Çıkış Yolu • 19.04.2022

Çıkış Yolu • 19.04.2022

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Efendim, Başkent Kulisi’nden iyi akşamlar diliyoruz. Başkent Ankara’dayız. Gazeteci, Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi Sayın İsmet Özçelik ile birlikte konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.

Hoş bulduk.

Gündem oldukça yoğun. Aslında Türkiye son 3 gündür sizi konuşuyor diyebiliriz. Öncelikle Fransa seçimleri var, sığınmacılar üzerinden yapılan kışkırtmalar var. Gündem maddeleri yoğun ama şu anda da Mehmetçik’in sınır dışında gerçekleştirdiği Pençe-Kilit Operasyonu ve bununla birlikte yurt içinde de Abluka Operasyonu gerçekleştiriliyor. Kahraman Mehmetçik burada hedeflerini birer birer yerine getiriyor. Öncelikle operasyonu Sayın Perinçek, nasıl değerlendirirsiniz? Daha önceki sınır ötesi operasyonlardan farkları var mıdır? Hangi çerçevede bir yorum yapmak gerekir?

Teşekkür ederiz. Mehmetçik’in kılıcı keskin olsun. Bir kere zafer diliyoruz, Mehmetçik’e her zaman zaferler yakışır ve zaferler kazanır. Bu, değişik ve bitirici bir operasyon izlenimi yaratıyor; hem içeride hem dışarıda. İçeride Abluka, dışarıda Pençe-Kilit. Bu pençelerin bir devamı; pençeler, pençeler… Şimdi kilit. Bunun arkasından Suriye’nin geleceği gözüküyor. Yani Suriye’nin kuzeyindeki operasyonun tamamlanacağı izlenimini edindim. En çok burası benim için önemli.

Bir de Rusya’nın Amerika’ya Ukrayna’da, Karadeniz’in kuzeyinde cephe açması Türkiye’yi çok rahatlattı. Türk Silahlı Kuvvetleri ve hükümet, bu koşullarda operasyonları yürütüyor. Yani herhalde bunu değerlendirmişlerdir. Amerika’nın Türkiye’nin güneyinde kendisine yeni bir cephe açma şansı da yok. O bakımdan zamanlama ve taktik kabiliyet çok yerinde.

Kandil-Sincar-Mahmur hattının tamamen kesilmesi anlamında değerlendirebilir miyiz?

Kandil bence doğrudan operasyon yapılacak bir yer değil askeri bakımdan. Kandil en sonunda düşürülecek bir yer; yani beyaz bayrak çekme makamı orası. Türkiye, Suriye ile anlaşıp PKK’nın üzerine gittiği zaman Kandil beyaz bayrak çeker. Orası bir askeri savunma mevzisinden çok, liderlerin ve cephe gerisinin, PKK’nın müstahkem mevkii. Ama diğer yerlerde bitirdiğiniz zaman orası beyaz bayrak çeker veya bitişi gördükleri zaman oradan kaçacaklar. Kaçacakları yeri de mutlaka şimdi tartışıyorlardır. Çünkü PKK çok ciddi bir harekatla karşı karşıya. Bu, Türkiye’yi sona doğru götürüyor.

Askeri anlamda yurt içinde de soluk aldırılıyor. İşte Abluka operasyonu… Yurt içinde büyük ölçüde bitti. Bugün mesela Patnos’tan, Ağrı’dan bizim Vatan Partisi yöneticilerimiz gelmişti. Yine bugün Mardin’den il başkanımız ve yöneticilerimiz geldi. Onlardan da bölgeye dair bilgi alıyoruz. Evvelsi gün Diyarbakır İl Başkanımız Ferdi Tanhan ile beraberdik. Yurt içinde bir kere HDP oylarında bir iniş var. Güneydoğu’daki halkımızda, Kürt kökenli vatandaşlarımızda HDP’den ve PKK’dan bir kopuş var. PKK’nın da silahlı gücü çok ağır darbeler yedi. O bakımdan Türkiye’nin teröre karşı mücadelesi son derece başarılı.

Bu PKK’ya karşı askeri operasyonların siyasi sonuçları da oluyor. Zannediyorum partinize son dönemde de HDP üzerinden, özellikle Ağrı’da yoğun bir katılım var?

Her yerde; Ağrı’da, Mardin’de, Diyarbakır’da, Van’da, Bitlis’te yani Türkiye’nin bütün Güneydoğu illerinde Vatan Partisi’ne çok yoğun katılımlar var.

Anladığım kadarıyla bölgeyi yakından tanıyanlardan edindiğimiz bilgiye göre, burada Amerika’nın PKK’ya lojistik desteği de hedef alınıyor gibi bir izlenim doğuyor.

E tabii, sonuç itibarıyla PKK hedefleri vuruldukça o lojistik destek de Türk ordusunun envanterine geçiyor veya imha ediliyor. O silahları kullanmadan çoğu zaman kaçmak zorunda kalıyorlar. Bir kısmını kaçarken imha ediyorlar. Sonuçta ya imha oluyor ya da Türk ordusunun envanterine geçiyor o silahlar.

Bir düzeltme de yapmak istiyorum. Dün Başkent Kulisi’ne yeni başladık, İsmet Bey ile programın başında “Başkent Kulisi” olarak giriş yaptım. İzleyicilerimizden özür diliyorum. Çıkış yolundayız. Tabii son birkaç gündür Türkiye siyasetinde ve dünya siyasetinde artık belirleyici duruma gelen çıkışlar yapıyorsunuz. Özellikle Fransa seçimleri üzerinden bir çıkış yaptınız. 24 Nisan’da ikinci tur gerçekleşecek. Le Pen ve Macron tartışması oldu. Sizin Le Pen’e ilişkin bir çıkışınız oldu ve tepkiler de gelmeye başladı. Ahmet Hakan bugün bir yazı yazdı, Fatih Altaylı’nın da bir yazısı vardı. Burada Le Pen’e ilişkin ciddi eleştiriler var, Avrasyacılık eleştirisi var.

Tabii Ahmet Hakan, kritik dönemlerde özellikle Amerika Birleşik Devletleri politikaları çizgisinde kaleme aldığı yazılarıyla dikkat çekiyor. Yani nerede bir cepheleşme varsa, Aydınlık ve Ulusal Kanal hariç, medya Atlantik’in borazanı gibi. Türkiye’de en Atlantikçi, en Amerikancı kurum ve çevre medyadır. Avrupa’da da medya üzerinden hükümetlere baskıyı artırdılar.

Bugünkü başlıkta; “Fransa’da Macron’un rakibi Marine Le Pen diye bir abla, kötü bir abla var” diyor. “Adı batsın Avrasyacıların” diye bu yazıyı kaleme alıyor Sayın Hakan. “Yabancılardan nefret ediyor, Müslümanlardan tiksiniyor. En büyük seçim vaadi; kazanırsak başörtüsüne geçit yok. Türkiye’de de bir zamanlar başörtüsü kabusu haline gelen kamusal alan kavramını ağzına sakız etmiş durumda” diyor bu ‘faşo abla’ için. “Türkiye’den bir isimden net ve keskin bir destek geldi. Kimden? Tabii ki Doğu Perinçek’ten. Daha önce Taliban’ı Kuvayi Milliye hareketine benzeterek hepimizi şaşırtan Doğu Perinçek, bu sefer de kötülükler kraliçesi Marine ablamıza tam destek çıktı” diyor.

Tam da bu tartışmalar aslında bu iddialarıyla birlikte Marine Le Pen’i gündemimize getirdi. Marine Le Pen gerçekten İslam karşıtı mı? Başörtüsü ile ilgili bir problem mi var?

