Çıkış Yolu • 20.03.2024

Çıkış Yolu • 20.03.2024

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu’na hepiniz hoş geldiniz. Bugün yine her hafta olduğu gibi Sayın Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Ancak konuğumuza hoş geldiniz demeden önce, bugün bizlerle olan çok kıymetli konuklarımızı tanıtmak isterim: Vatan Partisi Aydın Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sayın Zühre Genişel, hoş geldiniz. Adana Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Sayın Ahmet Susseven, siz de hoş geldiniz.

— Merhabalar, hoş bulduk. İyi yayınlar diliyorum. Aydın ve Adana’nın sıcaklığını getirdik size.

— Teşekkür ederim. İkisi de pamuk diyarı, sıcak pamuklar. “Nerede o eski pamuklar, nerede o eski Ramazanlar” diyelim. Artık Adana’da, Çukurova’da pamuk kalmadı; Aydın’da da sadece Söke Ovası’nda var. Eskiden o Söke Ovası’nda, Avşar’dan baktığımız zaman geceleri ışıl ışıl traktörler ovayı sürer, pamuk yetiştirilirdi. Maalesef Türkiye; Bakırçay, Söke, Adıyaman ve Iğdır pamuğu gibi dünyanın en güzel pamuklarını üretirken, şimdi Amerika’dan ve Yunanistan’dan pamuk ithal eder hâle geldi.

Değerli izleyiciler, adaylarımızla iki saat boyunca birlikteyiz. Zaman zaman saha çalışmalarınızdan bilgiler alacak, bölgenizdeki sorunları izleyicilerimizle buluşturmanızı isteyeceğiz. Aynı zamanda Çıkış Yolu formatını devam ettirerek; belediye başkan adayı olsanız da Türkiye’nin bütününe dair görüşlerinizi ve partinizin programlarını da dinlemek isteriz. Şimdi hazırladığımız sorularla Sayın Perinçek’e dönerek başlamak isteriz.

Sayın Perinçek, bu haftanın en önemli konusu Trabzonspor ve Fenerbahçe arasında oynanan müsabaka ve ardından yaşanan olaylar. Bu görüntüleri izlediniz mi? Daha önce benzer olaylar yaşandığında, özellikle hakem olaylarında açıklamalarınız olmuştu. Bu görüntüleri izlediğinizde ne hissettiniz, ne düşündünüz?

— Önce şunu belirteyim: Trabzon, Türkiye’de spor severliğin ve centilmenliğin kalesidir. Seyirciyle saha arasındaki demir parmaklıkların kaldırıldığı ilk ilimizdir. Özkan Sümer, tarihini tam hatırlayamıyorum ama seyirciye o kadar güvendi ki Türkiye futbolunda bir devrim yaptı. O dönem Trabzon’un futbola katkısını bir kenara bırakıyorum; Trabzon, Anadolu’yu Türk futbolunun içine sokarak futbolumuzu genişletti. Onun arkasından Bursa ve diğer illerimiz futbol arenasına çıktılar. Bu yüzden Trabzon’un sporumuzdaki hatırı yüksektir.

Trabzon bir futbol fabrikası, bir futbol tarlasıdır. Of’un Çarlık Rusya’sının işgaline karşı direnişi de meşhurdur. Oflular, kendi kurtuluş günlerinden bahsederken “Bugün Rusya’nın Of’tan kurtuluş günüdür” derler. Çarlık askerine kök söktürmüşlerdir. Her neyse, Trabzon’umuzun Türk futboluna hizmetleri büyüktür. Belki hatırlamazsınız; bir dönem sahayla tribünler arasında demir parmaklıklar vardı. Özkan Sümer, o seyirciye duyduğu güvenle o parmaklıkları kaldırarak çağ atlattı.

Şimdi yaşanan o 25-30 tane, nereden geldikleri belli olmayan, sahaya atlayıp hepimizi üzen olaylar Trabzon’a zerre kadar leke düşürmez. Trabzon İstiklal Savaşı’nın başladığı illerden biridir. Bu olay bir Trabzon, Galatasaray, Fenerbahçe veya Sivas problemi değil; doğrudan bir Türkiye problemidir. Trabzon’un futbol kültürü, bu tür sorunları aşmada önderlik edecektir.

Ne hissettim? Acı duydum. “Trabzon’a bu yapılır mı?” dedim. O olay, Trabzon’un yaptığı bir şey değil, Trabzon’a yapılan bir haksızlıktır. Trabzon’a sürülmek istenen bir leke ve Türkiye’ye karşı bir tertiptir. Yakın tarihimizde kiliselerde, camilerde, taksilerde işlenen cinayetlere bakın; bunların hepsi Türkiye’ye karşı tezgâhlanan bir komplodur. Adresi de bellidir: Amerika ve İsrail. Türkiye’nin Filistin konusundaki kararlı duruşu ve Asya’daki yükselişi onları telaşlandırıyor. Bu cinayet dizilerinin sonuncusu da Trabzon’da sahnelendi.

Asıl üzerinde durmamız gereken konu, Türkiye tribünlerine ithal edilen holiganizmdir. Biz çocukluğumuzdan beri maçlara giderdik; 6 yaşından beri futbol seyircisiyim. 1980 öncesinde İnönü Stadı’nda Galatasaraylılar, Beşiktaşlılar ve Fenerbahçeliler yan yana otururdu. Sonra araya boşluklar konuldu, polisler oturtuldu, tribünler ayrıldı. Gençlerin ellerine taşlar, bıçaklar, satırlar verildi. O çocuklar o taşları almadı, ellerine tutuşturuldu. Öyle bir spor kültürü yaratıldı ki; rakibinin başarısını alkışlayan seyircinin yerine birbirine tahammülü olmayan, kin dolu bir kitle oluşturuldu.

Tribünler, köleci imparatorlukların (Roma ve Bizans) halkı birbirine vurdurarak ayakta kalma taktiğine benzetildi. Kapitalist-emperyalist sistem de halkı bölmek için futbolu yozlaştırıyor. Sizin de dediğiniz gibi, artık futbol bir “sektör”, bir vahşet ve kin aracı hâline getirildi.

