Yine bir salı akşamı ve biz sizinle yine bir Çıkış Yolu programındayız. Program konuğumuz; değişmez konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Sefalar getirdiniz, hoş geldiniz.
— Eyvallah, sağ olun. Güzel bir buluşma oldu, çok güzel. Özlemiştik tabii.
— Gündem çok yoğun, nasılsınız?
— İyiyiz. İyi olmamız lazım, iyi olacağız. Kötü olmak gibi bir şansımız yok. Ülkemizi, dünyayı ve insanlığı daha iyi bir noktaya taşımak için biz de iyi olmak zorundayız.
— Ne güzel… Biz de o enerjiyi sizden alıyoruz, inanın. Şimdi gündem çok yoğun, çok şey konuşacağız bu akşam ancak zamanımız biraz dar. O nedenle hemen konuya girmek istiyorum. Özellikle bugün memurlar alanlarda; toplu sözleşme sürecinde sona doğru geliyoruz ama sanki süreç hakem heyetine doğru evriliyor. Memur ısrarla meydanlarda hükümeti uyarıyor; “Sorunlarımızı çözecek bir teklif hala gelmedi, sadaka değil zam istiyoruz” diyen bir memur ve memur emeklisi var. “Gelin artık şu meydanın sesine bir kulak verin” diyorlar. Aslında bu yalnızca bir memur meselesi de değil; işçi de aynı şeyi söylüyor, emekli de aynı şeyi söylüyor. Bir tıkanıklık var, kaynak yok iddiası öne sürülüyor. Bu süreç nereye evrilir?
— Türkiye büyük bir karara, büyük bir çözüme doğru gidiyor. Sistemin bittiği yerdeyiz; yeni bir sistem gelecek ama bu sistem gökten zembille inmeyecek, yerin üstünde kurucuları tarafından inşa edilecek. Bu süreç işçi hareketleriyle başladı; Polonez Gıda, Çayırhan Enerji, maden işçileri, Ankara ve İzmir’deki belediye işçileri… Şimdi de kamu emekçileri yüz binler halinde tarih sahnesine çıkıyor. Bunlar, önümüzdeki büyük çözümün kurucuları ve o çözümü hayata geçirecek olan kuvvetlerdir; emekçi halk ve onlarla birlikte üretimi örgütleyen sanayiciler, esnaf ve zanaatkârlar. Bu kamu emekçilerinin kararlılığı iyi bir haberdir. Sistem onlara istediklerini veremiyor; en önemlisi bu.
— Peki, buradan nasıl çıkacağız?
— Türkiye’nin bölüşüm ilişkilerine müdahale edecek kuvvet ortaya çıkıyor. Sistemin temsilcileri “Sana verecek bir şey yok” dediği noktada; işçiler, esnaf, zanaatkâr, kamu emekçileri, sanayiciler ve milli tüccarlar bir araya gelip “O zaman Türkiye’nin kaynaklarını yeniden bölüşelim” diyorlar. Türkiye’nin muazzam tasarruf olanakları ve kaynakları var. 500 milyar dolar, büyük zenginlerimizin New York, İsviçre veya Londra bankalarına yatırdığı kaynaklardan bahsediyoruz. Bunun üzerine Türkiye’deki banka kasalarında kilitli tutulan 350-500 milyar dolar değerindeki altını da eklediğimizde, toplamda 1 trilyon dolara yakın bir kaynak çıkıyor. Bu, Türkiye emekçisinin alın teriyle yarattığı bir değerdir.
Şu an yaşanan isyan, bu paylaşım ilişkilerine bir itirazdır. “Ben üretiyorum ama alın terim senin cebine gidiyor, bunu yeniden bölüşeceğiz” diyorlar. Bu bölüşüm Ankara’daki iktidar makamlarında kararlaştırılıyor. Kaynaklar borsa vurguncularına, sıcak para komisyoncularına veya tarikat rantçılarına değil; emekçilere, milli sanayiciye ve üretimi organize eden kesimlere akmalıdır. Sistemin sahipleri “Sana verecek bir şeyim yok” derken, Vatan Partisi olarak biz diyoruz ki: “Var!” Eğer Türkiye’nin tasarrufunu yatırıma dönüştürüp bir üretim devrimine yönelirsek, daha adil bir bölüşüm koşullarını yaratabiliriz. İş dönüp dolaşıp “İktidar makamında kim olacak?” sorusuna düğümleniyor.
— Sizin üretim ekonomisi ve üretim devrimi reçeteniz şimdi daha da geçerli hale geldi.
— Kesinlikle. Üretim ekonomisi bir güçle döner; o güç şimdi tarih sahnesine çıkıyor. Eskiler “Keder yüzünden lütuf” derler. Şimdi sınıf, özgüven tazeliyor. Grev kararları, üretimi durdurma kararları… Kamu emekçisi “Devlet hizmetini ben yapıyorum, karnım açken bu hizmeti nasıl sürdürebilirim?” diyor. Bir de yeraltı kaynakları meselesi var; petrol, madenler, altın… Bunları çıkarmak büyük emek ve organizasyon gerektirir. İşte bu sermaye, o bahsettiğimiz 1 trilyon dolarlık tasarruf potansiyeliyle karşılanacak. Türkiye’nin sorunu tasarruf eksikliği değil, tasarrufu yatırıma dönüştürecek bir irade eksikliğidir.
Sistemin bittiğini artık istatistikler de doğruluyor. TÜİK verilerine göre hane halkının sadece %1,1’i en üst gelir dilimindeyken, %16,7’si en alt seviyede. Gelir dağılımındaki makas giderek açılıyor. Bu, aynı zamanda sosyal güvenliğimiz için de bir tehlikedir. İktidar sahipleri “Ekonomi iyi gidiyor” dese de, kendi kurumları olan TÜİK bile adaletsizliği rakamlarla itiraf ediyor. Kaynak var ama kürekle birilerine, kaşıkla halka dağıtılıyor. Bu küreği onların elinden alıp daha adil bir paylaşımı sağlayacak iktidar makamını oluşturmak zorundayız.
