Çıkış Yolu • 21.10.2019

Çıkış Yolu • 21.10.2019

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Büyük milletimiz, iyi akşamlar. Evet, bir pazartesi günü yine birlikteyiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek, “Çıkış Yolu” programında haftayı değerlendirecek, gündemi analiz edecek. Bir hafta içinde yine önemli konular oluştu ve biz bu konuları Sayın Doğu Perinçek’in değerlendirmeleriyle ekranlarınıza taşıyacağız.

Hoş geldiniz Sayın Perinçek.

“Merhabalar. Bir de şunu söyleyeyim: ‘Bütün izleyicilerimize sesleniyorsunuz ya, bu örnek bir tavır.’ Neden? Televizyonları açıyoruz; ‘Murat, ne var Ayşe?’, ‘Murat, Ayşe, Ahmet, Fatma konuşuyorlar.’ İnsanları tribünlere atan bir tavır bu. Amerika’dan öğrendiler bunu; iki kişi konuşuyor, ben niye televizyonu açıp sizi seyredeyim ki? Siz ikiniz aranızda konuşuyorsanız… Eskiden ‘Sayın dinleyiciler’ geleneği vardı. O geleneği ‘Büyük milletimiz’ ifadesiyle sürdürmek çok önemli. Ulusal Kanal da o havaya girmemeli. İki kişi kendi aralarında konuşuyor, halk seyirci konumunda, tribünlerde. Bu, tamamen Amerika’nın, emperyalizmin ve kapitalizmin insanları seyirci konumuna itmesiyle ilgili bir durum. Eskiden radyo geleneğimiz vardı; Eşref Şefik maçları anlatırken ‘Sayın dinleyenler’ derdi, toplumla konuşurdu. Şimdi ise muhabirle merkezdeki adam ‘Öyle mi Ayşe?’, ‘Tamam’ diyor. Çok yanlış. Sizin ‘Büyük Türk Milleti’ veya ‘Büyük Milletimiz’ diye başlamanız o eski sıcak geleneği sürdürüyor. Önce sizi kutlayarak başlayalım.”

“Çok sağ olun hocam, teşekkür ederim. Böylece bu enerjiyle ben de daha… Hadi bakalım.”

“Evet, değerli izleyenlerimiz. Gerçekten gündem yoğun, özetlemek yerine hemen başlayalım. ‘Ateş kes’ dendi, mutabakat dendi, birtakım ifadeler kullanıldı. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Barış Pınarı Harekâtı ile ilgili bir ara verildi. Tabii çeşitli değerlendirmeler, spekülasyonlar ve bozguncu ifadeler gündeme geldi. Sayın Başkan, bu ara verilmesi sizce ne anlama gelir?”

“Türkiye bir mevzi kazandı, önce bunu saptayalım. Amerika kaybediyor, Türkiye kazanıyor. Zaten bu mutabakat da Amerika ile Türkiye arasında; tıpkı Lozan’a benziyor. Biz Yunan ordularıyla, Ermenilerle, Fransız ordularıyla savaştık ama Lozan’da İngiltere ve Fransa ile karşı karşıya oturduk. Çünkü 1914-1922 arası, Birinci Cihan Savaşı ile İstiklal Savaşı bizim için aynı savaştır; İstiklal Savaşı, Cihan Savaşı’nın devamıdır. O gün karşı tarafta İngiliz-Fransız emperyalistleri vardı, Rus Çarlığı vardı. Rus Çarlığı 1917’de yıkılınca, Sovyet Devrimi olunca onlar bizimle beraber oldu. Düşman üçtü, ikiye düştü; bizim tarafa Sovyet Devrimi gibi büyük bir güç katıldı.

Bugün de benzer bir durum var. Türkiye aslında Amerika ile savaşıyor. Harekâtlar savaşın parçalarıdır. Karşımızda Amerika Birleşik Devletleri var, Avrupa var; denizlere doğru gidersek Yunanistan, Kıbrıs, İsrail ve Amerika var. Biz PKK, DAEŞ gibi piyon terör örgütleriyle savaşıyoruz ama arkalarında Amerika var. Mutabakatı da Amerika ile yapıyoruz çünkü muhatabımız o. Bu savaşta karşı güçleri Amerika temsil ediyor, bunu görmek lazım.”

“Bu durum, düşmanın tanımını da yapmış oluyor değil mi?”

“Tabii. Çünkü düşmanla savaşa ara veriyorsunuz. 9 Ekim’de başlayan Barış Pınarı Harekâtı’nın bugüne kadarki bilançosuna bakarsak; Türkiye kazandı, Amerika kaybetti. Türkiye neyle kazandı? Silahla kazandı. Barışla, diplomasiyle değil. Diploması reddetmiyorum ama esas belirleyici olan, Türkiye’nin 24 Temmuz 2015’ten bu yana süregelen silah kullanma kararlılığıdır. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan’ın kararlılığı, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, polisin, korucuların PKK’yı hendeklere gömmesi, FETÖ’yü ezmesi, 24 Ağustos 2016’da Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridorunu yarması, Zeytin Dalı Harekâtı ile Afrin’de PKK’yı imha etmesi… Bunların hepsi vatan savaşımızın parçalarıdır.

Savaşlarda molalar olur ama kazançlı olan Türkiye’dir. PKK’yı temizlemeye başladı ve Amerika PKK’yı koruyamadı. 32 kilometre derinliğinde bir alanda PKK aşağıya doğru süpürüldü. 900 küsur PKK’lının etkisiz hale getirildiğini, 600’ünün teslim olduğunu görüyoruz. Kandil’de müthiş bir moral bozukluğu var. Amerika, Türkiye’nin kararlılığı karşısında boyun eğdi. Bunu sadece muhalifler değil, Trump’ın taraftarları da kabul ediyor.”

“Peki buradan sonrası ne? Bu iş bitti mi?”

“Hayır, bitmedi. PKK imha edilmedi henüz. Harekat başladığında Vatan Partisi olarak ‘Hedef doğru saptanmalı’ dedik. Hedef ‘süpürmek’ olamaz, ‘bitirmek’ olmalı. Güvenli bölge o süpürmeye denk düşüyor. PKK’yı bitirmek; karşı tarafın savaş iradesini tamamen kırmak, beyaz bayrak çektirmektir. Türkiye bu fırsatı yakaladı. İkincisi; PKK’yı imha etmek için öncelikle Suriye’yle, Rusya’yla, Irak’la ve İran’la iş birliği yapmamız lazım. Oralar Suriye ve Irak toprağı; terörü orada bu ülkelerle birlikte bitirebiliriz.”

“Sayın Perinçek, askeri uzman değiliz ama basından okuduğumuz kadarıyla PKK gibi gerilla taktiğiyle savaşan örgütlere karşı operasyonlarda çok fazla kayıp verilir. Ancak Türk Silahlı Kuvvetleri bu operasyonda az bir şehit vererek çok başarılı bir süreç yönetti. Nasıl değerlendirirsiniz?”

