İzlediğiniz için teşekkür ederim. Söyleyenin dilinde, dinleyenin gönlünde, yedi bölge dört iklimde hep yeniden anlam bulur. Türküler bizi söyler, biz türkülerimizi; yaşamın her derinliğini türküyle mayalayan büyük milletimizin ölümsüz yaratımlarıdır yurdumuzun türküleri.
Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir “Çıkış Yolu” programında daha karşınızdayız. Her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek bizimle birlikte. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.
“Merhabalar, hoş bulduk.”
Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Kadan arkadaşımız da sorularımızı yöneltmek üzere bizimle. Hoş geldiniz Sayın Kadan.
“Teşekkür ederim.”
Evet, Sayın Genel Başkan, gündemimiz çok yoğun. İsterseniz sıcak bir gündemle, milyonlarca insanı ilgilendiren asgari ücretle başlayalım. Rakamlar belli oldu; bu sene %27’lik bir artışla 28.075 TL olarak açıklandı. Türk-İş masada yoktu, tek taraflı bir toplantı oldu. Değerlendirmenizle başlayalım; nasıl buluyorsunuz bu rakamları?
“Bütün izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Nereden selamlıyoruz? Türkiye’nin en çok izlenen, izlenme oranları üç gün önce YouTube tarafından da ilan edilen Ulusal Kanal’dan selamlıyoruz. Biraz sonra onu da konuşacağız. Asgari ücret, açlık sınırının altında. Türk-İş Genel Başkanı Sayın Ergün Atalay’ın aylardır bu konudaki tutumu ve mücadelesi her türlü takdirin üstündedir. Türk-İş yönetimi, işçi sınıfının çıkarlarını kararlı olarak savunan bir çizgi izliyor. Onlar da belirtiyorlar; %27’lik artış, enflasyonun altında bir artış. Sonuç itibarıyla emekçilerin taleplerine yanıt vermeyen bir rakam. Sistemin bu emekçiye, halkımıza, işçimize, çalışanımıza vereceği bir şey yok. Tablo bu.
Üretimi artırmadan para basarak verdiğiniz kağıt, hemen enflasyona yansır. Vatan Partisi’nin görevi, halkımızın ve emekçilerimizin dikkatlerini üretim devrimine yöneltmektir. Emekçilerimize bu konuda mücadeleyi ve örgütlenmeyi öneriyoruz. Gelin, Vatan Partisi’nde toplanalım. Bu iktidar değişecek; üreticilerin milli hükümetini kuralım. O zaman ne olur? Üretimi artıran, işçiye, çiftçiye, esnafa, zanaatkâra kazandıran, çarşıları şenlendiren, sanayicimizin ve tüccarımızın daha büyük gelirler elde edeceği bir ekonomi kurarız. İşte bu yüzden ‘Üretim Devrimi’ diyoruz.
Peki, üretim devrimi nasıl olur? Bunun kaynağını, ürettiklerimizden yüzde kırkın üzerinde bir tasarruf oranıyla yaratacağız. Bu tasarrufu yatırıma dönüştürdüğümüz an milyonlarca insanımıza iş bulacağız. Kritik nokta şu: Yatırımı neyle yapacağız? Hazır olan bir kaynağımız var. Türkiye’nin çok büyük zenginlerinin, Londra, New York ve İsviçre bankalarında 500 milyar dolar değerinde parası var. Bunları Türkiye’ye getirmeye mecbur edeceğiz. Kimsenin parasına el koymuyoruz ancak bunlar Türkiye’den dışarı kaçırılmıştır. Kanunla bunları mecbur edeceğiz; her türlü hazırlığımızı yaptık. Bu konuda Genel Başkan Yardımcımız Hakan Topkurulu tarafından bir kanun teklifi de kamuoyuna ilan edildi.
Bunun yanı sıra Cumhurbaşkanı Yardımcısı Sayın Cevdet Yılmaz’ın açıkladığına göre, bankalarda da 500 milyar dolar değerinde altın kasalarda kilitli duruyor. Tavuğu götürüp kasaya kilitliyoruz, halbuki onun yumurtlaması lazım. Yine kanunla bu banka kasalarındaki altını yatırım sermayesine dönüştüreceğiz. Sahiplerine olanaklar sunacağız: İster devlet yatırımlarına katıl, istersen özel sermaye olarak yatırımda bulun. Toplamda 500 artı 500, bir trilyon dolarlık bir kaynak var. Bunun yarısını bile yatırıma sevk etsek Türkiye kanatlanır, uçar. Enflasyon diye bir şey kalmaz, çarşılar şenlenir, sanayimiz ateşlenir. Vatan Partisi olarak milletimizden bu yüzden yetki istiyoruz.”