— Ne güzel söylediniz. Serdari’nin dizelerindeki gibi: “Nesini söyleyeyim canım efendim, gayrı düzen tutmaz telimiz bizim…”
— Serdari’nin torunu, bizim partimizin üyesi olan rahmetli Orgeneral Saldıray Berk de öyleydi. Türk ordusunun iftihar ettiği bir komutandı. Ergenekon kumpasları sırasında Erzincan’da 3. Ordu Komutanıyken beni arayıp “Vatan Partisi’ne beni nefer olarak yazın” demişti. Çok kıymetli bir komutandı, onun gibi değerler bu mücadelenin öncüleridir. Savcı Bey diyor ki: “Ben oraya gelemem, sen adamlarını yolla.” Bizim nizamiyede süngülü nöbetçiler bekliyor; senin adamlarını “gel buyur” diye karşılayacaklar. Bu durum, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin komuta kademesinin bu tavrının, o Ergenekon sürecinden çok daha önce başladığını gösteriyor. Ama savcı gidemiyor. Bu örnek üzerinden konuşursak; saldıran komutanımızı her bakımdan saygıyla anıyoruz. O, Serdari’nin torunu olduğunu hep göstermişti; “Ben Serdari’nin torunuyum” demişti. Torununun torunu olabilir ama benim dedelerim diyordu. Geçen gün bir ulusal kanal izleyicimiz; “Yarın birlikte bir çıkış yolu yapacağız, yine sohbet havasında olacak” dedi. Konu gerçekten öyle. Efendim, izin verirseniz bu konuyu geçmek istiyorum.
Şimdi siz bir bildirge yayımladınız ve Almanya’nın önündeki tarihi role işaret ettiniz. Almanya’daki Türk vatandaşlarımızın katılımını da parantez içine alarak; “Aydınlık Avrupa”da Türkçe ve Almanca olarak yer alan bu bildiride, Almanya’nın Türkiye gibi tarihi bir kararın eşiğinde olduğunu üstüne basa basa ifade ettiniz. Bir anlamda Vatan Partisi, Almanya’da hem Almanlara hem de orada yaşayan Türklere bir program teklif etti ve tarihi bir görevin önünü açtı. Alternatif Parti’den de hızlıca bir yanıt geldi. İzniniz olursa soruyorum: Atlantik sistemi Almanya’da çıkmaza mı girdi? Almanya, Türkiye gibi tarihi bir kararın eşiğinde mi? Biraz açar mısınız?
Evet, “Almanya’nın tarihi rolü ve Türklerin buna katılımı” diye özetleyeceğimiz bildirgemiz çok önemli. Almanya, aynı Türkiye gibi tarihi bir kararın eşiğinde. Nereden çıkartıyoruz bunu? Birdenbire Almanya’da sistemin dışladığı, gözlerini doğuya çevirmiş bir alternatif parti var. Amerikan emperyalizmine tavır alıyor; Avrupa’daki Rusya ve Çin düşmanlığına karşı çıkıyor. İşçilerin %38’i bu partiye, Alternatif Parti’ye oy veriyor ve anketlerde %26 ile birinci parti durumunda. Birdenbire sistemin dışında, Asya ile bağlantılı, kendisini Doğu’ya ait gören ve NATO ile Amerikan emperyalizmine karşı olan bir parti birinci sıraya yerleşti. Bu, Almanya’nın bir karara doğru gittiğini gösteriyor. İkinci bir parti var; Sahra Wagenknecht hanımefendinin partisi. O da sol kökenden geliyor, Atlantik sistemine karşı ve emekçilere sesleniyor; o da %5 civarında. İkisi beraber %30’u geçiyorlar. Bunlar, Atlantik sistemine karşı yükselen Asya Uygarlığı cephesinde yer alan partiler.
Alman halkı, özellikle emekçiler bu partilere yönelmeye başladı. Alternatif Parti’de bazı yabancı karşıtı eğilimler vardı fakat bunlar yontuluyor; iktidara doğru yükseldikçe yabancı düşmanlığından arınma yoluna giriyorlar. Çok ilginçtir, Almanya’daki Türkiye kökenli vatandaşlarımızın önemli bir kısmı da Alternatif Parti’ye ve Sahra Wagenknecht’in partisine yöneliyor. Türkiye’nin güvenliği ve ekonomisi bakımından Almanya’da Asya dostu (Rusya, Çin, Türkiye, İran dostu) bir partinin iktidara gelmesini çok önemsiyoruz. Almanya’da yaşayan 4 milyon Türk var. Çifte vatandaşlık yasallaştı, önümüzdeki bir iki yıl içinde 21 yaş üzerindeki vatandaşlarımızın büyük kısmı Alman vatandaşı olacak ve Almanya’nın geleceğinde belirleyici bir kuvvet haline gelecekler. Vatan Partisi, Almanya’daki Türkleri tarih sahnesine çıkaran bir seferberlik başlattı. Bu, sadece Almanya çapında değil; Avrupa’nın, Asya’nın ve dünyanın geleceğini, dengelerini değiştiren bir rol.
Bildirgemiz çok yankılandı. Alternatif Parti liderinin baş danışmanı, bildirgemiz için “erforragend” (olağanüstü/mükemmel) ve “aufregend” (heyecan verici) ifadesini kullandı. Yine Alternatif Parti milletvekilleri destekleyen açıklamalar yaptı. Önümüzdeki sayıda “Teori” dergisinde de bu tarihi bildirgeyi Türkçe ve Almanca olarak yayımlıyoruz.
Almanya’nın önünde iki seçenek var: Ya ABD küreselcilerinin savaş arabasına takılıp Hitler trajedisini bir kez daha yaşayacak ya da yükselen Asya uygarlığı ile birlikte yeni dünyanın kuruluşunda tarihi bir görev üstlenecek. Savaştan çıkışın yolu bu. Avrupa yöneticileri bir araya gelip bir trilyon avroluk savaş bütçesi kararlaştırıyorlar. Derin bir krize yuvarlandıkları için sanayilerinin çarkını çevirmek adına savaş ekonomisine yükleniyorlar. Halkı, “Rusya geliyor, çocuklarınız ölecek” diyerek korkutup vergileri artırarak emekçinin gelirine el koyuyorlar. Alternatif Parti ve Sahra Wagenknecht’in partileri, bu savaş ekonomisine karşı yükselen eğilimi temsil ediyor. Dolayısıyla bu hareket aynı zamanda bir barış hareketidir.
