Ulusal kanalın kıymetli izleyenleri ekranlarınız başına efendim hoş geldiniz safalar getirdiniz. Bir çıkış yolu programında daha sizlerle birlikte izleyeceğim ama ben ilk defa sizlerle çıkış yolu programında birlikteyim. Bu gecenin sürprizi, İlker Yücel ile birlikte böyle bir sürpriz hazırladık size. Bendeniz de bu programın doyulmaz enerjisi ve rayihası içerisinde, kokusu içerisinde sizlerle birlikte aslında bir şeyler paylaşmak için buradayım. Ve çok kıymetli Özlem Konur Usta ile birlikte Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü önce biz birbirimize bir hoş geldiniz diyelim. Ondan sonra da tabii ki Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz efendim tekrar buluştuk ne iyi oldu. Sağ olun benim için de sürpriz oldu çok mutlu oldum. Ama ben şimdi haspı halimi seyredeceğim diye konuşacağım. Çıkış yolunda haspı hal edeceğiz. Ama mutlaka bir çıkış yolu bulacağız diye düşünüyorum. Çünkü hiçbir programı ben program başından beri yetişebildiğim kadarıyla izliyorum. Çıkış yolu bulunmadan bu program hiç kapatılmadı. Sonunda hep aydınlık vardı hep umut vardı mutlaka bir çıkış yolu bulundu. Yani bu programın aydınlığını bu bölümde de devam ettirip bir çıkış yolu bulacaksın. Daha ne kadar yüce olsa üstünden geçen bir yol vardır diye müthiş bir söz. Daha ne kadar yüce olsa üstünden geçen bir yol vardır Yunus Emre. Ne güzel. İzninin olursa değerli usta ben hemen girmek istiyorum. Şimdi Edirne’de bir heyecan yaşandı. Ve biz bu heyecanın en sıkı en yakın takipçileriydik. Beraber. Beraber. Heyecanı beraber yarattık. Şimdi ben sizden hem bir Edirne’yi sizin gözünüzden sizin dilinizden duymak istiyorum. Hem çok sert bir tepki yükseldi Edirne’den. Bunu bir şey yapalım. Mesela o kadar çok şey var. Mesela basın görmedi ve biz alabildiğine yüklendik. Çok konuşacak şey var ama isterseniz sizin Edirne serüveniniz, sizin vizörünüzden ne göründüğünü. Edirne deyince ben Serhat. Serhat yani baş hat, baş hudut. Ve Fatih Sultan Mehmet yani oradan İstanbul’u geldi. Vatanımız yaptı. Ve Edirne Akıncılar kenti ve bizim savunma çizgimiz. Hep bunları düşünüyorum. Edirne deyince Akıncılar aklıma geliyor. İşte Malkoçoğulları, Evranosoğulları ondan sonra Osmanlı’nın önemli büyük Akıncı aileleri. Yani sanki oradan böyle Avrupa’nın içlerine dalıyorlar gibi. Bir de Edirne’nin son zamanlarında Edirne’nin kurtarılmaları. Edirne’nin enver paşa, Edirne Fatih’i, Şükrü paşa Edirne’yi kurtaran komutanlarımız ve dağa çıkan Niyazi beyler, Enver beyler, Sabri beyler falan hep bizim Türk devriminin önemli karargahlarından biri işte. Selanik, Edirne oralardan yükselen. Onun için Edirne hep duygu veriyor, heyecan veriyor bana. Yani yakın tarihimizin ama tabii ne zamandan başlıyor o 1453’e kadar Edirne, yani İstanbul fethine kadar başkent ama Orhan Gazi Süleyman karşıya geçiyor. Yani 1300’lerin ortalarından aşağı yukarı diyelim 200 yıla yakın payitaht oluyor. Yani Bursa’dan sonraki payitahtımız. Heyecan veren bir şey. Bir de benim Edirne ile ilgili çok özel anılarım var. Ben Edirne Kırklareli, Tekirdağ köylerinde, hepsi yazılıdır isimleri aşağı yukarı yüzün üzerinde köy dolaştı, 120-130 tane köy dolaştı. Bunun 30-40 köy Edirne’dedir. Ve Edirne’de birçok insanı köylerden tanırım. Yani beni karşılayan Edirne köylerinden insanlar, vatansever, çalışkan, üreticiler. Ondan sonra o da bana çok büyük bir duygu kaynağı, hazinesi. Edirne’nin o özellikleri var. Şimdi bir tepki yükseldi Edirne’den, aslında bir etki vardı. O etkiye karşı bir tepki örgütledi Vatan Partisi. Ve şu çok enteresan, basın çok fazla şey yapmadı. Yani görmemezlikten mi geldi, yoksa gördüğü halde yutkunmak zorunda mı kaldı? Ama biz baya yüklendik. Mahalli basın öyle değil. Bakın yerel basın, Edirne’nin 23 gazetesi ilgilendi. Geldiler ve iki gündür haklıyoruz. Üç dört defa manşet yaptılar, en büyük gazeteleri Edirne’nin. Bizim Anadolu basını çok iyi. Yani o sistemin kontrolü altında değil. Büyük beyzadeleri falan oraların kontrolü altında değil. Ama maalesef o ulusal denen basın, en ulus dışı basın diyelim. Oralar NATO’nun, Amerika Birleşik Devletleri’nin, batının, global büyük efendilerin diyelim, küresel efendilerin kontrolü altında. Ama bu kıymeti yok. Bakın bizim şeyin bir dört çiftlik İstanbul basını vardır. Kurtuluş Savaşı yıllarında İstanbul basını. Orada bakarız, o müteahrekat devrinde, yani işte 1918-1932’den sonra İstanbul’un 3 Ekim’de, 1922 yılı Ekim’de Türk ordusu girene kadar İstanbul’da çıkan gazetelerin haberleri baştan sona yalan, baştan sona dezenformasyon diyelim. İşte birkaç defa Mustafa Kemal Paşa ölür, birkaç defa Yunanlar onu esir alır. Ondan sonra hep ona karşı böyle müthiş bir hınç, öfke falan. Ama ne oluyor? İstanbul basını istediği kadar öyle olsun. Anadolu’da çıkan o hakimiyeti milliyeler Ankara’da, ondan sonra Sivas’ta çıkarılan irade-i milliyeler, onların dediği oluyor. Yani çocuk çarık makinelerle, pedallı makinelerle, ondan sonra çıkan Anadolu Gazeteleri, Kuva-i Milliye’nin gazeteleri, onların borusu ötüyor, en sonunda onların dediği oluyor. Onun için basın, bu basın bu gerçekleri bizim milletimize duyurmuyormuş. Ama gerçekler var. Yani istediği kadar onlar duyurmasın, o gerçekler var. Onun için o gerçeklerin en sonunda hükmü geçecek. Atina duydu ama, Ankara duymadı. Orada da bir vatanseverlik var. Bir kısmı vatanseverlikten duyuyor, bir kısmı da Türkiye’ye düşmanlıktan kendi halkını bilgilendirmeye çalışıyor. İsterseniz oradan birkaç başlık okuyayım ben size. Şimdi hakikaten Yunan basınında, Yunanistan’da yankı uyandırmış eylem, Edirne’deki Spotlighting Ve Yürüyüş. Etkili gazetesi Yunanistan’ın Etnoz, Milliyetçilik sokaklarda Dede Ağaç’taki NATO tatbikatına karşı Edirne’de gösteri, Türkiye’deki milliyetçi haykırışın keskin sesi yeniden yükseliyor başlığıyla verdi. Bir başka başka, bir başka başlık, sadece ölüler için Vize ki bu sizin sözünüz de EDIRNE’de meydandan söylediğiniz Bir Yunan gazetesinin sadece ölüler için vize başlığını atması da Yani ölüler geçebilir, diller geçemez. Dede Ağaç’tan bir yayın organı, Trakya’da bir şeyler oluyor diye başlık atmış. Perinçek NATO’ya karşı diye başlık atan var. Bu şekilde, fotoğraflarına falan da baktığımız zaman biz bugün gazetede bastık bunları. Yarınki gazetenin manşeti olacak. Fotoğraflarına falan baktığımız zaman çok canlı. Çok eylemi anlatıyor. Fotoğraflarıyla büyük eylemin coşkusunu anlatıyor. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Atina nasıl gördü bu işi? Orada tabii bir İkinci Cihan Savaşı’nda Yunanlar kök söktürdüler. Yani hem Mussolini’ye hem Hitler’in ordularına, Nazilere. Yani o küçük Yunanistan müthiş bir direnç gösterdi. Onun için orada hep bir yurtseverlik geleneği vardır. Biz o yurtseverlik geleneğini de alevliyoruz aynı zamanda. Ateşliyoruz. Çünkü güzel bir şey değil Amerika’nın çizmesi altında olmak. Bugün Yunanistan’da Amerikan üstleri falan filan. Bunların kendileri için neler vadettiğini görüyorlar. Ve üzüntü verici bir şey. Biz de konuşmamızda söyledik dedik. Yani o Amerikan postallarının önüne serilen Yunan bayraklarını kaldırın. Yani o Yunan bayrağı göklerde falan dalgalanmıyor fotoğraflarda olduğu gibi. Siz kendi ülkenizin işgaline razı oluyorsunuz. Bayraklarınızı ayağının altına seriyorsunuz. Onu kaldırın. Eğer siz kaldırmayacaksanız ama tekrar bizi zahmete sokmayın. Orada gönderme yaptık. Mustafa Kemal Paşa’nın Yunan bayrağı ayağının altına serildiği zaman yok diyor bunu kaldıracaksınız diyor. Biz başka bir milletin bayrağının üzerine basmayız falan gibi. Dolayısıyla sonuç itibariyle birbirimize çok benzeriz. Zaten Anadolu’nun adı Rum Rumaydı. Sultanı iklimi Rumdu bizim padişahlarımızın adları. Rum ikliminin Rum coğrafyasının sultanlarıydı. Resmi adları da oydu. Yani kendilerine Osmanlı padişahı, Türk padişahı falan diye. Sultanı iklimi Rum yani Roma padişahı. Roma’nın hakanı, kralı, hükümdarı diyelim. Ondan sonra birbirimize benzeriz. Geleneklerimiz, oyunlarımız, müziklerimiz, karakterlerimiz sonuç itibariyle. Hem Türklerin Asya’dan getirdiği birikim bu coğrafyada çok etkili olmuş. Ama bu coğrafyaya gelenler de Türklerin çok büyük bir üstünlüğüdür. Yani almayı, öğrenmeyi çok iyi bilir Türkler. Yani İran coğrafyasından, Anadolu coğrafyasından, Arap coğrafyasından, Çin coğrafyasından. Dünyanın her yerinden gittikleri zaman güzel şeyleri, olumlu şeyleri, ileri şeyleri almışlardır. O bakımdan bizim de onlardan öğrendiğimiz, aldığımız çok şey var. Yunanca’da şimdi 4-5 bin Türkçe kelime var. Bizde de işte balık isimleri falan filan. Birçok şeyi onlardan aldık. Dolayısıyla bu alışverişler, yani Türkiye’deki bir vatanseverlik orayı etkiler. Oradaki burayı etkiler. Ve el ele olacağız. Ve Yunanlı vatanseverlerin ifade ettiği NATO olmazsa, Amerika Birleşik Devletleri’nin bu coğrafyalar borusu ötmezse, biz birbirimizle beraber geçinmeyi biliriz. Yani Ege’deki balıklar gayet güzel geçiniyor tabii. Biz mi geçinmiyoruz? Niye