Eskiden “Baba Hakkı”lar, “Metin Oktay”lar, “Lefter”ler, “Mehmetçik Basri”ler vardı. Gazozuna maçlar yapılırdı ama maç bittikten sonra hepsi sarmaş dolaş ayrılırdı. Bugün futbolcular arasında o kardeşliğin hâlâ yaşadığını biliyoruz. Geçen gün bir futbolcu, hakem korner verdiğinde “Hayır, top benden çıktı” diyerek hatasını kabul etti. Bu milletin cevheri, kardeşliği ve hakikatseverliği kaybolmadı.

Sonuç olarak; Trabzon bu olaydan sorumlu tutulamaz. Sayın Ali Koç da bunun bir tertip olduğunu, birilerinin işi olduğunu ifade etti. O maskeli adamların Avrupa’dan gelmiş olması, olayların kışkırtıldığını gösteriyor. Bizim görevimiz, o eski değerlerimizi, centilmenliğimizi yeniden büyütmek ve geleceğe taşımaktır. Aklıma bu olayları izlerken TRT’de gösterilen “Doğu Silüetleri” dizisi geldi. Tüm izleyicilerimize tavsiye ederim: “Doğu’nun Kayıp Silüetleri”. Evet, “kayıp” kelimesi çok daha uygun. Türkiye’de de kaybedilen çok şey var.

Bir babanın en büyük iftiharı, at yarışını kendi oğlunun kazanmasıdır. Birbirine yakın iki arkadaşın yıllarca bu yarışa hazırlandığını düşünün. Yarıştan hemen önce, kazanacak olan çocuğa “Ne hissediyorsun?” diye soruluyor. Çocuk, “Eğer ben kazanırsam arkadaşım üzülecek; arkadaşım kazanırsa babam üzülecek,” diyor. Kendi başarısına dair bir şey söylemiyor; odak noktası hep başkalarının sevinci veya üzüntüsü. Başkalarının sevinciyle mutlu olan, başkalarının üzüntüsüyle hüzünlenen bu kültür bizim öz kültürümüzdür. Komşuyla, dostla, yoldaşla yaşanılan bu kültürü kimse katledemez. Milletimize güveniyoruz; bu kültürel zaafları aşacağız. Rakibinin başarısını alkışlayabilen bir tribün kültürünü yeniden inşa etmeliyiz. Tribünlerimizi holiganlaşmaktan, “Romalılaşmaktan” veya “Bizanslılaşmaktan” kurtarmamız gerekiyor.

Gündüz oruç tutarken nefsimizi terbiye ediyor, insanların hakkına saygı gösteriyor, sofralarımızı paylaşıyoruz. Ancak akşam olunca, içimizde bir kararma oluyor sanki; tribünlerden atlayıp kendi kardeşlerimize saldırıyoruz. Gündüz kardeşlik ve sevgi varken, akşam şiddetin olması toplumumuzdaki bu zıtlığı gözler önüne seriyor.

7 Nisan’da Urfa’da oynanacak Süper Kupa finaline ben de gideceğim. Orada bir dostluk mesajı verileceğine, bunun bir kışkırtma olduğunun anlaşılacağına eminim. İki takım oyuncularının maç sonunda formalarını değişmeleri çok güzel bir mesaj olurdu. 2014 yılında hapishaneden çıktıktan sonra Bedri Baykam bana Fenerbahçe forması hediye ettiğinde, hiç tereddüt etmeden giymiştim. Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş rekabeti olmazsa ligin tadı kalmaz. Ben o Fenerbahçe formasını giymekten mutluluk duydum, çünkü bu takımlar bizim milli değerlerimizdir.

Öte yandan, Türkiye’deki yabancı futbolcu sayısını kesinlikle sınırlamalıyız. Önümüzdeki günlerde basın toplantısıyla önerimizi açıklayacağız; önce beş, sonra kademeli olarak üç yabancıya düşürülmeli. Anadolu çocuklarının önü açılmalı, kaynaklarımız dışarıya akıtılmamalı.

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı’na gelince; bütün kulüpler istifasını istiyor. Federasyon, kulüplerin demokratik bir üst çatı örgütüdür. Tüm kulüpler tepkiliyse gereği yapılmalıdır. Ayrıca hakkında FETÖ ile ilişkili olduğuna dair ciddi iddialar var; kendisi de başarısız bir yönetim sergilemiştir. Türkiye futbolunun hatırı için o mevkiden ayrılmalıdır.

Marsilya’da Talat Paşa’nın katilinin heykelinin dikilmesi konusuna gelince; Talat Paşa, 1908 devriminin önderi ve Türk tarihinin çok önemli bir şahsiyetidir. Atatürk’ün de kendisine büyük hayranlığı vardı. O, bir posta memurluğundan gelip sadrazamlığa kadar yükselen, halk karayemek yerken kendisine gönderilen beyaz ekmeği dahi “halkım yemezken ben yiyemem” diyerek geri çeviren alçakgönüllü bir vatanseverdi. Bugün de Türkiye’nin kaynaklarını siyasi mevkiler üzerinden paylaşan değil, Talat Paşa gibi erdemli yöneticilere ihtiyaç duyuyoruz. Kendi partilerinde bir yolsuzluk olduğunu, hatta şunu söylüyorlar: “İktidarın kaybedileceği kanaati kuvvetlendi. Herkes ‘biz bu iktidarı kaybediyoruz’ diye düşünüyor. Son mükafat olarak neyi koparırsak kârdır” gibi bir hırsın içine girdiler. Ben bunu AK Partililerden duyuyorum. Vatan Partisi de buna karşı “yolsuzluk mahkemeleri” kurmayı programına aldı.

Bu mahkemelerde davalar öyle 10-20 yıl sürmeyecek. 3 ay içerisinde soruşturma sonuçlandırılacak ve iddianameler hazırlanacak. 6 ayda da yargılama bitecek, kesinleşecek ve yolsuzlukla elde edilen kaynaklar tekrar milletin hazinesine alınacak.

Neden sizin dışınızda kimse bu heykelin dikilmesine tepki göstermiyor? Bakın, bütün millet buna tepki gösterir ama siz siyasi planda soruyorsunuz. Biz aynı şeyi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi sürecinde; Lozan’da, Berlin’de, Paris’te mitingler yaparken de yaşadık, o zaman da bizimle beraber olmadılar.

