Çıkış Yolu • 11.08.2020

Çıkış Yolu • 11.08.2020

İyi akşamlar sevgili Ulusal Kanal izleyicileri. Bu akşam Çıkış Yolu programını dış çekimle, Türkiye’nin güneybatısından, Gökova Körfezi’nden yapıyoruz. Çıkış Yolu programının konuğu Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Sayın Genel Başkan, hoş geldiniz.

— Hoş bulduk.

— Ama Çıkış Yolu’nda bu sefer yakamozları da çağırdınız. Buraya gelirken “Kameralar yakamozları çeksin” dediniz. Sayın Genel Başkan, tekrar hoş geldiniz. Tatilde bile sizi rahatsız ettik.

— Estağfurullah, rahatsız olur muyuz? Hele sizinle program yapmak bir şans. Ancak gündem, gerçekten önemli maddeleri olan ve değerlendirilmesi gereken bir gündem.

— Şimdi baktığımız zaman Doğu Akdeniz’de gerilim var. Oruç Reis, altı fırkateyn ile harekete geçti. Yunanistan; Avrupa Birliği ve ABD ile görüşmelere başladı. Öncesinde Mısır-Yunanistan deniz sınırı anlaşması var. Türkiye bir kararlılık gösteriyor, sosyal medyada da bu harekete müthiş bir destek var. Tabii bunu Sevr’in yıl dönümüyle ve Montreux ile birlikte düşünebilir miyiz? Ayrıca ekonomik bir çalkantı var; enflasyona yansıyan pek bir fark yok ama döviz ciddi yükselişte. Erdoğan “Ekonomiye operasyon var” diyor ama başka şeyler de söylüyor: “Savunmaya ciddi miktarlar harcadık, bunu atlatacağız.” Muhalefetin de buna karşı çıkışları var doğal olarak.

Covid-19 için de bugün müthiş bir haber geldi. Biliyorsunuz, bir iki gün önce Erdoğan “Rusya’dan sonra Covid-19 aşı çalışmasında üçüncü sıradayız” demişti. Bugün Rusya Sağlık Bakanlığı, aşının onaylandığını ve üretime geçileceğini duyurdu. Putin de kızına aşı yaptırarak bu yolu başlatmış oldu. Çok güzel, müthiş bir haber. Buradan hareketle Rusya’nın hemen ardından Türkiye’nin de aşısını açıklayacağını ve onaylayacağını anlayabiliriz. Bu da tabii Asya’nın müthiş bir hareketi olarak görülebilir.

İç siyasette de bazı gelişmeler var. Cumhuriyet Halk Partisi’nin kongresi yapılmıştı, dün parti içi görev dağılımı gerçekleştirildi. Çok ilginç bir isim olan Selin Sayık Böke, Genel Sekreter oldu. Bunlar değerlendirmeye muhtaç konular. Programın ilerleyen dakikalarında izleyicilerimizden de soru alacağız ama bana sorarsanız; kendi gazetecilik hislerime ve dünya görüşüme dayanarak, İbrahim Kalın’ın Aydınlık Gazetesi’nde bugün yayımlanan ve CNN Türk’te yaptığı açıklamaları çok önemli buluyorum. İbrahim Kalın bunları ilk defa söylemiyor; Temmuz sonlarında bir tweet atmıştı ve bu bayağı tartışıldı. Tweet’te ne dedi? “Biz masalları olan bir coğrafyanın çocuklarıyız. Bize 150 yıldır modernleşme adı altında başkalarının hikâyeleri anlatıldı. Artık kendi hikâyemizi yazma zamanıdır.” Bu sözlere bazı kesimlerden tepkiler geldi. Bugün Aydınlık’ta yayımlanan yazısında ve CNN Türk’teki açıklamalarında bu tweet’te ne anlatmaya çalıştığını geniş geniş anlatıyor.

İbrahim Kalın, katıldığı televizyon programında bu sözleri ayrıntılandırdı. Ana başlıkları şöyle: “Bize modernleşme adı altında dayatılan hikâyenin içinde beyaz olmayan adam yok. Siz yoksunuz, ben yokum. Çin medeniyeti, Hint medeniyeti, Afrika medeniyeti, Latin Amerika, hatta Rusya yok. Bize anlatılan hikâye, millî mücadeleye değinmiyor.” Kalın, millî mücadelenin Avrupa merkezciliğe ve oryantalizme karşı itirazın en somutlaşmış mücadelelerinden birisi olduğunu, modern dönemin en büyük ve en güçlü antiemperyalist hareketlerinden biri olduğunu söylüyor. “Türk milleti burada büyük bir destan, büyük bir hikâye yazdı. Ben diyorum ki bizim büyük hikâyemizin özünde bu itiraz ve bu direniş var. Bugün bu ruhu Türkiye tekrar kuşanmak zorunda ve ben tekrar kuşandığını düşünüyorum” diyor. İbrahim Kalın gibi birinin bunları ifade etmesi çok ilginç ve şahsen bunu çok önemli buluyorum.