geçinmeyelim? Bir şekilde. Şimdi iki izniniz olursa bir şey sormak istiyorum. Yani iki ülke halkının NATO’ya karşı şöyle kafayı kaldırıp biraz bir nefes alalım. Bir kendi kendimize kalalım. Biz zaten sorunlarımızı çözeriz noktasında bir şey var. Bir istikamet aslında çizildi gibi. Bu da milliyetçilik tanımına yeni bir şey açtı. Bir ark, bir yol açtı gibi. Bu da sol milliyetçilik, vatansever olmanın yanında sol argümanlarla yürüyen bir milliyetçilik modelini yeniden canlandırdı gibi. Yani işte o Kıvılcımlar’dan, Kasparalılar’dan başlayıp ama sonra sönümlenen, süreç içerisinde sönümlenen bir milliyetçilik modelinden, sol modelinden yeni bir modele doğru şey oldu, değişirdi. Bu şey, miting, hem milliyetçi vatansever unsurları taşıyor, sınır koruyan unsurları taşıyor, hem de emekten yana, üretimden yana sol argümanları da taşıyor. Bu geleceği şekillendiren, iki ülkeyi de aslında ilgilendiren bir kulvar açacakmış. Çok önemli bir kulvar. Bakın şimdi İkinci Dünya Savaşı’na bakıyoruz en yakın tarihte, milliyetçiliğin şahlandığı bir tarih. Yani Hitler’e karşı, Mussolini’ye karşı. Bakıyoruz Hitler’i Mussolini’ye karşı savaşan bütün milliyetçiliğin başında sol partiler oldu. Hatta birçok ülkede iktidara geldiler. Fransa’yla İtalya’da da iktidara geliyorlardı. Amerika gelip oraları basmasa. Bütün devrimler de sonuç itibariyle vatan savaşında oldu. Yani Çin devrimi, Kore devrimi, Vietnam devrimi, Küba devrimi, hatta Sovyet devrimi, hepsi bunlar vatan savaşında oldu. Yani çağımızda devrim ve vatan savaşı özdeş. Yani çünkü emperyalizmin mücadele çağı olduğu için sonuç itibariyle emperyalizmden kurtulan devrim yapmış oluyor. Emperyalizmden kurtulmanın adı da vatan oluyor, vatan savaşı oluyor. Bu çağımızda devrimin modeli, damgası tamamen vatanseverlik. Bu maalesef bizde bir yozlaşmalar oldu. Kozmopolit şeyler, vatansızlaşma. Yani solda enternasyonalizm bazı solcular tarafından bir vatansızlaşma diye, Sovyetler Dini’nin ordu vizyonist döneminde bir vatansızlaşma olarak enternasyonalizm yorumlandı. Yani Sovyet taraftarlığından Amerikan yandaşlığına geçildi. Halbuki Solun yaptığı bütün iş çağımızda vatan savunması, vatan için mücadele ve emeğin vatan savunmasındaki önderliği, öncülüğü. Yani şimdi onu tekrar siz çok güzel ifade ettiniz, tekrar onun dirildiğini görüyoruz. Bakın şimdi Türkiye’de emek kökenli ve emekçilerin partisi, vatan partisi vatanseverlik, milliyetçilik bayrağında emekçi halkı yükseltiyor ve emekçilerin partisi yükseltiyor. Yoksa kendisine milliyetçi diyen partiler var. Niye sesleri çıkmıyor? Niye bir Zafer Partisi’nin burada sesi yok? Niye bir İyi Parti’nin sesi çıkmıyor? Yani bunlar güya milliyetçi diyeyim ama bunların milliyetçiliği fukara Afganlara karşı, fukara Suriyelilere karşı, Amerika’yı gördükleri zaman bunların milliyetçiliği falan falan kalmıyor. Bu da çok önemli. Solun içinde de yozlaşan, vatansızlaşan kısımın hiç sesinin çıkmadığını görüyoruz. Bu bakımdan Yunanistan umut verici bir şey. Yunanistan’da solun Amerikan üsslerine karşı çıkması, bakın bizde de Amerikan üssü var, onlarda da var. Oradaki solcular bizim gibi Amerikan üsslerine falan tavır alıyor. Bizdeki birçok sol partiye bakıyorsunuz, adları işte şu sosyalist, komünist, şuydu buydu falan. NATO sınırımızın ucunda ötesinde şey yapıyor. Ama bunlar oralarda değil. Oralarda hiçbir şekilde değil. Fabrikanın önünde ondan sonra güya bir takım sermayeyi yenecek işçilerin bildiği, kahrolsun kapite sermaye falan. Sermayenin de bugün ilerici unsurları var. Yani o görev emirleri çok çok önemli. O bakımdan bu Edirne olayı sizin de belirttiğiniz gibi aynı zamanda emekçilerin önderliğindeki milliyetçiliğin çağımıza damgasını vuracağını ifade eden, gösteren çok önemli bir olay. Bir de Pikat’sın olduğu Yunanistan’dan bazı açıklamalar da var. Bir de işin Amerika cephesi var. ABD’nin Selanik başkonsolosu bugün ABD için ölen Yunan askerlerinin amma toplantısında bir konuşma yaptı. Konuşma sırasında tatbikatla ilgili de. ABD için mi ölmüş? Ne zaman ölmüş? Tam bilmiyorum genel başkanım. Yanlış bir şey olmasın. Kore olabilir. ABD için Yunan askeri mi? Yok Kore. Kore de olabilir. ABD’nin Selanik başkonsolosu ilk kez Yunanistan’ın kuzeyindeki üç liman birden bu tatbikatta kullanılıyor diyor. Selanik, Dedaç ve Kavala tam o bölge. Ayrı bir önem atfediyorlar anlaşılan bu tatbikata. Tabi çok önemli çünkü NATO’nun sınırı ve Doğu Akdeniz’e odaklandığı için Trump Doğu Akdeniz’de nereden başlıyor? Dedaç, Gümüşcüne, Selanik, Kavala buradan başlıyor. Aslında Doğu Akdeniz’in başladığı coğrafya. Dedaç, Kavala, Selanik o bakımdan çok önem veriyorlar. Aynı zamanda o Ege Denizi’nin kuzeyi Baltık Denizi’nden yapılacak ikmalin, Akdeniz’e yapılacak ikmalin limanları aynı zamanda. Halil Öztaraç komutanımız çok güzel açıkladı, Ege’den Türk donanmasının gücü dolayısıyla Akdeniz’den bir ikmal planlayamıyorlar. Nereden planlıyorlar? Yukarıdan Baltık Denizi’nden Amerikan veya NATO ikmal gemileri gelecekler. Oradan, karadan buralara ikmal yapılacak. O bakımdan buraların öyle bir özelliği de var. Dedaç’ın, Gümüşcüne’nin, Kavala’nın, Selanik’in böyle bir özelliği de söz konusu. Tabi buralar hep Türk kokulu yerler. Batı Trakya, aslında bizim misak-ı millinin içinde olup da kaybettiğimiz yerler. Oralarda ben bulundum da, Selanik’te olsun falan, giderken gelirken falan. Biraz Yunanca konuşmalar falan olmasa, neresine baksanız bizim kokanımız. Bizim iklimimiz, bizim havamız. Onları çok iyi biliyoruz. Sayın Genel Başkan, Trump dediğiniz, bu ABD elçisi ve Trump’ın açıklamaları var. Nasıl açıklamalar? Tabi West Point Askeri Akademisi’nin mezuniyet töreninde konuştu. Donald Trump, ABD ordusunun rolünün silah zoruyla demokrasi dayatmak ve yabancı kültürleri dönüştürmek olmadığını söylüyor. ABD ordusunun asıl amacının ülke sınırlarını işgalden korumak olduğunu ve bu temel ilkeyi yeniden tesis etmek gerektiğini. Valla bu 80 yıla, yani arkada kalan 1945 sonrasına böyle bir çizgi çeken bir konuşma. Yani 80 yıl boyunca, 1945’ten sonra Hitler’in külahını Amerika Birleşik Devletleri giydi. Onun çizmesini diyelim, Hitler’in çizmesini giydi. Ve 45 sonrasından bugüne kadar, 2025’e kadar Amerika’nın yaptığı işlere baktığımız zaman silahla, sopayla, sözüm ona demokrasi dayatma. Yani demokrasi onun dayattığı sömürünün örtüsü oluyordu. Demokrasi, özgürlük, freedom bayrağı altında o dayatmalar oldu. Şimdi burada bir blanço çekiliyor ve bir anlamda bir özel iştir bu. Yani biz diyor Trump bundan sonra Amerikan ordusu olarak ülkelere silahla demokrasi falan dayatmayacağız. Bizim savunmamız kendi vatanımızın savunması olacak diyor. Şimdi bu nedir? Amerika’nın gücünün artık sınırlanmış olmasının getirdiği sonuçlar. Yani Amerika eskisi gibi meydan okuyamıyor. Yani bir anlamda Trump’ın bu kabulleri gerçekçi kabuller ama Doğu Akdeniz hariç diyelim. Yani Amerika’da baktı ki böyle hem Ukrayna, Doğu Avrupa cephesi hem Çinlilerle Tayvan cephesi. Ondan sonra diyelim üç cepheden, üç cephede birden mücadelenin onlar için başarı getirmeyeceği ve büyük bozgunların kapılarını açacağını değerlendiriyorlar ve Doğu Akdeniz’e odaklanıyorlar. Dolayısıyla genel olarak dünyada Amerika’nın öyle yemilerini yollayıp silahlarını yollayıp illa dolarla alışveriş yapacaksın. O doların silahla dayatılması demokrasi adı altında o sevdaların sonucu. Artık o sevdaları yürütemez hale geldi Amerika. Dolar saltanatı da çöküyor. Amerika’nın silahlı gücünün karşısında büyük silahlı güçler oluşuyor. Kendisi de söylüyor zaten Trump. Ben size sözleri de var. Tam şunu söylüyor. ABD’nin tartışmasız hakimiyet dönemi sona erdi diyor. Doğru tabii. Doğru bir dünya tahlili yapıyor Amerika Birleşik Devletleri. Yani 1945-50’lerde Amerika dünya üretiminin yarısını, dünyada 100 üretiliyordu, 50’si Amerika’da. Amerika Birleşik Devletleri’nde. Kıta değil de Amerika Birleşik Devletleri dünya üretiminin yarısını yapıyordu. Şimdi Amerika Birleşik Devletleri’nin üretimi dünya üretimi içerisinde %13-15 oralarda. Yani %50’den 15’e düştü. Dolayısıyla dünyadaki iddiaları ürettiğin kadar iddialı olursun, silahın kadar iddialı olursun. Üretimde düşme tabii silahlı gücün de önemli zaaflar getirdi. Bir de buna direnmeler, başkaldırılar oldu. Vietnam Savaşları, Laoslar, Kübalar, dünyanın her yerinde Afrikası, Orta Doğusu, Araplar ayağa kalktı. Güney Amerika bahçesiydi, artık bahçesi değil. Güney Amerika, Amerika’ya isyan etmeye döndü falan. Bütün dünya dengeleri değişti. Trump bunun ürünü. Yani yeni dünya dengeleri Amerika’nın kendi içinden bu gerçekleri kabul etmek zorunda kalan bir akımı çıkarttı. Siz ama orada bir Doğu Akdeniz hariç diyorsunuz. Onu nasıl adı ayırıyorsunuz? 