İki dünya savaşından çıkmış bir formül vardır: Ya devrim savaşı önler ya da savaş devrime yol açar. Bugün Türkiye’den, Almanya’dan, Çin’den, Rusya’dan, Suriye’den yükselen devrimci çözümler savaşı önlemeye çalışıyor. Eğer buna rağmen savaş patlarsa, o savaş büyük devrimleri getirecektir. Almanya’daki derin krizler, sistem dışı çözümleri tetikliyor. Türkiye’de yükselen işçi hareketleriyle Almanya’daki bu partilerin yükselişi, dünya halklarının artık sosyalizme doğru hızlı adımlar attığını gösteriyor. Elbette hemen sosyalizm değil; önce anti-emperyalist, milli, paylaşmacı ve halkçı çözümler; yani milli demokratik devrim. Bu, sosyalizme geçişin koşullarını da hazırlar.
Vatan Partisi’nin bu programı, sadece Almanya’da değil, Orta Avrupa’da da yankı bulacak. İtalya’da, Fransa’da, Amerika’da vatansever partiler yükseliyor. Bu partiler Amerikan emperyalizmine mesafeli, yönlerini Doğu’ya çevirmiş durumdalar. Avrasya stratejisinin Avrupa ayağı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Avrupa Parlamentosu’nda da bir vatanseverler grubu oluşmaya başladı; bir nevi enternasyonal doğuyor. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin denetimi altındaki Avrupa Birliği’nden çıkışın habercisidir. Avrupa’nın devrimci köklerinin; 1789’un, 1871 Paris Komünü’nün yeniden canlandığını ve anti-emperyalist bir yükselişin başladığını söyleyebiliriz.
Suriye konusu ise tüm bunların merkezinde, bir satranç masası gibi. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, İdlib’deki toplantıda “Suriye tek bir karış toprak bile vermeyecek” diyerek dış güçlerin iç birliği baltalama çabalarına karşı net bir tavır koydu. Türkiye’deki bütünleşme süreci de buraya düğümleniyor. Türkiye’de bir terörsüzleşme ve bütünleşme süreci yaşanıyor. PKK silah bırakma ve kendini feshetme kararı aldı; ancak Suriye’nin kuzeydoğusundaki yapı, Amerikan ve İsrail desteğiyle bölünmeyi korumaya çalışıyor. Türkiye, Suriye ve bölge devletleri, bu Amerika/İsrail güdümlü silahlı gücün tasfiye edilmesi konusunda bir irade birliğine doğru gidiyor. Türkiye’nin bütünleşme stratejisinin bugünkü aşamadaki taktik hedefi, o bölgedeki silahlı gücün uslandırılması veya silah bırakmaya zorlanmasıdır. Aklı olan silahı bırakacak, yoksa o silah kuvvet kullanılarak alınacaktır. Ve evet, Zehra’da müthiş bir hamle daha! Karşılama geliyor ama Zehra hazır. Çok iyi gördü ve… Zehra! İnanılmaz bir hamle! İşte bu! İnanılmaz bir sayı! İnanılmaz bir Zehra! Bravo Zehra! Her zaman şampiyon olamayabilirsin ama ödemelerini Troy logolu kartınla yaparak her zaman ülkene kazandırabilirsin. Troy’la öde, Türkiye’miz seninle kazansın. Hepimizin gururu… İzlediğiniz için teşekkür ederim.
Sayın Perinçek, hep aynı denklemin farklı parametrelerinden bahsediyoruz. İsrail, yani Tel Aviv yönetimi Kıbrıs’ta askeri varlığını alabildiğine artırıyor. İsrail’in Avrasya’ya yönelik bu kuşatma planı diyebileceğimiz hamlesinde, Suriye ve İran bir ön cepheymiş fotoğrafı veriliyor. Şimdi bu denklem içerisinde Kıbrıs’taki yapılanmayı nereye oturtuyoruz? Suriye, İran ve Türkiye bu hattın ön cephesidir. Türkiye; hem Suriye üzerinden gelen bölünme tehditleriyle karşı karşıya kalması hem de terörden, PKK terör örgütünden tamamen arınma gerekliliği nedeniyle bu cephenin kilit noktasıdır.
Kıbrıs konusuna gelirsek; orası da Türkiye’nin ön cephesidir. Doğu Akdeniz’de ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ı kapsayan bir ittifak oluştu. Bu dört ülke birlikte tatbikatlar yapmaya başladılar. İşte Nabuldina tatbikatı, Nemesis tatbikatı… Bunların hepsi intikam senaryolarına dayanıyor. Nabuldina Tevrat’tan bir hikaye, Nemesis ise Yunan mitolojisindeki intikam tanrıçasıdır. Bir yanda NATO’ya bağlı, yatıp kalkıp NATO’ya dua eden yöneticilerimiz var; diğer yanda ise NATO’nun Yunanistan ve İsrail ile birlikte Türkiye’nin karşısında silahlı bir güç kurduğunu görüyoruz. Bunun altını çiziyorum; çünkü bu tatbikatlarda namlular Türkiye’ye bakıyor. Yine daha yeni, Edirne’nin tam karşısında Dedeağaç’ta NATO tatbikatlarını gördük.
İsrail’in hem Suriye hem de Doğu Akdeniz üzerinden Türkiye’nin üzerine üzerine gelmeye başladığını görüyoruz. Bütün dünyada bir Türkiye-İsrail savaşından söz edilmeye başlandı. İsrail’in Kıbrıs’ta üslenmeye başlaması çok ciddi bir olaydır. Bir süre önce Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nden bir yetkili, “Yunanistan kandaşımız, ırktaşımız ama 3 dakika mesafede İsrail var, esas bize yardımı onlar yapacak” diyordu. İsrail’den kalkan uçaklar Kıbrıs semalarına 3 dakikada geliyordu, şimdi ise adeta sıfır saniyede Kıbrıs’ta üsleniyorlar. Kime karşı? Türkiye’ye karşı. Yunanistan, Kıbrıs ve arkalarında Amerika, İsrail… Adım adım cephelerini Türkiye’ye yaklaştırıyorlar. Güney Kıbrıs’a girip İsrail’in üslenmesi, Kıbrıs sularının ısındığını gösteren son derece ciddi bir olaydır.