Efendim, benim bu konuda iki sorum olacak. Birincisi asgari ücretle ilgili. Türk-İş’in komisyon toplantılarına katılmamasını nasıl buluyorsunuz?
“Türk-İş’in bu tavrını çok doğru buluyorum. Türk-İş, bu sistemin işçiye vereceği bir şey olmadığını gördüğü için o masaya oturmuyor. Masadan boynu bükük kalkmak yerine, emekçilere ‘bu sistemden umudunuzu kesin’ mesajını veriyor. Masaya otursaydı belki de %27 değil, %23-24’lük bir rakamı onaylamak zorunda kalacaktı. Masanın dışından protesto etmesi çok daha etkili bir mücadele yöntemidir. Ergün Atalay’ı ve yönetimini bu tavrından dolayı kutluyorum.”
Bir de iş insanlarının yurt dışına çıkardığı paralardan bahsettiniz…
“İş insanı demeyelim, bunların çoğu sıcak para komisyoncuları, tarikat rantçıları ve borsa vurguncularıdır. Türkiye’nin alın terini Batı bankalarına taşıyıp oradan faiz geliri sağlıyorlar. Batı ekonomileri bugün çöküş sürecinde. Alman, Fransız, İngiliz ve Amerikan ekonomileri batıyor. Yarın bir gün o bankalar, ‘benim sana verecek param yok’ diyecek. O zaman o zenginler paralarının üzerine soğuk su içecekler. Türkiye’nin bu kaynakları içeride kullanması şarttır.”
Sayın Perinçek, üretim devriminden bahsediyorsunuz ancak bu kaynaklar gelmediği takdirde Türkiye’nin bunu yapabilecek altyapısı var mı?
“Türkiye’nin çok büyük bir tasarruf kabiliyeti var ki 500 milyar doları dışarıya yığabilmiş, 500 milyar doları da bankalarda altın olarak tutabilmiş. Türkiye zaten üretiyor. Sorun, bu üretimi doğru yönlendirecek iradeyi ortaya koymaktır. Bizim ekonomi programımız %40 tasarruf öngörüyor; Türkiye bunu başaracak güçtedir.”
Son olarak, Ulusal Kanal’ın YouTube’da en çok izlenen TV kanalı olması hakkında ne düşünüyorsunuz?
“Bu tablo, Türkiye’nin devrime gittiğini gösteriyor. Halkımız artık trafik kazalarından, magazinden bıktı; çözüm istiyor, gerçekleri istiyor. Ulusal Kanal; işçinin, çiftçinin, emekçinin sesi olduğu için halk sistemin dışına çıkıyor ve gerçekleri, yani Vatan Partisi’nin çözüm programını arıyor.” Ondan sonra insanca yaşamak istediğini; bağımsız, egemen, başı dik bir Türkiye istediğini gösteren rakamlar bunlar. Türkiye çok köklü, büyük değişikliklere gidiyor; bu rakamın anlamı o. Yoksa medyadaki bir takım yarışla ilgili bir rakam değil. Ulusal Kanal’ı çıkarttığınız zaman medyada bir yarış var ama Ulusal Kanal bunların hepsinden farklı bir kanal.
Bakın Cumhuriyet TV, Ulusal Kanal’ın 12’de biri. Tele 1, Ulusal Kanal’ın 9’da biri. CNN Türk; şov, ana haber, koca koca televizyonlar, Ulusal Kanal’ın 6’da biri. Devletin televizyonları; işte TRT Haber, Ulusal Kanal’ın 6’da biri. İktidarın televizyonu A Haber, Ulusal Kanal’ın 6’da biri. Muhalefetin televizyonlarını ikisini topla, Ulusal Kanal’ın 6’da 4’ü ediyor. İkisini toplasanız bile Ulusal Kanal’a yaklaşamıyorlar. Bu tablo aslında Türkiye’nin gidişatı, halkın konumlanması ve ne istediği konusunda çok öğretici, önemli rakamlardır.
Bir de artık televizyonculuk YouTube’a yansıyor, eylemlere de yansıyor. Mesela evvelsi gün Türkiye Gençlik Birliği’nin İstanbul’da, Mustafa Kemal Merkezi’nde bir toplantısı oldu. Sayın Belediye Başkan Vekili Ömer Rasim Şişman’a da salonu verdiği için buradan teşekkür ediyorum. 1500 genç toplandı, bütün salon taştı, merdivenlere oturdular. Hepsi İstanbul’un fakültelerinden, yüksekokullarından gelen pırıl pırıl gençler. Kadın oranı çok yüksek; saysanız, kadınlar erkeklerden daha fazla. Bu çok önemli. Gençlikte, kadın hareketinde, işçi hareketinde; hepsinde sistem dışı ve köklü değişiklik isteyen bir ayaklanma hareketi başladı. Bu toplantı da bunun işaretlerinden biriydi.
