Çıkış Yolu • 24.03.2015

Çıkış Yolu • 24.03.2015

**Altyazı: M.K.**

**Sunucu:** İyi akşamlar sevgili seyircilerimiz. Ulusal Kanal Ankara stüdyolarından hepinize mutlu bir akşam diliyorum. Sevgi ve saygılarımızı sunarak bir “Çıkış Yolu” programına daha başlıyoruz. Üreten ve gelişen bir Türkiye için; ülkemize çöken bu karanlığı, bu karabasanı bir an önce yok etmek için; çağdaş bir eğitim ve bilimin rehberliğinde; evlatlarımız, gençlerimiz, yani yarınlarımız için; yarınlarımızın mutluluğu ve güzelliği için; hırsızlığın, talanın, yolsuzluğun ve ahlaki çöküşün bu batağından kurtulmak için; dahası milli bütünlüğümüzü korumak, anayasal varlığımıza sahip çıkmak için bir çıkış yolu var mı acaba?

Bu haftaki “Çıkış Yolu”nda bunlara yanıt aramaya çalışacağız ve “ne yapmalı?” diyeceğiz. Tabii her çıkış yolunda olduğu gibi, bize yine çıkış yollarını Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek gösterecek. Efendim iyi akşamlar diliyorum.

**Doğu Perinçek:** İyi akşamlar. Hoş geldiniz.

**Sunucu:** Hoş bulduk. Nasılsınız?

**Doğu Perinçek:** Çok sağ olun. Sizlerle beraber olunca iyi olunmaz mı? Sağ olun.

**Sunucu:** Bugün biraz yoruldunuz. Basın toplantılarınız vardı, bayağı yoğundunuz. Çok önemli şeyler söylediniz ama benim de soracaklarım var. Kusura bakmayın, biraz da ben yorayım sizi.

**Doğu Perinçek:** Estağfurullah, yorulmayız, rica ederiz.

**Sunucu:** Şimdi, az önce çizdiğim tablo biraz karamsardı ama… Çıkış yolu var mı efendim?

**Doğu Perinçek:** Elbette. Türkiye gibi büyük bir birikimi olan, son iki yüzyılda dört devrim yapmış; Namık Kemallerden, Mustafa Kemallerden gelen bir ülke için hiçbir zaman çıkmazlar yoktur; yalnızca çıkış yolları vardır.

**Sunucu:** Bugünkünden daha mı kötüydü? Yoksa biz mi daha kötülerdeyiz şimdi?

**Doğu Perinçek:** Biz bugün çok büyük bir birikime sahibiz. Mesela Mustafa Kemal Atatürk… Arkasında Atatürk yoktu ama bizim hiç olmazsa tarihimizde, geçmişimizde büyük bir İstiklal Savaşı var, Atatürk var, Cumhuriyet Devrimi var. Büyük birikimler var.

**Sunucu:** Evet. Gündem her gün değişiyor. Aslında çok önemli günlerden geçiyoruz. Sanki bir kavşak noktasına doğru gidiyoruz. Bu çıkış yolu için acaba 7 Haziran bir şans olabilir mi? Şöyle başlıklar halinde topladım ama önce İmralı’daki kriminal vaka ile ilgili bir soru sorayım istedim. Bizim geleneğimizde Nevruz bayramdır, mutluluktur, paylaşımdır, güzelliktir, coşkudur. Ne yazık ki bayramın, coşkunun ve kardeşliğin ne olduğunu bilmedikleri için, epey bir zamandır Nevruz’u siyasi birtakım şeylere alet etmeye başladılar. Bu adam ne dedi? Kime yazdı o mektubu? O mektupta ne diyor? Kendi inanıyor mu o yazdıklarına? Ne yapmak istiyor?

**Doğu Perinçek:** Şimdi o kendisini “enstrüman” olarak tanımlıyor. Bakın, dedi ki: “Beni stratejik enstrüman yapın.” Taktik enstrüman olmaktan stratejik enstrümanlığa çıkartın. 2013 yılında aynen şunu söyledi: “Beni stratejik enstrüman yapın.” Şimdi enstrüman ne demek? Alet. Yani “Beni taktik planda bir alet olarak kullanıyorsunuz; taktik plandan bana stratejik çapta görevler verin, alet olmaktan beni terfi ettirin.” Ama bu adam uçakta gelirken “Devletimin hizmetindeyim” dedi. Bakın aynı çizgi.