“Burada gerilla yok. Belli mevzileri koruyan, karargahlar kurmuş, vergi toplamaya, bayrak dikmeye çalışan bir yapı vardı. Yani dağda dolaşan değil, Tel Abyad’da, Resulayn’da mevzilenen bir kuvvetle karşı karşıyaydık. Türk ordusuna karşı direnemezlerdi; direnmek PKK için intihar demekti. Şimdi Amerika yeni formüller üretiyor; petrol bölgelerinde PKK’yı korumak ve sözde IŞİD’e karşı korumak bahanesiyle PKK’yı muhafaza etmek. Bu, Türkiye için kabul edilemez.

Vatan Partisi olarak tekrar vurguluyorum; savaşın hedefi PKK’yı süpürmek değil, imha etmek olmalıdır. Güvenli bölge, bu imha sürecinin sadece bir aşaması olabilir. 120 saatlik süre yarın doluyor, bir berraklaşma olacak tabii.” Yani benim gördüğüm, Türkiye kararlılığını sürdürecek. Cumhurbaşkanımızda da o kararlılığı görüyoruz. 121 saat dolduktan sonra durmayacaklarını zaten belirtiyorlar. Milli Savunma Bakanımız Sayın Hulusi Akar da aynı kararlılığı ifade ediyor. Harekat devam edecek. O zaman Amerika düşünsün. Ancak harekat şimdi başka türlü devam edecek. Yarın Soçi’de Sayın Cumhurbaşkanımız ile Rusya Devlet Başkanı Putin buluşuyorlar. Bu, harekatta girdiğimiz yeni dönemin cepheleşmesi ve stratejisi konusunda bütün dünyaya bir mesajdır. Birinci aşama tamamlandı, şimdi ikinci aşamaya geçiyoruz diyebiliriz.

Birinci aşamada Türkiye ve Suriye kendi askeri güçleriyle belli harekatlar yaptı. Beşar Esad’ın önderliğindeki Suriye Devleti ve askeri güçleri Münbiç’e girdi ve bazı alanları kontrol altına aldı. İki ordunun ve devletin hedeflerinde bir uyum, bir birleşme var. Türkiye PKK ve DAEŞ’i temizliyor, Suriye ordusu da PKK ve DAEŞ’i temizliyor. Bu iki hedef arasında bir buluşma var. Zaten bu buluşma Eylül ayında ifade edildi; 16 Eylül’de Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim’in, Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu’nun ifade ettiği gibi… Suriye Dışişleri Bakanı, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’ne yazdığı mektupta PKK’yı, YPG’yi, PYD’yi ve tüm türevleriyle terör örgütü olarak gördüğünü ve yok etme hedefini belirtiyor.

Birbirleriyle uyum halinde, belli konularda görüşerek ve anlaşarak; Türk Silahlı Kuvvetleri ile Suriye ordusu, Rusya ve İran arasında sahada bir eşgüdüm ve karşılıklı iş birliği olduğu görülüyor. Soçi’de bu eşgüdümün ve iş birliğinin daha düzenli, daha örgütlü bir hale getirileceğini ve hedeflerdeki ortaklığın daha berraklaştırılacağını söyleyebiliriz. Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suriye Devleti’nin kendi topraklarında operasyon yapmasını olumlu karşıladığını, “Sonuçta kendi topraklarıdır,” diyerek ifade etti. Sayın Çavuşoğlu da benzer vurguları yaptı.

Bütün bu tabloya bakıldığında; yarın Soçi’deki masada Beşar Esad da olacak mı? Bazı yorumcular, örneğin Abdurrahman Dilipak, masada Esad’ın da olacağını iddia etti. Bu belki çok ileri bir yorum olabilir ama bence Sayın Beşar Esad, Putin ile beraberliği üzerinden zaten masada. İlle fiziki varlığı şart değil ama olması iyi olur. Suriye ve Türkiye devletlerinin iş birliği yapmasını siyaset olarak önermemiz lazım. “Erdoğan ile Esad el sıkışsın” gibi zorlamalara gerek yok. İki devletin askeri, siyasi ve diplomatik düzeyde görüşmeleri ve bu görüşmeleri pratiğe taşımaları çok önemli. Cumhurbaşkanlarının buluşması güzel olur ama şart değil; bu beklentiyi zorlamak işi zora sokabilir, psikolojik olumsuzlukları devreye getirebilir. Benim gördüğüm; Soçi’de Erdoğan ile Esad’ın karşı karşıya gelip el sıkarak görüşme yapmalarını beklemiyorum. Önemli olan, Suriye ve Türkiye devletlerinin ordularıyla teröre karşı birlikte olmalarıdır.

Amerikan askerleri bölgeden çekilirken, bölgede yaşayan halkın Amerikan tanklarına taş attığını ve “İhanet ettiniz” diye slogan attıklarını görüyoruz. Bu, Amerikan emperyalizmine karşı bir tavır. Bu, yakın tarihteki üçüncü büyük aldanma. Amerika ile iş birliği yapanlar, her seferinde hayal kırıklığına uğradı. Kendi ihanetinizin sonuçlarına katlanırsınız. Türk askerleri geçerken ise bir alkış var. Amerikan askerleri, Türk askerlerinin kontrol ettiği karayolundan alaycı bir şekilde geçiyorlar. Bu, bölgenin artık bizim kontrolümüzde olduğu anlamına gelir; Türk Silahlı Kuvvetleri başarı kazandı ve Amerika çekiliyor.

Gelelim Rusya’nın Vatan Partisi’ne de ilettiği 12 maddelik öneriye… Rusya, ana hedefinin ABD ve Fransa’yı Suriye topraklarından çıkarmak olduğunu belirtiyor. Bu 12 maddeyi okuduğumuzda, Rusya’nın stratejik bir hedef belirlediğini ve bu hedefe ulaşmak için çeşitli taktikler kurguladığını görüyoruz. Türkiye burada “dost kuvvet” olarak değerlendiriliyor. Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye bir cephe oluşturdular. Bu cephe Kırım’dan başlıyor, Ege’ye iniyor, Suriye ve Irak’ın kuzeyinden geçerek Yemen’e kadar uzanıyor. Bir tarafta Amerika ve İsrail’in bulunduğu, diğer tarafta ise bölge ülkelerinin yer aldığı topyekûn bir cepheleşme söz konusu. Bu cepheleri parçalı ele alırsanız zafer çıkmaz; ancak hepimiz her yerde olduğumuz zaman bu cephenin kazanacağı kesindir. Nitekim Kürdistan adı altında kurulmak istenen “İkinci İsrail” projesi, bölge ülkelerinin birleşmesiyle bozguna uğratıldı.