Şunu anlatayım: Lozan’ın merdivenlerine çıkıp “Ermeni soykırımı yalandır; bu bir emperyalist yalandır, tarihsel yalandır. Biz soykırım yapmadık, vatanımızı savunduk” diye basın açıklaması yapmadan önce Sayın AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’a, o zaman Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı olan Sayın Deniz Baykal’a ve Sayın MHP Genel Başkanı Bahçeli’ye yazılı olarak “Gelin hep beraber gidelim, İsviçre’de Ermeni soykırımı yalandır diye bir basın toplantısı yapalım” diye çağrıda bulundum. Türkiye’nin hiçbir siyasi partisi bizimle beraber gelmedi. Bırakın gelmemeyi, yürüttüğümüz mücadelelerde bizi yanlarında görmedikleri gibi, kendi partilerinden bizimle birlikte hareket eden milletvekillerini de uyardılar ve geri çektiler.

Biz bunlara rağmen Berlin yürüyüşünü gerçekleştirdik. O süreçte iktidarın tepesinden Berlin Büyükelçiliğine “Doğu Perinçek’in, Rauf Denktaş’ın arkasından yürümeyin, engelleyin” diye talimatlar gitti. Büyükelçiliğin duvarlarına “Doğu Perinçek’in arkasından yürümeyin” diye afişler asıldı. Ama biz gümbür gümbür o yürüyüşleri yaptık. Tutuklanmayı göze alarak yalanları çiğnedik, gözaltına alındık, yargılandık ve sonunda İsviçre aleyhine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde dava açtık. Bütün o süreçlerde davayı açarken de hep baltalandık.

Strazburg’da yargılandığımız zaman Talat Paşa’yı savunduk. Dava açacağımız zaman hükümetten, bakanlardan ve Dışişleri Bakanlığından “Sakın bu davayı açmayın, mahkûm olacaksınız ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararıyla soykırımı tescil ettireceksiniz” diye baskılar geldi. Biz o baskıları reddettik. Sayın Rauf Denktaş ile İstanbul’da buluştuk. Partinin başkanları “Bu Doğu Perinçek ilk senin sözünü dinler, onu uyar, davayı geri çeksin. Eğer ısrar ederseniz sizi CIA ajanı ilan edeceğiz” dediler. Ben Cumhurbaşkanımıza, “Sayın Cumhurbaşkanım, biz bu davayı kazanacağız” dedim. “Sahi mi?” dedi. “Evet, kazanacağız, yarın gel sana bir bilgilendirme yapalım” dedim. Hakikaten İstanbul’da Sayın Rauf Denktaş’a davayı niçin kazanacağımızı anlattık. O günleri hiç unutmuyorum; bütün bu baskılarla çarpışa çarpışa Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde üç dava kazandık ve zaferimizi vatanımızın birliği için canlarını veren Mehmetçiğimize armağan ettik.

Söylüyorsunuz ya, Marsilya’daki o anıta sizden başkası karşı çıkmıyor. Evet, çıkmıyor. Neden? Çünkü partiler Atlantik sisteminin kontrolü altında. O mücadeleye girdiğiniz zaman Amerika ve Avrupa’nın “kötü düşmanı” oluyorsunuz, üzerinizi çiziyorlar. Avrupa Parlamentosu o zaman Talat Paşa Komitesi’nin lağvedilmesi için Türkiye hükümetine baskı yapma kararı aldı. Bunları yaşadık.

Şimdi ne yapacağımıza geleyim; o heykel eninde sonunda kalkacak. Bizim bir başka tecrübemiz daha var: Silivri’ye girmeden önce, Paris Doğu İstasyonu’nun girişine Mustafa Kemal Paşa’nın ve o dönemin Genelkurmay Başkanı Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun resimlerini yere işlediler. İstasyona girenler Atatürk’ün ve komutanımızın resimleri üzerine basarak giriyordu. Derhal Avrupa yöneticilerimizi aradım ve “Gerekirse dinamiti koyup patlatacaksınız, o resimler oradan kalkacak” dedim. Arkadaşlarımız gidip resimlerin üzerini çıkmayacak bir boyayla kapattılar. Bir operasyon yaptık ve Türk askerini ayak altından kurtardık. Genelkurmay Başkanımız ve komutanlarımız bize teşekkür ettiler.

O resimler orada duramazdı, bu hem Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne aykırıydı hem de kin ve düşmanlığa kışkırtan bir provokasyondu. Fransa Anayasa Komisyonu, meclisin Ermeni soykırımını tanıma kararını iptal etmişti; yani Fransa hukukunda da Avrupa İnsan Hakları hukukunda da dayanaklarımız var. Macron’a bu konularda geçmişte Fransızca mektuplar yazdım. Şimdi bu mektupları güncelleyerek bir kez daha Fransa’ya bildireceğiz. Fransa’da ve Avrupa’da bu konuda faaliyete geçiyoruz.

Yeni konuya geçmeden iki duyuru yapayım: Bu cuma saat 14.00’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Meclis Başkanı Zorlu Törek, Ulusal Kanal stüdyolarına gelecek, Yeşme Erginmaz’ın konuğu olacak. Program sonunda Hüseyin Aydar’ın Talat Paşa ile ilgili yazdığı muhteşem şiiri izleyicilerimize dinleteceğiz.

Rusya seçimlerine gelince; geçtiğimiz hafta Rusya seçimlere gitti. Putin, rekor bir oyla beşinci defa devlet başkanı oldu. Diğer adayların oyları düşerken Putin’in oyu %87’ye çıktı. Bu artışı neye bağlıyorsunuz? Putin, Rus vatanseverliğini ve devlet ruhunu ayağa kaldırdı. 1990’larda Gorbaçovlar, Yeltsinler Rus tarihini neredeyse gömmüştü; Putin o gömülen topraktan Rus devletini çıkarttı. Dostoyevski’siz, Tolstoy’suz, Çaykovski’siz bir dünya düşünemeyiz; Rusya’nın bu birikimini tekrar diriltti.