Toplantıda Türk Devrimi’ni konuştuk. Gençler Türk Devrimi’ni dinlemeye geldi. Atakan Hatipoğlu, Ethem Sancak, ben, Şule Perinçek ve Serdar Üsküplü ile toplantı başlamadan önce çekilen fotoğrafa bakın; kız arkadaşlar erkeklerden daha çok. Aslında Türkiye’nin bugünü ve geçmiş birikimi konuşuldu. Lavoisier Kanunu var ya, hiçbir şey yoktan var olmaz; devrim de geçmiş birikimle yapılır. Hunlardan, Sakalardan bugüne uzanan Türk İmparatorluk birikimi ve son 200 yıllık Türk Devrimi’nin birikiminin gençliği bu. Gençlik TGB’de, Vatan Partisi Öncü Gençlik’te toplanıyor. Öncü Gençlik Başkanımız Can Aybers ve TGB Başkanı Kayhan Çetin’i yürekten kutluyoruz.
Pandemi döneminde üniversitelerin kapanmasıyla gençlik mücadelesi durgunlaşmıştı ama son bir senedir gençlerin yoğun olarak meydanlara çıktığı görülüyor. TGB’nin 29 Ekim’deki Anıtkabir yürüyüşünde on binler yürüdü. Vatan Partisi, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Horasan Erenleri ile bu kitle hareketleri, Türk işçi sınıfının mücadelesiyle birleşiyor. 2026 daha fazla hareket yılı olacak.
İlber Ortaylı da konuşmamızda Ulusal Kanal’ın diğer televizyonların üç kat önüne geçmesini müthiş bir olay olarak değerlendirdi. Korkut Borayov Ankara’dan katılarak video ile Türk Devrimi’nin devletçiliğini anlattı. Atakan Hatipoğlu’nun, Kayhan Çetin’in, Sabahat ve Hilal hocalarımızın konuşmaları da olağanüstüydü. Namık Kemal ve Mithat Paşa ile başlayıp Talat ve Enver Paşa ile devam eden, en başta büyük önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün olduğu bu devrimci değerler tarih sahnesine yeniden çıktı.
Diğer kanallarda bu sempozyumları, işçi grevlerini, çiftçilerin mücadelesini göremiyoruz. Kanallar hep trafik kazası, bolca magazin ve çürümeyi kışkırtan görüntülerle dolu; tam sistemin hizmetindeler. Anketlerde de görüyoruz; “Kim Türkiye’nin sorununu çözer?” sorusuna “Hiçbiri” diyenlerin oranı %40’ı geçti. Bu da önemli verilerden biri.
(Aradan sonra)
Vatan Partisi Genel Başkanı olarak süreci değerlendirirsek; maalesef iktidarı temsil eden AK Parti ve MHP raporları, hukuk bilgisinden yoksun. Bir “suçlu-suçsuz” ayrımı yapılıyor. Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre suçlu ve suçsuzu ayıracak tek merci yargıdır. Eğer “yargılayacağız” derseniz, 15 bin terör örgütü mensubunu yargılamaya kalkmak, işi yokuşa sürmek ve çözmemek demektir. PKK’ya mensup olmak kendi başına suçtur. Burada çözümsüzlük akıyor. Tek çıkış yolu Vatan Partisi’nin af kanunudur. Türkiye en sonunda bu noktaya gelecektir.