Rusya’nın önerilerinde, Libya’daki cepheleşmeyi bir kenara bırakıp Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki cepheleşmeye odaklanılması gerektiği vurgulanıyor. Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşması fikrine karşılık, Türkiye ile Rusya arasında stratejik bir savunma iş birliği kurulması öneriliyor. Bu, Türkiye’nin milli menfaatlerine uygundur. Bu, Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girmesi demek değildir; iki ülke arasında ekonomik ve siyasi açıdan dengesiz bir ilişki yok. Türkiye’nin 2030 yılı projeksiyonlarında 5. büyük ekonomi olacağı öngörülüyor. Rusya ile aramızda dengeli bir ilişki var. Bağımsız Türkiye, Avrasya iklimine yerleşecek ve toprak bütünlüğünü koruyarak üretim devrimini gerçekleştirecektir. Ben bu verilere ve Türkiye’nin dinamiklerine güveniyorum. Ama biz bunun ötesinde bir şeyi biliyoruz: Önümüzde Türkiye’nin bir üretim devrimi var. Bunun için 2030 yılında 9 trilyon dolar hedefinin çok ötesinde bir yere ulaşabileceğiz. Siz ötesini de düşünüyorsunuz. Tabii bu tabloları ve yansıtmaları yapan uzmanlar, bunu Türkiye’nin bir üretim devrimi yapacağı varsayımıyla yapmıyorlar. Ancak Türkiye’de bir potansiyel görüyorlar. İlerici geçinenlerin görmediği o birikimi ve yeteneği; Türkiye’deki Amerikalı, Kanadalı uzman görüyor. Çünkü onlar bilim insanı, nesnel insanlar. Sonuç itibarıyla siz üretim devrimi yapsanız da yapmasanız da Türkiye’nin bir birikimi ve yeteneği var. Türkiye bu birikimini ekonomik planda ortaya koyacak ve bilim insanı bunu görüyor.

Bu bakımdan, yükselen ve gelişen bir Türkiye ekonomisi niçin Rusya’nın güdümüne girsin? Türkiye, bu ekonomik gelişmeyle niçin Rusya’nın egemenliği altına girsin? Aralarında ekonomik varlık açısından büyük bir dengesizlik yok; bugün yok, gelecekte hiç yok. Bakın Mısır çok enteresan, herkesi şaşırtan bir örnek. Şu anda 1,2 trilyon dolar üreten Mısır’ın 13 yıl sonra 8,2 trilyon dolara ulaşması ve en hızlı kalkınan ülke olarak görülmesi bekleniyor. Eğer bu tabloları görmesek ve bize Mısır’ı sorsalar, 2030 yılında 21. sıradan 7. sıraya sıçrayacağını ve o zamana kadar nüfusunun %31 artışla 128 milyona ulaşacağını öngörebilir miydik? Bu tablo, Vladimir Putin’in geçenlerde G7’yi genişletmekten bahsederken Türkiye, Hindistan, Çin ve Rusya’nın da orada olması gerektiğini söylemesiyle örtüşüyor.

Bu tablonun temellerini 20. yüzyılın başında Lenin atmıştı. “Geri Avrupa, ileri Asya” diyerek, o dönem sefalet içinde olan Asya’nın zincirlerini kıracağını ve dünyanın merkezinin Avrupa’dan Asya’ya kayacağını öngörmüştü. Nitekim o günden sonra Sovyet, Türk, Çin, Hindistan, Kore ve Vietnam devrimleri gerçekleşti; Asya ayağa kalktı. Bugünün lokomotif ülkelerine baktığımızda; Çin, Rusya, Türkiye, İran, Mısır, Japonya, Endonezya ve Hindistan gibi ülkelerin çoğu Asya coğrafyasındadır. İlk üçte Çin ve Hindistan var; Amerika ise birincilikten üçüncülüğe düşmüş durumda. Endonezya, Türkiye, Brezilya, Mısır ve Rusya gibi ülkeler yükselirken, geleneksel ekonomik şampiyonlar Japonya ve Almanya daha yavaş bir ilerleme sergiliyor.

Tüm bunları AKİT TV’de de anlattık ama AK Parti taraftarları bile Türkiye’nin gücüne, birikimine ve atılım yeteneğine inanmakta güçlük çekiyorlar. Oysa Kanadalı’nın, Amerikalı’nın gördüğü cevheri biz niye göremiyoruz? Göremezsek önderlik edemeyiz. Vatan Partisi olarak kurultay sloganımızı “Tarihi fırsat için görev başına” olarak belirledik. Türkiye bugün bir devrimin eşiğine gelmiştir ve bu süreç 2014’ten itibaren başlamıştır. FETÖ’nün bizi hapsettiği o günlerden, bugün FETÖ’yü ve Amerika’nın içimizdeki uzantılarını hapsettiğimiz bir döneme geçtik. 15-16 Temmuz 2016’da Amerikan darbesini ezmemiz, Sakarya Savaşı gibi tarihi bir dönüm noktasıdır. 15-16 Temmuz’da düşmanı Ankara’da ve İstanbul’da ezerek, Türk ordusu, polisi ve yargısı içindeki Amerikan gücünü silahsızlandırdık.

Bugün Türkiye, Suriye ile birlikte Amerika’ya karşı verilen mücadelenin ön cephesindedir. Çin ve Hindistan ekonomik olarak ön cephededir ama Türkiye silahlı mücadelede en öndedir. Amerikan koridorunu yarıp geçiyoruz; Fırat Kalkanı’nda ve Barış Pınarı’nda gördüğümüz gibi Amerika bize karşı koyamıyor, çünkü yaptığı hesapların sonucunu görüp çekilmek zorunda kalıyor.

Yarın Soçi’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan arasında önemli bir görüşme olacak. 120 saatlik mutabakat süresinin bitimiyle sanki önceden ayarlanmış gibi gerçekleşen bu görüşmede, Rusya’nın önerilerini konuşacağız. ABD yaptırımlarından korkmamıza gerek yok; aksine bu yaptırımlar, Türkiye’yi kendi ayakları üzerinde durmaya, milli sanayiyi inşa etmeye ve üretim ekonomisine yönelmeye zorlayacaktır.

Rusya’nın önerilerindeki beşinci madde, yani ABD yaptırımlarına karşı destek teklifi, Türkiye’nin kendi kaynaklarına dönmesi için bir fırsattır. Altıncı madde ise sınır güvenliğimizle ilgili; Rusya ve Esad hükümeti, Türkiye’nin sınır güvenliğini ve terör örgütlerine karşı korunmasını garanti etmeye hazır olduklarını belirtiyorlar. Bazı çevreler PKK’yı korumak için, gerçekleşme şansı olmayan “güvenli bölge” iddialarıyla ortaya çıkıyorlar. Oraya Lüksemburg veya Andorra askeri mi getirecekler? Kimse kabul etmez, bu ihtimal sıfırdır.