Rusya bugün sadece kendisi için değil, bütün mazlum milletler ve Türkiye için savaşıyor. Zelenski İsrail’in ve Amerika’nın adamı. Bizim hükümetimiz bir yandan Filistin’i destekliyor ama öte yandan Filistin düşmanlarını, Siyonistleri ve Amerika’nın güdümündeki Zelenski’yi destekliyor. Bu, Erdoğan yönetimi için büyük bir paradokstur. Oysa Rusya; enerjide bize verdiği güvenle, teröre karşı duruşuyla ve Kıbrıs meselesindeki tavrıyla Türkiye’nin yanında. Putin’le dostluk, Türkiye’nin geleceği için çok önemli bir kararlılıktır. Vatan Partisi bunu temsil ediyor.

(Adana Büyükşehir Belediye Başkan Adayı Ahmet Suseven’e dönerek) Sayın Suseven, Rusya ile ticaret konusunda sahada durum nedir?

Adana’da narenciye üreticisi isyan ediyor. Karşılığında portakal ve limon ağaçları sökülüyor. Üreticilerimiz “Rusya ile anlaşsak narenciyemizi kurtaracağız ama hükümetin Rusya’ya düşmanlık politikası işimizi sürdürülemez hale getirdi” diyor. Hatta Türk bankaları şu anda Rusya’ya ödeme garantisi bile vermiyor. Bunu yapsalar bile sadece narenciyeyi kurtaracağız, bu ticareti artıracağız, devam ettireceğiz. Ama maalesef hükümetin bu ikircikli politikası, Adana’daki limonun tarladan ve bahçeden sökülmesiyle sonuçlanıyor. Biz bunu narenciye üreticilerine sürekli ifade ediyoruz; bu sorunu ancak Vatan Partisi’nin çözeceğini söylüyoruz. Çünkü biz Türkiye’nin gerçek dostlarını çok iyi biliyoruz ve tanıyoruz.

Mesela yine bu narenciye meselesinde, Çin Büyükelçisi ile iş adamlarını bir araya getirdiğimizde Büyükelçi şöyle demişti: “Biz dışarıdan 1 milyon ton narenciye alıyoruz.” Bu rakam Adana’nın üretiminin 3,5 katı kadar. Kozan, Türkiye’de en çok portakal üreten bölge; tek başına 10 milyon ton üretim yapıyor. Bizim Kozan Ticaret Odası ile narenciyenin Çin’e satılması konusunda çok çalışmalarımız oldu, Tarım Bakanı ile de bu konuları konuştuk. Çin Büyükelçisi, bizden alım yapmaları için Akdeniz sineğine karşı mücadele edilmesini ve ürünün hasat sonrası 14 gün boyunca 3 derecede bekletilmesini şart koşmuştu. Böyle bir fırsat varken, maalesef hükümetin politikaları nedeniyle narenciye, limon ve portakal üreticisi ağaçlarını sökmek zorunda kalıyor.

Aynı mesele Rusya için de geçerli. Rusya, narenciye ihracatında birinci sırada. Babam da tır şoförüdür; portakal çıktığı zaman bizim tır sürekli Samsun Limanı’na çalışır, oradan Rusya’ya yük taşırdık. Şimdi ise o pozisyonda değiliz, bu yıl babam portakal yüklemedi. Bunu birebir yaşıyorum, görüyorum.

Aydın’da da durum farklı değil. Aydın, Kozan kadar çok portakal üretemeyebilir ama yaş sebze ve meyve üretiminde en önde gelen illerimizden birisidir. Ocak ayı içerisinde narenciye üreticilerimizin yoğunlukta olduğu bölgelerde çiftçilerimizle buluşmalar gerçekleştirdik. Bu buluşmalarda bahçelerin kökleneceğini, ağaçların söküleceğini dinledik; çünkü “dalında bıraktık” diyorlar. Gidip o bahçeleri yerinde ziyaret ettik; portakal, limon, mandalina tamamı dalında duruyor. Üretici üretmiş fakat pazar olanağı yaratılamıyor. Pazar olanağı ise bu ikircikli, kararsız politikalar yüzünden üretilemiyor. Sadece narenciye değil; çilek, erik gibi birçok meyveyi Rusya’ya ihraç eden bir iliz biz. Aydınlı çiftçinin beklentisi, Rusya ile ilişkilerin gelişmesi yönünde. İsyan halindeler, “Ne yapalım?” diyorlar. Seneye ürün alamayacaklar, dalından toplamaları gerekiyor. Şehir boyunca kamyonlar maliyetinin altına portakal almaya çalışıyor; bu çiftçinin iflası demek. Kendi çiftçimizin üretiminin desteklenmesi ve ekonomimize katma değer sağlanması bakımından Rusya ve Çin dostluğu zaruridir, kendini dayatmaktadır.

Yine bu çalışmalar sırasında Germencik ilçemizde Tariş’i ziyaret ettik. Özellikle Tariş, ürettiği kuru incirin büyük bir bölümünü Çin’e ihraç ediyor. Dolayısıyla Çin ile ticari ilişkilerin gelişmesi Germencikli çiftçinin; Kuyucak’ta portakal üreticisinin; Sultanhisar’da çilek üreticisinin ihtiyacıdır. Elbette bu ilişkilerin gelişebilmesi, doğru bir siyasi hat kurulmasıyla, dostluk politikası izlenmesiyle mümkündür. Rusya ve Çin ile dostluk dediğimiz zaman, aslında Türk üreticisinin ihtiyacını ve Türk ekonomisinin kazancını tarif ediyoruz.

Vatandaş, Rusya ile olan bu tereddütlü, “denge” denilen politikanın üreticinin menfaatine olmadığını söyleyip isyan ediyor. “Ben çileğimi nereye ihraç edeceğim?” diyor. Biz Avrasya iş birliği modelini, Rusya ve Çin ile kapıların sonuna kadar açılarak dengeli ilişkiler kurulması gerektiğini anlattığımızda, üreticiyle aynı fikirde buluşuyoruz. Üretici hükümete güvenmiyor; bizi gördüğü zaman “Bu meseleyi ancak siz çözersiniz” diyor. Bahçesindeki portakalın, limonun sökülmemesi ancak bizim sayemizde olabilir diyor.