Bir kere şunu söyleyeyim; Marine Le Pen’i veya herhangi bir siyaset adamını dünyada başörtüsü üzerinden konuşmak çok yanlış. Biz de tuzağa düşüyoruz. Bugün dünyada saflaşma “başörtüsü yanlıları” ve “başörtüsü karşıtları” arasında değil. Burada emperyalizm var, sömürü var, zulüm var, baskı var, Türkiye’nin bağımsızlığı var. Böyle bir tuzağa girilir mi?

Efendim Müslüman karşıtıymış… Nasıl Müslüman karşıtı? “Filistin’i devlet olarak tanıyacağım” diyor. Böyle Müslüman karşıtı olur mu? “Suriye devletiyle normalleşeceğiz, Beşar Esad ile iyi ilişkiler kuracağız” diyor. Senegal, Afrika’nın nüfusunun %90’ı Müslüman olan en büyük ülkesi. Senegal’in Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne üye olması için adımlar atacağız diyor. Filistin’den daha İslami bir mesaj olabilir mi? Başörtüsü üzerinden tartışanlara söylüyorum; onlar nerede? İsrail’in yanında, Amerika’nın yanında.

Sayın Ahmet Hakan, dikkat ederseniz her olayda hep Amerika’nın yanında. On binlerce Iraklı kadının ırzına geçen, Suriye’yi savaşa sürükleyen Amerika… Bütün dünyada Müslümanların düşmanı olan bir Amerika. Şimdi Sayın Ahmet Hakan, Amerika ile beraber İslamiyet’i savunuyor. Afganistan’a niye o kadar kızıyor? Çünkü Amerika’yı oradan sepetlediler. Amerikan işbirlikçileri tekerleklerin altında kaldı. Onlarda bir “tekerleğin altında kalma” fobisi var.

Marine Le Pen meselesine dönersek; Fransa’da iki seçenek var. Dünya burada saflaşmış durumda. Aynı saflaşma Macaristan’da, Sırbistan’da, Kazakistan darbesinde oldu. Aynı saflaşma 15-16 Temmuz 2016 gecesi Türkiye’de oldu; FETÖ darbesine karşı tavır. O gece bu beyler ne yapmıştı? Türk ordusuna ilk defa görevini hatırlatan, “Türk milleti ve Türk ordusu bu darbeyi ezecek” diye ilk defa konuşan Vatan Partisi’nin genel başkanıdır. O gece bize ekranını açan bir tek Kanal A vardı. Diğerleri, FETÖ’nün Amerikan gladyosunun bildirisini yayınladılar. Her olayda Amerika’nın yanında olanların bize dil uzatması kadar doğal bir şey yok. Biz bundan iftihar ediyoruz. Şimdi Marine Le Pen ile Macron’u karşılaştırarak bir tercih yapacaksınız. Marine Le Pen, biraz evvel siz de saydınız ama tekrar edelim; “Ben Fransa’yı NATO’dan çıkartacağım” diyor. Bu ne demek? Bütün dünya dengelerini değiştiriyor. Türkiye’ye bundan büyük bir şans olabilir mi? Yüreği Türkiye ile çarpan bir insan, “NATO’dan Fransa çıkacak” dendiği zaman o Marine Le Pen’e saldırır mı? Ona “Faşo Abla” der mi? Hangisi faşo? “Faşo Abla” diyen mi faşo, yoksa ablamız mı faşo?

Bugün faşistlik Amerika’nın güdümünde yapılır, başka bir yerde yapılamaz. Amerika’ya karşı mücadele eden, NATO’ya karşı bayrak açan bir Marine Le Pen faşist olur mu? Ama Marine Le Pen’e karşı Amerika’nın vurucu gücü, tetikçisi olursanız o zaman faşistliğiniz tartışılır. Ahmet Hakan kardeşim veya Fatih Altaylı… Bunlar tartışılır. Biz şimdi neye bakıyoruz? Fransa’da dünyanın geleceğini belirleyen bir seçim oluyor. Atlantik sistemi içerisinde Amerika’dan sonra en önemli iki ülke Fransa ve Almanya’dır. Şu Fransa’nın Atlantik sisteminden ayrılması ne demek?

“Filistin devletini tanıyacağım” diyor; dünya dengeleri sarsılıyor. “Kırım’ın Rusya toprağı olduğunu kabul edeceğim” diyor; en sert bir şekilde Rusya’nın yanında duruyor. “Suriye ile ilişkileri normalleştireceğiz ve Beşar Esad’la beraberim” diyor; orada da Amerika’ya karşı Suriye cephesinde. Senegal’in, en çok Müslüman nüfus barındıran ülke olarak Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne girmesini savunuyor. Marine Le Pen, Fransa gibi Atlantik sisteminin merkezindeki bir ülkeyi Amerika’nın yanından alıp Asya’nın, Afrika’nın, Latin Amerika’nın yanına oturtuyor. Bu büyük bir şans. Bir Türk vatanseveri, bir Müslüman bunu alkışlar. Müslümanların hepsi Amerika’nın ve İsrail’in zulmü altında; ancak bu kesimler Amerika ve İsrail’in değnekçiliğini yapıyor. Ben de onlara bunu söyleyeceğim. Ahmet Hakan ve Fatih Altaylı gibiler, her durumda Amerika’nın sopasını sallayan bir basındalar.

Afganistan halkı kurtuluyor, daha ne istiyorsunuz? Afgan halkının kurtulmaya hakkı yok mu? Hep Amerika’nın hegemonyası altında mı ezilecekler? Bakış açıları tamamen dünyanın finans çevrelerinden gelen, kibirli, Atlantikçi, dünyayı hor gören; Afganlıyı, Filistinliyi, Afrikalıyı ve dolayısıyla Türk’ü hor gören bir yer. Marine Le Pen basit bir Fransa seçimi değil; bütün dünya orada mevzilenmiş durumda. Aynı hikâye Macaristan’da yaşandı. Atlantik sistemine kafa tutan bir Orban çıktı. Amerika Birleşik Devletleri onun karşısına altı tane testi gibi partiyi dizdi. Orban, “kazanamayacak” propagandalarına rağmen hepsinin sırtını yere getirdi. Ethem Sancak anlatmıştı; seçimden önce Orban’a, “Basın sizin kaybedeceğinizi yazıyor” demiş. Orban gülerek, “Ben yüzde 60 ile kazanacağım, onlar Amerikancı olduğu için böyle yazıyor” demiş. Hakikaten de yüksek oyla kazandı. Şimdi aynı şey Sırbistan’da, Pakistan’da oldu. Pakistan’da halk İmran Han’ın arkasında, ayağa kalkmış durumda ama Amerika ve yerli ortakları İmran Han’a karşı.

*(Program arası)*

Efendim, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Fransa’daki seçimleri konuşmaya devam ediyoruz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Sayın Özçelik’in bir sorusu vardı.

**Efendim, Le Monde gazetesi Fransa’daki seçimlerle ilgili olarak sizin açıklamalarınızı tartışıyor. Gazetenin eski Türkiye muhabiri bir paylaşım yaparak, “Aşırı sağcı birisini Doğu Perinçek nasıl destekler?” diye sormuş.**

Bu değerli dostumuzun sağına sarımsak, soluna soğan asmamız lazım ki sağını solunu şaşırmasın. Nasıl aşırı sağcı oluyor? Macron’un NATO’cu olması aşırı sağcı olmuyor da NATO’ya karşı çıkan Marine Le Pen mi aşırı sağcı oluyor? “Filistin devletini tanıyacağım” diyen aşırı sağcı oluyor, İsrail ve Amerika’nın yanında olan Macron mu olmuyor? Suriye ile iyi ilişkiler kuracağım diyen biri nasıl aşırı sağcı olur? Aşırı sağcılar Suriye ve Beşar Esad düşmanıdır.