Son olarak, İlhami Kılıç’ın “Güvenli bölgeyi Irak’ın kuzeyinde izlemedik mi?” sorusu çok yanlıştır. Irak’ın kuzeyindeki durum, Amerika’nın kontrolünde gerçekleşmişti. Türkiye’nin bugünkü müdahalesi ise Kürdistan projesini bozmak için yapılan, Türkiye’nin hakimiyetindeki bir harekatı ifade eder. Dolayısıyla aralarında hiçbir benzerlik yoktur. Irak’ı iki kez işgal ettiler. 2003 yılında, Mart ayındaki son işgalinde “Burası Kürdistan’dır” dediler ve Amerikan askerinin koruması altında orada bir “Barzanistan” oluşturdular. Şimdi güvenli bölge Türk ordusunun kontrolünde, PKK’nın kontrolünde değil. Türk ordusu o 32 kilometrelik alana girerek oradaki küçük PKK kantonlarını yerle bir etti. PKK kantonları kalsaydı, İlami Kılınç Bey’in işaret ettiği tehlike söz konusuydu, hatta o aşamaya gelinmişti bile. O PKK kantonları, Irak’ın kuzeyindeki oluşumların bir devamıydı. Ama şimdi Türk ordusu girdi, o kanton manton kalmadı; hepsi kaçtı, duvarları yıkıldı, yerle bir oldular.

Ahmet Aygün Atat da benzer bir soru sormuş; demek ki bu meseleyle ilgili çok fazla soru işareti var. Meclisteki ve diğer siyasi partilere oy veren yurttaşlarımız, Suriye ile görüşmenin bir koşul olduğunu belirtiyorlar. Herkes böyle söylüyor ancak Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın güvenli bölge tanımı halkı rahatsız ediyor. Cumhurbaşkanı bugün de “Güvenli bölgeyi koruma altına alacağız, plan ve projelerimiz tamam” cümlesini kullandı. Bu durumun Türkiye’ye kazançları neler ya da neler yitirilmesine yol açıyor?

Şunu söylüyoruz: Bir kere Türk ordusunun 32 kilometre derinliğindeki bir alandan PKK’yı süpürmesi iyi bir şey. Bunun iyi olduğunu kabul edelim ama diyoruz ki bu yetmez, PKK’yı bitirmemiz lazım. Güvenli bölgeye Türk ordusunun PKK’yı süpürmesine karşı çıkarak vatanseverlik olmaz. 32 kilometrelik bir derinlikteki araziden ve oradaki kentlerden, köylerden PKK’nın temizlenmesi Türk ordusunun gücüyle gerçekleşen olumlu bir gelişmedir. Fakat burada durmayalım; aşağıya süpürmekle yetinmeyelim; Suriye, Rusya, Irak ve İran ile iş birliği yaparak bütün bölgeden terörü bitirme hedefine yönelelim.

Sebahat Aslan’ın İstanbul’dan gelen sorusunu sorayım: Amerikan askerlerinin çekilmesi gerçekleşiyor fakat onların Irak’a çekilmesi bölge açısından nasıl değerlendirilebilir? Tabii bu savaşlar ne oluyor? Yunan ordusu Sakarya’dan sonra daha geri mevzilere çekilir, ondan sonra siz büyük taarruzu yapar ve onları denize dökersiniz. Merhaleleri, aşamaları görmemiz lazım. Amerika, PKK’yı Irak’ın kuzeyinde korumaya çalışıyor ama biz önce kazancımızı görelim, sonra devamına bakarız. Kazancımız nedir? PKK’yı 32 kilometre derinliğe, güneye süpürdük; hatta belki daha arkalara kaçtılar. Ayrıca mesele basit bir süpürme değil; çok ağır bir darbe yediler, moralleri yerle bir oldu ve çözülmeye başladılar. Bu çok önemli. Bunları görmeden ilericilik, devrimcilik, Atatürkçülük olmaz.

Türkiye’de bir kesimde “Tayyip Erdoğan düşmanlığına” budalaca bir kilitlenme var. Hiçbir gerçeği görmeden, kafasında sadece “Tayyip Erdoğan’a karşı olma” hedefi var. Tayyip Erdoğan FETÖ’ye karşıysa onlar FETÖ’nün yanına geçiyor; Tayyip Erdoğan PKK’yı eziyorsa PKK’nın yanına geçiyor; Tayyip Erdoğan Amerika ile mücadele ediyorsa Amerika’nın yanına geçiyor. Hakikaten uyuşturucu çekmiş gibi bütün gerçeklerden kopan bir durum var. Kendisine Atatürkçü diyen bazı kesimlerin Atatürk ile hiçbir ilgisi kalmamış. Atatürk demek Vatan Savaşı değil midir? Türkiye topraklarını kurtarmak ve orada bir cumhuriyet kurmak değil midir? Sen Vatan Savaşı’na karşı çıkarak Atatürkçülük taslıyorsun. Tayyip Erdoğan Vatan Savaşı’nın merkezinde duruyor ve mücadele ediyor; bunlar ise vatan savaşına karşı Amerika ile birlikteler. Kaç kere söyledik: Biz Amerika’ya karşı Tayyip Erdoğan’la birleşiriz ama Amerika ile birleşerek Tayyip Erdoğan’ı yıkma projelerinde yokuz, hatta bu projelerin karşısındayız.

Sizin bu söylediklerinizle ilgili ilginç değerlendirmeler geliyor. Ben aynı zamanda radyoda da program yapıyorum. Bugün Osmanlı Ocakları Genel Başkanı ile Twitter meseleleri üzerine bir telefon bağlantısı yaptık. Vatan Partisi önderlerinin ve bazı arkadaşlarımızın hesaplarının askıya alınması üzerine ne dediklerini sordum. Osmanlı Ocakları Genel Başkanı Kadir Canbolan, “Biz Sayın Doğu Perinçek’e ve Vatan Partisi’ne çok büyük bir saygı ve sevgi duyuyoruz” dedi. Ardından şu ifadeyi kullandı: “Vatan Partisi’nin hedef alınması normal, çünkü Firavun’un okları Musa’yı gösterir.” Doğru. Firavun’a ve zalimlere direnen güç merkezinde Vatan Partisi var. Bunu o söyledi. Osmanlı Ocakları vatansever genç arkadaşlarımız, onlar da mücadele ediyorlar. Mesela Türkiye Gençlik Birliği ile Osmanlı Ocakları’nın veya Ülkücülerin birleşmesini hiç istemeyen bir Amerika var. 2001-2002 yıllarında Mehmet Perinçek ile Levent Temiz “Mehmetçik, Johnny’ye kalkan olamaz” diyerek ortak miting yaptıklarında Amerika hemen “Kızıl Elma” yaygarası kopardı. “Türk milleti birleşiyor” telaşına düştüler.

Şimdi çok önemli bir konuya geçmek istiyorum. Çin Halk Cumhuriyeti’nin Büyükelçiliği ve konsolosluklarıyla birlikte gerçekleştirdiğiniz ekonomi toplantıları Türkiye’de, özellikle iş çevrelerinde oldukça etkili oldu. Bunun sonuçları yavaş yavaş gelmeye başladı. Çin Büyükelçisi ile yan yana oturmanız bile insanlar için yeterli bir veri oluşturuyor ama orada Murat Ülker, Ethem Sancak, Bekir Okan, Zorlu Holding ve diğer büyük sanayicilerimizle bir araya gelmek, Çin ile iş birliği amacıyla atılmış büyük bir adımdı.