Sayın Perinçek, siz de cuma günü Bursa’daydınız, Tacir Köyü’ndeydiniz. Rusya’ya ambargo ve yaptırım; aslında Türk çiftçisine, esnafına, sanayicisine yaptırımdır. Çünkü Rusya bizim en çok ticaret yaptığımız, birinci ticaret ortağımızdır. Sadece meyve değil; domates, salatalık, sanayi ürünlerimiz ve müteahhitlik gelirlerimiz de Rusya’dan geliyor. Amerika’nın buna burnunu sokup “Rusya’ya malını satamazsın” demesi bir haysiyetsizliktir. Bağımsız olmak, başı dik yaşamak bunu gerektirir. Hükümetimizin, Amerika’dan gelen baskılara boyun eğdiğini görüyoruz. Bunu kabul etmiyoruz. Vatan Partisi, üreticilerin milli hükümeti olarak İran’a, Rusya’ya veya başka ülkelere konulan Amerika ambargolarını kesinlikle kabul etmeyecektir. Hani liberaliz, serbest ticaret vardı? Madem serbest ticaret var, benim Rusya ile, İran ile ticaretime kimse burnunu sokamaz. Bize Rusya ucuz petrol veriyor; bizim hükümetimiz bunu üreticiye yansıtmak yerine üzerine vergi koyuyor ve özel sektör eliyle muazzam karlar sağlıyor.

Tacir Köyü’nde üreticinin birinci talebi Rusya kapılarının açık olması. İznik’in Tacir Köyü şeftali, erik üretiyor; bahçeleri çiçek açmış. Köylü bizi büyük bir sevgiyle karşıladı. Rusya dostluğunun gerçek sahibi bugün Türk üreticisidir, emekçi halktır. Rusya düşmanlığı, Türkiye düşmanlığıdır. Hükümet sırf bu nedenle bile seçimleri kaybeder. Çünkü Atlantikçiler (Cumhuriyet Halk Partisi vb.) heveslenmesin; Rusya, Çin ve İran karşıtlığı tamamen Amerika ve İsrail güdümlü bir siyasettir. Tacir Köyü’nde muhtarımız Sacit Bey ve İznik Belediye Başkan adayımız Hamdi Tekdemir de birer üreticidir. Kendi bahçesinde budama yapan, tarımı, siyaseti ve dış politikayı bilen o insanlarla Türkiye yönetilir. Biz, o insanların temsilcilerini hükümet yapacağız. Böyle bir adam kayırmayla “Gençler, eğer bu İslam’sa biz bunlardan değiliz” deniliyorsa, olayların perde arkasında kritik bilgiler var demektir. Öyle olmaz; acil bir disipline ve planlamaya ihtiyacımız var. Prof. Dr. Emin Gürses, işin aslını anlatıyor. Devlet kısasa kısas yapmayacak kardeşim. İşin Aslı, çarşamba günü saat 20.30’da ulusal kanalda.

Türkiye’nin Milli Radyosu Ulusal Radyo, yepyeni programlarla karşınızda. En güzel müzikler, en güzel sohbet, farklı konu ve konuklar; trafik ve yol raporu bu programda. Gününüzü güzelleştirecek program “Uğur Atis ile Ayaküstü Bir Şeyler”, hafta içi her gün saat 17.00’de Halkın Sesi Ulusal Radyo’da. Gerçeğin frekansı Ulusal Radyo’da.

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu kaldığı yerden devam ediyor. Rusya’yı konuşmuştuk. Sayın Perinçek, “Rusya kapısı ekmek kapısı” dedi. Aydın ve Adana Büyükşehir Belediye Başkanı adaylarımıza, sağda Rusya politikasının yansımalarını anlattılar. Şimdi iç politikaya geçelim.

Bir düzeltme yapalım: Kozan Ticaret Odası Başkanı Mustafa Kandemir ve Cezmi arkadaşımızı aradım. 10 milyon ton yalnız Kozan üretiyor diye çok yanlış bir rakam vermişim. Kafamda öyle kalmış, ezberime güvenirim ama demin şüphe ettim. Sizin verdiğiniz rakamlardan sonra öğrendim ki Kozan’ın üretimi yılda 500 bin ton. Cenk Özdemir’den gelen bilgileri paylaşıyorum; izleyicilerimizden özür diliyorum. Kozan, 500 bin tonla rekor yine onda diyebilirim. Türkiye’nin toplam narenciye üretimi 7 milyon tona yakın; Adana’nın üretimi ise 3 milyon 200 bin ton. Genel toplamın yarısını Adana üretiyor. 5 milyon tonu Türkiye üretirken, bunun 500 bin tonunu Kozan karşılıyor. Cenk Özdemir’e teşekkür ederiz, sağ olsun.

Sayın Perinçek, Sayın Cumhurbaşkanı 31 Mart seçimleri için “Bu benim artık son seçimim” dedi. Bu açıklama neden geldi sizce?

Bir siyasetçi olarak şunu söyleyebilirim: Bu açıklama AK Parti’ye zarar verir. Seçimden sonra açıklansa olur ama tam seçime giderken partinin lideri ve Cumhurbaşkanı bunu söylediğinde AK Parti’ye gidecek oylar düşer. Toplum bunu “O bırakıyor, gidiyor, o zaman kime oy vereceğiz?” şeklinde anlar. Türkiye’de seçmen liderlere oy veriyor ve Cumhurbaşkanı’nın oylarda çok büyük bir ağırlığı var. Seçmene “Ben artık AK Parti’nin başında değilim” mesajı veriliyor. Belki de Cumhurbaşkanımız, AK Parti’nin çok başarılı sonuç alamayacağını düşünerek kendisini bu sonuçtan ayırmak istiyordur.

Bu açıklama Türkiye’de “Erdoğan yeniden aday olabilir mi?” tartışmasını da getirdi. Adalet Bakanı erken seçim olması durumunda yeniden aday olabileceğini, Devlet Bahçeli ise “Yeni yüzyılın kurtarıcı lideri olarak sizi görmek istiyoruz” diyerek bırakamayacağını söyledi. Bu iki farklı açıklamayı nasıl değerlendirirsiniz?

Bir hukukçu olarak Sayın Cumhurbaşkanı’nın anayasa gereği üçüncü kez aday olamayacağını ifade ediyordum. Anayasa çok açık, “Ancak iki kez aday olunabilir” diyor. Fakat AK Parti şimdi tezi değiştirdi ve bizim hukuki görüşümüze geldi. Erken seçim olursa anayasal engel ortadan kalkıyor. Cumhurbaşkanı’nın “Bu benim son seçimim” sözünü hukuki bir engel olduğu için değil, bir parti lideri olarak siyaseti bırakacağı yönünde yorumluyorum.

