Çıkış Yolu • 21.01.2019

Çıkış Yolu • 21.01.2019

Geçmişte devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi var, bir de Amerikan gemisi. Ama Türk milletinin mahşere çıktığı o gün… Ben yere atar ve onu çiğnerim; çiğniyorum burada. Bırak! Güneydoğu’daki bu yangın… Ülkeyi dinlenenler değil, üretenler yönetecek. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu”ndan herkese iyi geceler. Güvenli bölge konusu, ekonomideki gelişmeler, siyasette öne çıkan başlıklar ve tabii ki dış politika; terörle mücadele ve bugün yine HDP ile PKK’dan gelen önemli açıklamalar… Bu başlıkları çok değerli, çok özel bir konuğumuzla ele alacağız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk.

— Sayın Perinçek, şu bilgiyi de vermiş olalım; Sayın Rafet Ballı her hafta, değerli izleyicilerimizin de bildiği üzere “Çıkış Yolu”nu sunuyor. Ama bu hafta Küba’da. Tülay Ballı ile birlikte Havana’dan bana mesaj atmışlar, “Küba’dan selamlar” diye. Ben de onlara “Viva Revolución” diye bir cevap mesajı yolladım. Ne demek oluyor efendim, bilmeyenler için?

— Yani “Yaşasın devrim” demek.

— Sayın Perinçek, gündem her hafta olduğu gibi oldukça yoğun. İsterseniz güvenli bölge konusundan başlayalım. Çünkü bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın yine önemli bir açıklaması oldu. Amerika ve Türkiye’den gelen güvenli bölgeye dair farklı açıklamalar var. Amerika’nın bir güvenli bölge planı olduğu anlaşılıyor; içinde SDG unsurlarının, yani PYD’nin çatı yapılanmasının da olduğu bir plan… Türkiye’nin önerisinin ise daha farklı olduğu, PKK ve PYD’nin olmadığı, Erdoğan’ın açıklamalarından anladığımız kadarıyla içinde koalisyon güçlerinin de olabileceği ama esasen Türk askerinin ve ÖSO’nun yer aldığı bir plandan bahsediliyor. Bugün Erdoğan, “Kesinlikle Kuzey Irak’taki gibi bir uygulama söz konusu olmayacak, biz ondan çok çektik. Terör unsurları kesinlikle yer almayacak” diyerek Irak eleştirilerine de yanıt verdi. Ankara’nın ve Amerika’nın planlarını nasıl değerlendirmek gerekiyor?

— Şimdi, “güvenli bölge” dediğiniz zaman orada iki unsur lazım. Bir; kime karşı güvenli bölge? Tehdit nereden geliyor ki siz o tehdide karşı bir güven sağlayacaksınız? Güven kavramı daima tehdit kavramına karşıttır ve tehdidin de bir adresi vardır. İkincisi; güven silahla sağlanır. İstediğiniz kadar “güvenli bölge” yazın, hangi dilde yazarsanız yazın; sonuç itibarıyla silah yoksa güven diye bir şey yoktur.

Türkiye açısından güvenli bölge; terör örgütlerinin etkisiz olduğu, Türk silahıyla kurulabilecek bir bölgedir. Güven de tehdit de terörden geldiği için; PKK, YPG, PYD ve DAEŞ gibi İslamcılık adı altında ortaya çıkan yobaz terör örgütlerine karşı güvenlik sağlayacağız. Amerika’nın güvenlik kavramına gelince; o bölgede terör örgütlerinin güvenliğini sağlamak. Türkiye terör örgütlerini kendi güvenliğine karşı bir tehdit olarak görüyor; ABD ise o terör örgütlerinin güvenliğini Türkiye’ye karşı sağlamaya çalışıyor. Burada Amerika ile Türkiye arasında bir ortak güvenli bölge ihtimali sıfır. Bir takım ateşkesler olur ama her iki tarafın güvenlik anlayışları, tehdit kavramları ve silahlı kuvvetleri karşı karşıya olduğu için bu bir “ortak güvenlik bölgesi”nden çok, karşılıklı bir moladır. Amerika, Türkiye oraya girip PKK/YPG’yi temizlemesin diye orada mevzilenmiş durumda. Görünüşe göre Amerika ile Türkiye şu anda bir çatışmayı erteleyen bir ateşkes anlaşması yaptılar ve bunun adını “güvenli bölge” koydular.

Sayın Cumhurbaşkanı’nın da belirttiği gibi, PKK için bir güvenli bölge kurulmayacak. Türkiye zaten niçin Fırat Kalkanı’nı yaptı, niçin Afrin’e girdi? Amerika-İsrail koridorunu yok etmek için. Milli Güvenlik Kurulu’nun kararı bellidir: Akdeniz’den Hakkari’ye kadar terör koridoruna olanak verilmeyecek. Amerika ise “Ben bu teröristleri koruyacağım” diyor. Bu bir stratejik çelişmedir. Türkiye ile Amerika arasındaki çelişme sadece Suriye ve Irak’ın kuzeyinde değil; Akdeniz’in doğusunda ve Ege’de de stratejiktir. 15-16 Temmuz 2016’daki FETÖ darbe girişiminde Amerika ile Türkiye savaştı ve Amerika Türkiye’de yenildi. Darbe girişimi bastırıldıktan 39 gün sonra Türk Silahlı Kuvvetleri, Fırat Kalkanı Harekatı ile Amerika-İsrail koridoruna girdi. Bütün bunlar, çelişmelerin ancak silahla çözülebilir bir noktaya geldiğini gösteriyor.

— Efendim, Trump’ın vizyonunu önceki dönemlerden farklı görüyor musunuz? Özellikle teröristleri destekleme konusunda?

