Mutlu akşamlar efendim. Ulusal Kanal ekranlarına hoş geldiniz. Her salı olduğu gibi yine Çıkış Yolu programı ile karşınızdayız. Geçtiğimiz hafta Sayın Halil Nebiler, Çıkış Yolu’nda sorularınızı Sayın Doğu Perinçek’e yöneltmişti. Bu hafta yine birlikteyiz. Sayın Doğu Perinçek de Muğla’dan uzaktan bağlantıyla programımıza katılıyor.
Gündemde çok merak edilen sıcak başlıklar var, bunları kendisine yönelteceğiz. Sizlerin de sorularınızı bekliyoruz; AltKanal’da arkadaşlarımız hem WhatsApp hattımızı hem de hashtagimizi paylaşıyorlar. İnternet üzerinden ve Twitter’dan “ÇıkışYolu” etiketiyle sorularınızı bize iletebilirsiniz.
Efendim, hoş geldiniz yayınımıza.
“Hoş bulduk, merhabalar.”
Tabii gündemde çok sıcak başlıklar var. Türkiye bir yandan İstanbul Sözleşmesi’ni tartışıyor, bir yandan Doğu Akdeniz gündemi var, diğer yandan Amerika Birleşik Devletleri Başkan Adayı Joe Biden’ın açıklamaları ve CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun Abdullah Gül ile ilgili çıkışı konuşuluyor. Vaktimiz yettiğince bunların hepsini size soracağız.
Ben Joe Biden’ın açıklamalarıyla başlamak istiyorum. Biden, Amerika Birleşik Devletleri’nde başkan yardımcılığı dahil birçok görevde bulunmuş, önemli bir isim. Türkiye’nin de yakından tanıdığı bir figür. Rand Corporation’ın raporunu uzun uzun tartıştık, hala gündemimizde. Tam da bunun üzerine Biden’ın “Türkiye’de muhalefeti desteklemek gerekir” şeklindeki çıkışı gündem oldu. Hem iktidardan hem Vatan Partisi’nden, hem de muhalefetten çeşitli tepkiler geldi. Biden’ın mesajları yeterince anlaşıldı mı? Bu açıklamalar ne anlama geliyor ve 7-8 ay sonra gündem olmasını siz nasıl yorumluyorsunuz?
“7-8 ay sonra değil, 16 ay sonra da, 24 ay sonra da bu gündem olacaktır. Rand Corporation’ın 2020 yılındaki raporu, 3-5 günlük gelişmeleri değil, Amerika’nın önümüzdeki 8-10 yıllık stratejisini ortaya koyuyor. Joe Biden; Amerikan devletinin başkan yardımcılığını yapmış, şimdi de başkan adayı olan ve Amerika’yı yönetme iddiasındaki bir isimdir. Güncel gelişmeler, Amerikan politikası ve stratejisi konusunda Rand Corporation raporunu doğruluyor. Amerika bir hedef koyuyor ve ‘Biz Tayyip Erdoğan yönetimini yıkacağız’ diyor. Üstelik bunu hiç de diplomatik olmayan kavramlarla ifade ediyorlar.
Türkiye’nin iktidarını tayin etme küstahlığı Amerika’nın geçmişteki huyu idi; ancak artık o dönem geçti. Rand Corporation raporunda hedef; CHP merkezli, vazgeçilmez müttefikleri HDP/PKK ve İYİ Parti olan, muhafazakâr kesimden de kuvvetler eklenerek Atlantik kontrolünde bir hükümet kurmaktır. Biden da rapor yayınlandığında aynı görüşleri ifade ediyor. CHP kurultayının sonuçlarına, Türkiye’deki gelişmelere ve Tayyip Erdoğan hükümetinin Amerika’ya karşı tavırlarına baktığımızda raporun güncelliğini koruduğunu görüyoruz. Biden da bu raporu en iyi kendisinin uygulayacağını söylüyor. En dikkat çekici nokta ise parlamenter yolun yanı sıra darbe seçeneğinden de bahsediyor olmalarıdır.”
Peki efendim, Türkiye’de bugün Amerika’nın veya Batı’nın bir iktidar belirleme şansı var mı? Bu ihtimaller hala güçlü mü?
“Amerika, 2015 yılından beri Tayyip Erdoğan yönetimini indirmek için parlamenter yolu denedi, başarılı olamadı. Arkasından 15 Temmuz 2016 gecesi, Türk Devleti ve Türk Silahlı Kuvvetleri içine yerleştirdiği Gladio/FETÖ unsurlarıyla bir darbe tezgâhladı. O darbe girişimi, Türk ordusu ve milletinin desteğiyle bastırıldı. Amerika, Türk Silahlı Kuvvetleri ile bir boy ölçüşmeye girdi ve boyunun ölçüsünü aldı.