Sayın Devlet Bahçeli’nin “Kurtarıcımız sensin, gidemezsin” çıkışı ise bir parti lideri için kendi varlığını inkâr gibidir. Bir parti ülkeyi yönetmek için kurulur; başka bir partinin liderini kurtarıcı ilan ediyorsanız, “Ben yokum” demiş olursunuz. MHP, AK Parti’nin gölgesine girerek çok ciddi bir bunalım yaşadı. AK Parti’de de, CHP’de de, İYİ Parti’de de bir bunalım var. Çünkü sistem çöküyor. 1980’de Turgut Özal ile kurulan dünya ekonomisiyle bütünleşme modeli bitti. Sistemin krizi, bütün partileri vurdu.

Erken seçim senaryolarına gelecek olursak; AK Parti ve MHP şu anki meclis aritmetiğiyle tek başlarına erken seçim kararı alamıyor. Ancak AK Parti “Hadi gelin meydana” dediği an, muhalefet partileri buna hayır diyemez. Öte yandan seçim sonrası AK Parti’nin MHP ile ittifakını bitirip İYİ Parti veya başka yapılarla bir süreç başlatması zor görünüyor. İYİ Parti zaten dağılma sürecinde. Devlet Bahçeli’nin kongre konuşmasından, AK Parti’nin hegemonyasından çıkma eğiliminde olduğu izlenimini alıyorum.

PKK’nın Nevruz çıkışı ve ardından hükümete yakın çevrelerin “Öcalan’ın tecridinin kaldırılması” gibi konuları gündeme getirmesi, bir yeni “Kürt açılımı” ihtimalini akla getiriyor mu? AK Parti buna cesaret edemez. Bugün AK Parti ekonomiden değil, güvenlik cephesindeki duruşundan dolayı ayakta kalıyor. PKK’yla mücadeleden vazgeçerse, hangi zemin üzerinde devam edecek? Bu siyasi bir intihar olur.

Irak operasyonu ise AK Parti’nin PKK’ya yaklaşmayacağının en büyük göstergesidir. Bazı çevreler Türkiye, Irak ve Hindistan üzerinden Çin’in “Kuşak Yol” projesine rakip bir koridor oluşturulacağını iddia ediyor. Bu, gerçekçi değildir. Çin’i dışlayan bir ticari proje dünyada başarıya ulaşamaz. Türkiye, Çin’in Kuşak Yol projesinin doğal üyesidir ve bu rotanın merkezindedir. Türkiye üzerinden Hindistan’a uzanan, İsrail’in görev üstlendiği bir proje ise iflas etmiştir. Bizim medyamızdaki işgüzarların veya bilgisizlerin icat ettiği bu tür projelerin gerçek bir temeli yoktur. Dünyanın bütün ülkeleri, yüz küsur dünya ülkesinin hepsinin birinci ticaret ortağı Çin’dir. Birinin, beşinin, on sekizinin, otuz sekizinin, sekseninin değil; dünya ülkelerinin hepsinin ticaret hacimlerine bakıyorsunuz, Çin Halk Cumhuriyeti ile olan tablo hep birincide değişiyor. Yani dünya ticaretinde Çin’in öyle büyük bir ağırlığı ve o kadar büyük bir üretimi var ki herkesin bir numaralı ticaret ortağı Çin. Siz şimdi Çin’i dışlayarak ticaret projeleri yapıyorsunuz, bırakın bunu; Türkiye, Hindistan falan yapsın. Bunu Amerika bile yapamaz; Amerika’nın ticaretinde de en büyük ortak Çin. Amerikan ekonomisi ancak Çin’le yaptığı ticaretle çarkını çevirebiliyor. O bakımdan Çin’i ve Çin’in Kuşak-Yol Projesi gibi projelerini dışlayanların hayatta en ufak bilgisi yok.

Sayın Pencik, bu noktada müsaade ederseniz adaylara dönmek istiyoruz. İç politikadaki yansımalar sahada nasıl karşılık buluyor? Yani bu konuşulan şeyler, mesela Cumhur İttifakı’nın bileşenleri olan Yeniden Refah Partisi ile ilgili başlayan tartışmalar; Cumhurbaşkanı’nın onlara “paçamızdan yapışıyorlar” demesi, onların “biz partinin arka bahçesi değiliz” şeklinde karşılık vermesi… Tabi onların listelerinden Meclise girmeleri de söz konusuydu. Yine Cumhuriyet Halk Partisi ve İYİ Parti arasındaki ortaklığın son bulması Aydın’da nasıl yansıdı? Aydın’da birtakım değişiklikler oldu, İYİ Parti’nin adayı AK Parti’ye geçti. İsterseniz Adana ile başlayalım; iç politikadaki bu karmaşa sahada nasıl karşılık buluyor, seçmen bu durumu kavrayabiliyor mu? Çünkü dokuz ay önce bütün bu partilerin durduğu nokta başkaydı, şimdiki seçimde ise bambaşka noktadalar. Siz Vatan Partisi olarak daha tutarlı bir çizgide bulunuyorsunuz.

Ahmet Bey, isterseniz sizden başlayalım. Aydın’da yaşanan İYİ Parti’den AK Parti’ye geçme olayı, Adana’da da çok fazla örnekle ortaya çıktı. Cumhuriyet Halk Partisi’nin belediyesi olan Ceyhan, Seyhan ve Çukurova belediyeleri aday gösterilmeyince İYİ Parti’ye geçtiler. Hatta İYİ Parti’nin mevcut Çukurova adayı varken, onu geri çektirip kendi il başkanlarını aday yaptılar. Gökhan Zan olayı benzeri durumlar sizin bölgenizde de yaşanıyor mu?