— Farklı bir durum var tabii. Obama “PKK benim kara gücümdür” demişti. Trump ise “Batı Asya topraklarına 7 trilyon dolar gömdük, bu parayla Amerikan ekonomisini üç kez ayağa kaldırırdık” diyerek iktidara geldi. Trump’ın seçilmesi, Amerika’nın Batı Asya’daki iddialarının çöktüğünün bir itirafıdır.

— Ankara’nın süreci beklemeye aldığını görüyoruz. Erdoğan, Münbiç yol haritasının işlemesini beklediklerini, işlemediği takdirde kendi ajandalarının devreye gireceğini söyledi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

— Erdoğan “Birkaç gün içinde gireceğiz” dedikten sonra Amerika’nın çekilme kararı alması, Türkiye’nin tehdidi karşısında geri adım attığını gösterir. Türkiye orada savaşa girmek yerine Amerika’nın orayı boşaltmasını tercih etti. Bu da yanlış bir strateji değil. Orada bir “garnizon devletçik” kurulmasına Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi kesinlikle izin vermeyecektir. Vatan Partisi de buna izin vermeyecektir.

— İki gün sonra Erdoğan-Putin görüşmesi olacak. Rusya’nın ve İran’ın tavrı sizce nasıl olur?

— Rusya ve İran da Amerika ile bölge ülkeleri arasındaki çelişmenin anlaşmalarla çözülemeyeceğini söyleyeceklerdir. Önemli olan bizim onların önüne hangi ortak siyaseti koyacağımızdır. Yapılması gereken; Suriye, Türkiye, İran ve Irak’ın toprak bütünlüğü konusunda birleşmesidir. Suriye kendi silahlı gücüyle adım adım toprak bütünlüğünü sağlıyor. Bölge ülkelerinin birlikte hareket etmesi, terörün temizlenmesinde en kesin sonucu getirir.

— Amerikan askerlerinin bölgeden çekilip Irak’a geçeceği söyleniyor. Amerikan askerinin “sevgilisine kavuşması” mümkün mü?

— (Gülerek) Amerikan askerinin sevgilisi olmaz ki sevgilisine kavuşsun! Eski Amerikan Adalet Bakanı Ramsey Clark ile bir uçak yolculuğunda konuşurken bana şunu söylemişti: “Amerikalı karısını sevmez, çocuklarını sevmez; Amerikalı yalnız evini ve arabasını sever.” Kapitalist ve emperyalist kültür, aşkı katletmiştir. Batı’da aşk tamamen işportaya düşmüş durumdadır. Yani bütün yüksek duygular, ulvi duygular, sadakat, vefa, tutku; Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı… Bunların hepsi yok olmuş. Geçmişlerinde onlar da vardı; Romeo ve Julietler de vardı. Ancak sonuç itibarıyla kapitalizm, metayı ve paraya olan tutkuyu o kadar yükseltti ki insanı menfaatçi yaptı. Menfaatçi bir insan aşık olamaz. Aşk, fedakarlığın en yüksek noktasıdır. Karşılıksız aşk ise aşkın doruktaki şeklidir.

Şimdi Batı’da karşılıksız aşk yok; her şey meta değişimi gibi. Almanya’da tramvayda benim zamanımda biri size bir on fenik uzatırdı, o zaman bir sigara on fenikti. Türkiye’de ise birinden sigara isterken para uzatmak ayıptır. Birisi ateş istese, bir sigara ver de içeyim demez mi? Bu karşılıksızdır. Biz trene bindiğimizde elimizde karpuz varsa hemen keser, oradakilere dağıtırız. Birlikte yeriz. Tek başına yemek gibi kültürler bizim anlayışımızda yok. Doğu toplumlarında bu daha yaygındır ama Batı’da da eski Cermenlerde, bütün kadim toplumlarda bu paylaşımcılık vardı. Kapitalizm, feodalizm dönemindeki o paylaşmacı gelenekleri silindir gibi ezdi geçti. Feodal dönemde toprak ağası veya senyör vardı ama köylü paylaşıyordu; komün olarak yaşıyordu. Kapitalizm bu paylaşımcılığı yok etti.

Peki bu kültür değişecek mi? Sosyalizm bu kültürü değiştirecek; tekrar paylaşmacılığı ve o paylaşmanın mutluluğunu getirecek. İnsan bencillikle mutlu olamaz; başkalarının elindekini kaparak mutluluk mümkün değildir. Paylaşma, insan erdemlerinin en yücesidir ve en büyük mutluluk kaynağıdır.

***

Amerika ve “Güvenli Bölge” konusunda aslında birçok konuya değindiniz. İsterseniz bugün yine bölücü terör örgütü PKK’dan bir itirafçı teröristin, kadın bir teröristin ifadelerini aktaralım. Oldukça geniş yer buldu, Ulusal Kanal ana haber bülteninde de izledi değerli izleyicilerimiz. İtirafçı, “HDP’den örgüte katılanlar oluyordu” diyor. Bunun için itirafçıya lüzum yok; HDP, PKK’nın doğrudan bir parçasıdır. PKK’ya malzeme ve lojistik sağlıyor, haraç topluyor, eleman devşiriyor. Bu, eskiden beri bilinen ve gizlisi saklısı olmayan bir şey.