Ben burada özellikle Kürt yurttaşlarımıza ve PKK üyesi olanlara sesleniyorum: Dünyada kendisini “enstrüman” olarak tanımlayan ve bunu kamuoyu önünde yapan başka bir lider var mı? “Beni stratejik enstrüman düzeyine yükseltin” demek, bir liderin veya herhangi bir karakterli, namuslu, başı dik insanın kendisini tanımlayabileceği bir şey midir? İşçi oluruz, emekçi oluruz, çalışan oluruz, alın teriyle bir şeyler yaparız ama “enstrüman” olmak başka bir şey. Bu açıdan, Nevruz sırasında yayınlanan bildiri Kürt halkı için değil, Türkiye için değil; ülkemizin geleceğiyle ilgili bize ümit veren bir bildiri değil. Nedir? Bir enstrümanın bildirisi.

Daha önceki bildirilerinde İslam kardeşliğine atıfta bulunmuştu; şimdi ulus devlete çatıyor, Cumhuriyet ile hesaplaşıyor. Geçmişi kapatıyor; Cumhuriyet’ten sanki bir hesap sorulması gerekiyormuş gibi bir izlenim yaratıyor.

**Sunucu:** Bir de şunu merak ediyorum, bir sözünüzü gördüm: “Bu mektubu Abdullah Öcalan yazmadı” diyorsunuz.

**Doğu Perinçek:** Evet, çünkü enstrümanlar mektup yazamaz. Onlar yazılmış mektubu okur.

**Sunucu:** Kim yazdı peki mektubu?

**Doğu Perinçek:** Onu da Abdullah Öcalan açıklıyor. Hatırlayacaksınız, 2013 yılı öncesindeki süreçte, o meşhur Milliyet Gazetesi’nde yayınlanan ve kendi arkadaşlarıyla yaptığı görüşmelerin ses kayıtlarında şunu söylüyordu: “Ben Milli İstihbarat Teşkilatı’na, Hakan Fidan’a yazılı ve sözlü müracaatta bulundum. Bana bir yol açın dedim ve en sonunda bunu kabul ettirdim.” Yani bu açılım sürecinin, Abdullah Öcalan’ın başvurusuyla başladığını açık açık söylemiş oldu. Buradan da görülüyor ki Abdullah Öcalan avuç içindeki bir adamdır; kontrol edilen, yönlendirilen bir insan. Kendisi MİT’e başvuruyor ve Hakan Fidan’ın yakın koruması konumuna düşüyor. Hatta o konuşmada, “Hakan Fidan’a karşı bir komplo vardı, ben o komployu önledim” diyordu. Yani, “Ben Hakan Fidan’ın yakın korumasıyım” diyor.

**Sunucu:** Efendim, ama boyundan büyük laflar. Bu, tarihimizin ve güncelliğimizin yeniden inşası için bir çağrı diyor. Yani “yıkıyoruz, yıkacağız” diyorlar. 90 yıllık Cumhuriyet’in sorgulanması… Bunun arkasında kim var?

**Doğu Perinçek:** Arkasında Amerika Birleşik Devletleri var. Çünkü “Kemalizm’in sonu geldi, Kemalizm bitti” diye Amerika’nın görevlileri açık açık kitaplar yazdılar. Burada Amerika’nın kontrolündeki “haçlı irtica” dediğimiz kesim ile bölücülük iş birliği halindedir. Bu, Yeşil Kuşak projesinden gelen bir olaydır. Çünkü Kemalizm, Amerika’nın karşısındaki en büyük engeldir. Kemalist devrim demek, bağımsız bir Türkiye demektir.

**Sunucu:** Peki, bugün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bildirisini nasıl değerlendiriyorsunuz? “Eşme ruhu” diyorlar…

**Doğu Perinçek:** “Eşme ruhsuzluğu” diyelim isterseniz. Türk Silahlı Kuvvetleri ile MİT’i birbirine karıştırmamak lazım. MİT, Türk Silahlı Kuvvetleri’ni itibarsızlaştırma oyununun içindedir. Kaç yıldan beri AKP’nin ve MİT’in kontrol ettiği güçler, TSK’nın saygınlığını ve milletle olan bağını tahrip etmek için operasyon yürütüyorlar. Türkiye nasıl bölünür ve ABD’nin Büyük Orta Doğu Projesi nasıl uygulanabilir? TSK’yı etkisiz hale getirerek! Çünkü o, Türkiye’nin yaptırım gücüdür. Balyoz ve Ergenekon operasyonlarının amacı da buydu; TSK’yı vatan savunması yapamaz hale getirmek.

