Çıkış Yolu • 26.04.2022

Çıkış Yolu • 26.04.2022

Merhabalar efendim, hoş geldiniz ekranlarınızın başına. Gündem yoğun ve sıcak. “Çıkış Yolu” gününde, “Çıkış Yolu” saatinde biz de gündemin tüm bu sıcak başlıklarını ve çözüm önerilerini, her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’e soracağız. Sizlerin merak ettikleri var, bizlerin hazırladıkları var. Hepsini harmanlayıp süremiz yettiğince, enerjimiz yettiğince tüm başlıkları konuşmaya çalışacağız. Osman Kavala kararı, soykırım yalanıyla mücadele, Ukrayna’daki son durum, PKK’ya karşı yürütülen operasyonlar ve tarihi bina kampanyası… Bununla birlikte vaktimiz kalırsa Fransa seçiminin sonuçlarını da değerlendirmesini isteyeceğiz Sayın Perinçek’ten. Sizler de önemli gördüğünüz notları ve soruları bizlerle paylaşabilirsiniz diyelim. Efendim hoş geldiniz. İlker Yücel, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olarak birlikteyiz. Siz de hoş geldiniz.

Efendim, sıcak konu tabii; dün akşam Osman Kavala ile ilgili yürütülen yargılama sonuçlandı ve bir karar verildi. Hükümeti yıkmaya teşebbüs ettiği gerekçesiyle ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırıldı. Bir yandan da casusluk soruşturması sürdürülüyordu, onunla ilgili mahkeme herhangi bir delil olmadığı için o davayı düşürdü. Süreci başından beri nasıl gördünüz? Hem Osman Kavala boyutu hem de bununla birlikte bu tür yargılamalara ilişkin sizin değerlendirmeniz ne olur?

Teşekkür ederiz. İzleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Şimdi halkımızda şöyle bir yanlış algı vardır: Suç ile siyasi hata veya siyasi husumet birbirinden ayrılmıyor. Birisi yanlış yaptığı zaman bu, hemen suç kavramı içinde görülebiliyor. Siyasi yanlışlar, hatalar, husumetler hemen suç olarak yorumlanabiliyor. Yayın organlarımızda da var, hatta bizim Ulusal Kanal’ın dünkü yayınlarında da vardı. Şimdi bunu ayırmamız lazım. Suç başka bir şeydir; Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanan eylemler işlendiği zaman o suç olur.

Mesela birisi Henry Barkey ile görüşmüş, bu tek başına suç değildir. Henry Barkey ile Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da görüşebilir, bakanlarımız da görüşebilir, parti başkanları da görüşebilir; Doğu Perinçek de görüşür, İlker Yücel de görüşür, Sinan Sungur da görüşür. “Henry Barkey ile görüşme” diye bir suç olmaz. “Efendim Henry Barkey Amerikan ajanı, onunla görüştü” deniliyor. Henry Barkey ile görüşme, burada mahkûmiyet gerekçesi olan suç değil. Eğer hükümeti devirmeye girişmenin bir parçasıysa, onun bir kanıtıysa o zaman bir suç kanıtı olabilir. Ama tek başına Henry Barkey ile görüştü diye “Niye görüştün?” diyebilirsiniz, siyasi bakımdan eleştirebilirsiniz, “Bu Amerikalı işbirlikçiliği de ne oluyor, bu kadar dışısınız” diyebilirsiniz; ama bu suç değildir.

Yine örneğin Soros Vakfı’nın veya Soros’un beslediği Anadolu Kültür Vakfı’nın yöneticisi olmak tek başına suç olmaz. Soros’tan para alan, desteklenen bir vakfın başkanı olmak da tek başına suç değildir. Ama bu para almak bir suç eyleminde kullanıldıysa, o suç eyleminin içinde bir eylemse; o zaman o para almak ve vakıf ilişkisi bir suçun kanıtlarından biri olabilir. Kemal Kılıçdaroğlu da Soros Vakfı kurucularından örneğin. Biz Soros Vakfı’nın kurucusu veya üyesi olmayız ama bu, Ceza Kanunu’nda suç olarak tanımlanmış değil. “Yabancı bir devletle işbirliği yaparak” diye tanımlanan bazı maddeler var, o kapsama giriyorsa yöneticilik yine suç kanıtı olabilir; ancak tek başına Soros Vakfı yöneticisi olmak, tertiplerde rol almayı ispatlamaz.

Metin Gürcan örneği de var önümüzde. Ali Babacan’ın partisinin yöneticilerinden, o da devam eden bir dava. Orada yabancı büyükelçilik yetkililerine savunma sanayii ile ilgili bilgiler verdiği emniyet tarafından saptanmış. Yani orada bir eylem var. Yabancı devletten para almak, devlete ait sırları yabancılara vermek suç teşkil eder. Soros Vakfı’ndan para alan çok sayıda insan var ama o insanlar, Soros’un turuncu devrimler gibi hepimizin bildiği eylemleri içinde bir rol aldıysa; onun bir parçası olarak o ilişkiyi suç kanıtı olarak ileri sürebilirsiniz. Ama tek başına olmaz.