Sonrasında inisiyatif Türkiye’ye geçti. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla Türkiye, Amerika’nın Suriye’nin kuzeyindeki hâkimiyet alanına girdi, Amerikan-İsrail koridorunu yardı. Artık Amerika, Türkiye’de iktidar tayin etmekten ziyade, kontrolden çıkan ve Asya’ya yönelen bir Türkiye’yi yaralı, zayıf ve sakat bırakmayı hedefliyor.”
Bu noktada Doğu Akdeniz’in rolü nedir? İktidar mücadelesinde kritik sorun burası mı?
“Evet, iktidar mücadelesinin odağı Doğu Akdeniz’dir. Amerika artık parlamenter yoldan ya da darbeyle iktidarı ele geçirme şansının olmadığını görüyor. Ancak Doğu Akdeniz’de; Amerika, İsrail, Yunanistan ve Fransa’nın dahil olduğu bir ittifakla Türkiye’yi askeri alanda sarsarlarsa, bunun yaratacağı süreç Türkiye için çok tehlikeli olur.
Karşımızda Nabucco ve Nemesis gibi ‘intikam’ tatbikatları düzenleyen geniş bir güç bloğu var. Türkiye, milli gücüne güvenmekle birlikte yeni müttefikler bulmalıdır. Suriye ve Mısır’ı yanımıza çekebiliriz; çünkü onların nesnel menfaatleri İsrail ve Amerika’nın değil, bizim yanımızdadır. Hükümetin bu konudaki tereddütleri aşılıp cesur adımlar atılmalıdır. Ayrıca Rusya ile Libya ve Suriye’deki sorunlarımızı çözerek, Rusya’nın bölgedeki ağırlığını yanımızda tutmalıyız. Türkiye’nin üzerine askeri saldırıyla gitmek, Amerika için de son derece risklidir; çünkü bu Türkiye’yi Asya’daki konumunda daha kesin, kararlı ve mücadeleci bir rotaya sokar.”
Ekonomi, bu iktidar değişikliği sürecinde bir araç olarak kullanılabilir mi?
“Ekonomi, Doğu Akdeniz’den sonra ikinci önemdeki etkendir. İşsizlik, iflaslar ve pandemi koşulları toplumdaki huzursuzluğu besliyor. Ancak Amerika’nın ekonomi üzerinden hedefine ulaşması zordur. Sayın Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak’ın açıkladığı yeni model, aslında yıllardır savunduğumuz üretim devrimi programının gerekliliğini ortaya koyuyor. Sıcak para ve dış borca dayalı, ithalatı büyüten Turgut Özal modeli artık sürdürülemez. Üretimi ve istihdamı hedefleyen, üretime yarayan her şeyin iyi, zarar verenin ise yanlış olduğu bir ekonomik anlayışa geçmek şarttır.” Üretim zaten çalışmaya bağlıdır; üretim ve istihdam odaklılık bir nevi ikilemedir. Bu kavram, vurguyu artırmak için kullanılan bir ifadedir. Üretimi artırmak için istihdamı da artırmak gerekir. Emekçi ve teknolojinin geliştirilmesiyle üretimde artışlar olabilir ancak Türkiye’nin mevcut koşullarında, emek ve üretim süreçlerine daha fazla emekçiyi katarak üretimi artırmamız şarttır. O bakımdan “üretim ve istihdam odaklı ekonomi”, aslında üretim odaklı ekonominin altının iki kez çizilmesidir.
Sayın Berat Albayrak’ın bu açıklaması; Türkiye’nin ekonomik tehditlere ve içinde bulunduğu duruma karşı seçilecek tek doğru çözümdür. “Bitti” denilen, sıcak para peşinde koşulan, borçlanmaya dayalı ekonomi; bizim Turgut Özal ekonomisi dediğimiz ve 1980’de başlayan modeldir. O model iflas etmiştir. Şimdi, üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi inşasına giriliyor. Türkiye, bu yola girmekle ekonomik bunalımlar ve krizler karşısındaki en doğru seçeneği devreye sokmuş oldu. Başka bir seçenek de yok. Türkiye’nin önünde 4-5 seçenek bulunmuyor; sadece iki seçenek var: Biri, Atlantik sisteminin dayattığı ve 40 yıldır uygulanan, “ihracat yapacağız” adı altında cilalanan ekonomi yolu; diğeri ise üretim ve istihdam odaklı ekonomidir. Üçüncü bir seçenek yoktur. Türkiye, eski modelin sürdürülemez hale gelmesiyle Vatan Partisi’nin yıllardır savunduğu üretim ve istihdam odaklı ekonomi rotasına girmeye mecbur kalmıştır. Şimdi o mecburiyetin adımları atılmaktadır.