Bizim af kanunumuzun özü şudur: PKK mensupları, yöneticileriyle birlikte affedilecek ve cezaevindekiler serbest kalacaktır. Ancak 5. maddemiz gereği; af talebi olması lazım. Birey, “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milletiyle bütünleşmek amacıyla bu af kanunundan yararlanmayı talep ediyorum” diyecek. Ayrıca başka örgütlerin emsal teşkil etmemesi için, Milli Güvenlik Kurulu’nun feshedildiğini ve silah bıraktığını tespit ettiği örgütler için geçerli olacak. Bu kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, partilere ve Cumhurbaşkanlığına sunulmuştur. Çadır mahkemeleri gibi yöntemlerle bu iş çözülmez; Vatan Partisi’nin af kanunu bunun biricik çözümüdür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile bütünleşmek istiyorum ve Türk milleti ile bütünleşme isteğiyle “af kanunundan yararlanmak istiyorum” dediği zaman, mahkeme bunu derhal zapta geçer, kararını verir ve o şahsın işlemiş olduğu suçlar ve cezalar bütün sonuçlarıyla ortadan kalkar. Ancak bu af kanununda başka unsurlar da var; bunları da belirtmek gerekir. Bütünleşmeye yönelik bu af kanunu, sadece o kişinin şahsi iradesine değil; aynı zamanda onun eğitimine ve iş güç sahibi olmasına da dayanır. Çünkü iş güç sahibi olmadan toplumu bütünleştiremezsiniz. Bu eğitim de zoraki bir eğitim değil, kişinin dileğine bağlı bir haktır. Dileyenler için eğitim hakları da kanunda öngörülüyor. Mesela askerlik durumuyla ilgili maddeler var; hepsi çok iyi düşünülmüş.
“Silah kullanan ve kullanmayan” ayrımı konusunda mahkemelerin karar vermesi gerektiğini söylediniz; peki istihbarat raporları bu iş için yeterli oluyor mu? “Silah kullanan, kullanmayan” ifadesi hukuki bir bakış açısı değildir. Kişi bizzat silah kullanmamış olabilir ama silah kullanma emrini vermiştir; bu durumda Türk Ceza Kanunu’na göre o, silahı bizzat kullandan daha ağır ceza alır. Şaşkınlığımı ifade etmeliyim: AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu raporlarını hazırlayanlar hiç mi ceza hukuku öğrenimi görmedi? Hukuk bilgisine sahip değiller mi? Türkiye’yi nasıl yönetiyorlar?
“Silah kullanan, kullanmayan” ayrımını nasıl yapacaksınız? Tanıklar, yazılı ve yazısız belgeler, savunmalar, savcının talebi, hüküm, istinaf ve Yargıtay süreci… 100-200 kişilik terör örgütü davalarını görüyoruz; 10, 15, 20 yıl sürüyor. Lider kadroyu diğerlerinden ayırmak için yargılama yapmak zorundasınız. Peki kimin lider olduğunu nereden bileceksiniz? MİT raporuna göre mi, valinin veya kaymakamın tespitine göre mi? Yargıya bıraktığınızda ise 10-15 yıllık davalar başlar. Veyahut PKK mı bildirecek kimin lider olduğunu? Feshedilmiş bir yapıya nasıl güveneceksiniz? Bunlar, hukukun temel ilkeleriyle ilgisi olmayan, süreci anlamayan ve çözme iradesi taşımayan anlayışlardır.
AK Parti’nin raporunda geçen “müstakil ve geçici kanun” ifadesi, aslında hukukta bir tercihtir. Sizin öneriniz de bu yönde. Geçiciden kasıt, Türk Ceza Kanunu’nda sürekli uygulanacak bir düzenleme değil, belirli bir dönemi kapsayan bir kanundur. Yani bu süreç bitene kadar uygulanacak bir metinden bahsediyoruz. Ancak “yönetici, yönetilen, yardım yataklık yapan, silah kullanan” gibi ayrımların yargıyla saptanması, 15 bin kişinin başvurması durumunda çok uzun yıllar alır ve süreç zehirlenir. Böyle bir şey olmaz ve olmayacaktır; çünkü Türk devletinin de Meclis’in de bir aklı var. Bu konuşmalardan sonra böyle bir hataya düşmeyeceklerdir.
AK Parti raporunda Atatürk dönemindeki aflara atıf yapıyor ama bu öneriyi uygulamaya koyamıyor. Burada bir hukuk bilmezlik mi var, yoksa toplumu ve devlet yönetimini bilmemek mi? “Bay PKK mensuplarını mı affediyorsunuz?” gibi tepkilerden korkarak bu anlayışlar ortaya çıkıyor. Oysa Türk milleti Hakkari’den Edirne’ye kadar bu işin çözülmesini istiyor. Bu sorunu çözen iktidar kalıcı olur, çözemeyen kaybeder. “Oy kaybederiz” korkusu, toplumu tanımayan ve devlet yönetme cesareti olmayan bir tavırdır.
Mustafa Kemal Paşa dönemindeki Koçgiri İsyanı’ndan sonra, Mehmetçiğin kanı henüz kurumamışken af kanunu çıkarılmıştı. Atatürk, iç cepheyi kuvvetlendirmek ve Yunan ordusuna karşı sırtını sağlama almak için bu cesareti göstermişti. Şimdi de benzer bir durum var; Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan ittifakıyla namlular Türkiye’ye çevrilmiş durumda. Türkiye’nin iç cepheyi tahkim etmesi, bir askerlik meselesidir. İç cephe daima belirleyicidir.