Üçüncüsü; Gezi eylemlerini düzenledi deniliyor, değil mi? Gezi eylemlerinde biz de varız! Hadi, gücü yetiyorsa yakama yapışsınlar. Sizler eylemlerin başındaydınız, biz hapishanedeydik. Şimdi Gezi, hükümete karşı protesto eylemleridir. Mesela biz orada “Hükümet istifa” dedik. Hatta Kavalalar “Hükümet istifa” fikrine katılmıyorlardı. “Hükümet istifa” denebilir. 15-16 Temmuz 2016’ya kadar veyahut Silivri duvarını yıkmamıza kadar, biz Sayın Cumhurbaşkanımızın o dönemki “BOP Eşbaşkanlığı” görevini eleştiriyor ve istifa et diyorduk. Türkiye’nin Anayasası’nda BOP Eşbaşkanlığı diye bir kurum yok. O, Amerika’nın kurumlarından biri. Dolayısıyla “Hükümet istifa et” demek veya hükümeti protesto eden eylemler tek başına suç değildir, bugün de yapılıyor. Biz bunlara karşıyız, Soros Vakfı ile ilişkiyi eleştiriyoruz; bunlar Türk milletinin geleceğine ve Türkiye’nin bütünlüğüne karşı tehlikeli tavırlardır. Ancak suç başka bir şeydir. Siyasi yanlışla suçun karıştırılmaması gerekir.

Şimdi daha gerekçeli karar çıkmadı, bir hüküm kamuoyuna açıklandı. Gerekçeli kararda da yeni bir şey görmeyeceğiz çünkü iddianame belli. İddianame, mahkemenin öne sürdüğü kanıtların değerlendirilmesidir. Bu kanıtlar demin söylediğim gibi; tek başına hükümeti devirmeye teşebbüs suçunu oluşturmaz. Hükümeti devirme eylemi cebir ve şiddet yoluyla olur, şiddet kullanılması şarttır. Şiddet dışında hükümeti deviremezsiniz.

Suç bireyseldir. Ceza hukuku bireyi yargılar. Hükümeti devirmeye teşebbüs eylemine 50, 100 veya 500 kişi katılmış olabilir; onları toplu yargılarsınız ama “her koyun kendi bacağından asılır”. Örgüt davalarında da durum budur; bir derneğin veya partinin mensupları birlikte suç işleyebilirler ama her biri kendi eyleminden sorumludur. Esas hakkında görüşte Osman Kavala’nın, Soros bağlantılı derneklerle ve Amerikan elçiliğiyle çok sayıda görüştüğü, fon aldığı söyleniyor. Bütün bunlar cebir ve şiddet unsurunu ispatlamaya yetmez mi? 10 kere Henry Barkey ile görüştü, 20 kere Soros yöneticisiyle görüştü; bunların hepsini toplayın, buradan bir şüphe çıkar. Ama şüphe sanığın lehinedir. Bunlar şüphelerdir, hükümeti devirme eylemini ispatlamaz.

“Hükümet istifa” başka, “hükümeti devirmek” başkadır. İstifa yasal bir taleptir. “Hükümeti devirmek” derken kastımız yasa dışı yollardır. Kuvvet kullanarak, cebir ve şiddet kullanarak yapılanlar suçtur. Birisi çıkıp “Biz bu hükümeti devireceğiz” diyorsa bu suç değildir, siyasi söylemdir. Ama “elime sopayı alayım da şu hükümeti yıkayım” diyerek şiddete başvuruyorsanız o suçtur. Sırf konuşmak, tasarlamak veya “Bu adamı döveceğim” demek de tek başına suçun tamamlanmış hali değildir; teşebbüs şarttır.

Gezi eylemlerine milyonlar katıldı. Bu, İşçi Partisi ve Vatan Partisi’nin yıllardır yaptığı eylemlerin dalga dalga büyümesiydi. Biz Silivri cezaevini boşaltmak için toplumun önüne “Hükümet istifa” talebiyle çıkıyorduk. Şimdi burada bizim o talebimize rağmen, eylemlere müdahil olan Soros ekibinin etkisi İstanbul’da sınırlıydı. AK Partililer burada kamuoyunu yanıltıyor. Anadolu’da eylemleri tamamen Vatan Partisi yönetiyordu. Kadıköy’deki eyleme bir milyona yakın insan katıldı ve bir kişinin burnu kanamadı. Vatan Partililerin olduğu yerlerde hiçbir olay çıkmadı. Arabaların yakıldığı, dükkanların yağmalandığı yerler, Vatan Partililerin olmadığı yerlerdi.

Sonuç olarak; bir yerde araba yakıldıysa, molotof atıldıysa bunlar hükümeti devirme teşebbüsünü ifade etmez. Hükümeti devirme kastıyla bir eylem yapıyorsanız o zaman bu eylemler suçun kanıtı olur. Adam öldürmek bile, hükümeti devirme kastı veya planının bir parçası olarak yapılıyorsa hükümeti devirme suçuna kanıt olur. O kastın ispatlanması gerekir. Hükme yazarsın, dersin ki: “Bunlar hükümeti devirmek için, şu şu kanıtlarla aralarında anlaştılar.” Kasıtları budur, bunu ispatlarsın. Ve o kastın gereği olarak da gittiler; arabayı yaktılar, camları kırdılar, bu adamı dövdüler, bu adamı öldürdüler.