Ekonomi, tek başına Amerika’nın istediği koşulları yaratmayacaktır. Ekonomideki işsizlik, dış ödemeler açığı ve iflaslar birbirine bağlıdır. İflaslar olduğunda işsizlik artıyor; yatırım ve tasarruf oranlarını yükseltemediğimizde işsiz kitleleri üretim süreçlerine dahil edemiyoruz. Sonuç itibarıyla Türkiye büyük zorluklarla karşılaşırdı. Ancak ümit ediyoruz ki, Maliye Bakanı’nın açıkladığı bu program çok kararlı ve hızlı bir şekilde uygulanır. Burada hız, çeviklik ve kararlılık çok önemlidir. Bu adımlar kararlı ve hızlı yürütülürse, Türkiye ekonomik alanda dış tehditlere karşı durumunu çok sağlamlaştırır.
Vatan Partisi’nin sözlüğünde “destekleme” diye bir kavram yoktur; Vatan Partisi destekçi bir parti değil, Türkiye’yi yönetmeye aday olan iktidar hedefli bir partidir. Programımız, Türkiye’nin önündeki gerçek programdır. Nitekim “üretim ve istihdam odaklı ekonomi”, Türkiye’nin önündeki biricik seçenektir. Bütün Üretim Devrimi Kurultaylarımıza “Böyle gitmez” diyerek başladık. Maliye Bakanı da bunu “Bu ekonomi sürdürülemez” diyerek ifade etti. Vatan Partisi, güvenlik ve dış politika alanındaki çözümleri daha önce ortaya koymuştu; Türkiye de o noktaya geldi. Atlantik’in tehditlerine karşı mevzilendik, Asya’ya yerleştik. Güvenliğimizi Rusya, İran ve komşularımızla birlikte Amerika ve İsrail tehditlerine karşı sağladık. Şimdi ekonomi alanında da aynı mecburiyet söz konusu. Bu nedenle Vatan Partisi önümüzdeki süreçte kesinlikle iktidar olacaktır.
Biz şu veya bu partinin kuyruğunda olan bir parti değiliz. Ancak vatanın bütünlüğünü sağlamak, terörü bitirmek, PKK’yı yok etmek ve Mavi Vatan’daki haklarımızı korumak gibi konularda diğer milli güçlerle birlikte Türkiye’yi yönetebiliriz. “Destekle” gibi bir anlayışımız yok; biz iktidar olur ve yönetiriz. Türkiye’yi en iyi biz yönetiriz çünkü Türkiye’nin önündeki stratejileri biz yıllar öncesinden gördük.
AK Parti ve MHP ile aynı gemideyiz. Vatanımızın bütünlüğünü koruma, terörü bitirme ve üretim odaklı ekonomiyi kurma konusunda görüş ve program beraberliğimiz var. Türkiye İttifakı’nın içindeyiz. Ancak bu ittifakın, yan yana durma aşamasından Türkiye’yi birlikte yönetme sürecine taşınması gerekir. O zaman çok daha güçlü oluruz ve Amerika’nın planları bozguna uğratılır.
Doğu Akdeniz’de yeni müttefikler bulma değil, Türkiye’nin ittifak birikimini değerlendirmeliyiz. Rusya, Mısır ve Suriye’yi Doğu Akdeniz’de yanımıza çekmek bir hayal değil, nesnel gerçekliktir. Çünkü bu ülkelerin menfaatleri Türkiye ile birleşmektedir; Amerika, İsrail ve Yunanistan ile değil. Mısır ile istihbarat düzeyindeki görüşmeler iyi bir başlangıçtır ancak süreç yavaştır. Cumhurbaşkanımız bu konuyu hükümet başkanı düzeyinde ele almalıdır. Birbirimizin iç işlerine karışmadan, rejimler üzerinden suçlamalar yapmadan Mısır’ı hızla kazanmalıyız.