Vatan Partisi’nin yargı alanında atılması gereken adımlar konusunda birkaç kez başvurusu oldu. Genel Başkan Yardımcılarımızdan, Abdullah Öcalan’ı yargılayıp mahkum eden hakimimiz Sayın Mehmet Turgut Okyar ve Sayın Nusret Senem ile birlikte sanıyorum üç kez Yargıtay Başsavcılığına dosya sunduk. Bu dosyalarda, HDP’nin kapatılmasının hem Anayasamızın 68. maddesi hem de Siyasi Partiler Kanunu açısından bir zorunluluk olduğunu tüm kanıtlarıyla sunduk. Yargıtay Başsavcılığı’nın neyi beklediğini anlamıyorum. Mehmetçik’e kurşun sıkan, “Kürdistan’ı koruyacağız” iddiasında olan ve Türk devletinden bu sene 93 milyon Türk lirası ödenek alan HDP’yi kapatmak için Anayasa Mahkemesi’ne başvurmak bir hukukçunun ve yargı makamının görevidir. Hukuki bir izahı yoktur. Bu tür davaları “siyasi” olarak görüp birtakım makamlardan yeşil ışık bekleme anlayışını son derece tehlikeli buluyorum. Yargıtay Başsavcılığı, elindeki deliller ortadayken derhal kapatma davasını açmalıdır.

Bakın bir daha söylüyorum; devlet hazinesinden partilere 770 milyon Türk lirası dağıtıldı. Bu paranın 93 milyon lirası HDP’ye, yani PKK’ya verildi. Türk devleti PKK’ya para veriyor, sonra da “PKK’nın mali kaynaklarını kurutacağız” diyor. Kendi verdiğin kaynağı kurut! Bizlerin alın teriyle ödediğimiz vergiler Mehmetçik’e mermi olarak dönüyor. Bunun sorumlusu Yargıtay Başsavcılığı ve Anayasa Mahkemesi’nin ayak sürtmesidir. Bu kabul edilemez. Anayasa Mahkemesi iki celsede bu kararı verebilir; her şey ortadadır.

***

HDP Eş Genel Başkanı Sezai Temelli, “31 Mart’ta Türkiye’nin batısında yerel yönetimler el değiştirecek ve biz de temsil edileceğiz” şeklinde bir açıklama yaptı. Kulislerde, CHP ya da İYİ Parti’nin HDP’ye temsilcilik sözü verip vermediği tartışılıyor. Aslında durum çok açık; milletin gözü önünde bir ittifak var. Cumhuriyet Halk Partisi, İYİ Parti ve PKK bir ittifak halindedir. Sezai Temelli, bu ittifakın belediyeleri alacağını ve kendilerinin de meclislerde PKK’yı temsilen bulunacağını söylüyor. Türkiye, hiçbir şekilde PKK’yı meclislere sokmayacaktır. Meclisteki PKK da aşağıya indirilecektir. Ne Büyük Millet Meclisi’nde ne de belediye meclislerinde PKK istiyoruz.

HDP, %10 barajını Cumhuriyet Halk Partisi’nin omuz vermesiyle geçmiştir. Şimdi de aynı CHP, bu yerel seçimde HDP ve İYİ Parti ile işbirliği yaparak PKK’yı belediye meclislerine sokma çabası içindedir. Bu vatana ihanettir. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi ve üyeleri bu durumdan sorumludur. Hacı Bektaş Belediye Başkanı Mustafa Gülbay gibi Cumhuriyet Halk Partisi’ndeki birçok isim, partinin Türk milletini ayrıştırıcı uygulamalarına isyan ederek istifa etmiştir. Bursa’da da Sayın Suna Soydaş, Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa ederek Vatan Partisi’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı olmuştur.

Vatan Partisi’nin Kars Belediye Başkanı adayı Tuncay Mutluer, “PKK’nın Ermenistan’a açılmak için HDP aracılığıyla Kars üzerinde bir strateji belirlediğini” açıkladı. Bu tespitler Kars halkının vicdanında karşılık buldu. Tuncay Mutluer, çok birikimli, karakterli ve eski bir belediye başkanıdır. Amerika Birleşik Devletleri; Ardağan, Kars ve Iğdır bölgesine özel bir önem veriyor. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sınırdaşlığı koparmak için PKK’yı bir kama gibi kullanmaya çalışıyorlar. Mutluer’in tespitleri doğrudur ve HDP tarafının buna verecek tutarlı bir cevabı yoktur.

Vatan Partisi olarak Türkiye’nin her yerinde, istisnasız bütün belediyelerde seçime giriyoruz. 26 Ocak’ta Ankara, İstanbul ve İzmir Büyükşehir adaylarımızı açıklayacağız. Binali Yıldırım’ın istifa edeceğini söyledi; aday belirleme takviminden önce, yani şubat ayı içerisinde istifa edeceğini açıkladı. Ne dersiniz? İstifa etmesi AK Parti açısından akıllık olur ama bu istifa, Binali Yıldırım’ın aday olmasına el vermez. Çünkü istifa etmesi gereken tarihi geçirdi.

“Aday olamaz” diyorsunuz bundan sonra. Evet, aday olamaz tabii. Yani 1 Aralık’tan önce istifa etmesi gerekiyordu. O tarihten önce istifa etmediği için aday olamaz. Anayasa’nın 93. maddesi çok açık. Tabi bunu AK Parti’deki hukukçular da görüyorlar ve mutlaka uyarıyorlar. Gelen bilgilerden Sayın Binali Yıldırım’ın da istifa etmek taraftarı olduğunu öğreniyoruz. Çünkü 94. madde de açık bir şekilde Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı’nın ve başkan vekillerinin siyasi faaliyette bulunamayacaklarını belirtiyor. Seçim faaliyeti, siyasi faaliyetin en merkezindeki faaliyettir. Yani siyasi partiler, seçim yoluyla iktidarı ele geçirme amacını güden kuruluşlardır. Sayın Binali Yıldırım yerel yönetim seçimlerine katılıyor; bu bir siyasi faaliyettir. Zaten burada bir tartışma olabileceğini de sanmıyorum.