**Sunucu:** Bir de kongre şartı var. Ne olacak o kongrede?

**Doğu Perinçek:** PKK’nın kongresi. AKP bu sürece giderken “PKK silah bırakacak” demişti. Bırakıyor mu sizce? Kandil bırakmayacağını söylüyor. Öcalan’ın açıklamasında da silah bırakma yok; “ateşkes” var. Silahlı örgüt olarak meşruiyetini koruyacak. “Silahlı mücadeleye son vereceğim” diyor ama “silahı bırakacağım” demiyor. Yani silah benim elimde duracak, şimdilik kurşun atmayacağım diyor. Bu, Türk milletini uyuşturmak için yapılmış bir plandır.

**Sunucu:** Sizce halk bunu görüyor mu?

**Doğu Perinçek:** Tabii ki görüyor. Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe mutabakatına karşı çıkması bile halkın tepkisinin bir sonucudur. Türk milleti ağır bir halktır; imparatorluklar kültüründen gelir, ayağa biraz geç kalkar ama kalktığı zaman da çok sert kalkar.

**Sunucu:** Son olarak şunu sorayım; HDP’yi %10 barajının üzerine atlatmak için bir çaba var. Bu sistem partisi mi oldu?

**Doğu Perinçek:** Mevcut rejim, yani Amerika’nın merkezinde bulunduğu rejim, HDP’yi barajın üzerinde tutmak istiyor. Demirtaş’ı parlatıyorlar. Küreselleşme denen süreçte ulusal devletleri etnik ve mesleksel bölünmelerle yıkmak istiyorlar. Türklerin, Arapların, Farsların milli devleti olmayacak; “Devlet bizim olacak, siz devletsiz halklar olacaksınız” diyorlar.

**Sunucu:** Birleşmiş Milletler ne olacak o zaman?

**Doğu Perinçek:** Birleşmiş Milletler’in zaten bir Güvenlik Konseyi var; dünya beş ülkenin elinde. Yani Amerika, İngiltere, Fransa, Japonya falan; bunların hepsine bağlı bir kuruluş olacak. Öyle olacak. Şimdi bu devletsiz halklar statüsünü öne sürmek için Türk milletine ne yapacaksınız? İçindeki etnik grupları kışkırtacaksınız, mezhepleri kışkırtacaksınız. Bu durum Suriye, Irak, İran ve Mısır için de geçerli. Yani oynanan oyun bu. O yüzden bu olay, etnik grupların kışkırtılması olayı sistemin olayıdır. Sistemin partileri kim? Etnik parti olursanız sistemin partisiniz; cemaat partisi olursanız yine sistemin partisiniz; yobaz partisi olursanız yine sistemin partisiniz.

Sistem; bir yukarıda Amerikan devleti var, bir de Japon devleti, Avrupa devleti falan var. Aradan milli devletleri biçip, onun üzerinden etnik grupları, cemaatleri, tarikatları yöneterek ve yerel yönetimler aracılığıyla milli hükümetleri etkisiz hale getirip tasfiye ederek, doğrudan yerel planda küçük küçük devletçikler, beylikler kuruyorlar. Yugoslavya’da yapıldığı gibi değil mi? Yugoslavya altı ülkeye bölündü. Sistemin projesi; etnik gruplara, mezheplere ve dinsel gruplara dayanan küçük devletçikleri, tepede Amerika, Japonya ve Avrupa’nın hoşgörü göstereceği bir sistemle yönetmek.

Bugün bir de Sayın İsmet Özçelik’in haberi gözüme takıldı; Alman istihbaratı, Almanya’daki Aleviler üzerinde HDP lehine baskı yapıyormuş. Almanya’da bütün Alevi derneklerinde Atatürk resimleri, Hazreti Ali ile yan yana asılıydı. Sonra Alman devleti, “Atatürk falan tanımam, Atatürk resmi asam ve Atatürk ile bağ kuranlara para vermem, bu tür dernekleri himaye etmem” dedi. Arkadaşlarımız buna karşı mücadele verdiler ama Alman devletinin Atatürk devrimine karşı kampanyasıyla karşı karşıya kaldık. Maalesef bunu başardılar; bu, Alevi toplumunun rızasıyla değil, derneklerin tepesinde kurdukları küçük gruplar ve paranın gücüyle oldu.