Tek başına adam öldürmek, adam öldürme suçudur. Tek başına darp etmek müessir fiil suçudur. Tek başına dükkânın camını kırmak veya bir belediye otobüsünü yakmak; bunlar kamu malına zarar verme suçudur. Ama bu suçlar, hükümeti devirme kastının bir parçası olarak işleniyorsa, o zaman bu fiiller; darp, adam yaralama veya müessir fiil suçlarının ötesinde, doğrudan hükümeti devirme suçunun bir eylemi olarak değerlendirilir. Burada kastın beyan edilmesi veya belgelenmesi gerekir. Ceza hukukunda kanıtın sınırı yoktur; mesele kanıtlamaktır.

15 Temmuz’da bu kastı beyan ettiler; 15 Temmuz, hükümeti devirme suçunun çok açık ve kesin bir örneğidir. Bazı AK Parti sözcüleri, 15 Temmuz için “Gezi eylemlerinin devamı” diyorlar. Bunu diyebilirler; siyasi bir görüştür, bir iddiadır. Ancak mahkeme ve yargıç farklıdır. Yargıç; kanunları ve hukuku uygulayan kişidir, bir hukukçu olarak onları yorumlar. “Gezi eylemlerinin devamı” demek hukuki gerçeklere uymaz.

Gezi eylemleri sırasında (2013 yılında) FETÖ zaten iktidardı; AK Parti ile hükümetin bir ortaklığı vardı. O dönemde hükümeti devirmek diye bir şey söz konusu olabilir mi? O dönemde FETÖ ile bugünkü hükümet ortaklığı vardı. İktidarı paylaşıyorlardı; o kadar paylaşıyorlardı ki bizleri hapse atabildiler, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komutanlarını içeri tıktılar. Bütün o Ergenekon, Balyoz tertiplerini hazırlayacak kadar iktidardaydılar. Dolayısıyla, Sayın Tayyip Erdoğan başbakanken FETÖ o tertiplerin hepsini yaptı. O sırada FETÖ’nün iktidarı yıkma diye bir problemi yoktu, çünkü iktidarın ortağıydılar.

Gezi eylemlerinde FETÖ yoktu; FETÖ o zaman iktidardaydı. FETÖ’cü polislerin kışkırtıcı rol oynaması başka bir şeydir; bir eylemi bastırmak istiyorsanız aralarına ajan sokarsınız, onların yaptıklarına dayanarak üzerlerine şiddetle yürürsünüz.

Gezi eylemleri “böcek-çiçek” diye başladı, yeşil hareketlere evrildi. Ona Vatan Partisi de katıldı, geniş halk kitleleri katıldı. 15 milyon insanın katıldığı söylenir. Gezi’de birbirine karşı iki grup vardı: Birisi PKK’nın da yer aldığı Batı işbirlikçisi grup, diğeri ise Vatan Partisi’nin önderlik ettiği, Türk bayrağıyla eyleme katılan, “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” diyen vatansever kitle. Batı işbirlikçisi grup eylemlerde gittikçe etkisizleşti ve kenarlara itildi. O eylemlerin sonunda, Türk bayrakları altında, vatansever bir çizgide nokta konuldu.

Sorosvari kuruluşlar veya Osman Kavala gibi isimlerle mücadele konusunda; biz iktidar olduğumuzda ceza kanununa, “yabancı devletlerle veya hükmü şahsiyetlerle Türkiye aleyhine iş birliği yapmak suçtur” şeklinde bir madde ekleriz. Soros Vakfı gibi Batı işbirlikçisi kurumlarla sadece hukuki değil, siyasi mücadele de yürütülmelidir. AK Parti ise ideolojik planda bu Batı işbirlikçileriyle mücadele etmeyi bilmiyor, çünkü kendisi de o gelenekten geliyor. AK Parti daha çok sopayla, hapisle cezalandırarak sorun çözmeye çalışıyor. Bizim yaklaşımımız ise toplumu değiştirmek, dönüştürmek ve eğitmek üzerine kuruludur. Büyük önderler; Hz. Muhammed, Atatürk; insanları dönüştürerek, hatalı olanları kazanarak başarıya ulaşmışlardır.

Osman Kavala ile aynı meydanda bulunma konusuna gelince; bütün tarih boyunca böyle durumlar olur. Taksim’deki çevre eylemlerinde doğaseverler de oradaydı, devrimciler de. Kimi gruplar halk hareketlerinin içine girip etkili olmaya çalışırlar. Ancak o eylemde Vatan Partililer ağırlığını koyunca, eylem kırmızı Türk bayraklarıyla gerçek bir vatanseverlik zeminine oturdu. O dönemdeki mütalaalarda da görüldüğü üzere; bizim olduğumuz yerde onlar (Sorosçular) etkisiz kalıyor, hatta “İşçi Partililer orada mı?” diye sorup bizim olmadığımız yerleri tercih ediyorlardı. Aramızdaki karşıtlık o gün de mevcuttu. Çevre eylemi yanlış değildir ancak çevre eylemlerinin içine PKK da sızmıştır. Başka niyetlerle de girmiş olabilirler. Tarih boyunca AK Parti içinden de neler çıkmadı ki? Abdullah Gül’ler, Davutoğlu’lar, Babacan’lar çıktı. Yani AK Parti içinde hem vatanseverler hem de Atlantikçiler var. Çeşitli toplumsal hareketlerde bu gruplar yan yana gelebiliyor. Siz o dönem cezaevindeydiniz, yan yana gelmemiştiniz. “Orada işçi partileri var mı?” diye soruluyor; demek ki biz yan yana değildik, hiçbir zaman da olmadık. Örneğin Taksim Meydanı’na gittiğiniz zaman saldırıyorlardı. O eylemlerin içinde PKK’lılar da, sahte solcular da saldırıyordu. Osman Kavala gibiler de bu saldıranları hoş karşılıyordu. Meşrep itibarıyla çok fazla şiddete meraklı değildir ama sonuç itibarıyla o cenaha düştüğünüz zaman böyle yanlışlar olabiliyor.