Bugün Abhazya Ekonomi Bakanı Adgar Ardzinba ve heyetiyle de bir görüşme yaptınız. Abhazya’yı belki küçük görenler olabilir ama etki alanı önemlidir. Kıbrıs’ı da küçük zannedersiniz ama dünyanın geleceği açısından çok kritiktir. Görüşmenizde neler konuştunuz, Abhazya’nın ekonomik açıdan önemi nedir? Türkiye’de 500 bine yakın Abhaz, bütün Çerkezleri alırsanız 1 milyondan fazla vatandaşımız var. Abhazya’da da akrabalarımız yaşıyor. Bakan bey, “Kaderim size bağlı, Cumhurbaşkanım bana ‘Doğu Perinçek’i Abhazya’ya davet edeceksin’ dedi, yoksa seni bakanlıktan atarım” diyerek bu ziyareti gerçekleştirdi. Daha önce Tugay Şen arkadaşımız Abhazya’yı ziyaret etmişti. Biz de daveti kabul ettik, Abhazya’ya gideceğiz. Zaten 6-11 Kasım arası Kırım’a davet edildik, oraya da gidiyoruz.

Karadeniz, Akdeniz Dostluk ve Barış Planı geliştirdik. Bu planda şunlar var: Bir, Türkiye Abhazya Devleti’ni tanıyacak; Rusya ve Abhazya da Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanıyacak. Türkiye, Kırım’ın Rusya Federasyonu toprağı olduğunu kabul edecek. Rusya, Abhazya ve Kırım da Karabağ’dan Ermeni işgalcilerin çekilmesi için ağırlıklarını koyacaklar. İki büyük kazanç sağlıyoruz: Birincisi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması. Rusya, Abhazya ve Kırım tanımaya başlarsa bu sayı 30-40-50 devleti bulur. Bu, Kıbrıs sorununun çözümü ve Doğu Akdeniz’deki dengeleri Türkiye lehine kurmak için çok önemli. İkincisi, Karabağ’daki Ermeni işgaline son veriyoruz. Ayrıca Abhazya’yı ve Kırım’ı tanıyarak Karadeniz’deki durumumuzu sağlamlaştırıyoruz. Amerika ve Ukrayna, 13 Kasım 2018’de yaptıkları mutabakatla “Türk Akımı’nı ve Kuzey Akımı’nı engelleyeceğiz” diyorlar. Türkiye’yi hedef alıyorlar. Biz hem Akdeniz’deki hem Karadeniz’deki konumumuzu güçlendiriyoruz. Vatan Partisi, iktidar olmadan ürettiği siyasetlerle Türkiye’nin sorunlarını çözüyor. Bu bizi iktidara götürüyor.

Kırım’da bir foruma katılarak konuşma yapacağım. 9 Kasım’da Kırım Cumhurbaşkanı ile görüşeceğiz. Kırım Tatar Türkleri ile Kazan Tatar Türkleri farklı yerler, bunu da vurgulayalım. Son olarak, Trump’ın Barack Obama’yı Suriye’deki ölümlerden dolayı suçlamasına değineyim. İstiklal Savaşı’nda da insanlar öldü; “İnsanlar ölmesin” diye İstiklal Savaşı’nı yapmasaydık ne olurdu? Amerika kendi iç savaşında (1861-1865) 800 bin ile 1 milyon arası insan kaybetti. O dönemin nüfusuna oranla erkeklerin onda biri öldü. Ama Amerika o savaştan zincirlerini kırarak, hürriyetine kavuşarak çıktı. Şimdi kalkmışlar “insanlar ölmesin” diye ahkâm kesiyorlar. Niçin Abraham Lincoln’a bu öğüdü vermediniz? 1861-1865 Savaşı’nda veya Güney’in Generali Robert Lee’ye… Ya da Kuzey’in generallerine. Mesela savaşın sonlarına doğru Kuzey orduları generallerinin bir gadarlığı var; şehirleri ve sivilleri öldürerek zafere ilerliyorlar. Bunun teorisini yapmışlar. Evet, şimdi Amerikalılar kendi savaşlarında bir milyona yakın insanı öldürüyorlar ve bu tabii “özgürlük savaşı” oluyor. O da yanlış değil; Amerika’ya özgürlük getiren bir savaş. Ondan sonra çıkıp millete, “Efendim vatanınızı savunmayın, teröre karşı mücadele etmeyin; ederseniz insan ölür, siz de teröristlerinize sahip çıkın, o teröristlere 30 bin tır silah göndermeyin de onlar da ölmesin” diyorlar.

Tahsin Erler, toplanan silahları merak etmiş. “Bu silahları Türk ordusu mu yoksa Amerikan askerleri mi topluyor?” diye sormuş. Savaşlarda kim nereye ulaşırsa o toplar. Sizin vaktiyle söylediğiniz, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine girecek bu silahlar” sözünüzü hatırlatmış. Amerika devamlı tırlar yolluyor ama o silahlar en sonunda Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterine girecek. Hakikaten görüntüleri incelediğimizde girmeye de başladı.

Sayın Başkanım, bu söylemleriniz üzerine bir hat çizmiştiniz. Batı Trakya’dan Fevzi Ahmet Bey bir mesaj göndermiş: “Sayın Perinçek bu kadar uğraşıyorken niye diğer parti liderleri çok pasif kalıyor? Vatan için size minnettarım. Perinçek gibi, Denktaş gibi liderler yüzyılda bir geliyor ama anlayana. Bana göre Türk milleti henüz anlamıyor.” demiş. Ben buna katılmıyorum; anlayacağını göreceğiz. Türk milleti; anlayışı çok yüksek, derin, büyük tarihsel birikimleri olan, çok görmüş geçirmiş bir millettir. Ona sonuna kadar güveniyoruz.