Şehit ailelerinin isyanlarına gelince; onlar vatanın bütünlüğü için hayatlarını verdiler. Kan dökülmeye devam etsin, iç çatışmalar sürsün diye mi şehit oldular? Hayır, bu vatanın bütünlüğü için şehit oldular. Bütünleşmeye yönelik her adım onları sevindirecektir. Devlet yöneticisi, sıradan insanın intikam duygularından farklı olarak ülkenin geleceğini, bağımsızlığını ve huzurunu düşünmek zorundadır. Hz. Muhammed, amcası Hz. Hamza’yı öldüreni affetmiştir. Devlet adamı kinle değil, akılla yönetir.
DEM Parti ve HÜDA PAR’ın talepleri ise sürecin mantığına aykırıdır. Türkiye’de etnik, mezhepsel veya dinsel temelde parti olamaz; bu anayasanın ve Siyasi Partiler Kanunu’nun ihlalidir. Bölücülüğe, ortaçağ gericiliğine, cemaatçiliğe özgürlük yoktur. Bu partiler kapatılacaktır. Bugünkü yönetimin zaafı, bu kanunları uygulamamasındadır.
Son dönemde Cengiz Çandar ve Galip Ensarioğlu gibi isimlerin Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ı hedef alan açıklamaları, Amerika-İsrail güdümlü bir kışkırtmadır. Bu kişiler, Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Bakan Hakan Fidan arasında ayrılık varmış gibi bir algı oluşturarak süreci baltalamaya çalışıyorlar. Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda Türkiye’nin politikası nettir; bu kara propagandalar, süreci boşa çıkarma çabalarıdır. Suriye ile yapılan anlaşmaların takvimi de belli; önümüzde kısa bir süre kaldı. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve MİT Başkanı İbrahim Kalın dün Suriye’ye giderek Ahmet Şaharay ile görüştüler. Bugün de Suriye Dışişleri Bakanı ve Milli Savunma Bakanı Rusya’ya giderek bir görüşme gerçekleştirdiler. Ankara, Şam ve Moskova hattında SDG’nin tasfiyesi ve entegrasyonu konusunda bir diplomasi trafiği yaşanıyor. Bu süreci; özellikle İran’ı da dışarıda bırakmamak gerektiğini düşünerek değerlendirmek gerekir. İran’ın menfaatleri Suriye’nin bütünlüğünden yanadır. Bu nedenle İran’ı sürecin dışında tutmaya yönelik çabaları yerinde bulmuyorum. Astana süreci kapsamında Türkiye, Rusya ve Suriye bir araya geliyorsa, İran’ı da mutlaka bu sürece katmak gerekir. Prensip olarak İran’ın katılımı şarttır; çünkü bu durumun Doğu Akdeniz’deki savaşlar veya İsrail’in saldırıları gibi farklı boyutları olabilir. Bu konularda İran’la aynı cephedeyiz. İran’a dirsek çıkartanların, mezhepçi tavır takınanların, sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail’in planlarına alet olduğunu açıkça söyleyebilirim.
Peki, SDG önümüzdeki hafta herhangi bir adım atmazsa süreç nereye evrilir? Türkiye nasıl bir tavır takınmalıdır? Türkiye; Rusya, Çin ve İran ile bir ittifak kurarak doğru bir strateji izlemelidir. Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu ve Sayın Devlet Bahçeli ile MHP yöneticilerinin de cesurca ifade ettiği gibi; Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakı meseleleri çözer. SDG, aralığa kadar beklenen adımları atmazsa, bahsettiğim bu dörtlü ittifak baskı kurarak o adımları attıracaktır. Türkiye ön cephede olduğu ve Suriye’nin toprak bütünlüğü en çok Türkiye, İran ve Suriye’yi ilgilendirdiği için, Türkiye bu ittifakta öncü ve önder bir rol oynamalıdır.
Bu dış politika seçeneği aynı zamanda Türkiye’nin Atlantik sisteminden kurtulması, ekonomisini bağımsız bir şekilde inşa etmesi, üretim ekonomisine geçmesi ve kültürel yozlaşmadan kurtulması demektir. Türkiye’nin Atlantik zincirlerini kırıp Asya’daki yerini alması şarttır; geleceğimiz Asya’dadır. Türkiye, Rusya, Çin ve İran ittifakı her olayda bir anahtar görevi yapar. Türkiye inisiyatif aldığı takdirde bu ittifak hem bölgesel bir savaşı hem de dünya savaşı riskini caydıracak yegâne seçenektir.
Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, geçtiğimiz günlerde yaptığı yıl sonu değerlendirmesinde Amerika’nın bölgeden çekileceğini ve SDG’nin yalnız kalacağını ifade etti. Ankara’nın ana stratejisinin ABD ile birlikte SDG’ye silah bıraktırmak olduğu anlaşılıyor. Sayın Yaşar Güler çok kıymetli bir asker ve güvenilir bir siyasetçidir ancak biz Vatan Partisi olarak şunu belirtmeliyiz: Yunanistan kıyılarında ve Ege adalarında Amerikan üsleri duruyorsa, Amerika Orta Doğu’dan çekilmiyor demektir. Ege, Doğu Akdeniz’in bir parçasıdır. Amerika’nın 6. filosu, denizaltıları ve zırhlıları buralarda dolaşırken, bölgedeki üsleri dururken “çekiliyoruz” demek gerçeği yansıtmaz.
Amerika’ya diyoruz ki: “Pılını pırtını topla, Yunanistan’daki üslerini, askerlerini sök götür.” Yunanistan da Menteşe Adaları’na (Ege adalarına) yığınak yaparak burnumuzun dibine füzeler yerleştiriyor. Bu, Türkiye için çok ciddi bir tehdittir. Bu ortamda Amerika’nın Orta Doğu’dan çekildiğini kabul edemeyiz. Türk Devleti de “Amerika çekiliyor” diyerek rahatlamamalıdır; çünkü Amerika’nın namluları hâlâ bize bakmaktadır.
***
(Programın devamında)
ABD Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, NATO’nun Rusya’nın Avrupa’ya saldıracağı konusunda yalan söylediğini ve ABD’yi savaşın içine çekmeye çalıştığını açıkladı. Bu çıkışı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bakın, NATO’nun patronu olan ABD’nin istihbarat başkanı NATO’ya tavır alıyor. Rusya’dan Avrupa’ya yönelik bir tehdit olmadığını, buna rağmen NATO’nun yalan söylediğini belirtiyor. Bu yalanın sebebi; çökmekte olan Avrupa sanayisini, savunma sanayisi üzerinden tetikleme isteğidir. Halktan vergi toplayabilmek ve devasa savunma bütçeleri ayırabilmek için uydurma bir “Rus tehdidi” kurguluyorlar. Rusya’nın Avrupa’ya saldıracak bir çıkarı da niyeti de yok.
Öte yandan, ABD’de Cumhuriyetçi Temsilciler Meclisi üyesi Thomas Massie, NATO’nun bir Soğuk Savaş kalıntısı olduğunu savunarak ülkemizin ittifaktan çekilmesini öngören bir yasa tasarısı sundu. Bu durum ABD ile Avrupa arasındaki çelişmelerin ne kadar keskinleştiğini gösteriyor. Bu çelişme, gelişen dünya ülkeleri; Türkiye, Suriye, Rusya, Çin, Hindistan, İran ve Afrika ülkeleri için büyük fırsatlar sunuyor.
Tulsi Gabbard’ın bu çıkışı, NATO Şefi Mark Rutte’nin “2028’de Rusya ile savaşa hazır olmalıyız” açıklamasına bir yanıt niteliğindedir. Almanya Savunma Bakanı Boris Pistorius bile bu senaryoya inanmadığını belirtiyor. Ancak Almanya Şansölyesi’nin bu tehdidi dillendirmek zorunda kalması, halktan savunma vergisi toplayabilme arzusundan başka bir şey değildir. Alman sanayisi çöküyor. Bakın, Volkswagen fabrikalarını kapatıyor; on binlerce insan işten atılıyor. Mercedes işten çıkarıyor; Rheinmetall gibi çok önemli Alman sanayi kuruluşları binlerce işçiyi işten çıkarıyor ve fabrikalarını söküp başka ülkelere taşıyorlar. Bu durumda Almanya’nın ve Fransa’nın önünde tek bir çare kaldı: Kendi sanayilerini ateşleyebilmek için savunma sanayisini kullanmak. Sonuç itibarıyla silah yapımına yöneliyorlar; silahı, mühimmatı yaparken de kendi demir-çelik, lastik ve kimya sanayilerini ateşlemek istiyorlar. Çünkü Alman sanayisinde en önemli sektörler makine, motor, kimya ve demir-çelik sanayileridir.