Seçim Kanunu’nun 24. maddesine güya dayanıyorlar. Orada milletvekili seçimlerinde milletvekillerinin istifa etmek zorunda olmadığı belirtiliyor. Ama orada milletvekillerinden bahsediliyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve vekilleri için 94. maddede özel bir düzenleme var ve Anayasa’nın 94. maddesi kanunun üstündedir. Hukuk başlangıcı dersinde, birinci sınıfta okutulur; anayasa üstündür. Sınavlarda bu soru sorulduğu zaman doğru cevap vermeyen öğrenci hemen hemen yoktur. O bakımdan, Anayasa’nın 94. maddesinde “Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkan Vekilleri siyasi faaliyette bulunamaz” dendiği için, Sayın Binali Yıldırım şu ana kadar başkan ve başkan vekili olarak siyasal parti faaliyetinde bulunarak anayasayı çiğnemiş durumdadır. Seçime gireceğini veya adaylığını açıklamadan önce istifa etmesi lazımdı. Kaldı ki istifalarla ilgili tarih kanun tarafından belirlenmiştir ve Yüksek Seçim Kurulu o tarihleri ilan etmiştir. 1 Aralık’tan önce istifa etmediği için, Sayın Binali Yıldırım şimdi istifa etse bile belediye başkan adayı olmasına fırsat kalmamıştır.

Sayın Bahçeli “vekalet versin” şeklinde bir öneri getirdi; bunlar hukuki şeyler değil. Hukukta öyle şeyler olmaz. Kanunlarda olmayan çözümleri Sayın Bahçeli üretebilir ama bunun hukuk alanında bir değeri bulunmuyor.

***

Hrant Dink davasına ve ölümünün 12. yıl dönümüne gelirsek; bu konu zamanında çok tartışıldı. Hrant Dink’i tanıyan isimlerden birisiydiniz, karakterini biraz anlatır mısınız? Kendisini çok iyi tanımıyorum ama Boğaziçi’ndeyken, sanıyorum Robert Kolej’de okuduğu dönemlerde, bizim o zamanki hareketimizin sempatizanı, militanlarından biriydi. Daha sonra maalesef savruldular; Türkiye’nin bağımsızlığından ve bütünlüğünden kopan eğilimler içine girdiler.

Yalnız katledilmesinden çok kısa süre önce Malatya’da çok güzel bir konuşma yaptı. O konuşması özetle şöyle: “Ey Kürtler beni dinliyorsunuz; biz Ermeniler, Birinci Dünya Savaşı’nda emperyalistler tarafından aldatıldık. Bize denizden denize Ermenistan vaatlerinde bulundular, bizi ateşe sürdüler, Türk kardeşlerimizin üzerine sürdüler. Ondan sonra bizi ortada bıraktılar, gittiler. Size de bu emperyalistlere kanmamanızı tavsiye ediyorum.” Sanki bugünleri görmüş gibi; Amerika PKK’yı da ortada bıraktı gidiyor. Hrant Dink katledilmeden önce bunu Malatya’da çok etkili bir şekilde söylemişti. O konuşmayı gördüğümüzde Şule Perinçek eşimle birlikte konuştuk; “Ne güzel, Hrant Dink bunları söylüyor” dedik. Şule Perinçek kendisini telefonla arayıp davet etti, “Gel görüşelim, televizyonda program yapalım” dedi. O da çok olumlu yanıt verdi, “Severek gelirim, ben de Türkiye’ye seslenmek istiyorum” dedi. Fakat maalesef bunları ikinci defa anlatamadan katledildi. Ama o Malatya konuşması tarihi bir belge olarak duruyor.

***

Hrant Dink’in katledilmesi olayına dönersek; şu soru hep soruldu: “Kim katletti?” O grubun lideri Erhan Tuncel’dir. Erhan Tuncel, Yasin Hayal ve Ogün Samast bir gruptur. Bu grubu Trabzon’dayken, dönemin Emniyet Müdürü Ramazan Akyürek örgütlüyor. Niçin örgütlüyor? Eleman olarak kullanmak ve bu cinayeti işlemek için. Ramazan Akyürek’in örgütlediği grup gidiyor cinayeti işliyor. Bu kadar rastlantı olabilir mi? Ramazan Akyürek, Emniyet İstihbarat Daire Başkanı ve FETÖ’nün emniyet içindeki en önemli unsurlarından biri. İstanbul Valisi Erol Çakır, döneminde Ramazan Akyürek için “irticayla bağlantılıdır” diye siciline not düşmüştü. Akyürek, FETÖ terör örgütü adına bu Erhan Tuncel grubunu polis istihbaratına bağlıyor, eğitiyor ve cinayet için ateşe sürüyor.

Türkiye’de hangi provokasyon, hangi tertip ve kumpas varsa tetikçileri olarak hep bu tür unsurlar çıkıyor. Bugün de Uygur meselesinde tetikçiler; İYİ Parti, CHP, Büyük Birlik Partisi ve HDP/PKK yan yana gelmiş. Türkçülüğe bakın siz! ABD, Kürt milliyetçiliği adına terör yapanlarla, Türk milliyetçiliği adına Gladio’nun tetikçiliğini yapanları aynı safta birleştiriyor. Bu yalana karşı ret oyunu ise sadece AK Parti veriyor.