Sağ-sol kavramları Fransız Devrimi öncesinde ortaya çıkmıştır; kralcılar sağda, cumhuriyetçiler solda otururdu. Şimdi “Filistin devletini tanıyacağım” diyorsunuz; bu tam tersine sol bir şeydir. “NATO’dan çıkacağız” diyerek kurulu sisteme karşı çıkıyorsunuz. “Kırım Rus toprağıdır” diyerek Atlantik ülkelerini karşınıza alıyorsunuz. Marine Le Pen sıradan bir insan değil ve kazanacak, bu tavırları nedeniyle kazanacak. Sağcılığın tarifi bütün dünyada Amerikan emperyalizminden ve tekellerinden yana olmaktır. Nerede Amerika’ya kafa tutan, vatanın bağımsızlığını isteyen varsa ona “aşırı sağcı” damgası yapıştırıyorlar.

Libération dergisi de bir kapak yayınladı; nerede Amerika’ya karşı duran varsa ya “aşırı sağcı” ya da “diktatör” diyorlar. Diktatör dedikleri; Çin, Rusya, Türkiye, Macaristan başkanları gibi Amerika ile mücadele eden liderler. Biden diktatör değil ama Amerika’ya karşı mücadele ederseniz diktatör oluyorsunuz. Libération, Le Pen’in dış politikasının Paris’in ortaklarını (Amerika ve Almanya) korkuttuğunu yazıyor. Macron, Doğu Akdeniz’de, Libya’da, PKK/PYD konusunda Türkiye’ye karşı konumlanmış bir isim.

Fransa halkı şimdi bir tarafta Avrasyacı, Rusya, Suriye ve Filistin dostu, mazlumlar dünyasından yana bir Le Pen’i; diğer tarafta Amerika ve NATO’nun adamı Macron’u seçecek. Fransız işçi sınıfının yüzde 60’ı Marine Le Pen’e oy verdi. İşçiler mi aşırı sağcı? Hayır, çünkü işçiler emekten yana, vatansever ve Amerika’ya karşı. Fransa’nın Avrasya tarafına geçmesi, bütün dünya dengelerini etkileyecek. Amerika’nın hali perişan, Ahmet Hakan’ların ve Fatih Altaylı’ların hali de perişan olacak.

**Efendim, sığınmacılar üzerinden yürütülen tartışmalara geçelim.**

Sığınmacı sorununun çözümü akılcı politikalardan geçer. Bu sorunun kaynağı başta ABD ve Atlantik merkezli Batılı güçlerin emperyalist politikalarıdır. Suriye’de Amerika ve güdümündeki terör örgütlerinin saldırılarından kaçan sığınmacı Türkiye’ye gelmiştir. Vatan Partisi, çözüm yolunun Suriye, Irak, Pakistan ve Afganistan ile iş birliği içinde yapılması gerektiğini bir yıl önce açıklamıştı. Arap düşmanlığına ve mazlum milletlere nefret körükleyen tavırlar, Atatürk’ün milliyetçilik anlayışına ve dış politika mirasına aykırıdır. Atatürk her zaman emperyalizme karşı mazlum milletlerin yanında durmuştur; komşu halkları kardeş milletler olarak bağrına basmıştır. Atatürk’ü temsil eden tavır Suriyeli, Iraklı veya Afgan düşmanlığı değil; bu ülkelerle iş birliği yaparak emperyalistleri bölgemizden kovmak ve sığınmacıları yurtlarına kavuşturma tavrıdır. Ancak bugün mülteciler konusu, Amerika’nın Türkiye’de kaos yaratma planlarının bir parçası haline getirildi. Konuyu kamuoyunda kışkırtıcı görüntüler, gerçek olmayan iddialar ve mülteci düşmanlığı üzerinden gündemde tutmaya çalışan bir isim var: Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ.

İzmir’de sadece Suriyeli kuyumcu yok; sadece Türk gencini bıçaklayan veya Türk kızına saldıran Suriyeli de yok. İzmir’de “Bizi kurtarın” diyen bu vatanın evlatları da var. Onlar “Suriyeliler gitsin” diyor. Biz de söz veriyoruz; öz yurdunuzda garip kalmayacaksınız, zafer Türk milletinin olacak.

Ümit Özdağ’ın son yaşadığı diyalog, kışkırtmayı bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. İstanbul Zeytinburnu’ndaki bir esnaf ziyareti sırasında Özdağ, dükkanda çalışan genç kıza “Hiç tacize uğradın mı?” diye sordu. Özdağ, yüz ifadesinden utandığı anlaşılan kızdan “Yok, hayır” yanıtını aldı. Kızın “Ama korkuyoruz” demesi üzerine Özdağ, “Neden hiç uğramamış olmana rağmen korkuyorsun?” diye üsteledi. Genç kız “Etrafındakilerden falan, onlar uğradı yani arkadaşlar” diye yanıt verdi. Ancak bu yanıt Özdağ’ı tatmin etmedi ve istediği yanıtı almak için “Ama korkuyorsun” diye çıkış yaptı. Görüntüler kamuoyundan büyük tepki topladı.

Bu, Ümit Özdağ’ın ilk kışkırtma girişimi de değil. Daha önce İzmir’de Suriye uyruklu Türkiye vatandaşı bir kişinin işlettiği kuyumcuya giren Özdağ, kimlik ve dükkan ruhsatı sormuştu. Özdağ, gelen tepkiler sonrası özür dilemek yerine tepki gösterenlere “stratejik salaklar” diyerek hakaret etmişti.

Sayın Ümit Özdağ; dükkan basma, genç kızlara “Sen hiç tacize uğradın mı?” diye sorma gibi hicap duyduğumuz tavırlar neye hizmet ediyor? Bir genç kızı çevirip “Sen tecavüze uğradın mı?” diye sormak terbiye dışı bir olaydır. Bu manzaralar çarşı çarşı dolaşıp Türkiye halkını kime karşı kışkırtıyor? Suriyeli ve Afgan misafirlerimize karşı. Bu insanlar, ülkelerini terörden kaçarak terk etmek zorunda kaldılar. Türkiye’de bir kaos planı yapmış olan ABD’ye ve İsrail’e hizmet eden bu bilinçli ve kasıtlı girişimlerin farkında olmamak mümkün değil.

Buradan açıkça söylüyorum: Bu kışkırtmalar devam edemeyecek. “Suriyelileri göndereceğiz” diyorlar. Hangi güçle göndereceksin? Elinde bir güç mü var? Sen devlet otoritesine sahip değilsin, askeri gücün yok. Elinde sopa yok ama dilinde sopa var; bu dille herkesi dövebileceğini mi sanıyorsun? Amerika’nın hazırladığı tertiplere tam gaz iştirak ediyorsun. Nihai hedefleri Suriyelilerle Türkler arasında çatışma çıkararak Amerika’nın istediği kaos ortamını yaratmak.

Zafer Partisi Genel Başkanı’nın Türklerin imparatorluk kültüründen haberi yok. Hun Kağan’ı Mete (Modu), M.Ö. 167 yılında Çin İmparatorluğu’na yazdığı mektupta “26 ülkeyi aldım, halklarını Hun yaptım” diyor. Türk tarihi; İskitlerden Osmanlı’ya kadar çeşitli halkları kucaklayan, Türk kültürü altında birleştiren bir tarihidir.

Dede Korkut destanında misafir kültürü çok değerlidir. Konuğunu ağırlayan kadın “evin direği”, ağırlamayan “bayağı” olarak tanımlanır. Tanrı misafiri kültüründen geliyoruz. Bugün üretim devrimi kurultaylarında çiftçilerimiz, Afgan çobanlardan son derece memnun olduklarını, onları evlerinde ağırladıklarını söylüyorlar. Bir topluluğun içinden kötü insanlar çıkabilir; ancak adli olayları örnek göstererek tüm bir milleti yargılayamazsınız. Aramızda suç işleyen Türkler de var, bu Türk milletini kötü yapmaz. Suriye’den gelenlerin büyük çoğunluğu Türkmen kardeşlerimizdir. Ayrıca Araplar da bizim milletimizin bir parçasıdır. Matematiğin temeli olan sıfırı, cebiri, kimyayı Araplardan öğrendik. Farabi, İbni Sina, İbni Haldun gibi isimlerin hatırı için bile Araplara saygı gösterilmelidir.