Sayın İbrahim Kalın’ın Libya’da Rusya ile birlikte hareket edebileceğimiz yönündeki açıklaması gerçekçi bir tespittir. Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar tek bir cephe vardır. Çünkü bütün bu anlaşmazlıkların bir tarafında emperyalist güç olarak Amerika ve İsrail, diğer tarafında ise barış isteyen, baskılara boyun eğmeyen mazlum milletler ve bölge devletleri bulunmaktadır. Vatan Partisi olarak bu konuda bir program ilan ettik. Karadeniz, Akdeniz dostluk ve barış planımız; Rusya, İran ve Suriye gibi ülkeler tarafından da olumlu karşılandı. Abazya ile imzaladığımız anlaşmada; Amerikan üslerinin tasfiyesi, terörün bitirilmesi, KKTC’nin tanınması ve Kırım’ın Rus toprağı olduğunun kabulü gibi stratejik maddeler yer almaktadır. Bu plan, Türkiye’nin önündeki sürece ışık tutacaktır.
Dış politika yürütmek fotoğraf çekmek değildir. Esas olan, Türkiye’nin bu sürece nasıl müdahale edeceğidir. İstiklal Savaşı’nın başında İngilizler, Kafkaslarda Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan Cumhuriyetlerini kurarak “Kafkas Seddi” adını verdiğimiz, Türkiye ile Rusya arasına çekilen bir duvar oluşturmuşlardı. Atatürk o dönemde kolordu komutanlarına yazdığı uzun raporlarda, bu cumhuriyetlerin varlığının Türkiye’nin mahvolması anlamına geldiğini belirtmişti. Çünkü o dönemde Rus Çarlığı yıkılmış, Sovyet Rusya kurulmuştu. Sovyet Rusya ile iş birliğimiz, İstiklal Savaşı’nı kazanmanın bir koşuludur. Kafkas seddini yıkmazsak Rusya ile buluşamayız, birleşemeyiz ve İstiklal Savaşı’mızı başarıya ulaştıramayız. Atatürk’ün belirttiği üzere, bu Kafkas seddini Rusya ile anlaşarak derhal yıkmamız lazım. Bu üç cumhuriyeti, yani İngiliz işbirlikçisi olan Azerbaycan, Gürcistan ve Ermenistan’ı ortadan kaldırmamız gerekiyor. İşte müdahaleci dış politika budur. Kurulan bu cumhuriyetler, İngiltere’nin denetimi altındaydı; hem Rusya’ya hem de Türkiye’ye karşı siyaset izliyorlardı. Durumu tespit ettikten sonra Atatürk, “Bu cumhuriyetler orada yaşarsa mahvoluruz, İstiklal Savaşı’nı başarıya ulaştıramayız” diyordu. Ne yaptık? Rusya ile anlaşarak; kuzeyden ve batıdan Kızıl Ordu, Anadolu’daki yeni kurulan milli devletin orduları ile iki taraftan kuşatarak bu üç cumhuriyeti dağıttık. Başka çaresi yoktu.
İki ordu, Kafkas seddine yüklendi. Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan’ın İngiliz işbirlikçiliği sona erdi. İki ordu Nahçıvan’da buluştu. Atatürk, Meclis’te “Size şimdi bir müjde veriyorum, Kızıl Ordu ve Türk ordusu Nahçıvan’da buluşmuştur” dediğinde Meclis ayağa kalktı. İşte aktif dış politika örneği budur; mevcut durumları kabul etmeyip, teslim olmayıp görev tarif etmektir.
Şimdi Mısır konusuna gelelim. Mısır, Yunanistan ile bir anlaşma yapıyor. Ancak bu anlaşma henüz Mısır parlamentosu tarafından onaylanmadığı için iki hükümet arasında geçerli değildir. Türkiye’nin burada müdahil olması lazım; Mısır ile tekrar diplomatik ilişkileri kurup, “Ne yapıyorsun, Doğu Akdeniz’de ortak menfaatlerimiz var” demelidir. Doğu Akdeniz’de kıyısı olan Türkiye, Suriye, Mısır ve Libya varken Yunanistan’ın doğru dürüst bir kıyısı yoktur. Yunanistan, Meis gibi uç adalarla Doğu Akdeniz’in tamamına sahip olma iddiasındadır. Mısır ile yapılacak bir anlaşma, Türkiye, Suriye, Libya ve Mısır arasında hakkaniyetli bir şekilde, herkesin kıyısı oranında münhasır ekonomik bölgeye sahip olacağı bir temelde hızlıca çözülür. Biz geçmişte Soner Polat komutanımızın başkanlığında bir heyetle Mısır’a gitmiştik ve çok iyi sonuçlar almıştık. Bugün de bu mümkündür. Hükümetin “Sisi darbecidir” gibi söylemleri bir an önce terk etmesi çok doğru olur. Hangi ülkeyi kimin yöneteceğine başka ülkeler karar veremez; karşılıklı muhataplar tanınmalı ve beraber çalışılmalıdır.