Peki, bu yatırımı kime finanse ettirecekler? Kendi emekçisinden, halkından ve sanayicisinden vergi toplayacaklar. Ancak halk “Niye vergi verelim?” diyecek. Onlar da “Çocuklarınız ölecek, eviniz yıkılacak, Almanya yerle bir olacak, Rusya öcüsü geliyor” diye korkutacaklar. Oysa Rusya ile Avrupa arasında bir savaş ihtimali yok. Ne Rusya’nın ne de Avrupa’nın bunda bir çıkarı var.
Bu süreç Avrupa Birliği’ni dağılmaya götürür mü? Zaten dağılıyor; Avrupa Birliği de NATO da dağılıyor. Empirist, kapitalist sistem toptan bir çöküşe gidiyor. Bunu Vatan Partisi ilk defa söylüyor değil. 1970 öncesinde Çin Komünist Partisi’nin “Emperyalizm toptan çöküşe gidiyor” diye bir tespiti vardı, sonra gerçekçi olmadığı için vazgeçtiler. Vatan Partisi 70 sonrasında hiçbir zaman böyle bir tespitte bulunmadı ama şimdi emperyalizm; ABD’si, Avrupa Birliği, Almanya’sı ve Fransa’sıyla birlikte toptan çöküşe gidiyor. Bu süreç çok hızlı gerçekleşiyor ve dünyadaki devrimci gelişmeler için çok önemli fırsatlar yaratıyor. Gelişen ve ezilen dünya ülkelerindeki bu değişimler, aynı zamanda Batı’da da devrimleri tetikleyecek.
Almanya’da Alternatif Parti’nin (AfD) ve Sahra Wagenknecht’in partisinin yükselişi, Fransa’da Le Pen’in iktidara yürüyüşü, sistem içinde çok önemli değişimlerin yaklaştığını gösteriyor. Çünkü bu partiler Rusya ve Çin dostu. Geçtiğimiz günlerde manşetimizden yayınladığımız röportajda, eski Viyana Büyükelçimiz Ozan Ceyhun da Avrupa’daki milliyetçi partilerle iletişime geçmeyi önerdi. “Liberal partilerle yaptığımız iş birliği bize yaramadı, Yeşil partiler hiçbir şey getirmedi” diyor. Bu çok önemli bir gözlemdir.
Sayın Genel Başkan, Türkiye’nin konumu ne olacak? Hükümetimiz “NATO’da görev alacağız, Avrupa güvenlik mimarisinde yer alacağız” diyor; Avrupa silahlandığı için oradan silah talepleri geleceğini ve bunun ekonomik gerekçeleri olduğunu savunuyor. Bazı merkezler gerçekleri çok geriden ve geç kavrıyor. Bu soru bugün Türkiye hükümetine yöneltilmeli: Siz Amerika ile hangi sorunu çözeceksiniz? Amerika’nın kendi sorunlarını çözecek hali yok. Cumhuriyet Halk Partisi ise Avrupa Birliği’ne gireceğim diye çırpınıp duruyor. Bir süre sonra girebileceğin bir Avrupa Birliği kalmayacak. Çürüyen bir Avrupa’ya bu heves niye? Atlantik sistemi içerisindeki bu çaresizlikten dolayı, yolsuzluklarıyla anılanlar kurtarıcıyı Türkiye’de değil, Avrupa emperyalistlerinde arıyorlar.
Hükümetimiz de hala ABD ile sorun çözme hayalleri taşıyor. Sorunun kendisi Amerika iken, onunla sorunu nasıl çözeceksiniz? Suriye’deki, Kıbrıs’taki, Ege’deki sorunun kaynağı Amerika. Yunanistan’ı ve İsrail’i Türkiye’ye karşı yönlendiren de o. Ancak Amerika’nın da çok ciddi sorunları var. Venezuela’da direnme kararlılığı gösteren bir halk ve hükümet ortaya çıktı. Amerika, Latin Amerika’da veya başka cephelerde maceralara girişirse oralarda tutunamaz. Yemen’de Husilere bile diz çöktüremediler.
Dünyada da Amerika içerisinde ciddi bir çelişki var. Bir yanda saldırgan Pentagon, diğer yanda “Dünya jandarmalığı sürdürülemez” diyen ulusal güvenlik stratejisi. Trump’ı Vatan Partisi teşhis etti; o, Amerika’nın kudretinin sınırlarına çekilmesini temsil ediyor. 1945’te dünya üretiminin %50’sini yapan Amerika’nın, bugün dünya ekonomisindeki payı %15’e düştü. 2030 yılında Çin 66 trilyon dolar üretirken, Amerika 31 trilyon dolarda kalacak. Amerika kendi ekonomik gücünün sınırlarına adım adım çekiliyor.