Fakat bunlar hep siyasi karşılıklılık içerisinde anlaşılabilecek olaylar; suç kavramı bunun dışındadır. Yani diyelim ki Osman Kavala bizi sevmiyor, bize karşı, hatta elinden gelse kötülük de yapacak bir insan. Ama biz, bundan dolayı ona “suçlu” diyemeyiz. Çünkü biz bir hukuk devleti kuracağız ve insanları hukuka göre yargılayacağız. Suçsuz insanları, ceza kanununda suç olarak tanımlanmamış eylemlere sahip olan kişileri hapse atmayı biz Vatan Partisi’ne yakıştırmıyoruz; Vatan Partisi bunu yapmayacaktır. Bizim yönettiğimiz Türkiye’de, suç teşkil etmeyen eylemlerden dolayı kimse hapse düşmeyecek.

2013’teki siyasi durumla ilgili şunun altını çizmek lazım: Siz o dönem cezaevindeydiniz ve “tertipler dönemi”ydi. O dönemde Vatan Partililer, dalga dalga büyüyen kitle hareketleri örgütleyerek o eylemlere rengini vermeyi başardı. Biz o dönem o hareketlerin içindeydik çünkü eş başkanlık iddiasında olan bir iktidar vardı; Amerika ile iş birliği yapıyorlardı, FETÖ iktidardaydı. Daha önemlisini söyleyeyim; Kürt açılımı, Ermeni açılımı yapılıyordu. Tribünlere Azerbaycan bayrağı sokulmuyor, Ermenistan Cumhurbaşkanı ile maç seyrediliyordu. PKK’ya alan açılıyor, biz ise hapse atılıyorduk. 2008’de hapse atıldığımızda kapımıza bir grup PKK’lı gelip aleyhimizde tezahürat yapmıştı. Gezi’nin kitleselliği aslında buna bir itirazdı.

Biz o hükümetin değişmesi için mücadele ettik ve kitle hareketlerinde yer aldık. 2014-2015 öncesindeki hükümet hatalarını, yanlışlarını dile getirmiyoruz. Neden? Çünkü bugün Türkiye cephesinde yer alıyorlar ve biz bugüne bakıyoruz. 2014’ten sonra AK Parti hükümeti Amerika cephesinden kopmaya başladı, FETÖ ile mücadeleye girdi. 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine yürüme kararı aldı.

Geçen eylül ayında 10 büyükelçi duruşma salonuna kadar girdi. O gün size “Batı devletlerinin yargı üzerindeki bu baskısı hakimleri daha şiddetli karar vermeye itebilir mi?” diye sorduğumda, “Evet” demiştiniz. Cezayı duyunca aklımıza o geldi. Aslında bir nevi öngördüğünüz gibi oldu diyebilir miyiz?

Hakimler müebbet hapis kararı verdiler, galiba sadece bir muhalif üye vardı: Kürşat Bektaş. Kürşat Bey’in muhalefet şerhini arkadaşlarım bana aktardı. Bence hukuki bir şerh; bir hukukçu ve Türk ceza hukukuna büyük katkıları olmuş Sadık Perinçek’in oğlu olarak bu şerhe katılıyorum. Benim tahminim; bu karar Yargıtay’dan dönecektir. Ben Türk yargısına güveniyorum, kararın bozulacağı kanısındayım.

“Bugüne kadar Vatan Partisi’ni Osman Kavala’yı suçlu ilan ederken gördük, şimdi nasıl oldu da suçlu değildir diyorsunuz? Yakında Selahattin Demirtaş’ı da mı savunacaksınız?” diye bir izleyici sorusu var. Bu arkadaşımızın bir görme bozukluğu var. Biz Osman Kavala’yı hiçbir zaman suçlu ilan etmedik, biz onunla siyasi planda karşı karşıyayız. Siyasi karşıtlık ile suç kavramını birbirine karıştırıyorlar. Selahattin Demirtaş ise hüküm giymiş biridir, PKK’nın adamıdır; onun suçlu olduğu çok açık. Osman Kavala için ise bildiklerimiz ve deliller çerçevesinde konuşuyoruz. Ceza hukukunun en temel prensiplerinden biri şudur: “Şüphe sanığın lehine yorumlanır.” Şüphe edebilirsiniz, birtakım belirtiler olabilir ama sadece şüpheyle kimseyi mahkûm edemezsiniz. Toplumdaki hatalı suç değerlendirmesini anlatmak istiyorum; yanlış yapmak ile suç işlemek ayrı şeylerdir. Ortaçağ kültüründe yanlış yapanın kellesi vurulurdu ama modern hukukta “kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” ilkesi geçerlidir.