Şimdi diğer konuya gelelim; ekonomiyle ilgili bir mesele. Rusya’dan bir heyet geliyor. Sayın Doktor Mehmet Perinçek de o heyetle birlikte geldi; kendisi Moskova’da misafir profesör konumunda. Rusya Federasyonu’ndan, eyaletlerden ekonomi konusunda yetkili isimler geliyor. Biraz önce Tugay Şen’den bahsettiniz, bu heyeti kendisi karşıladı. Rusya ile ekonomik bir açılım mı başlıyor? Çin’den sonra bir de Rusya ile ilgili gelişmeler… Türkiye, Rusya ve Çin ile ekonomik açılımını zaten yapmış durumda. Bugün Türkiye’nin ticaret ortaklarına bakıyoruz; birinci ticaret ortağımız Rusya. Bunu Vatan Partisi yapmadı, gerçekler yaptı. Demek ki Türkiye ekonomisi, Rusya ekonomisiyle alışveriş içerisinde yaşayabiliyor, çarkını çeviriyor ve büyüyor. İkinci ticaret ortağımız ise Çin. Hatta iki sene evvel Çin birinciydi, şimdi Rusya oldu. Yani Rusya ve Çin ilk iki sırada. Üçüncü Almanya; o da aslında bir Avrasya ülkesi. Avrasya dediğimiz yer, Asya ve Avrupa’nın birleşimidir; Almanya da bunun en batısıdır. Tablo ortada; Türkiye ekonomisi Avrasya ikliminde gelişecektir. Vatan Partisi olarak biz bunu lafta bırakmıyor, hayata geçiriyoruz. Çin Halk Cumhuriyeti ile Ankara, İstanbul ve İzmir’de diplomatların da katılımıyla sanayicilerimizi buluşturduk ve çok önemli bir yol açtık. Türkiye ekonomisinin kurtuluşu milli gücümüzle, üreticiyi baş tacı yaparak ve bölge ülkeleriyle, komşularımızla, Suriye ve Rusya gibi büyük ekonomilerle iş birliği yaparak gerçekleşecektir.

Bu sabah 06.00’da Moskova’dan gelen, Artur Kamilyoviç Niyazmetov başkanlığındaki Rusya Yatırım Konseyi heyetinde; Sergei Valeryevich Kaçayev, Nikolay Vladimiroviç Andriyev, Dimitri Aleksandrovic Menşov, Danil Aleksandrovic Kustov, Nikolay Aleksandrovic Andriyev ve Petr Aleksandrovic Kaçan yer alıyor. Bunlar Putin’in atadığı ekonomi liderleri; 18 farklı federal bölgenin (oblast) ekonomi konseyi temsilcileri. Buradan İçişleri Bakanlığımıza, Ankara Valiliğimize ve Emniyet Genel Müdürlüğü’ne misafirlerimizi güçlü korumalar ve eskortlarla karşıladıkları için teşekkür ediyoruz.

Heyetle birlikte gelen Mehmet Perinçek görüşmeleri yönetiyor. Genel Başkan Yardımcımız ve Görev Holding Başkanı Sayın Tugay Şen, Özge Yahşi Ergen, Yusuf Tunçer ve Uluslararası İlişkiler Bürosu Genel Sekreterimiz ile Vatan Partisi heyeti misafirlerimizi karşıladı. Toplantı programımız şöyle: 22 Ekim yarın, 13.00-18.00 arası Ankara’da The Green Park Otel’de; 24 Ekim Perşembe, 13.00-18.00 arası İzmir’de Anemon Fuar Otel’de ve 26 Ekim Cumartesi, 13.00-18.00 arası İstanbul’da Bomonti Hilton Otel’de sanayicilerimizle buluşacaklar. 11 kişi geldiler ve 208 proje önerisiyle geldiler. Enerjiden gübreye, tarımdan ilaca kadar her alanda iş birliği teklif ediyorlar. İlgilenen sanayicilerimiz, safak.kaygusuz@gorevholding.com adresinden bilgi alabilirler.

Sayın Başkan, Trump’ın “Sizi mahvederim” tehditlerine verdiğiniz “Sen mahvolursun Trump” cevabı çok yankı buldu. Bu cevabın altı boş değil; Türkiye; Çin, Rusya, Suriye, Irak, İran, Azerbaycan ve Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ile büyük bir iş birliği potansiyelini harekete geçiriyor. Lozan sürecinde “Ermeni soykırımı yalanını bitireceğiz” dediğimizde herkes gülmüştü, 2015’te bitirdik. Şimdi de Türkiye ekonomisinin üretim devrimiyle şahlanacağı uluslararası iklimi adım adım oluşturuyoruz.

Twitter’ın Vatan Partisi il/ilçe yöneticilerine, Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal çalışanlarına uyguladığı hesap askıya alma operasyonuna karşı “Twitter kuşsa biz kartalız” dedik. Yenilen Amerika artık bu tür aciz hamlelerle çırpınıyor. Trump, Amerika için bir çözüm değil; Amerika’nın tekrar ekonomisini toparlaması için emperyalist hegemonyacı politikalarını bırakıp kendi içine dönmesi gerekir. Biz kartalız ve kartalın eti yenmez. Vatan Partisi ve Türkiye’nin vatanseverleri Amerika’ya şunu söylüyor: Türkiye bir kartaldır. Senin cılız seslerinle kartalı bozguna uğratamazsın ve kartalın eti de yenmez. Bunu Amerika’nın bugüne kadar öğrenmesi gerekirdi ve er ya da geç öğrenecektir.

Evet, şimdi değerli izleyicilerimize kısa bir ara veriyoruz. Aranın ardından devam edeceğiz. Tabii bu mesajların milyonları bulan bir görüntülenme ve etkileşim sayısı var. Veriler, o an itibarıyla 1 milyon küsur insanın bu tweet’leri görüntülediğini gösteriyor. Konuşulması bile çok ciddi bir rakamdır. Değerli izleyicilerimiz, bir ara daha veriyoruz; sonrasında Kıbrıs meselesine ve Mehmet Bekeroğlu’nun ilginç Twitter paylaşımına değineceğiz.

Büyük milletimiz, Çıkış Yolu programının 3. ve son bölümüne hoş geldiniz. Programın önceki bölümlerinde çok merak uyandıran, Sayın Doğu Perinçek’in “Biz kartalız” şeklindeki tweet’inin etkileşimini konuşmuştuk. Hemen güncel bilgiyi paylaşayım: 1.675.108 gibi oldukça yüksek bir rakam bu tweet ile etkileşim halinde olmuş. Twitter, bu kadar yüksek etkileşimleri bir noktadan sonra kısıtlıyor.

Bir başka gündem konusu ise Rusya’dan gelen ekonomi heyeti. Rusya bir federasyon, dolayısıyla bünyesinde “oblast” denilen büyük vilayetler var. Bu vilayetlerin ekonomi sorumluları Türkiye’ye geldi. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Tugay Şen ve Görev Holding yöneticileri tarafından karşılandılar. Moskova Üniversitesi’nde misafir profesör olarak çalışan Ömer Perinçek de heyetle birlikte geldi. Ankara 1. Organize Sanayi Bölgesi’nde temaslarına başlayan heyet, Putin’in ekonomi kurmaylarından oluşuyor.

Sayın Başkan, bu buluşmayı sormak istiyorum. Barış Pınarı Harekâtı ve Soçi Zirvesi öncesinde, Putin’in ekonomi kurmaylarının Ankara’da olması ne anlama geliyor?