Hep şu ifade ediliyor: “Türk ordusu Kıbrıs’tan atılacak, Kıbrıs tek bir yapıya dönüşecek.” Buna cevabımız, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması olmalıdır. Ancak maalesef Ankara yönetimi bu konuda ciddi bir çalışma içinde değil. Biz Vatan Partisi olarak Abhazya ile gittik, protokol yaptık. KKTC’nin tanınması yönünde Rusya ve İran ile görüşmelerimiz, Çin ile temaslarımız var. Kuzey Kıbrıs’ın tanınması, Türkiye’yi o cephede yalnızlıktan kurtaracak ve çok önemli bir ittifak potansiyeli yaratacaktır.
Türkiye hükümeti, Amerika’nın gölgesinden ve denetiminden tam olarak kurtulamadığı için tutarsızlık yaşıyor. Bir yandan İsrail’e karşı olduğunu, Gazze’deki soykırımı lanetlediğini söylüyor; diğer yandan Gazze’de soykırımı yapan İsrail hükümetinin arkasındaki güç olan Amerika ile NATO’da buluşuyor. Dış politikada sistemin artık tıkandığı yere geldik. Türkiye, kendisine yönelen tehditlere karşı tavır alacak ve KKTC’nin tanınması için dünya çapında faaliyete girecektir. Buna hazır olan ülkeler var.
Mesela Kırım meselesi… Trump bile artık Kırım’ın Rusya’ya ait olduğunu kabul ediyor. Biz ise hala “Kırım’ı Amerika’ya nasıl veririz” diye düşünüyoruz. Mevcut hükümetin bu konuda netleşmesi lazım. Rusya buna hazır. Kırım Rus toprağıdır ve Rus askerinin denetimindedir. Kırım’ı fethedemeyeceğimize göre seçenek bellidir: Ya Kırım Amerika’nın (yani İsrail ve Yunanistan’ın) tarafında kalacak ya da Rusya’nın. Trump bile buna karşı çıkarken bizim politikamız net olmalı: Kırım Rus toprağıdır. Türkiye bunu kabul edecek, karşılığında Rusya da KKTC’yi tanıyacak. Abhazya ile birlikte bu tanınmalar sökün edip gelecek; KKTC, Asya ülkelerinin ve Çin’e kadar uzanan bir coğrafyanın tanıdığı bir devlet haline dönüşecek. Bu bizi Doğu Akdeniz’de çok kuvvetli bir kale haline getirir.
20 Temmuz’da Kıbrıs’taydık. Sokaktaki insanda büyük bir tedirginlik ama aynı zamanda özgüven yükselişi var. İnsanlar, KKTC’nin tanınması noktasında Ankara’dan daha iten, daha aksiyonel bir tavır bekliyor. Ankara’nın sorunu şurada: Bir yandan Amerika ile Kürt meselesini çözme eğilimi, diğer yandan Batı bankalarından para bekleyen Mehmet Şimşek çözümleri… Bunlar sahte çözümlerdir ve hükümeti bocalatıyor. Türkiye bu bocalamalardan kurtulacak; kendi vatanını, toprak bütünlüğünü ve üretim ekonomisini savunmada kararlı bir tavır alacak. Türkiye Asyalıdır; yükselen Asya uygarlığının öncü ülkelerinden biridir.
Suriye’nin kuzeyindeki duruma bakarsak; Amerika ve İsrail, Suriye’nin kuzeydoğusunda bir “ikinci İsrail” (silahlı güç) kurarak devlet çekirdeğini korumaya çalışıyorlar. Türkiye ve Suriye hükümeti ise bu silahlı gücün tasfiye edileceğini söylüyor. Tarihin gündemi budur. Milli Savunma Bakanlığımızın da ifade ettiği gibi; ya silahları bırakıp Suriye’nin bütünlüğü içinde yer alacaklar ya da Türkiye’nin yaptırım gücüyle yüz yüze gelecekler.
Meclis’te kurulan komisyonu ise “havanda su dövmek”ten öte, “havanda gözyaşı ve kan dövmek” olarak nitelendiriyorum. Yarayı kaşıyan, çözüm getirmeyen bir komisyon… Köklü çözüm nedir? Vatan Partisi olarak hazırladığımız Af Kanunu önerisidir. Silahını teslim eden PKK mensuplarının devletle ve milletle bütünleşmesi, Türkiye’nin milli demokratik devriminin hedefidir. Emperyalist planları ancak böyle bozarız. Zaman, zamana bırakıldıkça konu zehirleniyor. Devletle ve milletle bütünleşme iradesini gösterenleri kucaklamalıyız. İktidar partisi, Zafer Partisi ve İYİ Parti gibi “Amerika hesabına süreci baltalamak isteyen” partilerin etkisi altında kalmamalıdır. Türkiye’nin iç cephesinde, Atlantik sisteminin tortularından kurtulup vatansever bir rotaya girmesi tek çıkış yoludur. Ondan sonra o hükümlerden de infaz indirimleri yapacağım. Dolayısıyla sizin söylediğiniz kamu vicdanını olgunlaştırma, buna hazırlama yönünde bir gayret yok. O gayret olsa size hak vereceğim. Bilakis, süreci baltalıyor mu? Tabii, zehirliyor. Süreci zehirliyor. Yüzde 65’ten yüzde 40’a düştü diye bu. Bu da sürecin zehirlendiğini gösteriyor.