9 tane üst kurdu getirdi Yunanistan’a. Ondan sonra. Hep görüyoruz Suriye’yi işgal ettiler, Beşşar’a satı devirdiler. Bu da Amerika’nın artıhanesi, kazançları. Yani Amerika gelirlerken bizim Doğu Akdeniz’de ataklar yaptı. Kalktı Suriye’deki Beşşar’a satı devirdi. Suriye’yi parçalamaya yönelik önemli bir hamle yaptı. Doğu Akdeniz’de görüyoruz Nabil Dina, Nemesis tatbikatları. İsrail’le birlikte, Yunanistan’la birlikte, Güney Kıbrıs’la birlikte. Yani Doğu Akdeniz’de bir yığınak ve ısrar var. Kıbrıs. Kıbrıs’ta bir yoğunlaşma var Amerika’nın. Onunla beraber İsrail’in. Bir Amerika-İsrail-Yunanistan ittifakı Doğu Akdeniz’de oluştu. Silahlı bir ittifak. O bakımdan Doğu Akdeniz’e yoğunlaştığı ve Doğu Akdeniz’i odak olarak gördüğü. Bunu ilk defa Vatan Partisi saptırdı ama Amerikan kaynakları da bunu artık açıkça söylemeye başladılar. Doğu Akdeniz. Bir de Doğu Akdeniz tabi Amerika’nın rakiplerinin boğazını sıkacağı bir coğrafya. Yani Çin enerji kaynaklarının yüzde 60’ı Hürmüz Boğazı’ndan gidiyor. Dolayısıyla Doğu Akdeniz’e hakim olursa Amerika, Çin’in de enerji kaynakları üzerinde bir kontrol mekanizması kurulmuş olabilecek. O bakımdan da Doğu Akdeniz’e önemli yükleniyor. Bir şey daha sorabilir miyim? Tabi tabi buyrun. Soracaktınız herhalde. Evet bir şey sorun. Tam bu noktada şöyle bir yorum da geliyor. Madem Trump Orta Doğu’dan artık vazgeçiyor ama İsrail de bir taraftan saldırganlaşıyor. Acaba Türkiye ile ABD yakınlaşabilir mi? İsrail’in dışında ayrıca. Yani bence Orta Doğu’dan vazgeçiyor dememek lazım. Doğu Akdeniz dediğimiz zaman işte Ege Denizi bir Doğu Akdeniz Denizi. İsrail, Suriye, Akdeniz’de Türkiye’den sonra Mısır’dan sonra geniş kıyıları olan Libya’dan sonra ülkeler. Yani Doğu Akdeniz’den Batı Asya, Orta Doğu dediğimiz coğrafya birlikte olan bir coğrafya. Dolayısıyla Trump’ın Orta Doğu’dan vazgeçtiğini söyleyemeyiz. Ama kendi sınırlarını daha iyi tanımlayan bir politika izliyor ABD’de. Yapabileceklerini tespit ediyor. Gücünün sınırlarını saptıyor. Bana vazgeçme diye bir yorum yapılırsa yapabilirler. Ama odaklandığı yerin bu coğrafya olduğu ortada. Ama odaklanırken de yapabileceği gücü görmek. Bakın o zaman ne oluyor? Müttefikler toparlamaya çalışıyor. İsrail’iydi, Yunanistan’ıydı. Mesela Türkiye’yi feda ederek Yunanistan’la açık bir şeye girdi. Beraberliğe girdi Amerika. Eskiden her şeye rağmen Yunanistan ile Türkiye arasında bir denge. İkisi de nota ittifak, ikisi de müttefik. Türkiye’de hatta daha önemli. Ama şimdi artık o dengeleri gözetmiyor. Türkiye’yi karşısına alıyor ve Yunanistan’la beraber oluyor. Bu da Doğu Akdeniz politikasının bir devamı, kadatı. Çünkü Türkiye ile Doğu Akdeniz’de amaçlarına ulaşamıyor. Hatta tersine Türkiye’yi de parçalayan bir Kürdistan planı stratejik hedefi, Amerika Birleşik Devletleri’nin. Ama onun da tabii büyük problemleriyle karşı karşıya. Trump’ın bu açıklaması bir nedamet ya da bundan sonraki yol haritasını belirleme bir uslandık açıklamasından ziyade, kriz içinde olan Amerikan ekonomisinin bir iş adamı olarak bir çıkış noktası arıyor gibi bir şey var. Bir yürüyüş yolu var. Yani bir Amerikan devlet başkanının olmadığından öncelikle bir iş adamı olarak. Yani ekonomiyi çok iyi yöneten bir adam çünkü. Onun için kendi sınırlarının ne olduğunun farkında. Fakat bu bölge içerisinde nasıl bir kar şey yapıyor, gözetiyor? Bu yeni bir tarafsız bir alanda bir kapışmayı mı hazırlıyor? Yoksa burada bir yer altı kaynakları, yer üstü kaynakları, stratejik bir bölge olması ve oranın jeopolitiğine hakim olmak üzere mi bu ortaklıkları ve ittifakları kurmaya çalışıyor? Evet, bir parça olabilir ama esas ana ceryan ve yöneliş olarak bakarsak, dolar saltanatının çökmesi sonucu haraç toplayamıyor eskisi gibi. Ve Amerika tabii Trump diyor ki biz kaynaklarımızı çöllere gömdük. Bu kaynakları içeride, ondan sonra yatırımda kullanalım ve Amerikanın ekonomisini first Amerika diyelim ve Amerikan ekonomisini canlandıralım. Yani silaha, şuna buna falan yatırım yapmak yerine Amerikan ekonomisini canlandırmaya yönelik elimizdeki tasarrufları o amaçla kullanalım. Yani yatırmayı önlendirelim elimizdeki tasarrufları, silahlı yayılma, mücadeleye değil. Çünkü onun olumsuz sonuçlarını yaşıyoruz. Mesela kendisi söyledi ki 8 trilyon doları çöllere gömdük dedi. Yani çöllere gömeceğimizi o 8 trilyon dolarla Amerika’nın, tabii 8 trilyon bir yılda olan bir şey değil yani bir toplam olarak, diyelim o 8 trilyon doların o tasarrufun Amerika’da yatırıma yönlendirilmesi, Amerika’nın iç ekonomisi canlandırılabilir. Politikası bu. Zaten en son gümrük tarifeleri falan da yerli üretimi Amerika Birleşik Devletleri’nde korumaya yönelik. Yani yabancı malların Amerika piyasalarına girmesini önleyip, ondan sonra onlara gümrük tarifeleri uygulayarak Amerikalı üreticiyi ateşlemek, onları harekete geçirmek. Böylece kaynakların dışa akmasına son vermek ve dış ticaret açığını Amerika’nın kapatmak. Çünkü olağanüstü büyük bir dış ticaret açığı veriyor ve son ayda, Şule’ye sordum, 40,8 milyar dolar son bir ayın dış ticaret açığı Amerika Birleşik Devletleri’nde bu tarihte rekor oluyor. Yani 41 milyar dolar. Amerika çareyi üretim devriminde mi arıyor? E tabii. Formül? Daha doğrusu Trump politikaları orada arıyor. Öbürü o dolar saltanatıyla zenginleşen ve dolar saltanatıyla Amerika ekonomisini ayakta tutan neo-jonglar, bayramlar falan filan. Onlar da Trump’ın geleceğiyle ilgili bazı planlar içindir diye hep yazılıyor. Yani öldürecekler, vuracaklar, devirecekler gibi. Amerika’nın iç çelişmelerinde de bir keskinleşme var. İznin olursa değerli arkadaşım, hemen bir şey sormak istiyorum. Elon Musk’ta bir uzaklaşma var. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Yani ciddi anlamda böyle çok birlikte, hemen sağ kolumda yürürken böyle bir gerileme. Hatta görebildiğim kadarıyla bu Donald Trump’ın şeyi değil, inisiyatifinde değil, Musk’ın ben biraz dinlenmek istiyorum diye biraz geriye çekilme gibi bir şey hissediliyor. Nasıl değerlendiriyorsunuz bunu? Bunu ben çok iyi bilmiyorum. Yanlış bir şey söylemeyeyim. Yani onu araştırayım falan, gelecek hafta bu konuyu konuşalım. İyi bilmediğim bir konu. Sağ olun. Bir de tabii Hazır Orta Doğu’yu, Doğu Akdeniz’i konuşmuşken PKK’dan açıklamalar geldi. Yine Murat Karayılan’ın, daha doğrusu şöyle söyleyelim, 12. Kongre, o Fesih adı altında yapılan kongrenin konuşma dökümleri ortaya çıkmaya başladı. Murat Karayılan, PKK’nın kendi internet sitesinde, PKK’nın yayın organında bir takım konuşmaları yayınlandı. Diyor ki, biz Abdullah Öcalan’a güveniyoruz, rehber Apo diyor, ama geliştirdiğimiz yeni savaş doktrinine de güveniyoruz. Üçüncü Dünya Savaşı’nın merkezi Kürdistan, PKK’ya destek verecek olanlar var, kimse bizi ortadan kaldıramaz, diyor. Vallahi ben bu konuşmayı okudum, izledim ve bu bir Abdullah Öcalan’ın isyan konuşması. Yani güveniyoruz, müminiz, onlar giriş, yumuşatma cümleleri. Esas olarak, Apo böyle diyor ama biz silahları falan bırakmayacağız. Özeti bu. Bugün yine Ulusal Kanal’da seyrettim. Bese Ozat. Bese Ozat açıkça İsrail’e çiçek uzattı ve onlar bizim dostumuz ve onların koruması altında siyasetlerimizi sürdüreceğiz gibi bir açıklama yaptı. Orada da artık gizlenemiyor bunlar, İsrail’den medet ummalar, Amerika Birleşik Devletleri’nden, onların silahlarından medet ummalar. Artık gizlenemiyor çünkü onları silahları bırakmayın diyen, örgütünüzü feshetmeyen diyen iki tane ülke var şu anda Amerika ile İsrail. Ve şimdi liderlerinden de PKK’nın Amerika ve İsrail’e böyle gül uzatan, çiçek yollayan ve onlardan medet umman, yardım isteyen açıklamalar gelmeye başladı. Yani Murat Karayılı’nın konuşması benim de çok çok dikkatimi çekti. Şimdi bunlar ortaya çıkmadı. PKK’nın yayın organlarını sizin belirttiğiniz gibi yayınlaması da anlamlı. Demek ki o Murat Karayılı’nın konuşması değil, PKK yani Kandil’deki PKK esas liderliğinin o konuşmanın etrafında yavaş yavaş toplanmaya başladığı gibi yorumlar da yapılabilir. Parça parça yayınlıyorlar ve o daha yumuşak yerlerine yayınlanır. Yani yayınlayabilirler de, öyle şeylere dikkat ederler. Yani yayınladıklarına göre o tavrı benimsiyorlar. Şunu anlatmak istedim, daha yumuşak mesajları ilk başta yayınladılar, şimdi giderek daha sert tonlar. Belki de öyle sinyali verdiler kongre kararlarında. Başlangıçta bu iddiacı mı diyeyim, maceracı diyeyim, o maceracılar belki çok ağır basmıyordu ama biraz Amerika’dan, İsrail’den falan destek alınca onlar böyle seslerini yükseltmeye başladılar. Yani Abdullah Öcalan’ın belli bir otoritesi vardı. O otoriteye karşı ilk başta biraz da Türk Devleti’nin gücü, ağırlığı falan, o otoriteye karşı bir tavır alamadılar ama şimdi yavaş yavaş anladığıma göre İsrail’den ve Amerika’dan da yürüyün, dayanın, arkanızda biz varız, korkmayın falan gibi mesajlar aldılar. Kongre kararlarında vardı değil mi Sayın Genel Başkan? İlk o kongre kararlarında zaten bunları işaret eden çok sihirli, kapalı cümleler vardı. Tabii, tabii, tabii, var. Ve ilk şey de sanki Öcalan’a rağmen alınmış kararlar, havası, kokusu vardı sanki. Ama bu kadar açık değildi. Daha üstü kapalıydı. Şimdi bu bizim Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin de burada önemli zaaf ve yanlışları