1915 olayları konusuna gelince; Biden bir devlet başkanıdır ancak soykırıma hükmetme yetkisi yoktur, söylediklerinin hiçbir hukuki değeri yoktur. Soykırım, 1948 tarihli BM Sözleşmesi’nde tanımlanmış bir suçtur. Bir etnik grubu veya dini topluluğu yok etmek amacıyla şiddet eylemlerinde bulunmaktır. Soykırıma ancak yetkili mahkemeler (suçun işlendiği yerin mahkemesi veya Uluslararası Adalet Divanı) karar verebilir. Dışişleri Bakanlığı’nın “arşivleri açalım” demesi bence vahim bir yanlıştır. Tarihçiler ve arşivler soykırım suçuna karar veremez; tarihçiler olayları tartışır, hukuki hükmü ise mahkeme verir. Devletimiz 50 yıldır bu konuyla uğraşıyor ama hâlâ soykırımın bir suç tanımı olduğunu ve sadece mahkemelerce karara bağlanabileceğini kavrayamamış olması üzücüdür. Mecliste o dönem Ermeni meselesiyle ilgili toplantılar olmuştu. Ben de konuşmacı olarak davet edilmiştim. Genelkurmay Başkanları; İsmail Hakkı Karadayı, diğer komutanlar ve tarihçiler katılmıştı. Orada da anlattım; soykırıma ancak yetkili bir mahkeme karar verebilir. Maalesef büyükelçilerimiz ve Dışişleri Bakanlığımız bu konuları o zamanlar yeterince bilmiyordu ama artık bilmeleri gerekiyor. Çünkü bizim bunu öğretmiş olmamız lazımdı.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) 2015 yılında ve öncesinde 2013’te kazandığımız davalar var; Perinçek-İsviçre davası. Partimizin Başkanlık Kurulu üyesi Ali Mercan, İsviçre temsilcilerimiz Hasan Kemal, Ethem ve arkadaşlarının davaları… Biz bu üç davanın üçünde de İsviçre hükümetine karşı zafer kazandık. Hem ilk mahkemede hem de büyük dairede karar çıkarttık. O kararda ne deniyor? Hükümetler, parlamentolar, belediyeler soykırıma karar veremez. Soykırıma ancak yetkili mahkeme hükmeder. AİHM, “Ben yetkili mahkeme değilim, o yüzden hüküm veremem” diyor. Ancak kimin yetkili olduğunu söylüyor ve 1915 olaylarının Yahudi soykırımıyla aynı kategoriye girmediğini belirtiyor. Çünkü Yahudi soykırımı hakkında kesinleşmiş bir mahkeme kararı var. 1915 olayları hakkında ise “soykırım suçu işlendi” diyen bir mahkeme hükmü yok. Mahkeme, “Hüküm yoksa soykırım vardır diyemeyiz” diyor.

Maalesef “Doğu Perinçek bu davaları kazandı, Vatan Partisi kazandı” diyerek bir kıskançlık gösteriliyor ve Türk devleti bu hükümlerden yeterince yararlanmıyor. Cumhurbaşkanlığı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın bu konuda zaman zaman çok güzel açıklamaları oldu. Dava sonuçlandığında Dışişleri Bakanlığı “Milat” demişti. Vatan Partisi’ne yarar gerekçesiyle mi kullanılmıyor, bilmiyorum. Bir devlet bunu yapmaz; bu izah edilemeyecek bir şey. Sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklaması, biz bu konuyu gündeme getirdikten sonra yapıldı. Sayın Bakan, kendi bakanlığının daha önceki tavrını cerh eden, çürüten çok güzel bir açıklama yaptı. “Batı devletleri liderleri, soykırımın ancak mahkeme kararıyla tespit edilebileceğini savunuyorlar. Doğru. Aynı kişilerin yetkili bir mahkeme kararı olmadan 1915 olayları için soykırım kelimesini siyasi güdülerle kullanmaları iki yüzlülüktür” dedi. Bu, işin özüdür.

Cumhuriyet Halk Partisi’nden Faik Öztrak’ın “Bunları tarihçilere havale edelim” şeklindeki açıklamasını gördüm. Tarihçilere havale edemezsiniz çünkü tarihçiler hüküm kesemez, karar veremez. Tarihçiler olayı tartışır, mahkeme ise “suç var mı?” diye bakar. Mahkeme, işlenen eylemlerin 1948 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ndeki suça uyup uymadığına bakar. Mehmet Perinçek arşivlerde yıllarca çalıştı; oraya giren tek Türk odur. 90 kilo belgeyi İsviçre’ye mahkeme kürsüsüne götürdüm. Rus arşivlerinden belgelerle Ermeni tarihçilerin, Ermeni başbakanlarının kitaplarını çürüten 9-10 tane kitap yayınladı. Arşivlerin açılması tarihi öğrenmek için önemlidir ama arşivler açılsın demek, “soykırımın ancak mahkeme kararıyla tespit edileceğini” bilmemek demektir; bu cehalettir.

Bir izleyicimiz, “AİHM’in Demirtaş ve Kavala ile ilgili kararları varken, hükümet Perinçek kararı yerine bunlar akla gelmesin diye mi AİHM’e atıf yapmıyor?” diye sormuş. Hayır, lehine olan bir şeyi niye kullanmayasın? Zaten biz anayasanın 90. maddesine uluslararası mahkeme kararlarını anayasa hükmü düzeyine yükselten düzenlemelere muhalefet ettik.