İzleyicimiz Ekrem Şahiner, “Sayın Perinçek’in iktidar bloğu içinde olması bize güven veriyor, ancak ya iktidar NATO-ABD çizgisine dönerse?” diye soruyor. Öncelikle biz iktidar bloğu (Cumhur İttifakı) içinde değiliz. Vatan Partisi olarak iktidar sorumluluğu üstlenmiş değiliz. Ancak vatanımızın birliği, Mavi Vatan’ın korunması ve Türkiye’nin bağımsızlığı konusundaki siyasetlerin güçlenmesi için aktif mücadele veriyoruz. Türkiye’nin tekrar Amerika denetimine veya NATO çizgisine dönme ihtimali sıfırdır; çünkü bu durum ancak Türkiye’nin askeri olarak yenilmesi ve işgali ile mümkün olur. Tayyip Erdoğan yönetimi gemileri yakmıştır, Amerika ile ipler kopmuştur ve tekrar bağlanması mümkün görünmemektedir.
Ayrıca “sağ-sol” kavramı da aldatıcıdır. Atlantik ile iş birliği yapanları “sol”, ona meydan okuyanları “sağ” diye nitelendirmek yanlıştır. Bugün asıl saflaşma, “Atlantikçiler” ile “Türkiyeciler” arasındadır.
Bir diğer izleyicimiz Okan Demirci, milli demokratik devrimin AK Parti hükümetiyle olup olamayacağını sormuş. Milli demokratik devrim, işçisi, çiftçisi, esnafı ve milli sermayesi ile Türkiye’nin tüm milli güçlerinin başaracağı bir hedeftir. Vatan Partisi, programı ve stratejisiyle bu devrimin önderliğine adaydır. AK Parti yönetimi de bu milli demokratik güçler içerisinde yer almaktadır; Davutoğlu ve Babacan gibilerin oradan koparılması AK Parti’yi daha tutarlı ve güvenilir kılmıştır.
Son olarak, Joe Biden’ın açıklamalarına verilen tepkilere dair şunu söyleyebilirim: CHP, “Kürt sorunu mecliste çözülür” diyerek aslında Biden’ın kara gücü PKK’yı muhafaza edeceğini, onlarla ortaklık kuracağını ve Biden’a emrinde olduğunu mesajını vermektedir. CHP’nin FETÖ ve HDP ile olan ittifakı, Biden’a verilen asıl yanıttır. “Emperyal gücün gölgesini kabul etmiyoruz” gibi söylemler kamuoyunu aldatmaya yöneliktir. Gerçek yanıt, ittifaklara son vermektir. Bizler hiçbir şekilde HDP ile ortak olmayacağız. Bakın bunu söylesinler, o yanıt olur. Cumhuriyet Halk Partisi bir cümle etmeli: “Biz HDP ve PKK ile hiçbir şekilde müttefik olmayacağız, HDP ile hiçbir ittifakı kabul etmiyoruz” diye ilan etsinler; Joe Biden’a yanıt olur. Bunun dışındaki bütün laflar boştur, başka bir anlama gelmiyor.
Efendim, CHP lideri Sayın Kılıçdaroğlu’nun bir açıklaması da gündeme düştü. Joe Biden açıklamasıyla birlikte düşündüğümüzde, Abdullah Gül ile ilgili ilk defa bu kadar açık ve net konuştu. Abdullah Gül’ün aday olmasını istediğine ilişkin herhangi bir reddiyede bulunmadı ve kamuoyuna, “Abdullah Gül’den neden korkuyorsunuz?” diyerek bir yanıt vermiş oldu. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nda bir Abdullah Gül beklentisi devam ediyor mu?
Bu da Joe Biden’a bir yanıttır. Sayın Kılıçdaroğlu, Amerika Birleşik Devletleri’ne, Joe Biden’a ve aynı zamanda Trump’a şunu diyor: “Ben sizin stratejiniz ve siyasetleriniz içindeyim. Benim dizginlerimi çok iyi tutun. Ben, Abdullah Gül ile birlikte sizin öngördüğünüz stratejiyi izliyorum.” Abdullah Gül ile beraberliğin ilan edilmesi, Amerika ile en sıkı dostluğun takip edileceği ve Atlantik kuvvetleri içinde yer alınacağı anlamına gelir.