Yaşanıyor tabii, bu büyük bir çürümenin göstergesi. Benim gördüğüm kadarıyla sistem partileri arasındaki sınırlar ortadan kalktı. Oradan oraya geçişler o kadar rahat ki, sonrasında hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlar. Burada şöyle bir tespitim var: LGBT’yi ne için kurdular? Toplumu çürütmek için. Şimdi bir de “akışkan cinsiyet” diye bir şey çıkardılar; kendini hangi gün ne hissediyorsa ona göre davranıyor. Bu çürümenin daniskasıdır. Bugün “kadınım” diyor, yarın “erkeğim” diyor. Ben bu siyasetçileri de biraz buna benzetiyorum; “akışkan siyasetçi”. Bugün İYİ Partili, yarın CHP’li, öbür gün Yeniden Refahlı. Bu, nitelik düşüklüğünün bir ürünüdür ve sloganlarına da yansıyor. Seçmenle alay edercesine, hiçbir şey anlatmayan sloganlar var. Mesela Zeydan Karalar’ın “Adana Bizim” sloganı. Hiçbir şey söylemiyor. Ankara’da AK Parti’nin adayı var; vatandaştan kopuk. Cumhuriyet Halk Partisi’nin Mersin adayı Vahap Seçer için “Vahap Seçer, Mersin geçer” diyorlar; hiçbir şey ifade etmeyen ana sloganlar. Gelecek Partisi’nin Çukurova Belediye Başkan adayı İrfan Sayar’ın sloganı “Alayına ayar, İrfan Sayar”. İYİ Parti’nin Erdemli Belediye Başkan adayı Mehmet Dutar’ınki ise “Senin elinden bir tek Mehmet Dutar”. Bunların hiçbiri bir şey ifade etmiyor.

Biz ise ne diyoruz? “Rantçı sisteme son, kamu hizmeti için Vatan Partisi” diyoruz. Topluma bir şey anlatma derdimiz var ve gittiğim yerlerde bunu söylediğimde toplum çok iyi karşılıyor. Esnafları geziyoruz, ganyan bayilerine giriyoruz; “Size bir tüyo vermeye geldim, Vatan Partisi kazanacak, ona oy verin” diyorum, herkesin çok hoşuna gidiyor.

Genel Başkanımızın anlattığı bu sistem partilerinin dağılması ve MHP’nin kuvvet kaybetmesi Adana’da da bariz. Bir önceki dönemde MHP yönetiyordu; Hüseyin Sözlü, Sayın Devlet Bahçeli’nin başdanışmanıydı ama disiplin kuruluna sevk edildi. Üç tane ilçe teşkilatını kapattılar, İYİ Parti’nin beş ilçe başkanı istifa etti. Şimdi Seyhan ve Ceyhan’da birbirine girmiş, karışık bir durum var. Biz ise Yüreğir’in Akdeniz Mahallesi gibi CHP kalesi denilen yerlere girip çalışmalarımızı anlatıyoruz. CHP’li olan arkadaşlarla konuştuğumuzda, bizim sloganlarımızı söyleyip bizi ifade ettiklerini görüyoruz. Onlara artık ne CHP’nin kurtarılacak bir hali var ne de sizin gibi insanların orada yeri var diyorum; bunu kendileri de ifade ediyorlar.

Doğru söylüyorsunuz. Bugün Sait Bey ile görüştüm, “10 yıl içinde bu ülkede Cumhurbaşkanı Vatan Partili olacak” diyor. Ben diyorum ki: “4, en fazla 5 yıl.” Gördüğümüz çok büyük bir israf var. Bir örnek vereyim; sadece 500 milyon liralık pankart yapmışlar. O kadar çok ki, kavşaklarda kaza oldu, bir kişi hayatını kaybetti. O pankartlar toplanıp çöpe atıldı. 500 milyon lira bu milletin parası çöpe gitmiş oldu. Sadece pankart değil; otobüsler, bina giydirmeleri, çantalar… Devasa bir bütçe. Bununla Adana’nın narenciyesi kurtarılır, pamuğu yeniden canlandırılır, Adana cennete dönüştürülür. Şimdi vaat çılgınlığı var; otogar, yol, park yapacağız diyorlar. Bunlar zaten belediyenin görevidir, vaat olarak vermek ayıptır. Biz ise “israfı önleyeceğiz, bunu yatırıma ve üretime çevireceğiz, Adana’yı ayağa kaldıracağız” diyoruz.

Aydın’da ise sistem bir çözümsüzlük içerisinde. AK Parti’ye gönül vermiş vatandaş, partinin ekonomi ve güvenlik siyasetlerinden canı yandığı için bir kopuş içerisinde. Sistem ise vatandaşı Yeniden Refah Partisi gibi adreslere havuzlayarak kendi ömrünü suni teneffüsle uzatmaya çalışıyor. Yeniden Refah’ın ise bu sorunlara dair bir çözümü yok.

AK Parti-MHP ittifakında da eski yekvücut duruş yok. MHP, siyasetin içinde edilgen bir yerde olunca ciddi bir kan kaybı yaşıyor. İYİ Parti ise bir operasyon olarak kurulmuştu; MHP’yi güçsüzleştirmek ve HDP çizgisiyle yan yana tutmak için. Proje misyonunu tamamlayınca erime kaçınılmaz oldu. Aydın’da belediye sahibi olmalarına rağmen bu erime engellenemedi ve başkanlar AK Parti’ye geçti. Bu bir “esnaflık”; o partiye tezgah aç, bu partiye tezgah aç. Hiçbir şekilde programın tartışılmadığı, sadece köşe kapmaca oynanan vahşi bir ortam.

Kendi tabanları açısından bu tartışma olmuyor mu? Mesela 9 ay önce Cumhur İttifakı’nın içerisinde yer alan Yeniden Refah Partisi, şimdi Halk TV’de veya Sözcü’de boy gösteriyor. Sokak röportajlarında kendi tabanlarının bu duruma tepki gösterdiğini duyuyoruz. İYİ Parti ile CHP arasındaki çelişki de öyle; birbirlerinin pankartlarını kesiyorlar, İBB panolarında birbirlerine yer vermiyorlar. Dokuz ay önce ortak olanlar bugün ciddi bir çatışma halinde.