Vatan Partisi olarak bu sorunu 15 günde çözeriz. Suriye Devleti ile anlaşırız. Anlaştığımız an PKK beyaz bayrak çeker ve Suriye’deki diğer terör örgütlerini de temizleriz. Suriye Devleti defalarca af kanunu çıkardı. Konuklarımıza “Vatanınıza dönmek istiyorsanız huzur ve selamet sağlanmıştır” deriz. Bir kısmı kalır, onlar da bizim kardeşimizdir.

Ümit Özdağ’ın kışkırtma çizgisi sürdürülemez. Kendi partisinin içinden de buna müsaade etmeyecek aklı başında büyük bir kesim var. Zaten basın toplantılarında artık daha sakin bir dil kullandığını görüyoruz. Türkiye’de yaşayan herkes, bu kışkırtmalara itibar etmeyerek beraber huzur içinde yaşamaya devam ediyor. İçişleri Bakanlığı’nın açıkladığı suç oranları da bunun en büyük kanıtıdır. Türklerin işlediği suçlarla onları karşılaştırdığın zaman, neredeyse birisinin yarısı kadar ediyor. O suçların da birçoğu kendi aralarındaki meselelerden kaynaklanıyor. Suriye Arap halkını da tanımıyorlar. Şam’a iki kere gittim; hayran kalınacak bir hoşgörü ve kültür var. Orada %20’ye yakın Hristiyan, Aleviler ve Sünniler var. Şam’ın belli yerlerine gidiyorsunuz, fanusların içerisinde Hz. İsa heykelleri, Hz. Meryem Ana heykelleri var. Kimse dokunmuyor. Burada kimse hocamı kırmaz, herkes birbirine hürmet eder. Suriyelilerde çok yüksek bir hoşgörü; dinlere, mezheplere ve kavimlere saygı kültürü var. Bu da ta Asurlara, Emevilere kadar uzanan köklü tarihten geliyor.

Suriyelilere, Suriye Araplarına ki içlerinde çok önemli bir Türk nüfusu var, hor bakmak doğru değil. Türkiye Cumhurbaşkanı Türkmaniydi. Ben gittiğim zaman Türkmaniydi. Başbakan Itri’ydi, Türk’tü. Terörle öldürüldü, Türkmani’ye bomba atıldı ve öldürüldü. Komutanların çoğu Türktü. Şam’da çok ilginç bir merkez vardır; Mithatpaşa Çarşısı ile Hamidiye Çarşısı’nın hemen ilerisinde bir tarafı camidir, bir tarafı kilisedir. Esnaf kol kola gider; Hristiyan kiliseye, Müslüman camiye gider, ibadetini yapar, dönerken yine kol kola gelirler. Binlerce yıllık bir geçmiş bu. Hepsi Arap ama Hristiyan Araplar da var. Irak’ta, Lübnan’da, Suriye’de, Mısır’da yoğun bir Hristiyan Arap nüfusu bulunur. Hamidiye Çarşısı’nda Türk olduğunuzu öğrendikleri zaman sizi kahve içmeden bırakmazlar, akşam yemeğine davet etmek için ısrar ederler. Kültürleri bize çok benziyor. Suriye, Irak, Anadolu bir parçadır; emperyalistler Birinci Dünya Savaşı sonrasında o sınırları çekerek böldü, yoksa Osmanlı Devleti’nde hep beraber yaşıyorduk.

Sayın Genel Başkan, yeni bir gündemle devam edelim. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kılıçdaroğlu’nun daha önce PKK’lılara ve hatta Selahattin Demirtaş’a, “Bunların suçları nedir?” şeklinde açıklamaları vardı. FETÖ’den yargılanan ve hüküm giyenleri, bir günde KHK ile göreve iade edeceği açıklamaları ise “PKK ve FETÖ’yü aklamaya mı çalışıyor?” sorusunu akıllara getirdi. Hrant Dink’in eşini ziyaretinde tetikçi cinayetiyle ilgili, “Tetikçiler yakalandı ama arkasındaki güç henüz yakalanmadı” şeklinde FETÖ’yü aklama çabasında bulundu. Kılıçdaroğlu, yargı kararına rağmen FETÖ’nün avukatlığını yapıyor.

Hrant Dink ve Danıştay suikastları, bizleri hapse atmak için düzenlendi. Danıştay suikastını FETÖ Gladyosu tezgahladı, Hrant Dink suikastını tezgahladı; sonra bunları Ergenekon ve Balyoz iddianamelerine soktu. “Hrant Dink suikastını bu Ergenekoncular yaptı, Danıştay’ı Ergenekoncular bastı” dediler. Türk yargısı, suikastların tamamen FETÖ tarafından yapıldığını delilleriyle tespit etti. Hrant Dink suikastından bir hafta sonra Aydınlık dergisine kapak yaparak suikastı tertipleyenleri; Ramazan Akyürek ve diğerlerini tek tek saydım. Bu tamamen FETÖ’nün düzenlediği bir suikasttı. Kılıçdaroğlu ise şimdi FETÖ’yü kurtarmaya çalışıyor. Millet İttifakı’nın Türkiye’nin önüne koyduğu program, hüküm giymiş olsalar bile FETÖ’cüleri tekrar Türk ordusunun, polisin, yargının ve devletin içine yerleştirmektir. Bu eli kanlı Amerikan Gladyosu’nu kim kabul eder? Türkiye bu yapıyı temizleyerek özgürleşti. Sen onları hapisten çıkarıp tekrar devletin içine koymaya çalışıyorsun.

Kılıçdaroğlu’nun sicilinde büyük suçlar var. Ergenekon tertibi yapıldığı zaman, “Darbeciler yargılansın” diyerek bizim, yani Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarının, Vatan Partisi yöneticilerinin, Aydınlık ve Ulusal Kanal çalışanlarının hapse atılmasını onayladı. Çünkü Amerika’nın tertibi buydu. Şimdi ise “Darbeciler yargılansın” sözlerini kullanarak Ergenekon’un varlığını savunuyor ve Amerikan iddianamesini tekrar pişirip önümüze getiriyor. FETÖ’cüleri kurtarmak için yargı kararlarını silmesi lazım. FETÖ’cüleri hapisten kimse kurtaramayacak. Ne Kılıçdaroğlu’nun, ne Meral Akşener’in, ne de Babacan ve Davutoğlu’nun buna gücü yeter.

CHP tabanında, il ve ilçe örgütlerinde bu duruma büyük tepki var. Parti Meclisi içerisinde de buna tepkili olanlar var. CHP’nin ezici çoğunluğu vatanseverdir; ancak yönetim, kaset komploları ve yurt dışındaki tertiplerle (Deniz Baykal’ın tasfiyesi gibi) bir operasyonla Kılıçdaroğlu’na devredildi. Kendi genel başkanını seçmedi; Amerika, bir komplo ile CHP’nin başına genel başkan atadı.

Diğer yandan, Üretim Devrimi Kurultaylarımıza devam ediyoruz. En son Çankırı’nın Kurşunlu ilçesindeydik. Ziraat Odası başkanları, esnaf, şoförler ve eski belediye başkanlarının katılımıyla seçkin bir kurultay gerçekleştirdik. Anadolu’nun dört bir yanında çiftçinin, zanaatkarın katıldığı kurultaylar yapmaya devam ediyoruz. Burada üreticilerin bir talebi de vardı. Bugün de hatta söylediğiniz Ağrı ve Patnos’tan il ve ilçe üreticileri buradaydı. Bir çiftçi enerji üretmek istiyor, tarlasını sürmek istiyor ama şu anda ekim zamanı; yurdun genelinde ekimler yapılacak. Mazot ihtiyacı var, yakıt ihtiyacı var. Enerjiyle ilgili sorun gündemde, gübre sorunu var. İran’daydım; bu anlamda özellikle akaryakıtla ilgili çiftçinin derdine derman olacak, o yangını söndürecek gündemler konuşuldu.