***

Ekonomi konusuna gelince; Anadolu’yu karış karış geziyorum. Mersin, Adana, Bursa, İstanbul, Manisa, Denizli, Antalya ve Karadeniz bölgesindeki üretici kurultaylarında bulundum. Çiftçilerimiz, sanayicilerimiz, işçilerimiz ve emekçilerimizin ortak tespiti şu: “Böyle gitmez.” Türkiye borç batağında; 500 milyar dolara yakın dış borcumuz var. Borcu borçla çevirme dönemi bitti. Ancak her kriz aynı zamanda bir altın fırsattır. Vatan Partisi olarak bütün bu kurultaylarda çözümün “planlı karma ekonomi” ve “üretim ekonomisi” olduğunu ortaya koyuyoruz.

Yıllarca üreticileri; çiftçiyi, sanayiciyi, KİT’lerde çalışan işçiyi “kambur” ilan ettiler. “Bunlar pahalı üretiyor, Avrupa’dan alalım” dediler. Zonguldak’taki kömürü çıkaracağımıza Rusya’dan, Ukrayna’dan kömür getirdik; kendi topraklarımızda pamuk üreteceğimize Amerikan pamuğu ithal ettik. 1945 yılına kadar Atatürk Devrimi döneminde dış ticaretimiz dengeliydi, ihracat fazlası veriyorduk. Çünkü o zaman plan yapıyorduk. Bugün ise 23 milyar dolar tarım ürünü ithal ediyor, 18 milyar dolar ihraç ediyoruz. Bu sistem bitmiştir ve üretim devrimiyle çıkacağız. Üretmeye yarayan her şey doğrudur, üretime zarar veren her şey yanlıştır. Karma ekonomi vardı; kamu iktisadi teşebbüsleri ile özel sektör arasında milli ekonomiyi geliştirme konusunda devlet tarafından bir uyum yürütülüyordu. Devletçilik, halkçılık, cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve devrimcilik ilkeleri uygulanıyordu. O program sırasında Türkiye dünya şampiyonu oldu. 1930’dan 1940’a kadar 10 yıl boyunca iki adet 5 yıllık plan yaptık ve o dönemde Türkiye, Sovyetler Birliği ile birlikte dünyanın en hızlı gelişen iki ülkesinden biri oldu. Bu, 10 yıl süren istikrarlı bir dönemdi; bir ya da iki yıl ile sınırlı değildi. Bunu yine yapabilirsiniz. Zaten bu, uluslararası geçerliliği olan bir modeldir.

Bugün Çin Halk Cumhuriyeti’ne bakıldığında; 1949’da dünyanın en yoksul ve açlık çeken ülkelerinden biri olan Çin, bir devrim yaptı. O devrimle öyle bir ekonomi ve altyapı inşa ettiler, insanlarını öyle eğittiler ki, bunun sonucunda bugün toplam üretim açısından Amerika Birleşik Devletleri’ni geride bıraktılar. Bu, devrim sayesinde oldu; kapitalizmle değil.

Sevgili arkadaşım Yavuz Alogan galiba bizi dinliyor. Evvelsi günkü yazısını okudum; Ordu’da veya Trabzon’dayken okuyamamıştım. “Kapitalizme geçti” falan diyor ama Çin, sosyalizm sayesinde dünyanın birinci ekonomisi oldu. Afganistan, Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki diğer ülkeler neden kapitalizm sayesinde en ufak bir ilerleme gösteremeyip emperyalizmin hegemonyası altında, borç batağında çırpınıyor? İşte Türkiye de bunlardan biri. Çin Halk Cumhuriyeti, Mao’nun önderlik ettiği devrim sayesinde büyük ve hızlı kalkınmasını gerçekleştirdi. O bakımdan planlı ekonomi; devletçilikle özel sektörün uyum içinde olduğu ama merkezi bir devlet iktidarı tarafından yönlendirildiği bu modelle Çin, 1949’dan bu yana 69 yılda dünyanın birinci ekonomisi oldu. 1930-1940 arası Türkiye örneğinde olduğu gibi, Çin örneğinde de planlı ekonomi başarılı olmuştur.

Peki, diğer siyasi partilerin, özellikle Meclis’teki partilerin çözüm ürettiğini düşünüyor muyum? Bakın, AK Parti çözüm üretseydi zaten burada boğulmazdık. AK Parti iktidarda; 2003’ten bu yana 16 yıl geçti. Eğer çözüm üretebilselerdi bugün borç batağında boğulma noktasına gelmezdik. Demek ki AK Parti bizim için bir çıkmaz. Cumhuriyet Halk Partisi’ne (CHP) gelince; onların sözcüleri ve genel başkanlarının özeti şudur: “Batı’nın, ABD’nin bizden istediği hukuki düzeni kuralım, o zaman buradan kurtuluruz.” Bu ne demek? Amerika’nın bize dayattığı hukuku kabul edelim, teslim olalım demek. Bunun içinde Kıbrıs’tan Türk ordusunun çıkartılması, Ermeni soykırımı iddiasının kabul edilmesi ve kurultaylarında savundukları özerklik gibi maddeler var. Amerika’nın dayattığı hukuku kabul ettiğimizde onların muslukları açacağını ve Türkiye’yi kurtaracaklarını sanıyorlar. Sonuç itibarıyla CHP, AK Parti’nin 16 yılda getirdiği ekonomi politikasını devam ettirelim diyor. Hatta AK Parti şu an Amerika’ya kafa tutarken, CHP “Biz gelirsek kafa tutmayacağız, onların önerdiği düzeni kuracağız” diyor. Yani ikisi de çatal çıkmaz.

Vatan Partisi’nin üretim ekonomisi tek seçenektir. “Üç seçenek var” deniyor; hayır, üç seçenek yok, bir seçenek var: Biz varız. Çünkü AK Parti yolundan giderse Türkiye boğulacak; CHP yolundan giderse Türkiye yine boğulacak, üstelik PKK ile iş birliği nedeniyle parçalanacak. AK Parti ölümü, CHP ise intiharı temsil ediyor; ikisi de çıkmaz yol. Türkiye’nin önünde “ölmek” ve “intihar etmek” gibi seçenekler olamaz. Türkiye’nin tek seçeneği; devletçi, özel sektörün girişimine hayat tanıyan, teşvik eden, planlı ve karma bir üretim ekonomisidir. Plan yapmak zorundayız.