var. Yani mesela Abdullah Öcalan’ın o devletle ve toplumla bütünleşme anahtarını yakalamak ve onun üzerinde durmak yerine terörsüz Türkiye, daha taktik, daha geri planda bir çizgide hükümet yer aldı. Halbuki devletle ve toplumla bütünleşme, Türkiye Cumhuriyeti devletiyle ve Türk Milletiyle bütünleşme stratejisinde kararlı bir tavır alsaydı bizim hükümetimiz hiç oraya, yani bir pas atmış oldu Abdullah Öcalan. Yani devletle ve milletle bütünleşme bu işin köklü çözümü. Bizim hükümet Abdullah Öcalan’ın gerisine düştü orada. O tabii şeye cesaret vermiş oldu PKK’ya. Bir de Amerikan’ın ve İsrail’in bastırması, o da cesaret vermiş oldu. Bugün Besel Uzat’ın açık İsrail yandaşlığı. Zaten kongre kararında da vardı, siz o zaman çok güzel bir şey söylüyorsunuz, selam çakıyorlar dediniz. Hacı Nehut sözünüzü ben her yerde kullanıyorum. Ondan sonra kongre kararında küresel şeyi, atak hamleye selam yolluyorlardı, onu alkışlıyorlardı. Şimdi orada zaten kendi tavırlarını belirttiler ve şimdi daha diyelim o konuda cüretkar açıklamalar gelmeye başladı. Onlar da selamı aldılar, aleyküm selam dediler. Aldılar ve Suriye’nin kuzeyinde yığınak yapıyorlar. Suriye’nin kuzeyine silah bırakmak yerine, PKK’yı feshetmek yerine, kuvvetlerini Suriye’nin kuzeyine yığmaya başladılar. Bunu Devlet Bahçeli de açıkça söyledi. Ama Devlet Bahçeli’nin oradaki çözümü de, bunu koordinasyonla, eş güdümlü beraber denetleyelim, beraber kontrol edelim. Komisyon. Hani PKK fesholuyordu, silah bırakıyordu, beraber yapalım dediğiniz zaman PKK’yı muhatap olarak kabul ediyorsunuz, ortak olarak kabul ediyorsunuz ve PKK’nın Irak’ın kuzeyinden Suriye’nin kuzeyine geçmesini de beraber yapalım, eş güdümlü olarak yürütelim diyorsunuz, yoksa ben sizi yok edeceğim falan, o tavırları görmedik. O da çok ilginçti. Milliyetçi Hareket Partisi’nden, Devlet Bahçeli’den o tavrın çıkması. Yani Suriye’nin kuzeyine yapılan intikaller diyor, eş güdümle yapılsın. Ve kontrol ve denetimle yapalım, beraber yapalım. Neyi kontrol edeceksin, neyi denetleyeceksin? Adam silahlarını elinden alıp mı geçecekler? Bahçeli’nin bu komisyon önerisine, yani Dem’le olan görüşmedeki komisyon önerisine AK Parti biraz uzak. Öyle bir şey var, yakın değil en azından gibi bir hava var. Komisyon da sonuç itibariyle PKK’nın ortak olduğu bir yönetim merkezi oluşturmuş oluyorsunuz. Çünkü mecliste komisyon deyince, Dem Parti de var. Üçüncü parti oluyor hatta. AK Parti, CHP, sayı itibariyle Dem Parti var, sonra MHP var falan filan. Şimdi onlarla beraber bu işi götürelim, komisyon kuralımı beraber götürelim dediğiniz zaman, burada PKK’nın silah bırakılması, fes olmasını falan tekrar o masada tartışır hale geliyorsunuz. Dem Parti bu işi götür, devam ettirmek istiyor. Lozan karşıladığı tavırlar, diğer silahlı mücadele yöntemine son vereceğiz diyor PKK kongresi. Silahları bırakacağız değil mi? Evet, silah duruyor bir kenara. Nedir? Abdullah Hocadan diyor ki silah bırakın diyor. Bunlar diyor ki silahlı mücadele yöntemine son vereceğiz. Yani silah yine bende, burada silahı elimde tutacağım ama şimdilik kullanmıyorum. Onu diyor. Çünkü elinde tuttuğun zaman kullanma olanağını da elimde tutmuş oluyorsun. Yani burada hala PKK’nın silah bırakması ve örgütün kendini fes etmesi şu anda ortada duran bir olay. Ancak kuvvetle çözülecek bir olay olarak gözüküyor. Hatta o tür açıklamalar da oldu. Yani gözünüz varsa gelin hadi elimizden silahı alın falan gibi. Gene Murat Karayalan’dan bir hafta on gün evvel o tür açıklamalar çıkmıştı. Evet, doğru. Şeyi de biliyoruz. PKK kongresinde öncesinde işlerinde çok şiddetli bir çelişme olduğunu rahmetli Sırrı Süreyya Önder’de bizi ziyaret ettiği zaman o da bize çok geniş bilgiler vermişti. Yani PKK içinde, Dem partisi içerisinde Amerika-İsrail yanlıları ile Türkiye’ye yakın duran Abdullah Öcalan yanlılar arasında bir şiddetli bir geçimsizlik mi diyelim artık öyle bir şey olduğunu görüyoruz. Peki acaba bu noktada şöyle bir tartışma da var. ABD PKK’dan baz mı geçiyor? Büyükelçi ve Suriye’nin özel temsilcisi Tom Barrak çok ilginç bir açıklama yaptı aslında. Biraz önce ABD’nin liderlerinin yaptığı açıklamalara eş değer o sırada konuşulabilir. Diyor ki, Batı’nın müdahale dönemi sona erdi. Bu genel… Pardon. Buyurun. Bu genel söylenen bir şey. PKK bağlamında bir şey söylemiyor. Eğer PKK’dan vazgeçse ABD veya İsrail, Murat Karayılan o açıklamayı yapmaz. Yani Abdullah Öcalan’ı bir anlamda kafa tutan isyan eden o açıklamayı yapmaz ve yine vazgeçse Amerika, besi uzat birkaç gün önce İsrail’i tamamen bir kurtarıcı, güvenilir müttefik olarak görmesin. Demek ki oralardan dayanın, direnin, merak etmeyin falan gibi şeyler alıyorlar, telkinler alıyorlar ki orada duruyorlar. Vazgeçmedikleri, yani ABD’nin vazgeçmediği görülüyor buralardan. Peki. Vazgeçtiği an, şunu söyleyeyim. Amerika ve İsrail PKK’dan vazgeçtiği an PKK beyaz bayrak çeker. Hatta Türkiye Cumhuriyeti Devleti ordusu silah gösterdiği, kararlı bir tavır aldığı, Cumhurbaşkanımızın demir yumruk diye tanımladığı seçeneği uyguladığı an çözülür PKK. Yani o demir yumruğa karşı durabilecek gücü yok. Bugün de çok önemli o coğrafyayı bilen insanlarla konuştum. 60-70 bin adamı olduğu, militanı ve hatta teröristi olduğu PYD’nin biliniyor. Ama 60-70 bin böyle çok büyük bir rakam gibi gözüküyor. Ama yani silah kullanma, organizasyon, komuta yeteneği, disiplin, ondan sonra modern savaş teknikleri falan konularında yetersiz ve geri unsurlar. Türk Silahlı Kuvvetleri karşısında direnme, hele düzenli ordu mücadelesi verebilecek unsurlar değil. 60-70 bin onun için biraz belki değişik gözümüzde büyük bir rakam gibi gözüküyor. Ama o 60-70 binin niteliği, Türk Silahlı Kuvvetleri ile baş edebilecek bir nitelik değil. Yani o çok çok önemli. Tabii bu arada şu unsuru da buraya yükleyelim. Genel Amerika Birleşik Devletleri, KAPTÜ Suriye ile ilgili olarak, Suriye’nin içinde bir hafta mı desek, iki hafta mı desek, o masallarda olur ya, bir hafta mı desem, iki hafta mı desem, Suriye’de Ameşşara yönetimi devrilebilir ve bir iç savaş çıkabilir falan. O da yeni söylendi, iki üç gün önce. Geçen hafta içerisinde Mark Rubio senesoda böyle bir açıklama yaptı. O da şu bakımdan önemli, Türkiye tam Ameşşara’yı ayakta tutmaya, onunla beraber hareket etmeye falan çalışırken, birdenbire Amerika Birleşik Devletleri Ameşşara’ya bir anlamda bir tehdit yöneltti. Yani sen öyle orada kolay kolay duramazsın. Üç tane kuvvet var HETEŞE içerisinde, biri reformcular denen Ameşşara takımı, biri işte tamamen radikal diye bilinen sahte İslamcı diyelim, yani İslam’la ilgisi olmayan şeriatçı bir güç var. Bir de yabancı kuvvetler dedikleri, Orta Asya’dan falan gelmiş unsurlar var. Ameşşara bu üç güç arasında en zayıf olanı ama iktidara o geldi başka sebeplerle. Şimdi onun tahtının da sallandığı ve tartışma konusu olduğu ve bir takım kalkışmalarla karşı karşıya gelebileceği söyleniyor. Peki, devam edeceğiz ama reklamlardan sonra.
Evet tekrar birlikteyiz. Evet şimdi Orta Doğu’yu ve Suriye’yi konuşuyorduk. Bir başka tez daha var Orta Doğu ile ilgili ben onu da sormak istiyorum size. Bir de konuşulan şu var ki Türkiye himayesinde acaba bölgede başka bir ikinci bir devletçik olabilir mi? Türkiye himayesinde Kürdistan. Evet Türkiye himayesinde Kürdistan. Çok eskiden gelen bir tez. Ama yapılan açıklamalar peş peşe yapılan açıklamalar biraz sanki oraya doğru mu gidiyor gibi bir şey. Yani Amerika bunu anladığıma göre Trump bunu Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’a sunuyor. Ya al diyor dostum Tayyip Erdoğan diyor bu senin kucağına verelim diyor bu Kürdistan’ı diyor. Sen himaye altına al diyor. Bu sana zarar vermesin diyor. Senin kucağında olsun diyor. Ve buna yönelik bazı şeyler var. Mesela devlet bahçelinin o Suriye’nin kuzeyine geçen PKK güçlerini gel birlikte kontrol edelim. Ondan sonra eş güdümlü yapalım dediği an orada o yığınağı kabul etmiş oluyor devlet bahçeli. Peki o yığınağı kabul ettiğin zaman ne oluyor? Bir devletin kurulmasını Suriye’nin parçalanmasını benimsiyorsun. Ama insanın aklına hemen şu geliyor işte Halep’i de alalım bilmem neyi de alalım işte Halep. Yani sonuç itibariyle orada kurulan sözüm ona Kürdistan aynı zamanda bir Türkiye için fetih. Yani Sayın Devlet Bahçeli ve Sayın Tayyip Erdoğan da Fatih olacaklar. Kuzey Suriye Fatihleri. Yani o seçeneğin de bugün canlandığını görüyoruz. Ama Türkiye bu zokayı yutar mı? Çünkü sonuç itibariyle orada yontuğun kazık en sonunda sana gelir batar. Yani o bir Kürdistan sınırımın ötesinde ben kontrol ediyorum dersin ama bir denge bozulduğu koşullarda birdenbire onun sana doğru döndüğünü görürsün. Yani o plan o zaten. Dolayısıyla sizin dediğiniz o Türkiye’yi maalesef Kürdistan mı yoksa oluyor böyle bir süreç mi var? Öyle bir seçenek de var. Yani onu götürmek isteyenler de var. Ve hatta Devlet Bahçeli’nin o yaptığı konuşma sanki o seçeneğin peşinde olduğu izlenimini veriyor. Bugün bir de