Biraz da bunları açar mısınız? Bakın, siz de tanık oldunuz. Biz 8 arkadaş İran Büyükelçisi’nin iftar yemeğine davetliydik. Her sene bizi iftara davet eder, sağ olsunlar. İran, Türkiye’nin önüne bu koşullarda o kadar güzel öneriler koyuyor ki… Sadece mazot değil, doğal gaz değil; “Size elektrik de verelim” diyorlar. “Bizde elektrik fazlası da var, üretimde artı var” diyorlar. Mazotu ucuz verelim, doğal gazı ucuz verelim, Türkiye ile İran arasında takas yoluyla alışveriş yapalım, doları aradan kaldıralım, Türkiye’nin ihtiyacı olan malları biz satın alalım diyorlar.

Türkiye çok şanslı bir ülke. Öyle komşuları var ki; dünyanın en büyük enerji üreticileri, doğal gaz yatakları en zengin olan Rusya, ikincisi İran. Irak petrolü de geliyor. Sonra Azerbaycan, Katar, Cezayir… Türkiye’nin bütün çevresi, komşuları enerji üretiyor. Rusya, İran, Irak ve Suriye ile iyi ilişkiler içinde olduğumuz zaman Türkiye’nin enerji diye bir sorunu olmaz. Enflasyon veya hayat pahalılığı diye de bir sorun olmaz; çünkü bugün Türkiye’deki fiyat yükselişinin temel etkeni enerji fiyatlarının artmasıdır. Yani dünyadaki enerji fiyatlarının artması.

Ağrı’da, Iğdır’da, yani İran’a komşu illerde mazot 21 lira. Tabii her gün 1 lira inip 1 lira çıkıyor. İran’da ise 25 kuruş. Siz İran’dan geldiniz, üreticinin derdine derman… Türk çiftçisi üretmek istiyor ve mazota ihtiyacı var. Amerikan ambargolarına ne kadar uymaya devam edeceğiz? Üreticilerin milli hükümeti kurulacak, Vatan Partisi bunun merkezinde olacak. Vatan Partisi bu nedenle çığ gibi büyüyor. Yalnız çiftçinin değil, sanayicinin de talebi bu. Çünkü sanayici elektrik kullanıyor, doğal gaz kullanıyor. Esnaf, hizmet sektörü, bütün oteller; yazın klimalar, buzdolapları çalışıyor. Kışın da çalışıyor ama özellikle yazın. Hizmet sektörü, turizm sektörü, sanayi, tarım; her alanda enerji şart. Evlerin ısınması işin en küçük kalemi.

Dolayısıyla ucuz enerji demek, Türkiye’de ucuzluk demek. Yalnız mazot fiyatı değil; biber, domates, patlıcan, kumaş, düğme, fincan, çay, su ucuzlayacak. Geçen gün bir damacana su aldım, 20 liradan 33 liraya çıkmış. Çünkü damacana su neyle geliyor? Nakliye var, üretilirken motorla dolduruluyor, damacanası imal edilirken petrol ürünü kullanılıyor, enerji harcanıyor. Şu kağıttan tutun, şu sehpaya kadar hepsinin içinde üretim sürecinde enerji var. Enerji fiyatlarının ucuzlaması demek, Türkiye’de fiyat istikrarının sağlanması demek. Onun için bizde ne yapıyor hükümet? Gidiyor bakkalın, toptancının yakasına yapışıyor. Ben de hükümetin yakasına yapışıyorum: İran’la iyi ilişki kuralım, Suriye sorununda akıllı hareket edelim, Ukrayna’da arada bocalamayalım. Rusya, Amerika’ya karşı haklı bir mücadele yürütüyor, bizim için de yürütüyor. Onunla iyi ilişkiler içinde olalım, bu yaptırımların oluşturduğu tarihi fırsatı değerlendirelim. Peki Fırat, bu fırsatı ne kadar daha değerlendirmeyecek? Hükümet niye ısrarcı? Gerçi değerlendirmeye biraz başladı.

Mesela Türk Hava Yolları; 200 tane yeni personel alım ilanı var. Pilot, hostes… Çok büyük bir miktar istihdam yaratıyor. Yalnız Türk Hava Yolları değil, diğer Türk şirketlerinin araçları da Rusya ile dünya arasındaki ulaşımı sağlıyor. Müthiş bir şey. Ben Moskova’daydım, herkesin gözü orada.

Şimdi Güney’i konuşurken, Güney’de bir de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti var. Hem Rusya’yı hem de Güney’i birleştiren bir gelişme var. Yunan basınından Kathimerini gazetesi “Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde konsolosluk açacak, personel ve bina bakmaya başladı” diyor. Bu biraz gerçekçi değil ama şu gerçekçi: Bakın, Vatan Partisi iktidara gelsin, bir sene sürmez; 3-5 ay içerisinde Rusya, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanır. Ama bu tek taraflı olacak bir şey değil, bu bir ortak plan. Bazı devletler tanınacak; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tanınacak. Aynı Karabağ’da Ruslarla iş birliği yaptığımız gibi Kırım, Donbass, oralarda kurulan cumhuriyetler tanınacak.

Bunun ilk adımları atıldı. Ne oldu? Karabağ’ın kurtarılmasında Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan da New York’tan dönerken uçakta, “Putin olmasaydı biz Karabağ’ı kurtaramazdık” dedi. Türkiye-Azerbaycan askeri iş birliği, Rusya’nın da oluruyla oldu. O zamanlar televizyonlardaki Amerikancıların hepsi “Nasıl olur, Ruslar Ermenilerin yanında” diyorlardı. Şimdi koskoca Türkiye Cumhurbaşkanı, Rusya’nın olumlu tavrıyla Karabağ’ı kurtardık diyor. Türkiye-Rusya-Çin iş birliği, Türkiye’nin geleceği önünde kaçınılmazdır ve başlamıştır. Bizdeki ekonomi programı, dışarıdan dayatılan dünya ekonomisiyle bütünleşme, sözüm ona “Kürdistan” denilen ikinci İsrail devletinin kurulması, PKK’nın desteklenmesi hep Atlantik’ten geliyor. Türkiye Atlantik’ten kurtulacak. Hem ekonomik refah için hem de ülke bütünlüğü, bağımsızlık, egemenlik, huzur ve siyasi istikrar için Türkiye NATO’dan, Amerika’dan kurtulacak. O sürece girdi.

Sayın Erdoğan, geçtiğimiz günlerde AK Parti Merkez Karar ve Yönetim Kurulu’nda bir konuşma yapmış. O toplantıya katılanlardan öğrendim; Rusya ile ilişkilerin süreceğini, onlardan vazgeçemeyeceğimizi, bu yaptırımların uzun süreceğini ve bunun hem onların hem bizim çıkarımıza olduğunu ifade etmiş. Özbekistan’dan dönerken de “ucuz tedarik” tabirini kullandı. Önümüzdeki sürede girdi maliyetlerini düşürecek ucuz tedarik imkanlarımız doğacak. Türkiye’yi yönetenler Rusya’yla aramızı bozan bir siyasete giremezler. Zaten başımızdan geçen bir Rus uçağının düşürülmesi olayı var. İlk düşürdükleri zaman iftihar ediyorlardı, sonra özür dilediler; pişman oldular. O tecrübeyi Türkiye yaşadı, bir daha o hatayı yapmaz. Çünkü bu yalnız bir güvenlik politikası meselesi değil, aynı zamanda ekonomi meselesidir.