Halkın umudu… Yani bu… Veri nedir yüzde 65’te? Mesela yüzde 61 bir veri mi bu? Anketlerde yüzde 65 bu çözümden, yani “terörsüz Türkiye” diye AK Parti’nin adlandırdığı çözümden memnundu ve bir beklentisi vardı. Şimdi o yüzde 65, 40’ın da altına düştü deniliyor. Yani halk, bu tarihi fırsata olan umudunu kaybetmeye başladı. E bunun kabahati halkta değil. Halkın umudunu kaybetmesine sebep olan; bu tarihi fırsatı değerlendirmeyen bugünkü iktidardır. Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi zaten bunu baltalıyor. Cumhuriyet Halk Partisi tabanı değil ama yönetimi, Özgür Özel’ler bunu baltalıyor. Tamam, o diyelim “Atlantikçi” bir parti olmanın görevini yapıyor ama AK Parti’nin geleceği buna bağlı sonuç itibariyle. Tayyip Erdoğan’ın geleceği de buradaki bir başarıya bağlı. Kaybediyorlar, eriyorlar. Bu erimeye karşı bir tek bu sorunu çözerek, yani terörü köklü olarak bitirerek karşı atak yapmayı planlamışlardı ama karşı atağı da yapamıyorlar. Çözüm yönünde bir kararlılık yok. Abdullah Öcalan onlardan daha kararlı, daha yapıcı ama iktidar maalesef… Milliyetçi Hareket Partisi de burada bir kararlılık göstermiyor.
Sonuç itibariyle burada Vatan Partisi dışında, bu kamu vicdanını hazırlama çabası içinde olan kimse yok. Mesela komisyon kuruldu. Komisyon niçin kurulur? Bir öneri götürürsünüz, komisyon onu tartışır. Ama öneri götürmediğiniz zaman havanda su dövülür. Komisyonun önüne bir kâğıt koyacaksınız. Vatan Partisi bunu yapıyor; 15 maddelik bir af kanunu hazırladı ve bunu komisyona yolladık. Ama bunu AK Parti’nin yapması lazım. Pozitif bir öneri götüreceksiniz, herkes fikrini söyleyecek. Şimdi hiçbir şey yok, herkes orada nutuk atıyor. İkna komisyonu gibi değil, gevezelik komisyonu gibi.
“Neyi tartışacaksınız?” Bir öneri yolla ki onu tartışsınlar. Şu anda iktidarın bu konuda bir önerisi yok. Rivayetler var ama gizli saklı şeylerin kararı olmaz ki. Tartışmak için bir öneri koymak lazım.
Sizin öngörüleriniz tarihte birçok noktada isabetli tecelli ediyor. Nasıl görüyorsunuz peki? Bu süreç bir kara delik gibi sönümlenmeyecek herhalde. Ben sürecin başarısına inanıyorum, çünkü tarih bu daveti yapıyor. Türkiye’nin çok köklü birikimi var; Selçuklu’dan, Osmanlı’dan ve Cumhuriyetten gelen bir “af birikimi” var. Abdullah Öcalan’ın da devletle ve toplumla bütünleşme amacıyla silah bırakma ve PKK’yı feshetme yönünde çağrıda bulunması büyük bir fırsat.
Ancak bir taraftan da DEM Parti’nin talepleri var. Orada da bir ikilik var. Yalnızca AK Parti, MHP veya CHP’de değil; PKK’nın içinde de kuvvetli bir Atlantikçi, İsrailci güç var. Ama Abdullah Öcalan ona tavır aldı; devletle ve toplumla bütünleşme diyerek meseleyi koydu ve Amerika-İsrail planlarına karşı çıktı. Tabii burada Türk devletinin de etkisi olduğu çok açık. Suriye’nin toprak bütünlüğü konusunda da artık herkes aynı noktaya geliyor. Suriye’si, Rusya’sı, İran’ı ve Türkiye’si bir birlik oluşturmaya başladılar. Abdullah Öcalan da onlara katıldı. Bu, bizim bütünleşme sürecimizin kapılarını açacak.
(Program reklam arası verir.)
Alaska buluşmasına gelecek olursak; Trump’ın bileğinin masaya yapıştığını gördük. Rusya silahla kazandığını masada da kazanıyor. Bu, Türkiye için de çok sevindirici. Çünkü NATO doğuya doğru genişleseydi, Türkiye üzerindeki tehditler ağırlaşacaktı. Rusya’nın bu başarısı, aynı zamanda Türkiye’nin geleceğini aydınlatan önemli bir başarıdır.
Trump-Zelenski fotoğrafına gelince; Avrupa’nın savaş baronları (Merkel, Macron, Starmer) kaybediyor. Trump da Ukrayna’da Rusya’ya karşı savaşı sürdürmenin bir çözüm olmadığını görüyor ve Biden’dan farklı bir çizgiye yöneliyor. Amerikan ekonomisinin ciddi bir darboğazda olması bunda etkili. Uluslararası alanda, özellikle yılın sonlarına doğru Amerika merkezli ve Avrupa’ya sıçrayan çok büyük bir krizin patlayacağı analizleri yapılıyor. Bu durum Türkiye’yi de etkileyecek.
Son olarak iç siyasetteki kirlilik konusuna gelirsek; sistem artık ahlaken ve ilişkiler noktasında lime lime olmuş durumda. Vatandaş artık bunu vakayı adiyeden görüyor. Sistemin dışından, bir “büyük ağabey” perspektifiyle bakan Vatan Partisi’nin siyasetteki yeri işte bu noktada çok kıymetlidir. Bu yalnızca bir partiyle bağlantılı değil, değil mi? Bizim 1945’lerde başlayan, diyelim ki öncesinde kendine güvenen, büyük bir Türkiye idealimiz vardı. Yani öyle bir Türkiye kuracaktık ki üreten, kendine güvenen, bağımsız ve başı dik olacaktı. Atatürk’le o Türkiye’yi kuruyorduk; ondan evvel de İttihat ve Terakki’den, Namık Kemal’lerden başlayan bir süreç vardı.
Fakat 1945’ten sonra ne oldu? “Küçük Amerika olacağız” dendi. 1945 yılında İsmet Paşa’nın genç bakanı Nihat Erim, “Küçük Amerika olacağız” dedi. Ondan sonra gelen Demokrat Parti de bu sloganı benimsedi. Yani 45’ten sonra sistemin iki büyük partisi; Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti, Atlantik sisteminin “Küçük Amerika” hedefinde birleştiler.
Şimdi o “Küçük Amerika”nın sonuna geldik. Küçük Amerika bizi küçülttü ve çürüttü. O strateji, yani Amerika’nın bir parçası olmak ve Türkiye’den vazgeçmekti. Çünkü “Küçük Amerika”da Türkiye yok. Bakın, bir “küçük” var, bir de “Amerika” var; ikisinde de Türkiye yok. “Küçük Türkiye” olmak, “Küçük Amerika” olmaktan aslında daha iyidir; hiç olmazsa Türkiye olur.