Demparti’yle olan görüşmede yaptıkları konuşmalar falan da insanın içinde bunları getiriyor. Yani Devlet Bahçeli de böyle bir Kürdistan’ı himaye etmek isteyen, ona abilik yapan ondan sonra ve onu kontrol altında tutan. Dolayısıyla aynı zamanda Türkmen nüfusu da fetheden ve Türkiye’ye katan planların da kafalarda olabileceği ihtimalini görüyoruz. Sayın Genel Başkan hatırladığım kadarıyla öğrenmek için soruyorum. Anad döneminde de böyle Kerkük’ün, Musul’un konuşulduğu bu tepsinin yani bu altın tepside bir sunma hatta rahmetli Özal’ın da bu konu üzerine bayağı ciddi böyle ağır açıklamalara doğru yönlendiği bir süreç yaşadık. Bu benzer bir süreç bunun tekerrürü. O konuda da benim başımdan gelen bazı tecrübeler de var. Biz işte ikimize doğruyu çıkarırken, tabi Turgut Özal’ın bu planına Türk Silahlı Kuvvetleri isyan etti. O zaman Genelkurmay Başkanı Necip Toruntay, Irak’ın kuzeyine Türk Silahlı Kuvvetleri’nin girmesi yönündeki Cumhurbaşkanı Özal’ın emrini dinlemedi ve istifa etti. O istifa edince ısrar edemedi Özal. Üç koy beş alacağız falan gibi şeyler vardı ve yani Türk Silahlı Kuvvetleri oraya girecek. Amerika da diyordu ki siz Irak’ın kuzeyine girin orası sizin olsun. Ama Türk Silahlı Kuvvetleri bunu gördü ve onun üzerine biz o zaman ondan evvelki yani Necip Toruntay’dan önceki Genelkurmay Başkanımız Ürhu ve Kara Kuvvetleri Komutanımız Necdet Öztorun’la buluştuk. O zaman Serhan Boluk da bizim yazı işleri müdürümüzde ya da haber müdürümüzde. Şeyde Öztorun’un evinde buluştuk. Necdet Ürhu, Öztorun, ben ve Serhan Boluk dördümüz buluştuk. Ve orada o sırada TAFT gelmişti Savunma Bakan Yardımcısı. İşte Blitz, yani Şimşek Ziyaret Türkiye’yi bir yıldırım ziyaretinden bahsediyorlardı falan. Bizde komutan onlar yani yeni Genelkurmay Başkanlığı sona ermişti Ürhu’nun ve Kara Kuvvetleri Komutanı da Ürhu’la beraber emekli olmuştu. O da Özel’in şeyiyle, tertibiyle onları emekli etti ve ordunun Komut Akademisi’ni kontrol altına almaya kalktı. Neyse buluştuk ve biz sorduk. Dedik ki Sayın Komutanım, yani siz niye TAFT’la görüşmeyi reddettiniz? Evet dedi, reddettim dedi. Çünkü dedi, o dedi Türkiye’yi maalesef Kürdistan Planı’nın koltuğunun altındaki dosyayla geliyordu dedi. Ve biz görüşmeyi reddettik. Senin muhatabın siyasilerdir, sen Savunma Bakan Yardımcısısın ve biz askeriz. Biz askerlerle görüşürüz ama senin görüşeceğin adam Turgut Özal’lardır dedik ve reddettik dedi. Ve ondan sonra bu konuyu konuştuk. Ve orada Türk Silahlı Kuvvetlerinin o Türkiye’yi maalesef Kürdistan Planı’na karşı olduğunu, onların ağzından da açık ifadelerle bir kez daha öğrenmiş olduk. Necip Toruntay’da zaten tercih edilen komutan olduğu halde, o da ordunun o genel tavrını benimsedi ve Irak’ın kuzeyine girmeyi reddetti. Ve istifa ederek reddetti. Ondan sonrasını getiremedi Turgut Özal. Yani arkasından gelene girsen dese o da istifa edecek falan. Yani dediğiniz çok doğru. Özal’ın planı buydu. Eşref Bitlis’in şehit edilmesi de bu kapsamda. O da Türkiye’yi maalesef Kürdistan Planı’na karşı olduğu için uçağa düşürüldü ve şehit edildi. Peki ABD’nin bu tecrübeleri var. Yani bunları sınadı. Tekrar böyle bir plana tevessül eder mi? Gücü yeterse eder. Bir mevzi kazandı Suriye’de, Beşar Esad’ı devirdi. O bir başarı onlar için. İsrail güneyden girdi. Eşara böyle Amerika’ya kafa tutabilecek falan bir konumda değil. Ondan sonra yani Suriye’de dengeler İsrail ve Amerika lehine. Ama Türkiye’de Eşara’yı yanında tutmaya çalışıyor. Ama Türkiye de bu konularda kararlı değil. Yani işte dostum Trump ondan sonra falan filan. Edirne’de benzetmeyle anlattım şeyi. Keloğlan masallarında Peri Padişah’ın kızı. Benim en heyecanla izlediğim dinlediğim bölüm o bölümdü. Ama o uyuyor bu olaya. Peri Padişah’ın kızı Keloğlan’a aşık olur tabi. Masal olunca olur. Bir tek masalda aşık olur zaten. Trump’ın sayın cumhurbaşkanımıza aşık olması da ancak masalda olacak bir şey. Öyle bir tevatürde dolaşıyor ya masallar Ankara’da. Yani Trump bizim cumhurbaşkanımızı çok seviyor. Ona Meftun bayılıyor, Mest falan filan. Bunlar da tabi Türkiye kamuoyunu uyutmaya yönelik. Ve sizin dediğiniz planla ilgili şeyler. Yani şu görüyor musunuz Amerika Birleşik Devletleri bizim cumhurbaşkanımıza hayran. Onu çok seviyor. Araları çok iyi falan. Dolayısıyla bir Amerika işbirliğiyle geliştirilecek bazı senaryoların ısıtıldığını söyleyebiliriz. Bütün bunlara bakarak. Amerika kendini, ABD kendini güçlü hissederse dediniz. Yoksa öbür tarafta ABD herhangi bir zaaf hissederse mi? İkisi de birbirinin güçle zaaf değil mi? Karşıdaki zaaf senin gücündür, senin gücün öbür tarafın zaafıdır. Zaaf biraz daha cesaretlendirir herhalde gücü. Tabii tabii. Yani Türkiye’de başı dik bir yönetim olduğu zaman, diyelim bir milli üreticilerin hükümeti, vatanpazinin içinde bulunduğu bir hükümet. Amerika Birleşik Devletleri’nin iddiaları falan bayağı zayıflar o zaman. Onu görmemiz lazım. Amerika’nın da gücünde sınırlar var ama o da bunu bildiği için cepheleri teke indirip, öbür cephelerde diyelim işte Ukrayna’da Rusya’yla anlaşmak, Çin cephesinde Çin’le ekonomik rekabeti sürdürmek ama silahlı bir rekabete girmemek. Ama silahı daha çok bölgemizde, efendim bölgemizden de çekiliyor. Ben onun çekildiğini şu zaman anlarım. Eğer Trump bu Ege kıyılarındaki, Yunanistan’daki üstlerini, tanklarını, toplarını, uçaklarını falan toplar götürürse, derim ki evet Orta Doğu’dan vazgeçiyor. Ama şu anda öyle bir şey olmadığı gibi burnumuzun dibinde o tatbikatlar yapılıyor. Yani Amerika’nın komutası altında olan tatbikatlar. Siz bana lütfen dur deyin, ben kaptırdım mı gidelim. Başlayın buyurun lütfen. İsterseniz ekonomi konuşalım. Evet. 26 Mayıs’ta Yeni Şafak bir manşet attı. Çok tartışıldı bu konu. Rejideki arkadaşlarımız da yansıtabilirlerse. Diyor ki Yeni Şafak, faiz arttı, döviz yükseldi, enflasyon azdı, üretim düştü, sanayi duruyor. Valla bu Cumhuriyet Halk Partisi’de falan böyle bir söz hiç çıkmıyor. Vatan Partisi’nin söylediği açıklamalar daha doğrusu. Bu Yeni Şafak AK Parti’nin kontrolünde, AK Partili bir gazete demek ki AK Parti’nin içinde de, ayrıca Berat Albayrak’ın da bu tür sabah gazetesi falan o, Turkuaz medyayı albayraklar kontrol ediyor. Yani Berat Albayrak’ın da bu yönde bazı eğilimleri ve fikirleri var. Bu dehşetli bir şey tabii. Yani mevcut Mehmet Şimşek politikalarını veya batıyla ekonomik sorunlarını çözme, Türkiye’nin o politikaları çok cepheden eleştiriyor, tavır alıyor. Bu AK Parti içerisinde de çok önemli bir bölünme olduğunu gösteren bir olay. Ama bunlar güçlenir. Neden? Çünkü bunlar hakikatin yanında. Yani ekonomi şeye gidiyor, çok önemli ciddi sorunlarla karşı karşıya Türkiye ekonomisi batığa gidiyor. Dolayısıyla bu tür alarmlar, bu tür eleştiriler, sert, radikal eleştirilerin geleceği var. Öbür Mehmet Şimşek politikalarıyla Türkiye’nin alacağı mesafe kalmadı. Çıkmaza girdiler yani. Mehmet Şimşek’in karşısında bir ittifak hissediyor musunuz? Zeybek, onun açıklamaları da. O da Vatan Partisi gibi konuşuyor. Üretimden yana, tasarruf ve üretimden yana. Yani orada AK Parti içerisinde, artık Tayyip Erdoğan hangi tarafı tutacak onu bilmiyorum ama, AK Parti içerisinde üretim ekonomisine yönelik bir yükseliş var. O 2016-17’de de vardı o Berat Ağal Bayrak zamanında, böyle bir çıkar gibi oldu. Fakat tekrar seçimler, yani 2021 miydi seçim? İşte o seçimler sırasında birdenbire Amerika’ya meylettiler. Ne tahmin ediyorsunuz? Ekonomi yönetiminde bir taşların yerinden oynaması bir beklenti? Ben onu bilemem ama bu çıkması, yani Yeni Şafak değil de, Yeni Şafak’ın eleştirdiği, bugünkü Tayyip Erdoğan’ın yönettiği ve Mehmet Şimşek’in temsil ettiği ekonomi çıkmaz da. Onun bir iki sene gidemez yani. Türkiye’nin öyle devam etmesi mümkün değil. Yani 500 milyar dolar dış borç olmuş, ödemeler gittikçe artıyor. Üretimde çok önemli sorunlar var. İçinden de gibi sanayi üretiminde düşüşler vs. var. Böyle devam etmesi mümkün değil Türkiye’nin. Dolayısıyla Türkiye bir karar noktasına geldi, gelmek üzere. O karar bence bir iki yıl içinde olacak. Yani eğer Tayyip Erdoğanlar bu kararı benimserse, yani üretim ekonomisine yönelik tavırlara girerlerse, yani gelecekte Türkiye’yi yönetecek hükümetlerde kalabilirler. Ama benimsemezlerse, Türkiye sırtında taşımaz Tayyip Erdoğan. Süreç biraz Vatan Partisi’nin programının eşiğine geldi. Onu dayatıyor artık. Mecbur yıkıyor. Üretim devrimi, üretim ekonomisinin eşiğine geldik. Daha doğrusu başka bir yol yok. Öyle bir yere geldik ki bir tek o var. Başka bir yol yok. Orada da aslında çözümler hazır. 500 milyar dolar dışarıya götürülmüş, yatırılmış olan Türkiye’nin zenginlerine ait Batı bankalarında para var. Onu getireceğim diye devlet karar verdiği zaman, onun yolları olur. Zaten bir süre sonra o kararı verdiğimiz zaman, o bankalarda diyecek ki benim kasalarım boş. Soğuk su içeceğiz. O bakımdan da bir alarm verelim buradan. Batı bankalarında parası olanlara şunu söyleyeyim, Vakıflar Bankası, Halk Bank, Ziraat Bankası, o Batı bankalarından daha güvenilir şu anda. Oradaki paralarınız yarın bizim arkadaş sana verecek paramız yok. Sana kağıt verelim, borç senetlerini imzalayalım. 