Aslında bu kutuplaştırma siyaseti, iki parti varmış gibi davranarak gerçek çözümü gizlemeye çalışan sistemin bir oyunu. Vatandaş, “benim derdim adayın derdi değil, benim ekonomik sıkıntımı hissetmiyorlar” diyor. Ahmet Bey’in bahsettiği o israf, hiçbir seçim döneminde vatandaşı bu kadar rahatsız etmemişti. Bu seçim döneminde vatandaş daha da ciddi bir ekonomik sıkıntı yaşıyor. Oy kullanması istenen, tercih yapması beklenen kitle; tüm partilerin gözü önünde bu kadar acil ihtiyaçlar varken ve kendisi bu kadar zor durumdayken kaynakların har vurup harman savurulduğunu görüyor. “Bunların hiçbirisi çözüm değil” diyorlar. Mesela sandığa gitmemeyi düşünen anlamlı bir kitleyle karşılaştık. Her seferinde oturduk, anlattık. “Bakın, sizin çözüm olarak gördükleriniz çözüm değil” dedik. En nihayetinde güneş de balçıkla sıvanmaz. Yani “A, B, C şıkkı” gibi seçenekleri sanki birer çözümmüş gibi sunduktan sonra, gerçek çözümün “üreticilerin milli hükümeti” olduğunu; belediye seçimlerinin de bu hükümete hizmet edecek, üreten belediyeler olarak yeniden örgütlenmesi gerektiğini anlattığımızda çok ciddi bir karşılık buluyoruz. Vatandaş bu kör dövüşünü ciddiye almıyor, hiçbirisine güven duymuyor. Örneğin, bir kişi Cumhuriyet Halk Partili olduğu için ya da programını benimsediği için değil; AK Partili de AK Parti’nin programını gerçekten sevdiği için değil, sadece oy vermeye gidiyor. Biz gittiğimiz her yerde şunu duyuyoruz: “İlk defa farklı bir şey söyleyen siz varsınız.” Bir emekliler derneğini ziyaret ettiğimizde kısa bir konuşma yaptım; geldiler, bildirilerimi aldılar ve “Mahallede dağıtacağız vallahi” dediler. Seçimlere farklı yaklaşan, program anlatan, proje vaatlerinden öte bir çözüm sunan tek parti olduğumuzu söylüyorlar.

Yüreğir’de bir çalışma yapıyorduk; uyuşturucunun merkezi haline gelmiş harabe bir ev var. Yüreğir Belediye Başkanı, şimdi AK Parti’nin Büyükşehir Belediye Başkan adayı, söz vermiş ama uğramamış. Biz geldiğimizde ilk iş o harabeyi kaldırıp halkın ihtiyacı olan bir yapıyı inşa edeceğiz. Gittiğimiz Akdeniz Mahallesi’nde bir arıtma sorunu var; ayrılan 500 milyonun içinden 2 milyon lira ayırıp o arıtma problemini çözeceğiz. Çukurova Belediye Evleri Mahallesi’nde ise iki haftada bir elektrikler kesiliyor; yine oradan ayıracağımız 2 milyonla o sorunu da çözeceğiz. Bunun sözünü buradan vermiş olayım.

Ali Sirmen’in vefatına çok üzüldüm. Türkiye’nin çok değerli, karakterli, vatanına bağlı, Atatürkçü aydınlarından biriydi. Uzun süre dış politika yazarlığı yaptı. Koyu Galatasaraylıydı, maçlarına birlikte giderdik. Hatta bir İstanbul-Kocaeli deplasmanına otomobiliyle gittiğimizi hatırlıyorum. Onun Türkiye tarihinde bir yeri olacaktır. Kendi birikimini iyi yetiştirmiş, çok değerli bir dostumdu; ailesine başsağlığı diliyorum.

Şunu şöyle toparlayalım: Mevcut sistem yoğun bakımda ve umutsuz bir durumda; canlı olarak çıkması mümkün değil. Ama Türkiye yoğun bakımda değil, Türkiye için karanlık bir durum yok. Tam tersine, bu sistem tükendiği için Türkiye kendi rotasına, yani milli demokratik devrim rotasına tekrar oturuyor. Bağımsız, başı dik, üreten Türkiye gündemdedir ve Vatan Partisi bunun önderidir. Diğer partilerdeki bunalımları, bölünmeleri ve çıkmazları bir kenara bırakıp kendi çözümümüzü milletimize anlatıyoruz. Türkiye büyük bir aydınlığa gidiyor; karanlığın bittiği yer şafaktır, o tan yerine gidiyoruz.

AK Parti’nin yaptığı en büyük yanlış, son genel seçimden önce HÜDA PAR ve Yeniden Refah Partisi’ni yanına almasıdır. Bugün Yeniden Refah Partisi, Cumhuriyet Halk Partisi’ne çalışıyor. AK Parti de kendi saflarını yontarak, güçlerini teslim edeceği partileri yanına aldı. Cumhuriyet Halk Partisi de PKK ile beraberliği nedeniyle en sağcı partilerden biri konumuna düştü. Amerika’ya yakınlık konusunda aralarında bir birleşme söz konusu. Oysa Vatan Partisi, MHP ve AK Parti ile Türkiye’nin önündeki çözümün üçlüsünü oluşturabilirdi; ancak AK Parti bu stratejiyi reddetti ve erimeye başladı. Üretimle karşı karşıya gelen, Rusya’ya ambargoyu destekleyip Çin ve İran’a sırtını dönen bu siyasetle AK Parti, Türkiye üreticisiyle bağlarını kopardı.

Vatan Partisi, Türkiye’nin önüne “üreten, birleşen, bağımsız, başı dik Türkiye” programını koyan tek partidir. Hükümet olduğumuzda neler yapacağımızı biliyoruz. Şehitler günümüz ve 18 Mart Deniz Zaferi nedeniyle en büyük şehidimiz Talat Paşa’yı anıyoruz. Bu vesileyle şairimiz Hüseyin Haydar’ı öneriyorum. Doğu Tabletleri, İsyan Makamı ve Zor Günlerin Şiiri kitapları, 21. yüzyıl Türk şiirinin doruğudur. Silivri’deyken emekli albayların, komutanların onun şiirlerini ağlayarak okuduğuna şahit oldum. Hüseyin Haydar, Asya’nın değerlerini Türk tarihiyle harmanlayan büyük bir şairdir. İzleyicilerimizden bu kitapları okumalarını rica ediyorum. Haftanın müziği olarak da İttihat ve Terakki döneminden Bozdağ türküsünü seçtik. Herkese iyi akşamlar.

Paylaş