Kars, Ardahan, Iğdır bölgesine taşıdı. Şimdi bakıyoruz, HDP de Kars, Ardahan ve Iğdır’da, özellikle Kars’ta Amerikalıların kurmak istediği seddin belediyesini yaratmaya çalışıyor.

Bu bakımdan Sayın Tuncay Mutluer, Vatan Partisi’nin belediye başkan adayı olarak bu çıkışı yapmıştır. Tuncay Mutluer gerçek bir liderdir; eski bir banka müdürüdür, Kars’ta Milliyetçi Hareket Partisi’nden belediye başkanlığı yapmıştır ve iki yıl önce Vatan Partisi’ne katılmıştır. Ancak bakıyoruz; CHP ve İYİ Parti, İran ile Türkiye’nin arasını bölen o Kafkas Seddi’nin inşasında hedef birliği içinde hareket ediyorlar. İran düşmanlığı yapan CHP ve İYİ Parti, orada Azeri oylarını kazanmaya çalışırken aslında PKK ve HDP ile el ele vermiş durumdalar. Ardahan, Kars ve Iğdır’da CHP, İYİ Parti ve HDP bir blok oluşturmuş, birbirlerini destekliyorlar. Bu yüzden Vatan Partisi’nin Kars’ta yürüttüğü mücadele sadece bir belediye seçimi değil, bir vatan mücadelesidir. Tuncay Mutluer’in yetenekleri ve birikimiyle Kars’ın gerçek belediye başkanı olacak bir kişiliktir. Bizim Kars, Ardahan, Iğdır, Ağrı ve Van hattındaki vatansever güçlerin de bir cephe kurarak birlikte hareket etmeleri Türkiye’nin önündeki en önemli meseledir.

Suriye’de de benzer bir taktiksel süreç söz konusudur. Güneyden Suriye ordusu, kuzeyden Türk ordusu bir yerde buluşsa terör meselesi hallolur. Bunu Kerkük’te gördük; Irak ordusu Kerkük’e girince Türkiye ve İran’ın desteğiyle terör unsurları direnmeden kaçtı. Suriye’de de Türk ve Suriye orduları aynı uygulamayı yaptığında teröristlerin direnmesi mümkün değildir. Bu, Mehmetçiğin can ve kan vermesini önleyen ve Türkiye için en az fedakârlıkla çözüme ulaşan yoldur. Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın bu kritik noktada cesur bir karar alıp süreci başlatması gerekmektedir.

Son olarak Doğu Akdeniz meselesi son derece kritik bir hâl alıyor. Mavi Vatan tatbikatı ile donanmamız bütün denizleri kapsayan tarihinin en büyük tatbikatını yapmaya hazırlanıyor. Bu, tehdidin çok yönlü olduğunu gösteriyor; sadece Doğu Akdeniz değil, Karadeniz’de de ABD kuvvetleri var. Ukrayna, Romanya ve Bulgaristan üzerinden gelen bu tehditlere karşı Türk Silahlı Kuvvetleri hazırlık yapmaktadır. Tümamiral Cem Gürdeniz ve Soner Polat komutanlarımızın yazıları son derece aydınlatıcı ve bize özgüven veriyor; Türk donanmasının bu tehditleri göğüsleyecek kabiliyete sahip olduğunu görüyoruz.

Hibrit (melez) tohum meselesine gelince; ben melez tohuma karşı değilim, üretimde büyük artışlar sağlanabilir. Karşı olduğum nokta Türkiye’nin tohuma dışarıdan bağımlı hâle getirilmesidir. Hibrit tohum kullanıldığında kendi tohumunuzu üretemez ve dışa bağlanırsınız; bu da tarımda yeni bir bağımlılık üretir. Katır örneğini bunun için verdim; nasıl katırın soyu devam etmiyorsa, hibrit tohumun da “zürriyeti” yoktur. Çin Halk Cumhuriyeti’nde tarım istasyonlarında melez tohumla pirinç üretiminde nasıl patlama yaptıklarını gördük. Önemli olan, kendi tohumumuzu üretip dışa bağımlılığı kırmaktır.

Sayın seyirciler ve radyo dinleyicileri; Adana Mutabakatı’ndan Venezuela’daki gelişmelere, tarımdan Kars’taki oyunlara kadar birçok konuyu ele aldık. Haftaya aynı gün, aynı saatte yeniden buluşmak üzere; iyi akşamlar, iyi geceler. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Paylaş