10 sene sonra, 20 sene sonra veririz diyeceklerdir. O paralar da 10 sene sonra, 5 sene sonra, bugünkü değerinde olmayacak. Ama getirir Vakıf Bankası’na, Ziraat Bankası’na, Halk Bankaya, Kamu Bankalarına Türkiye’de yatırırsa, hem Türkiye ekonomisi şahlanır. Ama burada yatırılar sayı bırakmamız lazım. Devlet yaptırım gücüyle kanunu çıkartacak. Vatan Partisi’nin bu konuda hazır kanunu da var. 3 ay içinde getiriyorsunuz diye kanunu çıkartacak. Mecbur edecek. Bunun pratiği bu mudur? Evet. Biri bu. Öncesi Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz 4-5 ay oldu, açıkladı. Dedi ki, banka kasalarında 360 milyar Türk Lirası. Bir de ciddi bir altın rezervi var. 360 milyar dolar değerinde, 360 milyar dolar diye hatırlıyorum. Altın var dedi kasalarda. Şimdi niye o yumurta yumurtlayan tavuğu götürüp kasaya kilitliyorsunuz? Altını getir, sanayi sermayesi yap, tarıma sermaye olarak getir. Bir yandan gidiyoruz Londra kapılarında, New York kapılarında yüksek faizle para dileniyoruz. Ama sermaye altın olarak banka kasalarında orada yatıyor. 300 milyar dolar. 360 dedim 300 diyor. Ama bu 2024’ün Ocak ayındaki değer, geçmiştir. Sonradan bir hesap yapıldı. O şimdi 360 milyar dolar oldu dendi. Ama 300-360 milyar dolar bunlar muazzam paralar tabi. Ve bunlar bizim para, yani Türkiye’nin yarattığı tasarruf. Yani o bankalara yatan, kilitlenen altınlar sonuç itibariyle Türkiye’de, Türkiye emekçisinin alıntı ile yaratılmış servetler. Türkiye’nin tasarrufları bunlar. Ama o tasarrufu götürüyoruz, biz banka kasasını kilitliyoruz. Orada devlet diyecek ki banka kasalarından bunlar çıkacak. İster kamu yatırımlarına girin, ortak olun. İsterseniz kendi yatırımlarınızı yapın. Planlama içi ışığında size destekler de yapalım. Kolaylıklar da gösterelim. Yani dolayısıyla gerek bu banka kasalarında altın, gerekse yurt dışına yatırılmış diyelim o 500 milyar dolar hesap ediliyor. Bunlar Türkiye’nin çok yüksek bir tasarruf kabiliyeti olduğunu gösteriyor. Demek ki Türkiye’de tüketilmeyen, çok önemli bir tasarruf edilen bir kaynak var. Problem ne? O tasarrufu yatırıma yönlendirmemek. Aslında tasarruf işidir yatırım diye kendisinin meşhur bir formülü vardır. En sonunda da öyle olur zaten. Ama ne oluyor? Türkiye tasarruf ettiğini ya götürüyor, baktığı bankalarına yatırıyor, orada tasarruf yatırıma dönüyor. Yani bizim paramızda diyelim yabancılar yatırım yapıyor. Biz bankaya o parayı götürüp yatırdığımız zaman bize bir faiz veriyor ama esas o paralarla diyelim Batı kendi müteşebbisine, girişimcisine sermaye veriyor. Dolayısıyla bizim tasarrufumuz orada yatırım olur. Ama o tasarrufları Türkiye’ye getirdiğimiz zaman bir devlet kararı ile, mecbur ederek bu millet aç kalmayacak, bu millet bu ekonomi batmayacak. Beyler sizde lütfen biz sizin paranızı da el koyuyor değiliz ama o paralar gelecek. İkincisi banka kasalarındaki altınlar oradan çıkacak ve yatırım sermayesine dönüşecek. Dolayısıyla Türkiye’nin önemli bir tasarruf kabiliyeti olduğu gözüküyor ama onu yatırıma yönlendirecek bir kamu kararına, devlet kararına ihtiyaç var. Türkiye’de çözümler var. Bu arada Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Sayın Hakan Topkurulu yazdı. Dün dinledim. Şunu söylüyor, 4670 ton altın 370-380 milyar dolar da değerinde. Altından bahsediyor. İşte 360 dedim, o 360’a girme beni. Benzer bir şey söylüyor. Size mi yollamış şimdi? Evet. Güzel, sağol. Dün sağlıklı gördüm. Çok mutlu oldum Topkurulu’ya. Çok büyük bir kıymet. Yani Türkiye’nin bence mali ve ekonomi alanındaki en seçkin uzmanlarından biridir. Çok kıymetli bir şey. Şimdi Sayın Genel Başkan, burada atıl, hapsedilmiş bir değer duruyor. Yüksek meblalı bir değer duruyor. Şimdi bu değeri sizin biraz önce sunduğunuz formülle çıkartılabilir. Fakat bu formül karşılıklı güvene dayanan bir alt formül daha şey yapıyor, dayatıyor. Yani vatandaşın aslında bunu kapalı hapsedip tutmasının arkasında bir güvensizlik var. Şimdi bu güvensizliği alt edecek yeni bir formülün üretilmesi gerekiyor. Şimdi devlet-millet bütünleşmesi formülü aslında yalnızca bu son süreci değil, ekonomik anlamda da daha geniş bir bütünleşme sürecini, karşılıklı güveni tesis edebilecek daha geniş bir hareye doğru büyümüş oluyor. Şimdi bakın, siz çok iyi, bir güvensizlik dolayısıyla o altınlar kasalara kitleniyor. Yoksa bu millet nikah yüzüğünü çıkartıp koyan bir millet. Tabii o altınlar daha çok milletin değil ama Türkiye’nin zenginlerine ait altınlar. Ama diyelim güvenmiyor. Çünkü esas olarak müthiş şey biz kazandığı parayı fabrikasını tevsiye eder, genişletir, yeni yatırım yapar, istihdam yapar, daha çok üretir, daha çok kazanır falan. Ama güvenmiyor. Güvensizlik dolayısıyla götürüyor bankanın kasasını kitliyor, burada dursun diyor. Altın olarak spekülasyon yoluyla ne elde edersem edeyim diyor. İşte bir tercih yapıyor, yatırımcılar falan. İskiye girmek istemiyor. Güvenmiyor. O güveni veren bir yönetim hükümet olması lazım. İkincisi, bir de hükümette de bir kararlılık olması lazım. Yani arkadaş sen güvenmeyeceksin diye bu millette aç kalacak, çocuğu okula gidemeyecek. Ondan sonra Türkiye boşbatağında boğulacak ve büyük tehditlerle yüz yüze gelecek falan. Onu da senin kararına bırakacak değiliz diyen o da bir güven verir. Yani devletin bu kararlılığı. Arkadaş ben senin paranı banka kasasındaki altına el koymuyorum. Gel bu altınla bunu yatırım sermayesine dönüştürelim. Ama sen kazanırken istihdam yaratalım. O 360 milyar doların 200-300 milyar dolarını Türkiye’ye yatırdığın zaman onun hesabı yapılabilir. Yani 3-5 milyon insana istihdam olur. O 3-5 milyon insan çalışıp kazandığı zaman çarşılar şenlenir. Ondan sonra üretim arttığı için domates, patlıcan bilmem ne fiyatları düşer. Enflasyon dizginlenir vesaire. Yani sonuç itibariyle Türkiye’nin bütün sorunlarının çözümü üretimin artmasında. Doların peşinde koşmaktan da kurtuluruz. Üretim arttığı için dış piyasalarda Türkiye’ye rekabet kabiliyeti yükselir. Alım gücü yükselir. Malı olduğu için dış ticaret açığımız daralır. Hatta kapanır. Ama böyle bir karara Türkiye’nin ihtiyacı var. Böyle bir iradeye. Devrim diyelim yani. Ama bunun için de bu programın arkasına emekçilerin yığılması lazım. Yani bu kuvvetli olacak bir şey. Onun için işçi sınıfımızın, emekçilerimizin, esnafımızın, zenaatkarlarımızın, hatta sanayicilerimizin büyük orta, en büyük sanayiciler dahil. Çünkü onlar da sonuç itibariyle üretim cephesinde olan güçlerdir. Türkiye’nin bu büyük kararının arkasına yığılması sorunları çözecek sonuç itibariyle. Dolayısıyla vatan partisi olarak da biz o emekçi ve üretimden yerine olan üretici güçlere gelin diyoruz. Birleşelim ve Türkiye’yi bu karanlıktan çıkartalım. Bu biraz şey değil mi? Sanki böyle bir İzmir İktisat Kongresi ruhunun. Aynı. Tekerrür. Aynı ruh. Onun devamı. Aslında bu şeyde… Yine mi aramız var? Evet. Tamam güzel. Peki. Kısa bir aradan sonra devam edelim. Bu çok şaşırtıcı bir olay. Şimdi bunu biraz reji yukarıya çekse, şu yeni şafak şeyi kapansa… Aydınlığın şey gibi. TB’nin konuşmaları da çok cesur.
Şimdi önceki bölümü kapatırken biz tabii stüdyo içerisinde sohbet ediyoruz. Ama iyi ki o gitmiş yayına güzel şeyler konuştuk. Şimdi yeni şafak şeyini başlığını yukarıya kaldırdığımızda gördüğümüz şey fotoğraf. Evet biraz daha lütfen biraz daha biraz daha. Şimdi bunu hiç bu şekilde bu yayınlansa evet bu aydınlığın yarınki manşeti. Şimdi bu aslında bize bir şey işaret ediyor gerçeğe doğru bir şey başlıyor. Gerçekleri kimse karşı koyamaz. Gerçek en sonunda gelir kendini kabul ettirir yani. Bir tane daha var değil mi? Bir gerçek mesajı daha var. Evet şimdi AK Parti’nin ekonomi işlerinden sorumlu genel başkan yardımcısı Nihat Zeybekce. Eski bakanın. Evet eski bakanın üretimle ilgili ekonomi politikalarıyla ilgili eleştirileri var. Şunu söylemişti enflasyonla gerçek mücadele sadece üretim ile mümkün. Üretim odaklı destek teşviklerini yoğun bir şekilde planlayarak ve hayata geçirerek bununla birlikte iş gücü desteklerini arttırarak enflasyonu düşürmek mümkün. Tabii zaten enflasyon ne demek? Talepli arz arasında dengesizlik. Yani bir bardak üretiyorsun ama talep iki bardak. Dolayısıyla o ürettiğin bir bardak iki bardak istiyor insanlar. Sen bir bardak üretince o bir bardaktaki suyun fiyatı yükseliyor. Ürünün fiyatı yükseliyor. Yani enflasyonun esas sebebi üretimdeki zaaflar veya noksanlar, eksiklerin ve piyasadaki taleplerin karşılanmaması. Dolayısıyla çok doğru. Ekonominin A’sı B’si. Yani enflasyonun nedeni üretimin azlığıdır. Üretimi arttırdın enflasyon diye bir şey kalmaz. Niye mesela Çin’de enflasyon yok? Çünkü üretiyor Çin. Evet. Yani arzı piyasaya sunulan üretimi, ürünü arttırdığın zaman enflasyonu gemlersin, adım adım düşürürsün. Dengeye geldiği zaman enflasyonu sıfıra bile indirebilirsin. Mesela bizim niye Atatürk zamanında enflasyon neredeyse sıfırdı uzun yıllarda, 1930’lu yıllarda? Çünkü 30’larda Türkiye ekonomisi dünyanın Sovyetler Birliği ile birlikte ilk iki, yani biz 10 yıl dünyada ilk iki içinde olduk. 