Plansızlığın sonuçlarını bir örnekle açıklayalım: Türkiye’de 2 milyon 200 bin konut stoku var. İçinde ne çocuk sesi var, ne de ekmek getiren bir baba; evlerin içi boş. Bu konutları inşa ederek Türkiye’nin kaynaklarını çöpe attık. Konut başına 300 bin liralık maliyetle, inşaat sektörüne yaklaşık 700 milyar Türk lirası gömdük. Bu parayla neler yapılırdı? Örneğin fındık bahçelerimizin gençleştirilmesi için harcasaydık bugün ürün alıyor olurduk. Zonguldak kömür işletmelerini modernize etseydik, Rusya’dan ve Ukrayna’dan kömür ithalatına son verir, 50 bin kişiye istihdam sağlardık. 9 milyar dolar cep telefonu ithalatına, 19 milyar dolar motorlu taşıt ithalatına veriyoruz; bunları kendi ülkemizde üretebilirdik.

AK Parti’den kopuşlar var ancak bu kitleler CHP’ye gitmiyor. Bir sene evvel yapılan bir araştırmada, AK Parti’den ayrılanların yüzde 64’ü MHP’ye, yüzde 26’sı Vatan Partisi’ne, yüzde 3’ü ise CHP’ye yöneleceğini söylemişti. Şimdi MHP, AK Parti ile beraber hareket ettiği için, bu yüzde 64’lük kitle artık Vatan Partisi’ne yöneliyor. CHP’ye giden kimse yok çünkü taban, CHP’nin PKK ve FETÖ ile iş birliğini görüyor.

Türkiye, mecbur kaldığı için bir üretim ekonomisi inşa edecek. Çünkü artık borcu borçla çevirme dönemi bitti. Tarımda bile dışa bağımlıyız; 5 milyar dolar açık veriyoruz. Sanayi ürünlerimizin içindeki ithal payı yüzde 70 civarında. Yani Türkiye’nin borç batağından çıkmasının tek yolu; tarımı ve sanayiyi milli üretime dayandırmaktır. Pahalı da olsa içeride üreteceğiz. Dışarıdan mercimek, et, tohum almayacağız. Kendi meralarımızda hayvanlarımızı yetiştireceğiz. Bu bir zaman isteyen süreçtir ama her yıl mesafe kat ederek, Ergenekon’dan çıkar gibi bu zor dönemden çıkacağız.

Bir devlet adamının sorumluluğu, hayali vaatlerde bulunmak değil; halka “Zor bir döneme girdik, borç batağında boğulmayacağız, büyük bir üretim seferberliği başlatıyoruz” diyerek zorlukları ve nimetleri paylaşmayı teklif etmektir. Üretici temsilcileriyle yaptığımız kurultayların en önemli özelliği; sanayi odası, ticaret odası, ziraat odası başkanlarının ve farklı partilerden insanların bir araya gelerek uyumlu bir şekilde fikir birliği üretmeleridir. Bu toplantılar, liderlerin televizyonlardan birbirine bağırdığı tartışmalara hiç benzemeyen, çıkış yolu üreten öncüler toplantılarıdır. Ataşma yok, atışma yok, sataşma yok, sövmek yok, nezaketsizlik yok. Herkes son derece ince, zarif ve kibar. Farklı fikirlerini de ortaya koyuyorlar; herkes birbirine saygılı. İnsanlar birbirine, gül yaprağından daha ağır bir söz söylemiyor. O bakımdan düzeyli bir ortam var ve “Parlamento, meclis işte böyle olmalı” diyoruz.

Meclisteki partiler, sistemin iflas etmiş partileridir; nezaket konusunda da iflas etmiş durumdalar. Sistem iflas ettiği için bütün partilerde bunalım var. AK Parti’de kriz var, CHP’de kriz var, İYİ Parti’de kriz var. HDP ise tam krizin dibinde, hendeklerin altında. Her tarafta umutsuzluk, karamsarlık, dağılma ve parçalanma var. Burada tek bir istisna var: Vatan Partisi’nde bir dirilik, dinamizm, dinçlik, irade birliği ve kararlılık söz konusu. Vatan Partisi’nde çözüm var.

Enflasyon meselesi de çok konuşuluyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, bugün ekonomik şura toplantısında bir açıklama yaptı ve “Biz enflasyon oranlarını düşürüyoruz ama market fiyatları düşmüyor, hesabını sorarız” dedi. Ekonomide böyle bir şey söylenmesi çok üzücü. Devlet ve hükümet başkanı konumunda olan bir insanın bu sözleri söylemesi çok düşündürücü. Neden? Çünkü 70 milyar dolar dış ticaret açığı olan bir ülkede enflasyon olması kaçınılmazdır. Dolara talebin son derece canlı olması, herkesin dolar peşinde koşması, dolayısıyla dolar fiyatlarının artması ve ithalata bağımlılık nedeniyle tarım ve sanayi ürünlerinin fiyatlarının yükselmesi mecburidir. Bu enflasyonu, 70 milyar dolar dış ticaret açığı olan bu ekonomide Tayyip Erdoğan değil, kim olursa olsun durduramaz. Burada çözüm, Vatan Partisi’nin üretim ekonomisidir. Üretim ekonomisi, dış ödemeler açığını kapatır ve ülkede üretimi artırır. Üretimi artırdığınız zaman malların arzı artar, arz ve talep arasındaki denge sağlanır ve enflasyon ortadan kalkar.