Sonuç itibarıyla öyle bir noktaya geldik ki; ekonomimizden toplumsal hayatımıza kadar her alanda bir çürüme, rüşvetler, yolsuzluklar ve devletin içinde çok ciddi bir yozlaşma var. Bunu sırf CHP’li belediyelerin üzerine atarak kimse kurtulamaz; sistemin genelinde bir çürüme var. Yolsuzluk, hırsızlık, vurgun, soygun, rüşvet, zimmet ve halk tarafından mahkûm edilen eylemler… Hatta sistem öyle bir noktaya geldi ki, kadın ile erkeğin kimliğini belirsizleştirecek bir boyuta ulaştı. Türkiye böyle bir çürümeyle karşı karşıya.
Buradan çıkış ne olur? Hamama giren terler. Türkiye’yi temizlenmeye, arınmaya zorlayan bir sürece giriyoruz. Türkiye’yi bu çürümeden kurtaracak kuvvetler de harekete geçti. Kamu emekçileri, işçi sınıfı, esnaf, zanaatkârlar, sanayiciler ve vatanseverlikte birleşen bu kuvvetler ayağa kalkmaya başlıyor. Bu arınma hareketinin öncü bir programı olduğunu da her daim zikrediyoruz. Çünkü 200 yıllık bir Türk devrimi ve bağımsızlık mücadelesi geleneğimiz var. Aydınlanma ve halk iktidarı hedefiyle 19. yüzyıldan bu yana bu savaşı veriyoruz. Şimdi o “Küçük Amerika” programının çıkmaza girdiği bir yerdeyiz; dolayısıyla önümüze umutla ve özlemle bakıyoruz. Beklediğimiz Türkiye geliyor.
Zorlukları görmemiz lazım; hiçbir şey kolay olmayacak. Ama biz, destanları “dağları delmek, yarmak” olan bir milletiz. Bizim destanlarımızda demiri eritmek var; kolektif emekle, körükleri hep beraber çalıştırarak… O destanlar tarihten süzülüp bugünlere gelmiştir. Şimdi yeniden destanlar yaratacağımız bir döneme giriyoruz.
Ulusal Kanal da Türkiye’nin destanını ekranlara taşıyor. Bütün arkadaşlarımız, ekibimiz ve gönüllülerimiz; Eylül ayında yeni bir heyecanla kol kola çalışıyor. Geçen aylarda kanalın Türkiye’de ve dünyada ulaştığı noktayı gördük. Demek ki krizler, Ulusal Kanal’ı destan yapmaya yönlendiriyor. Bizim burada yöneticilerin sıradan emekçi, emekçilerin ise yönetici olduğu kolektif bir yönetim geleneğimiz var. Bu bizim namus sözümüzdür.
***
Haftanın kitabına gelince; Profesör Caner Karavit’in “Tabgaçlar” eseri yeni çıktı. Tabgaçlar; Hunların içinden çıkan, konfederasyon içerisinde yer alan ve daha sonra Çin’in kuzeyine inerek “Kuzey Vey” devletini kuran bir topluluktur. Caner Karavit, Mimar Sinan Üniversitesi’nden bir profesör; çok büyük bir emek ürünü olan bu kitapta “devletleşen göçebeliği” ve “Çinileşen estetiği” anlatıyor. Türklerin çoban kültüründen gelip, Asya’nın nehir boylarındaki tarım topraklarına yönelerek nasıl devlet kurduklarının hikâyesini büyük bir çalışkanlıkla yazmış. Çok karakterli bir ressam ve akademisyen olan Karavit’i kutluyoruz; bu eseri mutlaka öneriyoruz. Caner Hocamızla yeni yayın döneminde bir sürprizimiz de olacak.
Haftanın müziği olarak ise, sabahki buluşmamızda öngördüğümüz Aslanbek Sultanbekov’dan “Ey Güzel Kırım”ı seçtik. Hasret ve vatan sevgisiyle dolu, çok güzel bir eser. Bu haftaki çıkış yolumuzu yine bir sohbet kıvamında, hasbihal ederek değerlendirdik. Çok aydınlandım, çok teşekkür ederim. Şimdi Aslanbek Sultanbekov’dan “Ey Güzel Kırım”ı doya doya dinleyelim. Ve ordu sokağa inmek durumunda kaldı; Birleşmiş Milletler’den yardım talep ettiler. Türkiye’de de durum pek farklı değil. Maalesef dört bir yanımızda her gün bir yangın haberiyle uyanıyoruz. Özellikle Çanakkale, kritik noktalardan biri. Bölgede çok fazla yangın çıktı. Yapılan araştırmalara ve raporlara göre, yangınların %57’si orman dışındaki alanlarda başlıyor. Bu bize ne ifade ediyor? Yangınlarla mücadelede ne noktadayız? Tedbirler ve önlemler yeterli mi? Yeni bir strateji gerekiyor mu? Bunları konuşacağız.
İlhami Aydın, emekli Orman Yangınlarıyla Mücadele Daire Başkanı bizlerle. Hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, iyi yayınlar diliyorum.
Teşekkür ederim. Maalesef bu sene pek çok alanda, özellikle Ege Bölgesi’nde büyük yangınlarla mücadele ettik. Yangınlar bu kadar artınca şu başlıklar gündeme geliyor: Yangınlar konusunda hazırlıklı mıyız? Söndürme noktasında hangi seviyedeyiz? Müdahalede geç mi kalınıyor? Önemler yeterli mi? Bakanlığın da yaptığı uyarılar var; insan kaynaklı yangınların sayısı çok fazla. Bu noktada Türkiye’nin yangınla mücadelesini nasıl değerlendirirsiniz?