Garo Paylan’ın meclise getirdiği teklif ve Talat Paşa, Enver Paşa konularına gelirsek… Sayın Bahçeli grup konuşmasında Abdülhamid, Talat Paşa, Enver Paşa, Cemal Paşa ve Mustafa Kemal Paşa’nın hepsini saydı. Talat Paşa ve Enver Paşa bizim devrim tarihimizin büyük hürriyet kahramanlarıdır. 1908 Hürriyet Devrimi’nin liderleridir. İstiklal Savaşı, Birinci Dünya Savaşı’nın devamıdır. Eğer 1914-1918 arasında emperyalizme karşı savaşmasaydık, Mustafa Kemal’in İzmir’de düşmanı denize dökmesi mümkün olmazdı. 1914’te başlayan ve 1922’de biten 8 yıllık bir süreçten bahsediyoruz; ilk 4 yılın liderleri onlardır.

24 Nisan 1915’te tehcir kararı alınmasaydı İstiklal Savaşı kazanılamazdı. Çünkü cephe gerisinde Ermeni çeteleri ve kitleleri lojistiği, mühimmatı kesiyordu. Tehcirle Türkiye, İstiklal Savaşı’nı yapacağı koşulları yarattı. Atatürk’ün Sivas ve Erzurum’u seçmesinin sebebi doğuda bir dayanak yaratmaktı. Eğer orada Ermeni çeteleri olsaydı, o dayanağı yaratamazdık. Tehcir, bir yerden alıp başka bir yere aktarmaktır; bunu İkinci Dünya Savaşı’nda Amerikan ve Alman devletleri de yapmıştır. Orada bir katliam söz konusu değil, tifüs ve gıda noksanlığından ölenler var.

Binamızla ilgili kampanyamıza gelirsek, arkadaşlarımın verdiği bilgiye göre bir ayda 13,5 milyon Türk lirası toplanmış durumda. Bu, olağanüstü bir başarı. Bu cuma gününe kadar 1,5 milyon daha toplayıp 15 milyonu tamamlayarak tapuyu alacağız. Herkesi bu tarihi binanın tapusunun alınmasına katkıda bulunmaya çağırıyorum. Bu binanın temelinde devrimcilerin solukları var; Talat Paşaların, Enver Paşaların sesleri buralarda hâlâ yankılanıyor. İstanbul’un en güzel taş yapılarından olan bu binayı kurtardık ve sağlamlaştırdık. Binamız ehline kavuşacak. Mülkiyetini de… Evet, çok küçük bir mülkiyeti bizde ama büyük bir kısmını satın aldık. Anlaşmayı, sözleşmeyi yaptık. Bakın, şu binanın güzelliğine bakın! Mimarlık ve sanat şaheseri; sütunlarına kadar her detay harika. Aşağıdaki giriş kısmında, üstünde eski yazıyla “Kanun-u Esasi Kıraathanesi” yazıyor. Bunu daha yeni, birkaç ay evvel arkadaşlarımız çözdü. Şu an binanın en üst katında, dışarıdan beyaz gözüken ek kısımdayız. Binanın estetiğini bozduğu için orayı kaldırıp binayı aslına uygun bir şekilde restore edeceğiz. Binamız aslında yedi katlı; alt katlarla birlikte bu yapıyı korumamız lazım.

Değerli arkadaşlar, değerli izleyicilerimiz; Görev Vakfı’nın hesaplarına katkılarınız çok önemli. Tapu masrafları için iki buçuk milyon lira daha toplamamız gerekiyor. Mayıs ayındaki katkılarınız 15-20 milyon lira civarındaydı, büyük bir gayret oldu. Bu son miktarı da topladığımızda binanın tüm masraflarını karşılamış olacağız. Binanın değeri çok yüksek ancak buraya başkası giremediği için sahipleri satmak zorunda kaldı. Bu bina tuğlalarla değil; terle, imanla, kararlılıkla, vatan ve devrim aşkıyla inşa edilmiştir. Talat Paşalar, Enver Paşalar’dan bize kalan bir miras. Mustafa Kemal’in de İstanbul’a geldiği zaman o kıraathaneye uğradığını biliyoruz.

Binayı aslına uygun yaşatacağız; bunun sözünü veriyoruz. Sadece katkı yapılması değil, bu çağrının yayılmasını da istiyoruz. Herkes cumaya kadar yüklensin, bu son iki buçuk milyonu toplayalım. Bütün binalar emekle inşa edilir ama burada “karşılıksız emek” var. Gül alıp gül satılan bir değerler değişimi bu; terazinin bir tarafında para değil, emek var.

Evet, yarın Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Konferans Salonu’ndayım. Gençlerle Ermeni soykırımı konusunda buluşuyoruz, saat 15.00’te herkesi davet ediyorum.

Şimdi gelelim son bölüme. Bir kere daha hatırlatıyorum: Cumaya kadar 2,5 milyon lira daha toplamamız lazım. Verenler bir daha versin, vermeyenler iki defa versin. Görev Vakfı’nın hesap numaralarına göndersinler, bayramı rahat geçirelim.

Sayın Perinçek, siz “silahların konuştuğu süreçteyiz” diyorsunuz. Mehmetçiğin Mavi Vatan tatbikatı ve Pençe-Kilit Operasyonu, artık PKK’yı bitirmeye doğru giden bir süreci işaret ediyor. Suriye ile iş birliği zemini de oluşuyor. Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun açıklamaları, devletimizin bu iş birliğini planladığını gösteriyor. İçeride de İçişleri Bakanımız Süleyman Soylu önderliğinde jandarmamız, polisimiz ve büyük bir kahramanlık gösteren korucularımızla birlikte operasyonlar sürüyor. Korucularımızın özlük hakları için ayrı bir program yapacağız; onlar bu vatan için canlarını ortaya koydular, helal olsun.