Tank palet fabrikasının özelleştirilmesi konusundaki eylemleri selamlıyoruz, onları alkışladık. Önemli bir miting oldu. Dün Ordu’daydım, konuşmamda tank palet fabrikası işçilerinin eylemini selamlayalım dedim ve hep beraber alkışladık. Salondaki insanlar büyük bir coşku içerisindeydi. Sayın Ergün Atalay da İşçi Partisi’ne teşekkür etti. Ergün Atalay’ı bütün kalbimizle destekliyoruz, omuz omuzayız, yürek yüreğiyiz. Vatan Partisi olarak “Vatan için, üretim için” mücadelelerde beraberiz. Önümüzde iki hedef var: Vatan bütünlüğü ve üretim ekonomisi.

Kitlesel iş eylemlerinin devam edeceğini öngörüyorum. Şu anda 4 bin civarında konkordato var, iflaslar peş peşe geliyor. İflas etmek; işletmelerin kapısına kilit vurulması, işçilerin sokağa atılması ve ekmek teknesinin kaybedilmesi demektir. Bu durumda işçi hareketi tabii ki yükselecek, yükselmemesi mümkün değil. İşte tank palet fabrikası işçilerinin Sakarya’daki mücadelesi ve İzmir’de İZBAN işçilerinin, çeşitli belediye şirketlerinde çalışan işçilerimizin mücadelesi bunun işaretlerinden biri. Ben İzmir’de olduğum gün, 4 bin işçi belediyeyi protesto eylemi yaptı. Maalesef Cumhuriyet Halk Partili belediye, polisi çağırarak işçilerin üzerine saldırtmış ve yaralanan işçilerimiz olmuş. Vatan Partisi İzmir İl Örgütü, orada işçilerimizle omuz omuza çalışmalarını sürdürüyor.

Şimdi sorulara geçelim. En başta Fazıl Say konusu geliyor. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Fazıl Say’ı konserine davet etti ve Erdoğan konsere gittiği için “Sen de mi AKP destekçisisin?” şeklinde sosyal medyada bazı eleştiriler yapıldı. Ben Fazıl Say’ı çocukluğundan bilirim; Ahmet Say benim arkadaşımdır. 68’deki öğrenci hareketleri sırasında birçok planımızı Ahmet Say’ların evinde yapardık. Fazıl Say büyük bir değer. Bu son tavrıyla, bir dünya çapında piyano virtüözü olarak “aynı gemideyiz” anlayışını güçlendiren sanatçı duruşuyla değerine değer kattı. Türkiye bir vatan savaşı veriyor. O koşullarda bu davet yapılıyor, Cumhurbaşkanı gidiyor, alkışlıyor; Fazıl Say ile el ele veriyorlar. Bu, Türkiye’ye çok güzel görüntüler verdi. Bu insanlar Türkiye’nin sanatçılarıyla siyaset adamlarının el ele vermesini neden eleştiriyor? Fazıl Say gibi çağdaş bir sanatçıyı, Cumhurbaşkanı tebrik ediyor; bunu alkışlamamız gerekmez mi? İyi bir şey yapıldığı zaman onu olumlu karşılamak gerekir.

Mehmetçik 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine gidince “Saray Savaşı” diyerek Tayyip Erdoğan’a saldırıyorlar. Afrin’e girecek Mehmetçik, CHP çıkıp “Afrin’e giremezsin” diyor; kimi koruyorlar? PKK’yı koruyorlar. Tayyip Erdoğan’ın her yaptığına, doğru ya da eğri olduğuna bakmadan, bir saplantı ile karşı çıkan bir kitle var. Bu konser olayı ve Cumhurbaşkanı’nın gidip Fazıl Say’ı kutlaması, bu hurafeleri kırmak açısından çok güzel bir şey. Fazıl Say’ı kucak dolusu sevgilerle selamlıyorum. Bazı kesimlerin “kuyruklu piyano” gibi laflar etmesi çok ayıp. Kim olursa olsun, arkadaşım da olsa bu tavrı ayıplıyorum. Bu güzel ortamı Türkiye olarak alkışlamak lazım.

Yargı ve HDP ile ilgili görüşlerinize gelince; 80-90 bin PKK ve FETÖ mensubu hapse atıldı. Bunda kötü olan ne var? Yargı şu an altın devrini yaşıyor; içeride Doğu Perinçekler, Deniz Gezmişler, İlker Başbuğlar değil; PKK’lılar ve FETÖ’cüler var. Cumhuriyet savcılarımıza ve yargıçlarımıza kuvvet vermemiz lazım. Onlara karşı PKK’dan, FETÖ’den ve Amerika’dan çok yönlü bir saldırı var. Biz, Gladio’nun tasfiye edilmesi için yıllarca mücadele ettik. Şimdi o Gladio eziliyor, hapislere atılıyor. Onları kurtarmaya çalışanlar CHP ve İYİ Parti’dir.