Bakın, AK Parti bölündü. Büyük parça, yani %98’i Sayın Tayyip Erdoğan’ın yönetiminde; %1’lik veya %2’lik kısım ise Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu gibi isimlerle ayrıldı. Siyaset “Amerikancılar” ve “Türkiyeciler” diye bölündü. Türkiye tarafını Sayın Tayyip Erdoğan temsil ederken, Amerikancı tarafı Abdullah Gül, Davutoğlu ve Babacan temsil ediyor. Cumhuriyet Halk Partisi de “Ben Atlantik cephesindeyim, Amerika ile çok iyi ilişkilerim var, Rusya’ya düşmanım” diyerek Amerikancılığını ispatlıyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun kongredeki konuşmasında Rusya’yı hedef alması, Amerika’nın Türkiye’yi kucağına çekme çabasına hizmet eder. Oysa bizim Kurtuluş Savaşımız; Sovyet Rusya ile dostluk yaparak, İngilizlerin Kafkas seddini yıkarak ve emperyalist güçlere karşı zafer kazanarak gerçekleşti. Bugün de Rusya dostluğu Türkiye için vazgeçilmezdir. Rusya düşmanlığı, Kılıçdaroğlu’nun Atlantik cephesinin güdümünde olduğunun çok açık bir itirafıdır.
Sayın Kılıçdaroğlu, Abdullah Gül ile sık sık görüşüyor ve bir ittifak kurmuş durumdalar. Son seçimde de Abdullah Gül’ü aday göstermek istiyorlardı; yapamadılar ama böyle bir beraberlikleri var. Cumhuriyet Halk Partisi; İYİ Parti, HDP, PKK ve FETÖ ile kurduğu ittifak benzeri bir yapıyı sürdürmeye çalışıyor. Kendi partisini de buna alıştırıyor. Ankara’dan İstanbul’a yürürken CHP tabanını PKK ile beraber yürümeye alıştırdıkları gibi, şimdi de Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu ile ittifaka hazırlıyorlar.
“Abdullah Gül’den neden korkuyorlar?” sorusuna gelince; bu soruyu ben tamamen üzerime alıyorum. Biz Amerika’dan korkmuyoruz ki Abdullah Gül’den korkalım? Abdullah Gül’ün korkulacak bir tarafı yok; Amerika ve onun güçlerinin bizi korkutacak hiçbir kabiliyeti kalmadı. Amerika, Batı Asya’da ve kendi ülkesinde yenilen, zor durumda olan bir güçtür. Kasım ayındaki seçimden sonra Amerika’da ordu içinde bölünmeler, Pentagon’daki generaller arasında itilaflar olursa şaşırmayın. Böyle her yerde yenilen, PKK’sı ezilmiş, FETÖ’sü bitmiş bir Amerika’nın Abdullah Gül’ünden kim korkacak? Sayın Kılıçdaroğlu, bütün ümitlerini Amerika’nın himayesine bağladığı için kendi kendine vehimler üretiyor. Milli kuvvetler Abdullah Gül’den korkmaz.
(Programın devamı…)
Siyasi tehlikeye gelince; Atlantik cephesi, AK Parti ve MHP’ye operasyonlarla Türkiye cephesinden parçalar koparmaya çalışıyor. Türkiye’deki sistemde %50’yi geçmek esas olduğu için, Abdullah Gül, Davutoğlu ve Babacan gibi isimlerin siyasi arenada dengeleri etkileme rolleri olabiliyor.
Kübra Par’ın, “Vatan Partisi tabelasını indirip ÇKP Türkiye temsilciliği mi assa?” şeklindeki sorusu büyük bir ayıptır. Vatan Partisi, Türkiye’deki en vatansever partidir. Biz Rusya ve Çin ile dostluğa, Türkiye’nin bağımsızlığı ve milli ekonomisini inşa etmek için büyük değer veriyoruz. Ancak onlarla ilişkilerimizde asla bir bağımlılık veya denetim söz konusu değildir. Çin ile ilişkilerimiz 50 yıla dayanır ve daima eşitlik temelinde yürümüştür.