Savaş; siyasetin, diplomasinin ve ekonominin silahla devamıdır. Türkiye bugün Barış Pınarı Harekâtı’nı icra ediyor. Terörü silahla bitirebiliriz ancak meselenin ekonomi ile bağlantısını zaten Trump kuruyor; “PKK’yı ezersen ekonomini mahvederim” diyor. Demek ki ekonomi ile silahlı mücadele cephesi arasındaki bağlantı apaçık ortada. Mehmetçik sahada zaferler kazanırken, devletimiz diplomasi ve siyasi alanda çalışmalar yürütürken, Vatan Partisi de hem siyasi hem ekonomi alanında Türkiye’nin mevzilerini sağlamlaştırıyor. Bu faaliyet, Barış Pınarı Harekâtı’nın cephe gerisindeki bir çalışması olarak değerlendirilebilir. Görev Holding, Tugay Şen’in önderliğinde Rusya’nın ekonomi kurmaylarını sanayicilerimizle buluşturuyor. Heyet başkanı Niyazi Bey, Putin’in atadığı, vilayetlerin sorumlusu olan çok önemli bir isimdir.

Sayın Başkan, bir de Henry Barkey’in Türkiye’deki belediye başkanlarının gözaltına alınmasıyla ilgili tweet’i var: “More signs of democracy in Turkey” diyerek dalga geçiyor. Dört HDP’li belediye başkanının görevden alınmasıyla ilgili bu paylaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Onlar kendi cephelerinde savaşıyorlar. Biz ise Türkiye’nin iç cephesini sağlamlaştırıyoruz. PKK ile savaşırken belediyelerin içindeki PKK yapılanmasına izin vermek savaşın doğasına aykırıdır. Kayyum atanması ve terörle iltisaklı başkanların gözaltına alınması kadar doğru bir uygulama olamaz. Buna Amerika itiraz ediyorsa, o belediye başkanları Amerika’nın adamıdır. Biz beş kuşaktır hapislerde yattık; Amerika her seferinde bizim düşmanımız olarak hareket etti. Avrupa’nın bazı kesimleri bizi destekler gibi görünse de, Amerika devlet düzeyinde her zaman bizi içeri attırdı.

Şimdi gelelim Mehmet Bekeroğlu’nun paylaşımına. “Sayın Doğu Perinçek hükümete darbe yapılacağını söylüyor, resmen tehdit ediyor. Bu adam dokunulmaz mı?” diye bir tweet atmış. Sayın Başkan, siz böyle bir şey söylediniz mi?

Bu tamamen bir yalandır, fitnedir. Bunlar Henry Barkey’in, Rubin’lerin, yani Pentagon elemanlarının altındaki fitnecilerdir. Türkiye’nin vatansever güçlerinin (Erdoğan, Bahçeli, Ordu, Vatan Partisi) arasına nifak sokmaya çalışıyorlar. 7 Ocak 2019’da yaptığım konuşmayı açalım, orada ne demişim görelim.

*(Video kaydı izlenir)*

Gördüğünüz gibi, biz orada Türkiye’nin Amerika’nın güdümüne girmeyeceğini, girerse o yönetimin ayakta kalamayacağını anlatıyoruz. Bu bir tehdit değil, Türkiye’nin bir gerçeğidir. Amerikan projelerinde görev alan, Türkiye’nin başında duramaz. Hükümetler vatan bütünlüğüne bağlı olmak zorundadır. Amerika’ya meydan okuyanlar artık Türkiye’yi yönetir; teslim olanlar ise yönetemez.

Sayın Başkan, birkaç izleyici sorumuz var. Denizli’den Hasan Bayar, bir edebiyat öğretmeni ve ülkücü olduğunu belirterek, sunduğunuz “Aydın Tipi” ve Karabağ hakkındaki açıklamalarınız için teşekkür ediyor. Gazeteci Seyfi Uzunkök ise “Güvenli bölgedeki halk, PKK’dan sonra tehdit oluşturur mu?” diye soruyor.

Hasan Bayar Bey’e ve bütün dostlarımıza saygılarımızı iletiyoruz. Silahlı gücün karşısında silahsız halk tehdit oluşturmaz. Kaldı ki o bölgedeki halk, PKK’dan kurtulduğu için bayram yapıyor. Hem Türkiye tarafındaki Kürt vatandaşlarımız hem de Suriye ve Irak sınırındaki Kürt, Arap ve Türkmen halkı Türk ordusunu davul zurna ile karşılıyor. Çünkü terör örgütünden kurtuluyorlar. Onun için oradaki halktan bizim korkacağımız ya da onları bir tehdit olarak kabul edeceğimiz hiçbir durum yok. Tam tersine o halk; Türkiye’nin ve Türk ordusunun çok kararlı destekçisi.

Erdem Bursalı, İzmir’den farklı bir konuya değinen bir soru sormuş. Aktarayım: “Tunceli’nin adının Dersim olduğunu ve Ermeni soykırımını tanıdığını söyleyen kesimler var. Biz bunlara, Maçoğlu çevresinden gelen saldırılara cevap vermeye çalışıyoruz. Fakat bu konuda Doğu Perinçek’in bize destek olmasını ve canlı yayında açıklamalar yapmasını talep ediyoruz.”

Bizim 2013 yılında partimizin Merkez Karar Kurulu’nun bu konuda aldığı bir karar var: “Tunceli’ye dokunamazsın.” Yani Türkiye’de “Dersim ismini alalım” gibi eğilimler çıktı. Partimizde de maalesef bu eğilimlere sahip bir iki arkadaş baş gösterdi; hatta koğuş arkadaşım da hapishanede bu fikri savunuyordu. Bunun üzerine Merkez Karar Kurulumuz toplandı ve “Tunceli’ye dokunamazsın” diye çok veciz, çok esaslı bir karar aldı.

Dersimcilik, emperyalizm yandaşlığıdır. Dersim lafı neden önümüze çıktı? Tunceli’nin Kürtlerini ve Zazalarını, PKK’nın yönetimi altında birleştirme projesi bağlamında çıktı. Yani Alevi Kürtlerimizi, Sünni Kürtlerimizi PKK önderliğinde buluşturmak için Dersim’den girdiler. Vatan Partisi de o dönemde “Tunceli’ye dokunamazsın” diyerek çok kararlı bir tavır aldı. Bu, bizim için destan gibi, edebi bir karardır. 1938 yılında Türkiye’de ne kadar çok Tuncel ismi vardı; insanlar çocuklarına bu ismi koymuşlar, bu çok önemli. Tunceli, Cumhuriyet’in adıdır; emperyalizme, gericiliğe, aşiret reisliğine ve bölücülüğe karşı dik duruşun adıdır. Kimse Tunceli’ye dokunamaz. Tunceli’ye dokunmaya kalkanlar aslında Atatürk’e, Cumhuriyet’imize ve vatan bütünlüğümüze dokunmaya kalkıyorlar.

“Dersim halkı böyle istiyor” diyorlar; Türkiye, Türk milleti vardır. “Herkes kendi geleceği hakkında karar verecek” diye bir şey olamaz. Tunceli Cumhuriyettir, Dersim Orta Çağ’dır; Tunceli birliktir, Dersim bölünmedir. Vatan Partisi’nin 28-29 Aralık 2013 tarihli Merkez Karar Kurulu kararı, partimiz içindeki yanlış eğilimde olanları da mahkûm eden çok önemli bir karardır.