10 yıl. 1930’lardan 40’a kadar 10 yıl Türkiye ekonomisi dünya şampiyonuydu Sovyetler Birliği ile birlikte. Bunu becerebildik. Ve orada da aynı zamanda enflasyon diye bir şey yoktu. Demir ağlarla öldüğümüzde. Evet. Basma fabrikaları, şeker fabrikaları, un fabrikaları, demir ağlarla örmemiz, limanlar yapmamız falan tamamen dünyada en hızlı gelişen iki ekonomiden biriydik. O zaman enflasyon yoktu. Sayın Genel Başkan bu açıklama, şu manşetler, bu manşetler çoğalacak gibi görünüyor. Öyle. Yani yarın öbür gün böyle. Bu AK Parti’nin ekonomi politikalarının yorumlanması noktasında bir ayrışmayı da işaret ediyor mu sizce? Kesin. Kesin bakın Sayın Nihat Seybekçi’nin birkaç ay evvel yaptığı açıklamalarda, yani üretim artarsa enflasyon düşer. Enflasyonun sebebi üretimin noksan olması veya üretimdeki eksiklikler, zaaflardır. Bir üretim odaklı bir ekonomi inşa edersek enflasyonu da dizginleriz ve oradan kaldırırız diyor. Evet. Çok basit ama bu zaten ekonominin elifbaası bunlar yani ABC’leri. Dolayısıyla bu ekonomi çıkmaza girdikçe bu tür sesler, Nihat Seybekçi’nin sesleri, Yeni Şafağan sesleri ki bunlar Vatan Partisi’nin sesleri aslında. Bunlar Vatan Partisi’nin vokalleri mi diyelim? Müzik diliyle. Geri vokalleri. Vatan Partisi’nin vokalleri. Korosu, arkadaki korosu. Korosu evet. Güzel, sevindirici bir şey. Tabi bu Türkiye’nin geleceğini kuracak olan gücün de adım adım Türkiye’nin en geniş kesimlerinde yükselmeye başladığını. CHP’nin içinde de var bu. Tabii ki. CHP içerisinde de o kamu ekonomisi, halkçı ekonomi, planlı ekonomi, bunu isteyen önemli bir güç gelişiyor. Dolayısıyla bunların hepsi bir süre sonra birleşecek ve Türkiye’nin önündeki süreci yönetecek. Kimin söylediğinden ziyade hangi ortak noktada, ülkenin salahı için ne söylendi? Üretenler ve milliler. Milliler üretir, üretenler de millidir zaten. Üretimde millilik arasında bir eşitlik var. Üretirsen milli olursun, milli olursan üretici olursun. Zamana sıkışacak mıyız? Zamanımız var herhalde. Peki ne var gündemimizde? Hafta sonu bir sosyalist internasyonel toplantısı oldu. Ona gelmeden ben Sayın Genel Başkan’dan bir şey anlatayım. Bu Fener Rum Patrikhanesi ile ilgili izniniz olursa avukatlar bir suç duyurusunda bulundu. Tabi burada aslında işaret edilen Fener Rum Patrikhanesi mi hedef yoksa Lozan Anlaşması’nın ihlali noktasında asıl bu. Fakat mesele bir patrikhane meselesi olarak hep kamuoyunda yürüyor. Lozan’a göre Lozan’da patrikhane kabul edildi ama ökumenik değil. Patrikhane sonuç itibariyle Fatih Belediyesi’ne bağlı yani herhangi bir cami gibi, evlat da kiliseler vesaire gibi patrikhane de sonuç itibariyle bizim idari bünyemiz içerisinde yer alan ama ayrı böyle uluslararası bir merkez, dünyada tayfası olan ondan sonra çeşitli ülkelerde, doksların falan dünyadaki haccı ya da kâbesi olan bir ökumeniklik Lozan’a aykırı. Dolayısıyla bizim avukat arkadaşlarımız bir açıklama yaptılar ve Lozan’ın çiğnendiğini belirttiler. Tabi burada ökumeniklik iddiasında olan patrikhane değil bizim hükümetimiz asıl hatalı. Neden? Çünkü o adam yapar. Onların karakteri, eğilimleri, amaçları biliniyor. Ama Türkiye Cumhuriyeti kanunlarını uygulamak bizim hükümetimizin bir görevidir. Ve burada tabi aynı zamanda Rusya’nın Ortodoks Patrikhanesi ile de bu Fener Patrikhanesi arasında bir çelişme var. Ayrıca bizim Türkiye’deki Türk Ortodoksları patrikhanesi var. İki onlar bizimle beraber Ergenekon’da yargılandılar. Dolayısıyla bu ökumeniklik iddiası hem Ortodoks dünyasında belli bir gücü karşısına alıyor. Ortodoksların çok geniş camiasını hem Türkiye’deki bir kısım Ortodoksları karşısına alıyor. Ve maalesef Türk hükümetlerinin zaafları yüzünden bu patrikhane böyle büyüdü, güçlendi. Yani rakamları şimdi hatırlamıyorum ama Türk Ortodokslarının gücü baya büyüktü ve büyük bir cemaatleri vardı. Ama Türkiye sahip çıkmayınca ve Türkiye Amerika ile ilişkileri içerisinde bu patrikhaneye böyle roller falan filan verince ve inisiyatifler tanıyınca maalesef Türk Ortodoks Patrikhanesi de sahipsiz kaldı. Yani Türk Devleti kendi Ortodokslarına sahip çıkmadı. Ve Amerika’nın Ortodoksları Türkiye’de İstanbul’dan bütün dünyaya hükmetme iddiasını da atarmaktılar. Ortaya çıktı. Dolayısıyla bizim avukatlarımızın başvurusu çok isabetli. Hükümeti göreve çağırıyoruz. Yani Atenograsi’nin imana gelmesi mümkün değil tabi. Ama bizim hükümetimizin imana gelmesi mümkün ve mecburiyet. Geçen hafta sonu bir toplantı oldu. CHP Genel Başkanı Özgür Özel de orada çok tartışılan bir konuşma yaptı. Aydınlık bunu İngiltere’den iktidar dilendi başlığı ile verdi. Sosyalist Entrenasyonel Toplantısında Özgür Özel şunu söylüyor. İngiltere’nin menfaatini Erdoğan’da görmek doğru değil. İngiltere’nin menfaati istikrarlı bir Türkiye’dedir. İstikrarın yolu da otokratlarda değil, demokratların iktidarındadır. Önce şunu söyleyelim. Sosyalist Entrenasyonel isminde bir sosyalist de var ama sosyalist bir ihanet kulübüdür. Bütün dünya emekçileri ve dünya emekçi siyasi hareketi içerisinde sosyalist entrenasyonel 20. yüzyılın başlarından itibaren bir ihanet damgasını haklı olarak yemiştir. Ondan sonra bir ihanet kulübüdür. İstikrar savaşımıza karşı çıkmıştır. İstikrar savaşımızda İngiltere ve Fransa’yı desteklemiştir Sosyalist Entrenasyonel. Sosyalist Entrenasyonel Sovyet Devrimi’ne karşı çıkmıştır. Çin Devrimi’ne karşı çıkmıştır. Vietnam Savaşı’na karşı çıkmıştır. Küba’nın kurtuluşuna karşı çıkmıştır. Yani Sosyalist Entrenasyonel’in yeri hep dünyadaki emperyalistlerin yanındadır. Onlar emperyalistlerin sosyalistleridir. Emperyalistlerin sosyalistleri. Tırnak içinde sosyalist oluyor. Bu neye benziyor? Sosyalist adıyla kimse sosyalist olamıyor. Hitler’in partisinin adı da Nasyonel Sosyalist İşçi Arbaytar Partay Doğuşlandı. Yani en az DAP. Yani Milli Sosyalist Alman İşçi Partisi. Hem sosyalist hem işçi. Dolayısıyla ben sosyalist adını aldım. Yok alnıma komünist yazdım bilmem ne falan. Veya da milli dedim, milliyetçi dedim. Aynı şey milliyetçiler içinde geçer. Mesela Zafer Partisi. Neresi milliyetçi? Yoklardı ortada. Hani nerede? Ortada yok. Gelmiş şey. Tedavıça geldi. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye sınırına gelmiş tanklarıyla tatbikat yapıyor. Bizim milliyetçiler hala Afganlı fukaralarla Suriyeli fukaraları peşinde koşuyor. Veyahut da İYİ Parti’nin başı. Hani neredesiniz? Hani siz milliyetçiydiniz. Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye karşı silahlı tatbikatlar yapıyor. Milliyetçilik bugünlerde belli olur. Değil mi? Bu sosyalist enternasyonelde. Dünyada, Avrupa’da sık sık iktidara da gelmiştir bunlar. Fransa’da, Almanya’da uzun yıllar. Willy Brandt zamanında Fransa’da yine çok uzun iktidar yılları olmuştur. Bunların kumaşı, kişiliği, cibilliyetleri tarih tarafından kayda geçmiştir. Sabıkalıdır bunlar. İhanet sabıkaları vardır. Emekçilere ihanet etmiştir. Dünya halklarına ihanet etmiştir. Her zaman emperyizmin yanında olmuşlardır. Bu böyle. Fakat esas bence özgür özelin, yani Türkiye’nin menfaatleri değil de İngiltere’nin menfaatleri üzerinde politika yapıyor. İngiltere’ye diyor ki sen kendi menfaatlerini koru diyor. Bak sen diyor kendi menfaatine sahip çıkarsan bana destek olman lazım. Tayyip Erdoğan diyor senin menfaatine karşı diyor. Bunu dediğin zaman halkı da kaybedersin. Burada zamanında bir akılla ilgili problem de var. Sonuç itibariyle bu batıya bağlanan ve batıdan iktidar bekleyen bu söylemler Türkiye’de arkada kaldı. Bir zamanlar Amerika ruhsat veriyordu. Türkiye’de iktidar yolları Amerika’nın icazetiyle oluyordu. Şimdi o dönem arkada kaldı. Şimdi kim Amerika’ya kafa tutarsa o iktidar olacak. Bunu da görmüyor. O da çok önemli. Ve tabi çok acı Cumhuriyet Halk Partisi gibi devirime önderlik etmiş. Atatürk’ün partisinin başında İngiltere’ye sen kendi menfaatlerini savun ki bizi destekle. Peki niçin siz bu Cumhuriyet Halk Partisi’ni üretiyorsunuz? Türkiye’nin menfaati yok. Türkiye’nin menfaati üzerinden orada bile yalandan bari politika yap onu bile yapmıyor. Bu batıya yaranması lazım. Mesela sosyalist internasyonelistlik protesto etse Türkiye’nin menfaati açısından o zaman batıyı kaybedecek. Yani bu çok çarpıcı. Dolayısıyla bu sosyalist internasyonelistlik’in bir ihanet kulübü olduğunda Türkiye’mize çok iyi anlatmak lazım. Çünkü ismine kapılıp giden insanlarımız olabiliyor. Bunlar işte Kavuskiler, Bernstein’ler falan malum hep devrimlere karşı çıktılar. İstiklal Savaşları’na karşı çıktılar. Atatürk’e karşı çıktılar. Bizim Kurtuluş Savaşı’mızı hep mahkum etti o sosyalist internasyoneliler. Ve kendi emperist kapitalistlerini desteklediler. Onların saldırganlığını desteklediler. Sabıkaları, cibilliyetleri