Çin Devlet Başkanı Xi Jinping’in makalesindeki “Marksizm, sosyalizm ve ÇKP’nin öncülüğünde piyasa ekonomisi” vurgusu, dünyaya bir mesaj vermekten ziyade kendi halkına önderlik etme çabasıdır. Çin, kendi siyasetlerini açıkça ortaya koyan ve halkını o yönde seferber eden bir yönetim tarzına sahiptir. Çin Komünist Partisi, tarihsel süreçteki iki çizgi mücadelelerinden geçerek bugünlere gelmiştir. 1920’lerde Chen Duxiu, Çin Komünist Partisi’nin başındaydı. O dönemde onun sağ çizgisine karşı mücadeleler yaşandı. 1930’larda Wang Ming ve ardından Zhang Guotao gibi isimlerin yönetime gelmesiyle, “üç sol sapma” olarak adlandırılan ve tamamen maceracı çizgileri izleyen üç lider dönemi başladı. Mao’nun çizgisinin kabulü ise 1934 yılındaki Zunyi Konferansı’na denk gelir. Uzun Yürüyüş sırasında Mao’nun görüşleri ve çizgisi kabul edilse de, parti başkanlığına gelmesi çok daha sonra gerçekleşmiştir.
İktidara geldikten sonra da Çin Komünist Partisi içerisindeki mücadeleler devam etti. Mao Zedong’un önderliği sınandı, tecrübe edildi ve parti tarafından benimsendi. Mao’nun devrimci önderliğiyle zaferler kazanıldığını gören parti, 1949’da iktidara geldikten sonra da kendi içindeki mücadeleleri sürdürdü. Hatta bu mücadeleler Kültür Devrimi sırasında çok ileri boyutlara vardı.
Çin, sosyalizmi inşa yolunda yürürken, 1979’da Deng Xiaoping’in çizgisiyle birlikte özel girişimciler ekonomide rol üstlendiler ve önemli katkılarda bulundular. Ancak bu katkının bir sınırı vardır. Özel girişimciler üretime katkı sağlayan bir faktördür ve bu durum doğrudur. Ancak “ekonomiye katkıda bulunurken iktidarda da pay sahibi olacağım” çizgisine gelindiğinde, doğal olarak mücadeleler başlar. Nitekim 2015’ten sonra bu süreç daha hararetli bir döneme girmiştir. Xi Jinping, Çin Komünist Partisi tarafından sosyalizm yolunda ilerlemenin, bilimsel sosyalizme bağlılığın bir güvencesi ve çekirdek gücü olarak görülmektedir. Çin’in önünde her zaman iki seçenek vardır: Ya sosyalizm yolunda devam edecek ya da Batılı emperyalist güçlerin ümit ettiği gibi Sovyetler Birliği örneğinde olduğu gibi kapitalizme geri dönecektir. Çin Komünist Partisi kapitalizm yolcularına fırsat vermemekte ve Mao’nun teorisini uygulamaktadır.
Xi Jinping’in son dönemdeki açıklamalarının ve başlatılan kampanyaların esaslı bir anlamı vardır. Bu, “Sosyalizm yolunda devam edeceğiz, Marksizm bize yol gösteriyor ve bundan vazgeçmemiz mümkün değil” demektir. Çin’de kurulan ekonomi; küçük mülk sahipleri, girişimciler ve kooperatiflerle birlikte devletin öncülüğünde bir yapıya sahiptir. Devlet mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti ve özel teşebbüs eşit değildir; devlet mülkiyeti lokomotiftir ve belirleyicidir.
Xi Jinping, bugünkü sosyalist piyasa ekonomisi koşullarında her üç mülkiyetin katkısına önem veriyor olsa da; kamu mülkiyetinin lokomotif olduğunu, partinin önderliğinin tartışılamayacağını ve özel sermaye sahiplerinin iktidara ortak olamayacağını vurguluyor. Bu yaklaşım, planlı ekonominin ve halkı seferber eden bir refah ekonomisinin güvence altına alınmasıdır.
Türkiye’nin ekonomik gidişatı üzerine sorulan soruya gelince; Türkiye büyük bir ülkedir ve başka hiçbir ülkeyi taklit etmez. Küçük Amerika olma hayalleri geçmişte felaketler getirmiştir. Türkiye; Çin’in, Rusya’nın ya da başka ülkelerin deneyimlerinden, tarım, sanayi veya bankacılık gibi alanlardaki teknik başarılarından yararlanabilir ancak kendi bağımsız rotasını izlemelidir. Kemalist Devrim ve İttihat Terakki döneminin savaş ekonomisi tecrübeleri, bugün bizlere yol gösterecek tarihsel birikimlerdir. Türkiye, kendi zengin tecrübeleriyle halkçı, kamucu ve milli bir çizgide ilerlemelidir.