Amerika ile ilişkiler konusuna gelince; Türk ordusu şu anda Amerika’nın egemenlik alanına karşı Irak’ta operasyon yapıyor. Yani hükümetin Amerika ile bir iş birliği hevesi olmadığını bugün görüyoruz. Bunun devamı olacak, Suriye’nin kuzeyinde de olacak ve PKK temizlenecek. Suriye ile iş birliği de Türkiye’nin gündemindedir. Bazı partiler, mesela CHP, İYİ Parti, hatta Zafer Partisi Suriye’de çözümü Amerika ile arıyor. Zafer Partisi zaten provokasyon partisidir. Programlarında “Amerika ile ilişkilerimizi daha kapsamlı, daha derin hale getireceğiz” diye yazıyorlar. Utanmadan programlarına bunu yazıyorlar.

Tarihi bina kampanyamıza gelirsek; hedefe ilerliyoruz, çok başarıyla götürüyoruz. Bu kampanyaya Vatan Partisi dışından sanayicilerimiz, işçilerimiz, çiftçilerimiz çok geniş katılım sağlıyor. O tarihi binanın tapusunu Görev Vakfı alacak, koşulları yaratılıyor. Kampanyayı 1 Haziran’a kadar sürdüreceğiz. İnsanlar fedakarlık yapıyor, nikah yüzüklerini verenler var. Bu bir mutluluktur; hayatımızı büyük davalara armağan etmekten büyük tad alıyoruz. O bina İstanbul’un en güzel taş yapısı. 1876’da Kanun-i Esasi orada görüşülmüş, Namık Kemal ve Ahmet Mithat Efendi oradan hapse gönderilmiş. Binaya büyük emek verildi; 60 kamyon moloz çıktı oradan. Binanın mülkiyeti alındığı zaman hem tarihi kimliği korunacak hem de ekonomik bir gelir kaynağı olacak. Bu bina geçmişte olduğu gibi, önümüzdeki kuşaklar için de bir devrim karargahı olacak. Yani Türk Devrimi’nin… belki de Türk Devrimi’nin, yani işte Büyük Millet Meclisi var falan filan ama onlar 1920’lerde başlıyor. Bu ise 1776’lardan başlayarak bugüne kadar gelen bir bina. İçinde önemli kararlar alınmış, önemli mücadeleler için toplanılmış, birleştirilmiş. Bu binanın tarihi de… yani roman da olur, sinema da olur, her şey olur. Bir film seti gibi aslında; dönem filmleri çekilen bir yer gibi, o cadde de orada, bir karargâh.

Siz ilk girdiğinizde burası çok metruk bir yerdi galiba, değil mi? Orada tinerciler… Ne oldu? O zaman tinerci yok ama trikotaj atölyeleri vardı. İlk önce üç kat, yani en üst kat ve onun altında bir daire ile başladık. Sonra hava paraları vere vere, binanın tamamındaki trikotaj atölyeleri ayrıldı ve tamamı bizim oldu. Ama bu arada binanın yıkılmaması, zelzeleye karşı dayanıklı hale getirilmesi için çok büyük emekler verildi; güçlendirmeler yapıldı. Böylece tarihi bir binayı da kurtarmış olduk.

İşte o güçlendirme faaliyetleri… İnsanlar, diyelim 30-40 kişi ya da 100 kişi; tuğlalar mesela elden ele, 100 kişinin elinden 6. 7. kata çıkarılıyor. Çimentolar öyle… Çok güzel, göz yaşartıcı sahneler vardır. Alın terinin olduğu bir bina. Tarihi bina içinde görev ediyoruz yine. Görev Vakfı’nın hesap numaraları veriliyor. Hedef 30 milyon. Oraya ulaşmamız için herkese, alın terinden ve göz nurundan katkı düşüyor; o görevler yapılıyor ve yapılacak. Devamı için de buradan gayret diyoruz, çağrı yapıyoruz ve çağrımızı yeniliyoruz. En önemlisi şu: Bu binaya yapılan katkıların hepsi, diyelim beş kuruş bile olsa değerini bulacak. Herkes o 5 kuruşun bile bir katkı olduğunu, değerini bulacağını görecek. Ama 5 kuruş değil, 5 bin, 500 bin, 5 milyon, 50 milyon; öyle katkıları bol bol yapacağız.

***

Şimdi kısa bir ara verelim. Aranın ardından Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Dilek Çınar konuğumuz olacak. Çok önemli bir gündem var, onu da konuşacağız. Kısa aranın ardından karşınızda olacağız.

***

(Altyazı: M.K.)
Çıkış Yolu’na kaldığımız yerden devam ediyoruz. Arayı vermeden önce Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Sayın Dilek Çınar’ın aramıza katılacağını ifade etmiştik. Dilek Çınar şu anda aramızda. Hoş geldiniz efendim.

“Hoş bulduk, çok teşekkür ederim.”

Çok önemli, aslında Türk toplumunu da yakından ilgilendiren bir konuyu Türkiye Gençlik Birliği gündeme getirdi. Hakikaten bir ahlaki çürüme, toplumsal çürümeyi adeta dinamitleyen bir dış müdahaleyle karşı karşıyayız. Özellikle dijital platformlar; artık “dijital platformlar” deniyor ona, yeni nesil televizyon da diyebiliriz. Bu platformlardan tabii daha önce Türkiye Gençlik Birliği’nin farklı dijital medyalar üzerindeki yayınlara yönelik eleştirileri, eylemleri olmuştu. Buna bir yenisi daha eklendi: Disney.

Disney dediğiniz zaman çocuklar üzerinde, çocukları hedef alan, yayınlar yapan, çocuklar için çizgi filmler üreten, gayet de sempatik bir televizyon kanalı akla geliyordu. Şimdi onlar da dijital mecraya geçtiler. Dijital mecra bir anlamda sanırım kontrol edilmesi daha güç ve kontrol edilmesi gereken bazı konularda daha pervasız ya da daha cesur adımlar atıyorlar diyebiliriz. Disney Channel başta olmak üzere dijital platformlarda çocuklara yönelik programlar yapan çizgi filmler ve içerikler… Teşekkürler.

“Öncelikle Sayın Genel Başkanımıza burada olmaktan büyük mutluluk ve onur duyuyoruz. Hoş geldiniz.”

“Biz de sizden çok mutluyuz. Buyurunuz.”

Türkiye Gençlik Birliği kurulduğu günden bugüne kadar hep milli değerlerin korunması ve o milli değerlerin daha da yükseltilmesi için mücadele etti. Emperyalizmin doğrudan gençliğe, kültürel anlamda bir saldırısı olduğunu biliyorduk. Buna dair çeşitli çalışmalar yürüttük bugüne kadar. Ama son yıllarda özellikle artık dijital platformlar adı verilen bu Netflix, Spotify, YouTube ve şimdi Disney Plus… Buralarda yapılan yayınların içeriklerinde çürümenin daha da arttığını görüyoruz. Aynı zamanda buralardan eşcinselliğe dair önemli dayatmalar görüyoruz.

Bununla beraber sadece eşcinsellik değil; uyuşturucu ve alkolün özendirilmesi, sigaranın özendirilmesi, dilin büyük oranda bozulması ve küfrün çok normalleştirilmesi… Küfür artık cinsellik içerikli, daha da ağırlaşmış durumda. Cinselliğin ve müstehcenliğin artması, bir yaşam biçiminin dayatılması aslında. O yaşam biçiminde karamsarlık, umutsuzluk, aileye dair saygının yitirilmesi, büyüklere karşı saygının tamamen kaybedilmesi; topluma yabancılaşma, kendine yabancılaşma ve en nihayetinde kendi bedenine yabancılaşma söz konusu. Eşcinsellik dediğimiz şey, kişinin kendi bedenine ve karşı cinse yabancılaşması anlamına geliyor. Bu, sistematik bir emperyalist saldırının ürünüdür.

Disney’de özel olan ne? Disney, dünyanın en büyük çizgi film ve animasyon şirketi. Oradan çocuklara yönelik yayınlar yapıyorlar ve bu yayınlarda eşcinsel karakterleri barındırıyorlar.