tarihe geçmiştir. Şimdi İngiltere’den böyle bir iktidar desteği, beklentisi bana hep Sezen Aksu’nun bir şarkısı var. Onu hatırlatır. Onu alma beni al diye. Şimdi o şarkıyı hatırlatıyor. Ama şunu da ifade edeceğim izninizle. Atatürk’ün partisi ruhunu taşıyan Cumhuriyet Halk Partisi tabanında milliyetperver, hamiyetperver bir taban var. O taban kalkacak ayağa ve sırtındaki bu yükü tarih önünde atacak. Orada da birleşeceğiz. O yönde de bir örgütlenmeler, o yönde de bir cereyan büyümeye başladı. Onu da görüyoruz. O da çok çok önemli. Bir konu hakkında da düşüncenize dayanmak istiyorum. Öğrenmek istediğim için soruyorum. Şimdi sosyalist internasyonel dediğimiz vakit kamuoyu içerisinde çok fazla bir şey netleşmiyor. Fakat sosyal demokrasi dediğimiz zaman kamuoyunda net bir bilgi var. 1990’lı yıllarda bu SHP ile birlikte Ercan Karakaş, Aydın Cıngı, Tüses, Sodev ile giren bir damar var. Bu damardan sonra kamuoyunda şöyle bir şey oturdu. Sokaktaki insana ben sosyalist değilim, sosyal demokratım, yani biraz daha uslu, uslu solculuğun daha liberal bir solun tarif edilmesiyle eşdeğer oldu. Yani aman bana dokunmayın. Ben öyle çok fazla hani bir aşırı sol diye bir anlaşılmaz bir şey vardır, terim vardır. Ben onlardan değil, ben sosyal demokratım gibi. Şimdi bu aslında 90’lı yıllardan sonra daha doğrusu 80’i takip eden yıllardan sonra açılmış bir şeydir, bir kanaldır. Bu kanal bugün bütün şeyiyle, gerçeğiyle ve tefessüh etmiş o çürümüş haliyle tecelli ediyor, ortaya çıkıyor. Bunu biraz sosyalist internasyonel biraz ağır geliyor toplumun kulağına. Yani sokaktaki insanın kulağının sosyalist lafını duyduğunda ben hep şundan yanayım. Ya bu sosyalist internasyonel denilen şey aslında ben sosyal demokratım diyenlerle eşdeğer. Bunlara biraz dikkatli bakmak gerekir diye anlattığımız zaman, ha biz onları zaten tanıyoruz onlar mı bunlar? Onlar, yani aslında sosyalist internasyonel ve sosyal demokratlar hep aynı adamlardır. Ve sosyalist internasyonel’deki partilerin çoğu da sosyal demokrat adını taşıyor. Tabii o Benstein’ler, Kavuskiler de sosyal demokrasi. Aslında 19. yüzyılda, Marx zamanında falan da ilk adı sosyal demokrasiydi. Ama o sosyal demokrasi yozlaştı, içinden diyelim emekçiye dayanan devrimci akım çıktı. Ama sizin dediğiniz gibi sosyalist ve sosyal demokratlar hep aynı kulüpte beraberdir. Burada da onu çok açık bir şekilde görüyoruz. Ve bunlar hep Avrupa’yı yönettiler. Bunlar çok uzun yıllar Almanya’yı yönettiler. Almanya’daki Sosyal Demokrat Parti işte bunlarla aynıdır. Bu şeyde de var, sosyalist internasyonelde de var. Birbirlerine yoldaş moldaş derler. Bizdeki örgütlenmeyi de onlar yaptı, SPD yaptı bizdeki örgütlenmeyi. Fransa’da da yine sosyalist parti ve Fransa’nın yakın tarihinde hep sosyalistler iktidarda olmuştur. Ve onlar da sonuç itibariyle Fransız büyük sermayesinin, emperyalizminin temsilcileridir. Ve onu da çok güzel yönetmişlerdir. Hatta şimdi Avrupa’da sosyalistler ve sosyal demokratlar daha Amerikancı, muhafazakarlar, işte diyelim Almanya’daki falan gibi daha vatansever, Amerika’ya daha fazla karşı, Amerika aleyhtarı olan akımlar daha çok muhafazakar kesimden çıkıyor. O da çok çarpıcı. Gazze konusunda bizim sosyal demokratlarımızdan hiçbir kıpırdamı olmadı. Hiç kıpırdamı görmediler. Türkiye’de de sosyal demokrat ve sosyalistler, mesela bu milli meselelerde daha uzak, daha vatansız. Vatan, millet falan onlar konusunda daha duyarsız. Onu çok iyi görüyoruz tatbikatlarda. Evet, nasıl gündem? Gündemi tamamladık gibi galiba değil mi? Evet, evet tamamladık. Haftanın ikisini, iki arkadaşı anmak istiyorum. Biri Mustafa Karakütük, onun sayıdı Mustafa Yaraşır’dır. Fakat bizim içimizde lakabıyla tanınan hiç kimse onun sayıdını bilmez. Hep Karakütük diyebilir. Emiroğlu köyünden, işte bu sabuncu şu bıyıklı oğlan benim yanımda. Maraş, Pazarcık, Emiroğlu köyünden bir köy emekçisidir. Ve o Maraş Ovası’nda toprak işgallerinde falan hep mücadele etmiş bir arkadaşımızdır. Daha sonra o Maraş olaylarından sonra oralarda yaşamak zorlaştı ve Avrupa’ya geçti Mustafa kardeşim. Burada da savaştan ikincisi yine. Yiğit bir adamdır, silahşördür. Ondan sonra ben Avrupa’ya gittiğimde hep benim yanımdadır. Ondan sonra fotoğraflarda falan da böyle, böyle parmaklarıyla elleriyle falan. Hazır. Beni koruyan falan çok. İşte burada da Atatürk, Türk bayrağını elinde tutan arkadaşımız Karakütük. Onu saygıyla, sevgiyle yürekten anıyoruz. Köyünde hayata veda etti. İsviçre’den köyüne geldi. Orada daha yeni on gün evvel eşi Gülliye çocuklarını bütün ailemize başsağlığı yürekten diliyoruz. Çok kıymetli bir arkadaş. Kahraman bir arkadaş. Fedai ruhlu bir arkadaş. Askar Yılmaz’ın da çok güzel bir yazısı çıktı onunla ilgili olarak. Onu anıyoruz. İkincisi Gülay Yılmaz. Burada beraber. Benim yanımda olan. Sol başta olan Nuray Yılmaz da Gülay’ın kız kardeşi. Sık sık buluşuruz, görüşürüz. Yine bir buluşmamızda. Ondan sonra. Bu da bir, yani bu kadar insancıl, bu kadar sevgi dolu bütün insanlara çok az insan görmüşümdür. Güleç, kucaklayan. Ondan sonra herkese iyilik yapmak isteyen. Vatan Partisi’nin Kadıköy Ülkesi üyesiydi. Benim çok sevdiğim. Çok genç yaşta kaybettik. Çok kıymetli bir insandır. Yani onun, diyelim şey gibi, Pamuk Prenses mi diyeyim. İyilik dolu, yüzde yüz. Saf iyilik olan. Sıdrella gibi. Kül kedisi gibi değil mi? Yüzde yüz diyelim. Ben yüzde yüz iyi olan insan neredeyse görmedim. İşte Gülay öyle, Gülay Yılmaz. İş kadınıdır, çalışkandır. Her yere koşar, yetişir. Ona da saygılanıyor. Çok genç yaşta kaybettik. Çok kıymetli insanlar. Onun da ailesine, Nuray’a olsun, diğer Şenay’a olsun, hepsine başsaldı diyoruz. Babasına, annesine. Çok kıymetli bir aile. Aynı zamanda bir sanayici ailesi. Bir iş kadını. Başarılı. Mesela bayramlarda falan filan geliriz birdenbire bu binanın kapısından girerken bir sürü çiçekler, orkideler falan filan, işte güller, karanfiller falan. Hemen biliriz o güller, karanfiller, o orkideler Gülay’dan gelmiştir. Ruhu pırıl pırıl, tertemiz. Kaybettik çok genç yaşta. Onları saygıyla, sevgiyle anıyoruz. Hikmetçi Çiçek kardeşimizi de kaybettik. O da benim hapishane arkadaşım. Beraber 6 yıl yazdık. Ama onun rekortmendir. Daha önce 22 yıllık bir şey var. 1970’den sonra 22 yıllık bir hapishane hayatı var. O da kıymetli aydınlığın yazarlarından eli kalem tutar. Entelektüeldir, fikir birikimi vardır. Onu da saygıyla anıyoruz. Ölürse tenler ölür, canlar öylesi değil. Mustafa Karakütü’yü, Gülay Yılmaz kardeşimizi ve Hikmetçi Çiçek’i üçünü de saygıyla anıyoruz, sevgiyle anıyoruz. Evet, haftanın kitabı sizden. Haftanın kitabı. Biraz evvel PKK konularını görüştük. Tabi orada bir yakın tarihimizde, Cumhuriyet tarihinde, Cumhuriyet’e silah çeken, İngilizlerle iş birliği yapan hareketler var. Mesela 1924-1925, Sayit İsyan, 30’lar ağır isyanları, 38-37-38 Dersim, Seyit Rıza isyanları. Şimdi birdenbire bu PKK’da da onlara sahip çıkanlar var. Neye sahip çıkıyorsunuz? Bir empezim işbirlikçiliğine sahip çıkıyorsunuz. Yani Musul olayı sırasında İngilizler tarafından kullanılan, 1937-38’de bir daha İngilizler tarafından kullanılan ve aynı zamanda da tamamen ağalığın, aşiret reisliğinin, gericiliğin, ortaçağın temsilcisi olan unsurlar. Ve bunlar silah çekti. Neye silah çekti? Cumhuriyet’imizi, Atatürk’e devrime silah çektiler. Diyelim bize inanmıyorlar, bize inanmıyorlar, güvenmiyorlarsa Mehmet Perinçek Sovyet arşivlerine girdi. Sovyet devlet kaynaklarında Kürt isyanlarıyla ilgili, 540 sayfa belge topladı. Ve bu belgelerde ne var? İşte Sovyetler Birliği, dünyadaki ilericiliğin, bilimsel sosyalizmin merkezi olan ve dünya devriminde ilk sosyalist devrim, milli demokratik devrim, sonra sosyalist devrim. O Sovyet devlet kaynakları herkes için bir hakem. Yani Türk değil onlar, Rus. Rus hakem. Bu kaynaklarda da bu 600 sayfa diyelim kitapta hep bunların gerici olduğu, en preist işbirlikçisi olduğu falan anlatılıyor. Büyük bir emekli Mehmet Perinçek bunları arşivlerde buldu. Ve bu kitabı yayınladı. Bugün bu kitabı öneriyoruz. Kaynak yayınlarından çıktı. Mehmet Perinçek’in Sovyet devlet kaynaklarında Kürt isyanları. Müzik olarak da yine evlada yetiştirdik. Bugün gündem çok yoğundu. Ekonomik durumdan bahsettik. İşin aslı varken niye bizi bunlarla uğraştırıyorsunuz dedik. Sosyalist, internasyonelden bahsettik. Ve tabi bunun üzerine bence oturacak bir eser seçtim izninizle. O da Rodos Semahı. Ne diyor? Ayıplarım gönül seni hal bilmeze hal sorarsın. Yanında bülbül dururken kargalardan dil sorarsın. Nereden düştüm gizli derde aşkın gözümüzde perde. Nalbant olmayan şehirde aşk adına nal sorarsın. Hak nazar eylemiş göze odur yol gösteren bize. Kulağı savur dilsize iklim iklim yol sorarsın. Ha bir de ne diyor? Pir dedeyi beğenmezsin. Ne söylüyor? Dinlemezsin. Ve kendi kusurun görmezsin. Elin eksiğin ararsın. Efendim çok teşekkür ediyoruz. O zaman bunu en baştan alalım lütfen. Evet. Sesi içeriyede verirsek lütfen.