***

Sayın Başkanım, koğuştan bahsetmişken Ergenekon davası ile ilgili bir gelişme yaşandı. Danıştay’ın temyiz talebini geri çektiğine dair bir bilgi geldi. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Danıştay suikastını yapanların bizimle hiçbir ilgisi olmadığı halde, Ergenekon davasına monte ederek bizi terör örgütünden mahkûm etmek için bir komplo kurdular. Ancak bu tutmadı. Yargıtay, “Burada örgüt yok, lider yok, program yok” diyerek hükmü bozdu. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi de bu karara uydu. Örgüt dışındaki ruhsatsız silah bulundurma gibi bazı bireysel suçlarla ilgili mahkeme görüldü ve hükümler verildi.

Danıştay, müdahil olduğu için bir temyiz yoluna gitmeye kalktı; fakat Danıştay’ın başındaki yargıçlarımız bunun yanlış olduğunu gördüler ve temyiz dilekçelerini geri aldılar. 18 Aralık 2019 tarihli bu karar çok önemli. Bu girişimin davanın uzamasına, hükümlerin kesinleşmesinin gecikmesine yol açacağını biliyorduk ama Danıştay buna mahal vermedi.

***

Kıbrıs meselesine gelince; Kıbrıs konusunda tartışmalar var. İzmir Belediye Başkanı Tunç Soyer’in, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin Türkiye için bir yük olduğunu söylemesi üzerine partimizin yöneticileri ve İzmir İl Başkanımız Dr. Rıfat Mutlu gereken cevapları verdi.

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) içerisinde “Biz vatanseveriz, PKK, YPG, Amerika veya FETÖ ile beraber değiliz” denilse de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’nın tavırları ortada. Şimdi de İzmir Belediye Başkanı “Kıbrıs bizim davamız değil” diyor. Kıbrıs davamız değilse İzmir’i de verirsiniz. Bu, tamamen sirtakici bir tavır; kültürel bozulmaların yaşandığı, Yunanistan, Amerika ve İsrail’in Türkiye’ye silah gösterdiği bir ortamda dik durmak gerekir.

Beni üzen bir nokta da şu: Tunç Soyer’in babası Nurettin Soyer, 12 Eylül döneminde Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın başsavcısıydı; vatansever, kahraman ve cesur bir insandı. Ben Tunç Soyer’e, İzmir’deki kitap fuarında ziyaret ettiğimde “Babanız çok esaslı bir insandır, sizden de o tutumu bekliyoruz” demiştim.

CHP hiçbir konuda Türkiye’nin mevzisinde değil. Barış Pınarı Harekâtı’nda “Batağa battınız” diyerek kaderini Türk ordusunun yenilgisine bağladı. “Askerlerimizin burnu kanamadan dönmesini istiyoruz” demek, “Savaşmayın” demektir. Atatürk, “Size ölmeyi emrediyorum” demiştir. Vatan savunması canı ortaya koyarak yapılır. Kılıçdaroğlu’nun veya Akşener’in sözleri, askerin moralini bozan bozguncu propagandadır.

CHP; Doğu Akdeniz’de de, Mavi Vatan’da da Yunanistan’ı destekliyor. CHP, Türkiye’nin yanında değil; PKK’nın, HDP’nin, Amerika’nın ve FETÖ’nün yanındadır. Bozgunculuğa karşı mücadele, vatan savaşının iç cephedeki devamıdır.

***

Geçen hafta Fransa ile oynadığımız maçta bir beraberlikle döndük ama bu galibiyet sayılır. Milli futbolcularımızın asker selamı çok anlamlıydı. Avrupa’daki kulüpler Türk futbolculara baskı yapıyorlar; kendileri için emperyalist olmak serbest ama bizim vatanseverliğimiz yasak.

Sayın Cumhurbaşkanımız, Orgeneral Hulusi Akar ve bütün Türkiye Mehmetçik oldu. Okullarda, liselerde ve ilkokullarda çocuklarımızın Mehmetçik selamı vermesi çok güzel. Bu ruhla yetişecek Türkiye. Türk milleti Mehmetçik millettir; Ayşecik ve Mehmetçik.

***

Ulusal Kanal’ın imece zamanı geldi. “Ulusal Kanalsız olmaz” diyoruz çünkü bu süreçte Ulusal Kanal’ın büyük bir etkisi var. Sizin bu konudaki düşünceleriniz nelerdir? Ulusal kanalı besleyen, destekleyen ve ona her şeyini veren öylesine büyük ve güçlü bir Türk milleti var ki hakikaten bu bir destandır. Yine o destanı Ulusal Kanal yazacak, bundan hiç şüphem yok. İnsanlar… Ben de şaşırıyorum; siz çıkıyorsunuz, şu dört kişi konuşmalar yapıyorsunuz, ardından banka hesaplarına büyük akışlar oluyor. Tabii bunları herkes görüyor; emekçisi, tüccarı, sanayicisi, çarşı esnafı, işçisi, aydını, memuru… Hepsinden gelen büyük katkılarla bu kanal vazifesini yerine getiriyor.

“Bu kanalsız olmaz” diyorsunuz; ben bunu söylemiyorum bile, yani öyle bir ihtimal zaten yok. Bu kanal bugüne kadar olduğu gibi ayakta duracak, görevini yapacak ve işlevini yerine getirecektir. Çünkü bu kanalın arkasında büyük bir sermaye yok, reklam gelirlerini de görüyoruz. O bakımdan hepimiz yükleneceğiz; bu kanalı geleceğe taşımak için kitle yine orada olacaktır. Hepimiz gereken fedakarlıkları yapacağız, hatta buna fedakarlık demek de yanlış; “görevimizi yapacağız” diyelim. Nasıl ekmeğe, suya para veriyorsak Ulusal Kanal’ı ayakta tutmak da aynı şeydir.

— Sayın Perinçek, çok teşekkür ederiz efendim.
— Biz teşekkür ederiz, bugün de noktayı koyacağız programımıza, sağ olun. Bizimle yine uzun bir süre değerlendirmelerinizi paylaştınız, teşekkürler.

Kıymetli izleyicilerimiz, değerli izleyenlerimiz; evet, bugün de bitiriyoruz programı. Önümüzdeki hafta pazartesi günü yine “Çıkış Yolu” programında birlikte olacağız. Çarşamba akşamı da ben Sayın Ahmet Hakan’ın CNN Türk’teki 21.00’deki programına davet edildim.

— Öyle mi?
— Evet, ilgi duyan izleyicilerimiz onu da takip edebilir, izleyebilirsiniz. Çarşamba, 21.00.

Evet kıymetli izleyenlerimiz, tekrar saygıyla selamlıyoruz sizleri. Her zaman olduğu gibi bitiriyoruz tabii; varlığımız Türk varlığına armağan olsun.

Paylaş