“Bir rapor mu hazırladınız? Kaç çizgi filmde, kaç karakter bu şekilde eşcinseldi?”

Disney Plus şu an yurt dışında gösterimde. Türkiye’de 14 Haziran’da yayına girecek. Mevcut durumda 30 içerikte doğrudan eşcinsel karakterler var. Bunlar çizgi film, animasyon ve bazı diziler. “Ana yok, baba yok, erkek yok, kadın yok”; bu kavramları kaldırıyorlar.

“Evet, cinsiyetsizlik esas orada var olan. Hatta şöyle fikirler var: Anne ve baba çocuğa cinsiyetini söylemeyecek, onu göstermeyecek, öğretmeyecek. Çocuk kendi cinsiyetini ve cinsel yönelimini kendisi belirleyecek. Peki, çocuklar cinsiyetlerini nereden öğrenecek? Anne baba karışmayacak, çocukken cinsel yönelimine karar verecek diye gelişen bir fikir var ve bunu Türk toplumuna dayatıyorlar. Bu, çocuğu cinsiyetsizleştirmek demek.”

Cinsiyetsizleştirebilirler mi? Yapamazlar. Kromozomları nasıl değiştirecekler? Mümkün değil. Lafla kadın, erkeği kadın yapamazlar. Bu, topluma bir müdahaledir. Bunun önlenmesi için de bir çabanız var. En son ziyaretlerinizde ne karara varıldı, neler konuşuldu?

“Biz özel olarak bu bilim dışı, akıl dışı saldırılara karşı kesin bir tavır almamız gerektiğini savunuyoruz. Kesinlikle bunlar yayınlanmamalı; yayından kaldırılmalı ve bunlara erişim yasağı getirilmeli. Bu yayınlar sadece çocuğun değil, gencin, annenin, babanın da bütün düşünce sistematiğini etkileyecek bir duruma geliyor ve topluma büyük zararlar veriyor. Çocuğa bu dayatmaların sonucunda o çocuk kendini artık bilemiyor, farkına varamıyor. Kendi cinsiyetine, yaşantısına, ailesine, her şeye yabancılaşmış bir çocuk yaratmak istiyorlar. Macaristan’da bunun örneklerini görüyoruz. Bunlara erişim yasağı, propaganda yasağı getirildi. Orban seçimi böyle kazandı.”

Aile kavramının olmadığı bir toplum nasıl bir duruma evrilmiş olacak? İnsan kromozomlarla belirlenmiş cinsel özelliklerine karşı savaş açıyorlar. Nasıl başaracaklar?

“Ama şunu yapabilirler: Toplumda bir bunalım, problemler… Bir araya gireyim; Almanya Sağlık Bakanlığı’nın raporları var. Alman devleti biliyorsunuz LGBTİ’yi destekliyor ama Sağlık Bakanlığı şunu saptıyor: İntiharlar, uyuşturucu ve şiddet en çok LGBTİ’ler içerisinde. Yani o bir suç iklimi. Bu hakim sınıfların yarattığı sahte cinsiyetler ortamı, aynı zamanda bir şiddet, intihar ve uyuşturucu ortamıdır.”

Bu tehlikeye karşı hangi adımları atıyorsunuz?

“Türkiye Gençlik Birliği bu içerikleri hem gençliğe hem bütün topluma anlatıyor. Bunların yalnızca birer eğlence aracı olmadığını, bir saldırı aracı olduğunu anlatıyoruz. RTÜK Başkanı Sayın Ebubekir Şahin ile görüşmemizde bu 30 içerikten oluşan dosyayı sunduk. Disney Plus ile beraber artık eşcinsel karakterleri %50 oranında artırma kararı olduklarını açıkladılar. RTÜK Başkanı’na, lisans alsalar dahi bu içeriklerle Türkiye’de yayın yapamamaları gerektiğini belirttik. Zaten lisans almanın koşullarında milli değerlere hakaret olmaması, terör örgütü propagandası yapılmaması, toplumsal ahlaka aykırı yayın yapılmaması gibi maddeler var. Biz de Türk gençliğinin talebi olarak bu yayınların kesinlikle yapılmaması gerektiğini vurguladık. Sadece dijital platformlar değil, televizyon kanallarındaki gündüz kuşağı programlarında da bu çürümenin emarelerini görüyoruz.”

Hollywood filmleriyle dünyayı kurtaran bir Amerika imajı çiziliyor…

“Evet, onlar sahte kahramanlar. Bizim ise canlı kanlı, gerçek kahramanlarımız var. Biz kendi milli değerlerimizi yücelteceğiz, kendi kültürümüzü üreteceğiz. Çok güzel dizilerimiz, filmlerimiz de oluyor, onları öne çıkaracağız.”

Eğer bu talepleriniz karşılık bulmazsa, idare sizin talebinizi kabul etmezse ne yapacaksınız?

“Mücadeleyi sürdüreceğiz, izlemeyeceğiz ve izletmeyeceğiz. Hukuki yollara başvuracağız; zaten toplumsal ahlakı ve kamu düzenini koruyan yasal dayanaklarımız var. Üniversite yönetimlerinden ailelere kadar herkesle görüşmelerimiz devam edecek. Cumhuriyet Kadınları Derneği ile beraberiz, bugün onlar da açıklama yaptılar. Anneleri, kadınları almışız yanımıza; beraber el ele kol kola yürüyoruz. Bu mücadelede başarısız olma şansımız yok. Bütün siyasi partilere de çağrımız sürecek. Tüm Türk milletinin kendi milli değerlerini koruması için bu konuya gözünü dikmesi ve tehdidi görmesi lazım. Vatan Partisi ile de beraberiz, ortak tepki gösteriyoruz. Bu sadece bugünümüzü değil, yarınımızı etkileyecek bir konu.” O yüzden çocukları hedef alıyorlar; çünkü o çocuğa karamsarlığı ve umutsuzluğu aşılamaya başlıyorlar. “Ağaç yaşken eğilir” derler, değil mi? Ağacı yaşken eğmeye çalışıyorlar. Dün Vatan Partisi Başkanlık Kurulu toplantımız vardı. Orada bir arkadaşımız bu konu konuşulurken kendi hikâyesini anlattı. Lise öğrencisi çocuğu olan bir veli arkadaşımız, okulun öğretmenleri tarafından toplantıya çağrılmış. Öğretmen velilere hitaben şöyle demiş: “Matematik, coğrafya, tarih, sosyal bilgiler, kimya, fizik; hepsini bir kenara bırakın. Bugün Türk gençliği çok büyük bir tehlike ve tehdit altında, sizleri uyarıyorum. Ahlaki bir yozlaşma, çürüme baskısı ve saldırısıyla karşı karşıya olan Türk gençliği, bugün öğrencilerimizin ve okullarımızın en temel sorunu budur.”

Arkadaşımız, öğretmenin tüm velilere bir ithamda bulunduğunu ve şahsa karşı değil, bir genel durumdan bahsettiğini aktardı. Öğrencilerimizle ve bilgilerimizle bu tehlikeleri anlamaya ve kavramaya başladık; ancak onlar bu tehditlerle karşı karşıya bırakılıyor. LGBTİ propagandaları yapıyorlar. Peki, bu çocukların anneleri, babaları, dedeleri, dayıları, teyzeleri, ablaları, abileri var. O ailelerin ne gibi ızdıraplarla karşı karşıya kalacakları bu insanların umurunda değil. Çünkü dünya merkezlerinden bu dayatılıyor.