HDP, PKK’nın meclisteki yasal partisidir. Bugün basın toplantısında üzerine basarak söyledim; biz bunu iftira olarak değil, kendileri açıkça ifade ettikleri için söylüyoruz. Bu belirli çevrelerin, başta Amerika olmak üzere, HDP’yi barajı atlattırıp mecliste temsil ettirerek AKP ile birlikte yıkıcılığı daha meşru hale getirme çabasıdır. Bunu söyleyenler güya ilerici ve AKP karşıtı olduklarını iddia ederek, “HDP’ye gitsin bu oylar, AKP’nin sandalye sayısı düşecek” diyorlar. HDP barajı geçtiği zaman AKP-PKK ittifakı meşrulaşacak. Bu proje, ilericilik adı altında Türkiye’yi bir AKP-PKK koalisyonuna sürüklüyor.

Böyle bir koalisyonda bu ülkeyi neler bekler? Yeni anayasa formülleri var; hem PKK hem AKP tarafından dillendiriliyor. Bu yeni anayasanın özü, Türk milletinin anayasadan kovulmasıdır. Türkiye Cumhuriyeti yapısı ortadan kaldırılacak, Kemalist devrimin bütün kazanımları tasfiye edilecek, Güneydoğu’da “Kürdistan” adı altında özel bir bölge üretilecek. Bunlar barışçı yollarla olamayacağı için iç çatışmalar ve kan dökülmesi kaçınılmazdır. Bu proje, Türkiye’yi Suriye ve Irak’taki olaylarla karşı karşıya getirecek bir süreç ateşlemektedir.

“Doğu Perinçek işi abartıyor, meclise girsinler, susarlar” diyorlar. Bir silahlı terör örgütü meclise kabul edilirse, o bir adım sonra sistemden beslenerek silahlarını millete çevirir. Bir AKP-PKK hükümeti kurulursa bunun alternatifi bellidir; bu proje bozguna uğratılacaktır. Tayyip Erdoğan’ın Dolmabahçe’ye tavır alması, izleme komitesine ve ana dille eğitime karşı çıkması, Türk milletinin bu projeye olan güçlü direncini hissetmesindendir. Bu, AKP içinde bir bölünmedir ama sadece parti içi çelişkilerle izah edilemez. Türk milleti bu açılıma direniyor ve boyun eğmeyecek.

Türkiye’de sıcak savaş ve çatışma kışkırtıldığı zaman kurşun adres sormaz. PKK, Kürtlük adına bu uğursuz projeyi uygularken en çok Kürt yurttaşlarımız ağır zarar görüyor. PKK’nın başlarına bela olduğunu ve hukuk tanımadığını en çok Kürt yurttaşlarımız görüyor. Vatan Partisi olarak Kürt yurttaşlarımızla beraberiz, onların acılarını paylaşıyoruz. Bizim sloganımız nettir: “Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz.” Şu anda bir tek Vatan Partisi bu projenin karşısına dikilmiştir. Amerika, Türkiye’yi bölmek için bizi hapse attı ama başaramadı. Suriye’de Amerika savaşı kaybetti, Beşar Esad’ı yıkamadılar. Türkiye’de de kaybedecekler. Bölenler bölünüyor; AKP içindeki çatlaklar ve PKK’nın yaşadığı çıkmaz, projelerinin kayaya çarptığının kanıtıdır. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık hayalleri ve çırpınışları bu direnci kırmaya yetmeyecektir. Hiçbir şekilde Türkiye’de başkanlık sistemini kuramazlar; o güçleri yok. Erdoğanların yıkılma süreci başladı. O saraylar, zaten yıkılma sürecinin bir işaretidir. Onun için başkanlık sistemi kurma şansları yok; bu bir güç gerektirir. Mevcut anayasal rejimi değiştirip parlamenter rejimden başkanlık rejimine geçmek çok büyük bir kuvvet ister.

2007’de bunu yapabilselerdi, o zaman daha güçlüydüler ama yine de olmazdı. Bu sistemin hukuki adı başkanlık olsa da gerçekte bir mafya sistemidir. Başkanlık sistemi nedir? Çok kuvvetli bir başkan; yürütmenin tamamını yöneten, güya parlamentodan ayrı bir yetkiye sahipmiş gibi görünen bir figür. Amerika’ya baktığımızda, o başkanın bir mafya lideri gibi parlamentoyu da yönlendirdiğini görüyoruz. Bu ne zaman olur? Sanayicilerin ve tüccarların kenara sürüldüğü, ekonominin mafyalaştığı, verimlilikle veya kapitalizmle ilgisi olmayan bir avuç rantçının ve sıcak para komisyoncusunun yönettiği bir ülkede, başkanlık rejimi arayışı olur.