— Orman yangınları, sizin de bahsettiğiniz gibi tüm dünyada arttı. Sayısının artmasıyla birlikte şiddeti de yükseldi. Üzülerek söylemeliyim ki yüksek sıcaklıklar ve iklim değişikliğine bağlı kuraklık, çıkan her yangını büyümeye aday kılıyor; bu artık “yeni normalimiz”. Bugün itibarıyla ülkemizde yaklaşık 2.300 orman yangını, 3.000 de orman dışı yangın çıktı. Sizin de belirttiğiniz gibi, orman dışından başlayıp ormana sıçrayan yangınların sayısı oldukça fazla. Meteoroloji Genel Müdürlüğü veya Avrupa Orman Yangını Bilgi Sistemi’nin (EFFIS) haritalarına bakılırsa, kuraklığın hüküm sürdüğü yerlerde çıkan her yangın büyüdü veya büyümeye aday oldu. Yıl içindeki yangınların büyük çoğunluğu, yani %90’ına yakını kamuoyunun gündemine gelmeden söndürüldü. Dolayısıyla önlemler konusunda bir problem yok ancak artık önlemlerin şeklini değiştirmemiz gerekiyor.
Bugün itibarıyla Türkiye’de birkaç bölge hariç yangın riski son derece düşük. Soma yangın açısından riskli görünüyor; ancak haftalık baktığımızda asıl tehlike Karadeniz’de, Ege’nin bir kısmında ve Erzurum-Artvin çevresinde yoğunlaşıyor. Avrupa Yangın Bilgi Bankası’nın haritalarına göre bu hafta için risk oldukça yüksek.
Keşke bu yangınlar hiç çıkmasa da orman teşkilatı müdahale etmek zorunda kalmasa. Önlemler konusunda bir problem görmüyorum; hatta hava aracı kapasitesi, kamuoyu baskısıyla birlikte oldukça artırıldı. Hava araçları yangının ilk aşamasında ve “spot” dediğimiz sıçramalarda son derece etkilidir. Ancak yangın enerjisini aldıysa ve hızla genişliyorsa, hava aracının etkisi sınırlı kalıyor. Avrupa Birliği ülkelerinde yılbaşından bu tarafa yanan alan miktarı 620 bin hektarı buldu. İspanya’da yanan alan 162 bin hektarı geçti. Akdeniz kuşağındaki ülkelerde de sonuçlar çok acı. Toplumumuzun hayatı, orman içi ve kenarındaki yerleşim yerleri artık ciddi tehlike altında. Gelecekte bu “yeni normal”e alışmalı ve tedbirlerimizi buna göre almalıyız.
— Yeni stratejiler gerekiyor dediniz, bunu biraz açalım. Bugün yapılan eleştirilerden biri de orman köylülerinin müdahaleye katılamaması. Bu eleştiriler ne kadar gerçekçi?
Bu görüşe kısmen katılmıyorum. Nedeni şu: Tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kırsaldan kente büyük bir göç var. Eski dönemlerde nüfusun %70’i kırsalda yaşıyordu ve çıkan yangınlara bu nüfus müdahale edebiliyordu. Ancak günümüzde bu artık geçerli değil. Alınması gereken önlemlerden biri, yangın mevsiminden önce keçilerin ormanlara sokulması olabilir.
İkinci olarak, toplumda bir bilinç eksikliği var. Orman teşkilatı, köylülere yangına müdahale edebilsinler diye 5.000’e yakın su tankeri dağıttı ve bunlar son yangınlarda kullanıldı. Eskiden köylülerin orman teşkilatından önce yangına müdahale etme imkanı vardı ancak 2020 yılından bu yana yangınlar çok hızlı ilerlediği için buna vakit kalmıyor. Dünya genelinde de “yangınları daha erken nasıl fark edebiliriz, çıkmadan ne yapabiliriz?” gibi konular tartışılıyor. Ekim ayında İstanbul’da dünya ülkelerinin katılacağı “Orman Yangınları ve İnovasyon” temalı toplantılar yapılacak. Önümüzdeki yıllarda, Çanakkale veya Adana gibi yerleşim yerleriyle ormanların iç içe olduğu bölgelerde, orman içinde “koruma bantları” oluşturulması gerekecek. Amerika’da, Kaliforniya’da yaşanan yangınlarda sadece sigorta bedeli 270 milyar doları buldu. Bizim de yanıcı madde yükünü azaltmamız lazım ki müdahale imkanı sağlayabilelim.
— Özellikle Çanakkale’yi vurguladınız. Çanakkale’nin bu yılki yangınlarda farkı neydi?
Çanakkale, Meteoroloji Genel Müdürlüğü’nün raporlarına göre hem 3, hem 9, hem de 12 aylık kuraklık verilerinde son derece kurak görünüyordu. Kuraklık topraktaki ve ağaçtaki nemi düşürüyor, bu da ateşin hızla büyümesine neden oluyor. Çanakkale yangınlarının %98’i insan kaynaklı. Hem konumu itibarıyla rüzgâra çok açık hem de ormanla tarım alanları iç içe. Eğer tamamı orman olsaydı yangın bu kadar hızlı büyümezdi. “Spot atma” dediğimiz olayda, kozalak değil; ağaç kabuğu veya iğne yapraklar rüzgârla 5-6 kilometre uzağa taşınabiliyor. Düşen bu parçalar kuru otları tutuşturuyor ve büyük yangın, küçük yangını çekiyor. Son yangında kule kameralarından gördüğümüz üzere, yangın 1,5 saatte alması gereken mesafeyi 10 dakikada aldı. Teşkilatımız, her yıl sezon sonrasında yangınları en ince ayrıntısına kadar raporluyor ve sorunları çözmeye çalışıyor.
— Paylaştığınız haritada %72 ihmal ve dikkatsizlik, %24 kaza, %4 yıldırım görünüyor. İhmal oranı çok yüksek. Ne yapılabilir?
Maalesef “bir şey olmaz” diye bakıyoruz. En son çıkan yangın, birilerinin ateş yakıp çay demlemesiyle başladı. Belki amaçları yangın çıkarmak değildi ama sonuç vahim oldu. Kadınlara ve öğrencilere yönelik eğitimlerimizi artırmalıyız. Çocukların ders kitaplarına çevre bilinci girmeli. Ailede kadına ulaşabilirsek, ailenin tamamına ulaşıyoruz; bu yüzden taktik değiştirip kadınlara odaklanmamızın daha etkili olacağını düşünüyorum.