(Bu esnada Ankara’da Libya Genelkurmay Başkanı’nı taşıdığı iddia edilen özel bir jetin düştüğüne dair son dakika bilgisi paylaşılır.)
Libya, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin baş müttefiki ve deniz yetki anlaşması yaptığımız bir ülke. Bu gelişme çok üzücü. Türkiye’nin Suriye ile de vakit kaybetmeden deniz yetki alanları anlaşması yapması lazım. Doğu Akdeniz’de bizi dengeleyecek ve caydıracak müttefiklere, yani uçak gemileri ve nükleer denizaltıları olan Rusya’ya ihtiyacımız var. Bir bölge savaşını ve dünya savaşını ancak Rusya’yla birlikte önleyebiliriz. 26 Aralık’ta İstanbul’da, 27 Aralık’ta ise Ankara’da yılbaşı yemeklerimiz ve eğlencelerimiz var. Buradan tüm İstanbulluları ve Ankaralıları davet ediyoruz.
İstanbul’daki buluşmamız 26 Aralık’ta, Sarpa Büyük Çamlıca, Turistik Çamlıca Caddesi, No: 989 adresinde gerçekleşecek. Bilet ve iletişim için 0506 680 61 60 numaralı telefonu arayabilirsiniz. Ben de orada olacağım, beraber vakit geçiririz. Ayrıca çok önemli bir assolistimiz var, sürpriz olsun diye ismini açıklamıyoruz; merak edip gelmenizi istiyoruz. Mekânımız oldukça ferah, temiz ve kaliteli bir yer.
Ankara’daki buluşmamız ise bir gün sonra, 27 Aralık Cumartesi günü gerçekleşecek. “Yeni yılda iktidar yürüyüşünde güçlü Ankara” temalı bu etkinliğimiz, Fatih Sultan Mehmet Bulvarı, İstanbul Yolu üzerindeki Taş Mahal Davet ve Balo Salonu’nda yapılacak. Bilet ayırtmak için 0542 687 95 58 numaralı telefona başvurabilirsiniz. “Rezervasyon” kelimesini kullanmıyorum çünkü Türkçemizin temiz bir şekilde varlığını sürdürmesi, ülkemizin bağımsızlığı ve uygarlık dili olarak ilerlemesiyle doğrudan ilişkilidir.
Vatan Partisi olarak bu eğlenceleri yılbaşı gününden birkaç gün önce düzenliyoruz ki yılbaşını ailelerimizle geçirebilelim. Ankara buluşmamızın tarihi, Mustafa Kemal Atatürk’ün 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gelişinin yıl dönümüne denk geliyor. O gün efeler, zeybekler kendisini Dikmen sırtlarında karşılamıştı. 1919’dan Asya Çağı’na uzanan bu anlamlı günde, 27 Aralık’ta Ankara’da olacağız. Müracaat etmek isteyen Ankaralı dostlarımız lütfen belirtilen numaradan iletişime geçsinler.
Sayın Perinçek, isterseniz haftanın kitabı ve müziğiyle devam edelim.
Haftanın kitabı, can kardeşim Ferit İlsever’in “Cumhuriyet Devrimi Kanunları” adlı eseri. 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile başlayan ve Anayasamızda da yer alan bu devrim kanunları, ülkemizin temeli olup değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Ferit İlsever arkadaşımız, yaklaşık 150 sayfalık bu kitapta kanunları çok özlü ve güçlü bir şekilde inceledi. Beşinci baskısı yapılan kitabın kapak resmi ise büyük ressamımız, rahmetli Kayhan Keskinok’a ait. Emprizme ve şeriatçılığa teslim edilmeyecek mevziler olan bu kanunları okumanızı öneriyoruz.
Haftanın müziği ise Bozdoğan Marşı. Bu marşı, en son TGB’nin Türk Devrimi Sempozyumu’nda dinledik. İttihat ve Terakki dönemine ait olan bu eser, batıdan ithal edilen melodilerin aksine, bütünüyle bizim sesimizi ve tavrımızı yansıtan bir marş. TGB’ye selam olsun; gençlerimizi birleştirdikleri ve büyük başarılar kazandıkları için onlara güveniyoruz. Şimdi Bozdoğan Marşı’nı dinleyelim.
Sayın Perinçek, sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, Çıkış Yolu’nun sonuna geldik. Sizi Bozdoğan Marşı’yla baş başa bırakıyoruz. Hepinize iyi akşamlar.