Toplumu dize getirmek için, en temel taş olan aileyi çürütmek gerekiyor. Bir insan kimliğini kaybettiği zaman —cinsel kimliği, kadın kimliği veya erkek kimliği gibi aziz ve kıymetli değerlerini— ve siz bunları kaos içerisine sürüklediğiniz zaman, ortaya Pompei’nin son günleri, Roma’nın veya Atina’nın çöküş dönemi gibi tablolar çıkar. Bu olaylar çürüyen toplumlarda, çökmekte olan feodal veya köleci sistemlerde ortaya çıkar. Yani yükseliş dönemlerinde değil; kadın kafese atıldığında, ilişkiler yozlaştığında, aşırı cinsel sapmalar ve sınıfsal baskılar yoğunlaştığında görülür. Bu durum bütün tarih boyunca doğuda da batıda da ispatlanmıştır.

Yerli ve milli kavramları günümüzde çok dile getiriliyor. Dijital platformlar anlamında da bir talep var. Biz dijital platformlara karşı değiliz ama içeriğine karşıyız. İçeriğin Türk milletinin yapısına uyması gerekiyor. Ancak bu içeriği belirleyenler Türk milleti değil. İçeriğini bizim belirleyeceğimiz dijital platformlar için çaba var mı, Türkiye Gençlik Birliği buna öncü olabilir mi? Henüz böyle bir adımımız yok ama sadece yerli bir dijital platform olması yetmez. Bunun yetmediğini “Exxen” örneğinde gördük. Türk sahipleri olan bir kuruluş ama içerisindeki bazı programlar, örneğin “Konuşanlar” gibi yapımlar, tamamen bel altı söylemlerle dolu. İnsanların birbirleriyle alay ettiği, birbirlerinin acılarından mutluluk duyduğu, ahlaki bozukluğun olduğu bir yapıya dönüşmüş. Önemli olan içeriğin ne olduğudur; sanat eserlerinin topluma ne vereceği, hangi mesajları içereceğidir.

Bugün yapılan içerikler sanattan, toplumdan, milletten ve insandan uzak. Aileyi parçalamaya yönelik saldırıları gençlik dizilerinde daha fazla görüyoruz. Anne ve baba baskıcı, kötü, düşman olarak gösteriliyor; onlardan kaçılması gerektiği empoze ediliyor. Halbuki benim ilk kahramanım annemdir. Aile ocağını dağıtıyorlar, mutlu bir aile modeli yok. İnsanı yalnızlığa ve karamsarlığa sürükleyerek, o buhran içerisinde yaşamasını istiyorlar. Toplumsal yapıyı dinamitliyorlar; mutsuz, umutsuz, hiçbir değerine sarılamayan amaçsız bireyler yaratıyorlar.

Bir de “Z kuşağı” kavramı yerleşti. Buna karşılık Türkiye Gençlik Birliği ve Türkiye Liseliler Birliği “Hayır, biz Türk gençliğiyiz” dedi. Çünkü o “Z kuşağı” denen torbanın içerisine umutsuzluk, karamsarlık, eşcinsellik gibi tüm çürüme unsurları doldurulmuş. İnsanın özünü ortadan kaldıran bir kalıp bu. 2000 sonrası doğanları aynı kefeye koymak bilim dışıdır. Biz beş kardeşiz, beşimiz de birbirinden farklıyız; nasıl olur da bir nesil fabrikadan çıkmış gibi aynı olabilir? Z kuşağı derken; telefon ve bilgisayara gömülen, toplumsal meselelerle ilgilenmeyen, üretmeyen, kolay yoldan para kazanmayı hedefleyen bir tarif yapıyorlar. Bu, gençliğe giydirilmiş bir deli gömleğidir. Bizim Jön Türklerden gelen köklü bir geleneğimiz var. Bizler bugün de Jön Türkleriz, genç Türkleriz. 23 Nisan’da vereceğimiz mesaj da bu deli gömleğini yırtıp attığımızdır.

Gençliğin talepleri nelerdir? Biz bu topraklardan emperyalizmi defedeceğiz ve tam bağımsız Türkiye’yi kuracağız. Üreten, çalışan, Türkiye için, dünya için emek veren bir toplum hedefliyoruz. En ayırt edici özelliğimiz ise arkadaşlık bağımızdır. Dayanışmacı, mutlu, yaptığı işten keyif alan, o büyük arkadaşlığı önce Türkiye’de sonra dünyada kuracağız. Sloganımız: “Çalışan gençlik, üreten Türkiye.” Bizi üretimden koparmak istiyorlar ama biz torna tezgâhında, tarlada, laboratuvarda her alanda üreteceğiz. Türkiye Gençlik Birliği olarak yaz kamplarında köylülerle, çiftçilerle beraber çalışıyoruz. Bu, uzaktan izleyerek değil, emek vererek öğrenilecek bir süreçtir.

O bataklık sistemi yıkılıyor, Atlantik sistemi çöküyor. Biz de 23 Nisan’da Birinci Meclis’in önünden Anıtkabir’e yürüyerek bu mesajı vereceğiz. 23 Nisan bir çocuk bayramı değil, Türk devriminin en önemli günüdür; millî egemenliğin başladığı gündür. Türkiye’nin geleceği sigortalıdır ve biz bu geleceğe umutla bakıyoruz. Mücadelesi var, seçimleri var. Ali Rıza Taşdelen’in “Paris Komünü’nden Sarı Yeleklilere” diye bir kitabı var. Devrimci Paris Komünü’nden başlayıp son yıllarda Macron’a karşı gelişen Sarı Yelekliler isyanına kadar uzanan süreci anlatıyor. Çok güzel bir kitap; yönetimden rica edelim, izleyicilerimize de gösterelim. Ali Rıza Taşdelen’in Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu eseri, Fransız sosyal demokrasisinin tarihini eleştirel bir gözle inceliyor.

Müzik olarak da Debussy’nin “Arabesk”ini seçtik. Debussy, büyük bir Fransız bestecisidir. Bugün Türkiye’de bir Arap düşmanlığı var; oysa Arapların Hz. Muhammed döneminden başlayıp Fatih Sultan Mehmet dönemine kadar süren muazzam bir medeniyet atılımı mevcut. Türk-İslam medeniyeti diyebileceğimiz bu süreçte cebir, kimya, felsefe, mimarlık, müzik, sosyoloji ve tarih alanlarında büyük bir atılım yaşandı. 7. yüzyıldan 15. yüzyıla kadar süren, büyük imparatorlukların ve askeri örgütlenmelerin olduğu bu dönem, Batı uygarlığını da derinden etkiledi. Rönesans, bu medeniyetten ilham aldı. O dönemde büyük Fransız ve Avrupalı besteciler; Alman, Fransız, Belçikalı tüm Batı Avrupalı sanatçılar “arabesk” tarzında eserler yazdılar. Bunlar bugünkü arabesk müzik gibi değil; o dönemin Arap uygarlığından etkilenerek yapılmış eserlerdir. Hatta o dönem Fransa’daki üniversitelerde Batı Asya dillerinden (Türkçe, Farsça ve Arapça) yapılan çeviriler çok modaydı.

Türkiye’de bir Arap düşmanlığı yapılıyor ancak ortada bir Arap medeniyeti gerçeği var. Daha önce de konuştuk; biz sıfırı bile Araplardan öğrendik. Sadece biz değil; İngilizler, Fransızlar, Almanlar da sıfırı Hintlilerden ve Araplardan öğrendi. Hatta dillerindeki “şifre” (Almanca: ziffer) gibi birçok kelime Arapçadan geçmiştir. Dünya cebiri, kimyayı ve daha pek çok bilimi Araplardan öğrendi. Müzikteki arabesk terimi de buradan gelir; Debussy’nin “Arabesk”i de bu etkileşimin bir ürünüdür.

Programımızın iki kuşağını birlikte yürüttüğümüz Sayın İsmet Özçelik’e huzurlarınızda teşekkür ederim. Ayrıca konuğumuz olan Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Sayın Dilek Çınar’a ve Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e teşekkür ediyorum. Sizleri Debussy’nin “Arabesk”i ile baş başa bırakıyoruz. İyi akşamlar, mutlu haftalar dileriz.

Paylaş