Son olarak İstanbul Sözleşmesi konusuna değinmek gerekirse; Vatan Partisi olarak bu sözleşmeye karşı duran ilk partiyiz. Sözleşmeye taraftar olan kesimlerin (HDP, CHP, FETÖ vb.) Atlantik merkezli bir siyaset izlediklerini görüyoruz. İstanbul Sözleşmesi, kadını koruma maskesi altında, toplumsal cinsiyet ve cinsel tercih özgürlüğü gibi kavramlarla kadın ve erkek cinsiyeti dışında yeni cinsiyet türleri dayatmaktadır. Biz, kadını toplumsal hayatta bir “kafese” sokacak, onu kenara itecek bu modelleri reddediyoruz. Tarihsel süreçte sınıfsal baskının ve köleciliğin yoğun olduğu dönemlerde bu tür toplumsal yozlaşmaların arttığı görülmüştür. Türkiye kadınıyla erkeği arasındaki eşitliği savunan, ancak emperyalist Batı’nın dayattığı bu toplumsal cinsiyet ideolojisine karşı çıkan bir duruş sergilemeliyiz. Roma’da veya Atina’da, tarih sırasıyla ele alırsak ya da Batı Asya, Çin, Hindistan ve Mısır gibi köleciliğin olmadığı toplumlarda dahi baskıcı feodal düzenler içerisinde, egemen sınıflar arasında eşcinselliğin sistem tarafından benimsendiği ve yaygınlaştırıldığı görülmektedir. Bunun en uç biçimi, köleci düzenin yaşandığı eski Yunan ve Roma’dır. Bu toplumlarda kadının “kafese kapatıldığı” bir ortamda eşcinsellik yükselmiştir. Kadın zihinsel olarak gelişmemiş görüldüğü; ondan bir bilim insanı, şair, sanatçı veya filozof çıkmadığı için aşk, erkekler arasında yaşanan bir olgu haline gelmiştir. Eflatun, Sokrates, Aristophanes, Büyük İskender, Neron, Sezar ve Caligula gibi isimlerin olduğu bu dönemlerde, eşcinsellik mevcuttur ve kadın bir aşk öznesi değil, sadece bir çocuk doğurma aracıdır.
İstanbul Sözleşmesi’nin dayattığı toplum modelinin kadın ile erkek arasında eşitlik sağlamayacağı, aksine kadını daha da dışlayacağı kanaatindeyim. Almanya, Fransa ve Hollanda gibi ülkelerin kendi raporlarına bakıldığında; uyuşturucu, şiddet, intihar ve ruhsal bunalımların eşcinsel bireyler arasında çok daha fazla olduğu görülmektedir. İnsan biyolojisi açısından bakıldığında, erkek ve kadın cinsiyeti dışında bir cinsiyet yoktur. Çok küçük oranlarda görülen biyolojik sapmalar, tıbbi birer istisnadır ve genel bir “üçüncü cinsiyet” tanımı içine dahil edilemez.
Tarih boyunca ve günümüz Batı toplumlarında eşcinsellik, tıpkı Yunan ve Roma tanrı mitolojilerinde olduğu gibi, ideolojik ve kültürel bir dayatmadır. Bugün Batı’daki kreşlerde çocuklara erkek ve kadın dışında cinsiyetler öğretilmekte, çocuklara kız kıyafetleri giydirilerek eşcinsellik normalleştirilmeye çalışılmaktadır. Dolayısıyla bu, biyolojik bir süreç değil, yukarıdan aşağıya dayatılan bir kültür mühendisliğidir.
İstanbul Sözleşmesi’ni savunan akımın temelinde feminizm yatmaktadır ve bu akım büyük oranda aile karşıtıdır. Aileyi, kadın üzerinde bir tahakküm kurumu olarak görürler. Oysa Türkiye toplumunda aile, kadını ve çocuğu koruyan, sağlıklı nesillerin yetiştiği sıcak bir yuvadır. Elbette aile içinde şiddet sorunu mevcuttur, ancak çözüm aileyi feda etmek değildir. Aileyi kaldırmak kadını sokaklara ve daha büyük şiddete iter. Yapılması gereken, aileyi tasfiye etmek değil, çağdaş aile modelini güçlendirmektir.
Türkiye kritik bir süreçten geçmektedir; ancak milletimizin birikimine, tecrübesine ve karakterine güveniyoruz. Türkiye, yeni bir dünyanın kuruluşunda Asya’daki konumunu güçlendirerek önemli roller üstlenecektir. Önümüzdeki dönemde Türkiye sadece refah ve bağımsızlık değil, aynı zamanda insanlığın geleceğine önderlik eden devletlerden biri olacaktır. Bu sorumluluk bilinciyle hareket etmemiz gerekmektedir.