PKK’yı bitirecek en hızlı formül Suriye ile iş birliğidir. Suriye ile iş birliği yaptığımız zaman Kandil düşer. Irak ve Suriye’deki eş zamanlı hareketlilik, bölgesel bir kararlılığı gösteriyor. Türkiye kararlı olunca diğerleri de adım atmak zorunda kalıyor. Suriye ile iş birliği, aynı zamanda mülteci meselesini de çözecek; misafirlerimiz kendi topraklarına huzur içinde dönecekler. İstiyoruz ki tam kapsamlı; silahlı, istihbarat ve ekonomik alanda Suriye ile bütünleşelim.

Anayasa Mahkemesi konusuna gelirsek; Mahkeme Başkanı iş yükünden, 60 bin bireysel başvurudan şikayet ediyor. Ancak burada yapısal bir yanlışlık var. Anayasa Mahkemesi, kanunların anayasaya uygunluğunu denetleyen bir yüksek yargı organı olmalıdır; bireysel başvuru mahkemesi haline getirilmesi yanlıştır. Bu sistem, Batı’ya bir taviz olarak getirildi. Yargıçlarımızı doğru eğiterek bu işleri alt mahkemelere kaydırmalıyız. Ancak HDP kapatma davasını bu kadar uzatmak, Anayasa Mahkemesi Başkanı’nın sorumluluğunu yerine getirmediğini gösteriyor. Bu durum, Türkiye’ye büyük zarar veriyor ve Mehmetçiğin arkadan vurulmasına bir nevi imkan sağlıyor. HDP kapatma davası çok hızlı bir şekilde karara bağlanmalıdır. Anayasa Mahkemesi’ndeki süreç çok uzadı. Hukuku uygulayan bir Anayasa Mahkemesi başkanı olsa, süreç bu kadar uzamazdı. İki ay ek süre verildi. Savunma için ek süre talep ediliyor, ancak bu süre verilmemeli. Belki de Anayasa Mahkemesi şöyle düşünüyor: “Madem talep ettiniz, tüm haklarınızı kullandıralım ve bu konuyu kapatalım.” Bu, korkak bir tavırdır. Kendine güvenen, hukuku uyguladığını düşünen hakim hızlı karar verir. Geciken adalet, adaletsizliktir.

Vatanın bütünlüğüne karşı gecikme olmaz, erteleme olmaz. “Batı bize ne der?” endişesiyle hareket edilmemeli. Türkiye’nin bütünlüğü, Mehmetçik, terörle mücadele ve halkın huzuru, Batı kamuoyuna verilecek yanıtın önündedir. Bunları düşünmeyip “bana adil yargılama yapmadı derler” endişesi taşımak, bir hakimde olmaması gereken bir anlayıştır. Hakim cesur olmalıdır; cesur olmayan insan iyi yargıç olamaz. Ek süre talebi reddedilmeliydi. Yargı için en önemli niteliklerden biri cesarettir.

Anayasa Mahkemesi’ndeki bu süreçten sonra Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Bekir Şahin sözlü açıklama yapacak, HDP sözlü savunma yapacak, Anayasa Mahkemesi raportörü esas hakkındaki raporunu hazırlayacak. Sonra bu rapor üyelere sunulacak ve Başkan Zühtü Arslan toplantı tarihini belirleyecek. Ardından 15 üyenin 10’unun oyuyla karar verilecek.

Bu süreç ne zaman biter? Şırnak’tan, Van’dan şehitler gelmeye devam edecek. Mehmetçiklerin cenazelerinde bazıları kara gözlükler takacak ama gözlerinde ne olduğunu bilmeyeceğiz. HDP, PKK’ya militan toplamaya, para toplamaya ve propaganda yapmaya devam edecek. Belediye imkanlarını terör örgütüne sunacak. Bir vatansever, Türkiye’yi düşünen bir insan bu işi bu kadar uzatmaz. Anayasa Mahkemesi’ni, sadece başkanını değil, üyelerini de bu yüzden şiddetle eleştiriyoruz. Üyeler başkanlarına gidip “Bunu niye bu kadar uzatıyorsun?” demelidir.

Hukuka aykırı bir şey yapılmasını istemiyorum ancak süreç çok hızlandırılabilir. “Geleceksiniz, savunmanızı yapacaksınız ve o gün kararı veririm” denilebilir. Yargıtay Başsavcısı mütalaasını söyler, savunmalar yapılır ve aynı oturumda karar verilir. Bunların hiçbiri hukuka aykırı değildir. Aksine hukuk, adaleti bir an evvel yerine getirmektir; ertelemek veya sallamak değildir.

Kapatma kararı çıkmaması ihtimali, terör örgütüne “terör yap” diye ferman vermek olur. Anayasa Mahkemesi de PKK’ya ferman vermiş olur. Bunu yapacaksa o Anayasa Mahkemesi Türkiye’ye lazım değildir; tarihe “kara bir mahkeme” olarak geçer. Sayın Bahçeli’nin kurumu kaldırma önerisine ise katılmıyorum; kanunların anayasaya uygunluğunun denetlenmesi ve parti kapatma davalarının yüksek bir yargı organınca görülmesi demokrasi açısından gereklidir. Sadece iş yükünü sıfırlamak gerekir.