Amerika’nın bölgedeki durumuyla ilgili soruya gelince; Amerika gidiyor ve gitmek zorunda. Trump da “7 trilyon doları Orta Doğu’ya gömdük” diyerek ekonomik nedenlerle orayı taşıyamadıklarını açıkladı. Amerika silahla geldi, silahla gidiyor. Suriye, Irak, Türkiye ve İran; bölge ülkeleri Amerikan silahını yendi. Silahla gelen Amerika, silahla postalanıyor. Bu çok önemli bir gelişmedir. Güler Sabancı bir süre evvel kendisine aydınlık bir soru sordu: “Türkiye’nin geleceği nerede, doğuda mı batıda mı?” Ardından “Üretim doğuda” yanıtını verdi. “Aydınlık” demişken aklıma geldi; geçtiğimiz haftalarda gazetenin dağıtımında bazı aksaklıklar yaşandı. Aydınlık gazetesini yarın bütün bayilerde bulabileceksiniz. Okurlarımızı, “tek bir Aydınlık bayide kalmasın” çağrısıyla bayilere bekliyoruz. Biz gittiğimiz yerlerde bu yöndeki şikayetlerle karşılaştık; ancak gazete ve dağıtım şirketi gerekli önlemleri aldı. Yarın sabah kapınıza bir ekmek, bir Aydınlık yakışır.

Elbette bu aksamalar ciddi bir kağıt krizinden ve içinde bulunduğumuz zorluklar döneminden kaynaklanıyor. Bu, işçi, çiftçi, sanayici ve Türkiye için zor bir dönem; ama zorlukları yenmek bizim işimiz.

Çin ile ilgili sorulara gelince; Doğukan Bey, Çin’in kamucu adımlarından Türkiye için ne gibi dersler çıkarılabileceğini sormuş. Bizim zaten kendi modelimiz var ve Çin’in modeli bizimkinden çok farklı değil. 1930 ile 1940 arasında planlı karma ekonomi ile dünya çapında başarılar elde ettik. Çin de bugün benzer bir yöntem izliyor ancak onlar çok daha bilinçli ve zengin tecrübelerle hareket ediyorlar. Mao önderliğindeki devrim muazzam bir insan gücü yarattı; Türkiye’de de Atatürk devrimleriyle aydınlanmış kuşaklar yetiştirildi.

Çin, 1949’dan itibaren Milli Demokratik Devrim ve Sosyalist Devrim dönemlerinde çok esaslı bir altyapı kurdu. Yollar, barajlar inşa etti ve bizden farklı olarak kapsamlı bir toprak devrimi yaparak ağalığa son verdi. Ayrıca kamuculuğu ve kamu sektörünü ekonominin lokomotifi olarak ısrarla uyguladılar. Bu sistem, emekçiye eğitim, sağlık ve gıda gibi alanlarda öncelik vererek bir çalışma şevki yarattı. Biz elbette bir kopya çekmeyeceğiz; Türkiye kendi tarihi koşullarına en uygun planlı ekonomiyi uygulayacaktır. Sekizinci sınıf tarih kitaplarının kapağında Lenin, Gandhi ve Atatürk’ün resimlerinin olması, Çinlilerin kendi gençliğine bu devrimci liderleri öğreterek başarı kazandığını gösteriyor. Biz ise Atatürk devrimlerinden uzaklaştıkça borç batağına sürüklendik. Çin, dünya devrimlerinden dersler çıkarıp kendi tecrübeleriyle birleştirerek ilerliyor.

Planlı ekonomi için Türkiye’nin bürokratik altyapısı yeterli midir? Evet, esas olarak yeterlidir. Türkiye’nin çok güçlü bir insan kaynağı ve 1960’lardan gelen bir planlama birikimi vardır. Bugün işe başlasak, elimizdeki insan kaynağıyla başarılı planlar yapabiliriz.

Afganistan’daki gelişmelere bakarsak; Taliban saldırısı sonucu 100 askerin hayatını kaybettiği bildiriliyor. ABD, Asya içlerini karıştırmaya devam ediyor çünkü Afganistan, Çin’e karşı terör girişimleri için kritik bir kapı. Güvenlik ve otorite sağlamış bir hükümet, ABD’nin terör gruplarını Çin’e sokmasını engelleyecektir.

Suriye ile iş birliği konusunda gelen soruları sıkça yanıtlıyoruz. İhvan-ı Müslümin saplantısı maalesef Türkiye’nin çıkarlarına aykırı bir tablo yaratıyor. Tunus ve Mısır’da olduğu gibi, bu zihniyet her yerde kaybetti ancak Türkiye’de hala belli etkileri var. Türkiye’nin atacağı en pratik ve önemli adım Suriye ile iş birliğine gitmektir. Vatan Partisi iktidarında ilk işimiz, Sayın Beşar Esad’ı arayıp kendisini davet etmek olacaktır. Bu, Türkiye’nin Çin, Rusya ve İran ile ilişkilerinin de anahtarıdır.

Gittiğimiz her yerde sanayicilerimiz, tüccarlarımız ve çiftçilerimiz Çin ile iş birliğini vurguluyor. Türkiye’yi bir üretim üssü haline getirmek için Çin’in rezervlerinden yararlanabiliriz. Ancak mevcut hükümet, hem Suriye ile ilişki kurmayarak güven vermiyor hem de Isparta ve Uşak valilerinin Uygur adı altında IŞİD teröristleriyle yan yana gelmesine izin vererek Türkiye-Çin dostluğuna zarar veriyor. Vali, hükümete bağlıdır; bu tür adımlar Ankara’nın bilgisi dışında atılamaz. Bu isimler derhal görevden alınmalıdır.

Son olarak, yarın Vatan Partisi önderlerinden, mücadele arkadaşım Dursun Karadağ’ı anacağız. O, kişiliği, karakteri, ahlakı ve entelektüel birikimiyle bir anıt insandı. Anadolu’nun değerlerini taşıyan, teorik donanımı yüksek, fedakar bir devrimciydi. Onun kaybı hepimizi derinden sarstı ama bıraktığı ışık bize azim verecek. Mehmet Esmer ile birlikte onları saygıyla ve özlemle anıyoruz. Hepimiz için çok zor bir kayıp; ancak onların yolunda yürümeye devam edeceğiz.

Paylaş