Dün haber bültenlerinde ve gazetelerde gördüm; Bağımsız Bilim Akademisi’nde başkanlık sistemi tartışılmış. Yılmaz Esmer ve Ersin Kalaycıoğlu gibi bilim insanlarımız; yasama, yürütme ve yargının aynı elde toplanmasının bilimsel açıdan kesinlikle diktatörlük olduğunu belirttiler. Diktatör ne demek? Bütün yetkilerin tek elde toplanması demek. Sistem değişikliği toplumlarda travmalar yaratır. Türkiye’de diktatör taslaklarından, müsveddelerinden veya heveslilerinden söz edilebilir ama diktatör olmak da bir marifettir. Erdoğan, bırakın yasama, yürütme ve yargıyı avucuna almayı, kendi partisini bile avucunda tutamıyor. Bülent Arınç’ı bile kontrol edemeyen biri nasıl diktatör olacak?

7 Haziran’da meclise girersek asgari ücreti yükseltmeyi ve emeklilik yaşını düşürmeyi düşünüyoruz. Asgari ücreti yükseltmek, kaynakların bir kısmını emekçilere tahsis etmek, Türkiye piyasasındaki talebi yükseltir. Türkiye’nin bunu karşılayacak sanayi ve tarım üretim kapasitesi var. Emekliler çok hor görülüyor; onlara ve asgari ücretle çalışanlara imkân sağladığınız zaman çarşılar şenlenir, sanayinin kapasitesi artar, tarım üretimi güçlenir ve enflasyon olmaz. Türkiye’nin üretim kapasitesini bildiğim için bunları söylüyorum; şu an sanayi düşük kapasiteyle çalışıyor.

Neoliberalizm; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” diyen, kaynakların verimliliğe göre dağıldığı bir sistem olarak tanımlanır. Ancak günümüzdeki neoliberalizm, emperyalizmin son aşamasıdır. Burada rekabetten çok tekerler (tekeller) ve o tekerlerin arkasındaki devletlerin, ulusal devletleri yok ederek piyasalara acımasızca girmesi, yani devletsiz bırakarak sömürmesi olayı vardır.

Vatan Partisi yüzde 10’u bulamazsa oyumuz nereye gidecek ve oyları bölüyor musunuz sorularına gelince; asıl vatanı bölenler, oyları bölmeyelim diyerek bölücülüğe hizmet edenlerdir. Cumhuriyet Halk Partisi’ni anmak istemiyordum ama açılımı destekliyorlar. Veli Ağbaba ve Sezgin Tanrıkulu gibi isimler açıkça HDP’nin barajı aşmasını desteklediklerini söylüyorlar. Cumhuriyet Gazetesi de bu konuda en öndedir. CHP, AKP ve HDP ittifakı, Amerika merkezli bir projedir ve hedefi PKK’yı, yani “Kürdistan” hükümetini kurmaktır. Biz diyoruz ki, size vatanı böldürtmeyeceğiz.

Sosyal demokrat bir aileden gelip CHP’nin de bizim de şansımızın olmadığını düşünen vatandaşımıza şunu söyleyeyim: Vatan Partisi gümbür gümbür yükseliyor. CHP ile beraber olmamız için önce altı oku savunmaları, 1930’larda Atatürk’ü ve İsmet Paşa’yı katil diye suçlamaktan vazgeçmeleri gerekir. Seyit Rıza heykelinin önünde değil, Atatürk heykelinin önünde buluşalım. “Dersimli Kemal” söylemi, Cumhuriyet ile Orta Çağ arasındaki hesaplaşmadır. Biz Cumhuriyet’in yanındayız.

Mustafa Kemal’in askerleri konusuna gelince; emperyalizmi yenen asker, Mustafa Kemal’in askeridir. Ona dil uzatanlar emperyalizmin piyonlarıdır. Mustafa Kemal evrensel bir değerdir; Çin’den Venezuela’ya kadar her yerde heykelleri dikilirken, bizim ülkemizde onun heykelini yıkanlar Diyarbakır’da Nevruz kürsüsünde nutuk atıyorlar.

Paylaş