Cumhurbaşkanı, HDP’lilerin Mecliste olmasını ve hazine yardımı almalarını içlerine sindiremediklerini belirtti. Tutum değişiyor mu? AK Parti’nin de sorumluluğu var. Siyasi Partiler Kanunu’na göre, bir partinin kapatılması için merkez organlarında karar alıp Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaat etme hakları vardı ama bunu kullanmadılar. Biz ise böyle bir hakkımız olmadığı halde beş kez başvurduk.

Ukrayna’daki duruma gelince; Batılı ülkelerin savaştan önce Ukrayna’ya çok kuvvetli bir askeri, istihbarat ve silah yığınağı yaptığı ortaya çıktı. Aynı yığınak şu an Ege kıyılarında, Dedeağaç’ta, Girit’in kuzeyinde ve Kıbrıs’ın güneyinde yapılıyor. Doğu Akdeniz Türkiye’nin zayıf karnıdır; orada yalnızız. Amerika, İsrail, Yunanistan ve Fransa namluları Türkiye’ye dönük tatbikatlar yapıyor. Bu kadar yığınağın başka bir anlamı olamaz. Rusya ise Ukrayna’da daha kontrollü ve yavaş ilerleyerek oradaki halkı kaybetmemeye çalışıyor.

Fransa seçimlerinde Avrasya ile Atlantik sistemi çarpıştı. Fransa bir Avrasya ülkesi değil ama Avrasya eğilimleri orada da başa baş bir mücadele veriyor. Almanya’da da vatansever çizgideki “Alternatif Parti” büyüyor. Avrupa’da bağımsızlık eğilimleri ve Avrasya’dan yana yaklaşımlar güçleniyor. Vatan Partisi, dünyadaki Avrasya hareketinin önde gelen partilerinden biridir.

Son olarak, vatanseverlere yürekten teşekkür ediyorum. Bir ay içinde, 24 günde 13,5 milyon lira topladık. Toplamda 30-40 milyon liralık kaynak ve vaatlerle güçleniyoruz. Vatan Partisi’nin iktidar yürüyüşünü gerçekçi ve ciddi buldukları için halkımızın katkıları büyüyor. Bu, bir iktidar olma heyecanı ve umududur. Yusuf Akçura, Türk devriminin en büyük teorisyenlerinden biridir. Kemalist devrim içerisinde Ziya Gökalp ile birlikte anılsa da, bilimsel birikiminin ondan daha ağırlıklı olduğu kanaatindeyim. Yusuf Akçura, Türk Tarih Kurumu’nun başkanlığını yapmış, uzun yıllar milletvekilliği görevinde bulunmuş ve devrimin en önemli kuramcılarından biri olmuştur. Gaspıralı İsmail’in yanında yetişmiş; hem bir teorisyen hem de çok esaslı bir eylem adamı olarak mücadelenin her aşamasında yer almıştır. Harbiyeli olarak başladığı kariyeri, Abdülhamit’e karşı mücadelesi sebebiyle ordudan atılması ve sürgünle devam etmiştir. Sakarya Meydan Muharebesi’nde cephede bulunmuş, ilk Meclis’te görev almıştır. Yani o, sadece masabaşında değil, bizzat mücadelenin içindedir.

Şu sıralar Atatürk’ün bütün eserleri ve Mahmut Esat Bozkurt’un seçme eserlerinden sonra, Yusuf Akçura’nın eserlerini yayınlıyoruz. Okuyucularımıza önerdiğimiz ilk üç kitap şunlardır:

Birincisi, *Türk Devrimi’nin Programı*. Bu esere uzun bir sunuş yazdım. İkincisi, *Türkçülüğün Tarihi*. Türkçülük konusunda yazılmış en güzel ve bilimsel tarih kitabıdır. Bu eseri babam Sadık Perinçek eski yazıdan yeni yazıya çevirmişti. Üçüncü kitabımız ise *Çağdaş Avrupa’da Siyasi Fikir Akımları*. Bu çalışmaların derlenmesi ve kontrolünde değerli arkadaşımız Kurtuluş Günen’in büyük emeği geçmiştir. Kitaplarımızın devamı gelecektir ancak baskılar çabuk tükendiği için ilgilenenlerin şimdiden alıp okumaya başlamalarını tavsiye ederim.

Müziğe gelince… Ermeni soykırımı gibi konuları konuştuğumuz bu ortamda, iki halk arasındaki sevgiyi inşa eden sanatçılara dikkat çekmek isterim. Büyük Ermeni bestecisi Haçaturyan, Sovyetler Birliği’nin milli marşının da bestecisidir. Onun, bir balesinin içinde yer alan “Ayşe’nin Dansı” adlı çok güzel bir parçası vardır. Eserdeki “Ayşe” ismi, Hz. Muhammed’in eşi ve Hz. Ebubekir’in kızı olan Hz. Ayşe’den gelir ve Anadolu kadınının sembolüdür. Sanatçılar ve fikir adamları, halklar arasındaki dostluğu inşa eden köprülerdir. Şimdi, bu güzel eseri dinleyelim.

Paylaş