— Gönüllülerin rolü nedir?
Yakın zamanda “mükelleflik” sisteminden “gönüllülük” sistemine geçildi. 2021 yangınlarında bizzat şahit oldum; organize olmuş isimsiz kahramanlarımız var. 13 bin olan gönüllü sayımızı 132 bine çıkardık ancak bu yeterli değil. Fransa’da 260 binin üzerinde. Üniversite çağındaki genç nüfusumuzun %5’ine ulaşabilirsek büyük bir iş gücü kazanırız. Birine su vermek, hayvan kurtarmak veya 25 metrelik hortumu tepeye taşımak bile büyük yardımdır. Kara araçlarının ulaşamadığı yerde yangın sönmüyor. Gönüllülerimizi, yasalar çerçevesinde ve profesyonel eğitimlerle (E-Devlet veya mobil uygulamalar üzerinden) organize etmeliyiz. Onları doğrudan ateşin içine sokmak yerine arka plan desteklerinde kullanmak, gönüllü sayımızı 200 binlerin üzerine çıkarmak temel hedefimiz olmalı. Baştan da belirttiğim üzere hava araçları, yangının ilk başında, ilk birkaç on dakikasında gerçekten son derece etkilidir. Ancak belirttiğiniz gibi, rüzgârın olduğu ve hava sıcaklığının 30 derecenin, nispi nemin %30’un altında, rüzgâr hızının ise 30 kilometrenin üzerinde olduğu durumlar, yangının büyümeye aday olduğu kritik eşiklerdir. Yangınlar konusunda biraz bilgi arz etmek isterim: Düz arazideki yangınları söndürmek nispeten daha kolaydır ve kontrol altına alma ihtimalimiz daha yüksektir. Ancak her 10 derecelik eğimde yangın hızı iki kat artar. Yangının gidişatına yön veren temel unsurlar ise arazi şartları ve rüzgârdır. Rüzgârı kontrol edemediğimize göre biz arazideki yanıcı maddeyi kontrol etmeye çalışıyoruz. Yanlardan müdahale ediyoruz ve bu da iş gücü gerektiriyor.
Yangın büyüdükten sonra hava araçlarının etkisi, son yıllarda azalan oranlarla da olsa, oldukça kısıtlıdır. İnanın, 10 bin kilovat/saatlik enerjiye ulaşmış yangınlarda hava aracının etkisi sıfırdır, hatta zararı bile olabilir. Bunun nedeni, attığınız suyun kor halindeki odunla tepkimeye girmesidir. Bu tepkime sonucunda çoğu zaman karbonmonoksit ve hidrojen gazı açığa çıkar; bu da su gazı patlamasına neden olur. Yakın zamana kadar ülkemizde gece yangınlarına da hava araçlarıyla müdahale ediyorduk ancak bunun hem güvenlik hem de verimlilik açısından bazı mahsurları olduğu ortaya çıktı. Ayrıca işin ekonomik boyutunu da düşünmek gerekir. Dünyada olduğu gibi ülkemizde de yangına gece müdahaleyi aslında kara ekipleri yapar. Kara ekiplerinin girmediği bir yangını kontrol altına almanız mümkün değildir.
Çanakkale’de geçen hafta çıkan yangınlarda hâlâ bekleyen ekiplerimiz var; olası parlamalara ya da toprak altında kalan yarı yanmış korlara müdahale ediyorlar. Yangın bittiğinde ekipleri hemen çekmiyoruz; en az bir hafta o yangının tamamen söndüğünden emin olmak istiyoruz. Bu, iş gücü ağırlıklı bir çalışma gerektiriyor. Hava araçları ve kara ekipleri aslında birbirinin yardımcısıdır ancak en önemli konu yanıcı maddenin devamlılığı ve hava şartlarıdır. Hava şartlarını kontrol edemeyeceğimize göre, ormanda alacağımız tedbirlerle olası yangınların şiddetini düşürmeli ve yangını müdahale edilebilir bir noktaya getirmeliyiz.
Tüm dünyada artık tartışılan ana konu, ekiplerin müdahale edebileceği yangınlar ile müdahale edemeyeceği yangınlardır. Bu “müdahale edilemez” görünen yangınları, müdahale edilebilir seviyeye çekecek tedbirler üzerinde duruluyor. Örneğin, Amerika’da bu ayın ikisinde Büyük Kanyon’da çıkan yangın için yetkililer, 1 Eylül’de kontrol altına almayı planladıklarını açıkladılar; çünkü doğrudan müdahale yerine dolaylı yöntemleri tercih ediyorlar. Bu nedenle Amerika’da yılbaşından bu yana yanan alan miktarı 1.700.000 hektarı, Kanada’da ise 6.800.000 hektarı geçti. Uzmanlar artık “bazı yangınlara müdahale etmesek mi?” noktasını tartışıyorlar çünkü yangınlar eskisinden farklı; yeni normalimiz “şiddetli yangınlar.” Bu şiddetli yangınlar karşısında dünyada yedi farklı müdahale stratejisi konuşulmaya başlandı.
Yanlış anlaşılmasın; burada temel amaç tedbirlerin öncelikli olduğunu vurgulamaktır. Büyük enerjiye ulaşmış bir yangına doğrudan müdahale yerine, acaba dolaylı müdahale yapmak daha mı uygun olur? Nedir dolaylı müdahale? Yangının etkileyebileceği alanları önceden belirlemektir. Biz artık yangınların gelişimi konusunda yapay zeka modellemeleri yapıyoruz. Bu modellemelerle, yangın kendi haline bırakılırsa önümüzdeki birkaç saat içinde nereye ulaşabileceğini tahmin edebiliyoruz.
Bu tahminlerin hata payı var mı? Evet, ancak bu bir makine öğrenmesi süreci. Deneyimli personelin bilgisi ile İHA’lardan aldığımız görüntüleri birleştirerek fiili durumla tahminlerimizi kıyaslıyoruz. Şu anki başarı oranımız %86 civarında. Bu sene projeyi geliştirerek oranı %90’ların üzerine çıkarmayı planlıyoruz ki özellikle yerleşim yerlerinin boşaltılması gibi kritik kararları daha sağlıklı alabilelim.