Yunan filozoflarının neredeyse tamamı, kadim Mısır’a gerçek bilgeliğin ve felsefenin merkezi olarak baktılar. M.Ö. 4000’e gittiğinizde tarih perspektifi bir anda değişiyor. Belki biraz daha araştırsak kadim Mısır, Göbeklitepe’ye çıkacak diyor. Avrupa merkezci tarih perspektifi ufkumuzu o kadar daralttı ki bu tarih kayboldu. Türkiye bugün dünya sistemi içerisinde antiemperyalist bir duruş sergiliyor mu, sergilemiyor mu? “Sisteme kim itiraz ediyor?” diyor. Bana yine çok ilginç gelen bir açıklaması daha var: “Marx üzerine bina ettiğiniz o görkemli yapıların altında işçilerin emeği var, cesareti var; her şeyi var. Komünist Manifesto’yu bu gözle okuyun, vicdanı ve adalet duygusu olan herkes onun altına imza atar.” İbrahim Kalın, böylece Marx’ın altına imza atmış oluyor. Ayrıca, “Bazı arkadaşlar solculuk adına Rojava devrimi yapıyoruz diye Kuzey Suriye’de birtakım maceralara atılıyorlar. Amerikan koruması altında solculuk yapıyoruz diyorlar. Nerede kaldı antiemperyalizm? Kim veriyor o kendine solcu diyen PYD’ye silahı, parayı?” diyor. Bunu ben söylesem veya Atatürkçü bir cenahtan biri söylese farklı olurdu ama İbrahim Kalın konuştuğunda, ayrıntılandırınca değerlendirme gerekliliği ortaya çıkıyor. Ben bu konudan girmek istiyorum.

— Güzel, çok iyi olur. Sizin değerlendirmenizi de merak ediyorum.

— Bizim partimizde ve özellikle Teori dergisinde de bunlar tartışıldı. “Masalları olan bir coğrafyada yaşıyoruz” güzel bir söz. “Bize modernleşme adı altında, 150 yıldır başkalarının hikâyesi anlatıldı” diyor ve “Artık kendi hikâyemizi yazacağız” diye ekliyor. Ben bu tweet’i okuduğumda “Sayın İbrahim Kalın’ın adını kapatın, altına Doğu Perinçek yazın, ben bu sözü imzalıyorum” dedim. Hatta Aydınlık Gazetesi köşe yazarı Gaffar Yakınca da “Ben de imzalıyorum” dedi. Bu, son 200 yılı (150-200 yıl) çok doğru bir yorumluyor. Emperyalizm bize bir senaryo dayatıyor; bu, 1838 Balta Limanı Sözleşmesi ile başladı. İngiliz tüccarlara verilen ayrıcalıklar, imtiyazlar… Emperyalizm bir senaryo dayatıyor ama buna karşı kendi millî halkçı planlarımızı, programlarımızı hayata geçirmek isteyen bir kuvvet de var. Son 200 yıl bu iki kuvvetin, tanzimatçılık ile milliciliğin çarpışmasıyla geçti. Sayın İbrahim Kalın bunu biraz edebi ve yaratıcı ifadelerle dile getirdi ve bu tamamen doğruydu.

Bazıları ise söze bakmadı; İbrahim Kalın söylediğine göre “bu iş bu anlama gelir” dediler. Bilimde böyle bir şey yok. Bu bir safsatadır. İki kere iki dört eder; bunu Halil Nebiler söylese de doğrudur, başka biri söylese de doğrudur. Yerçekimi kanunu doğruysa doğrudur; Newton söylediği için doğru, Sadullah Efendi söylediği için yanlış diye bir şey yoktur. Bizim içimizde de bazı arkadaşlar fizikötesine, metafiziğe gittiler. “İbrahim Kalın söylediğine göre bunun altında olsa olsa Abdülhamitçilik vardır” gibi saçma sapan çıkarımlar yaptılar. 2020’den 150 yıl çıkarttılar, 1870’e gittiler; Namık Kemallere, Mustafa Kemallere karşı bir söylem dediler. Bu, ifadenin kendisine bakmadan, söyleyen şahsa göre tavır almaktır.

Teorinin anası pratiktir. Teori, maddi süreçlerin sistemleştirilmesidir. Toplum bilimlerinde de toplumsal pratiklerimizi (ekonomi, kültür, sanat, hukuk) sistemli hale getirirsiniz. Bir tezi kimin söylediğine bakarken, o şahsın pratiğiyle değerlendirme yapmalıyız. İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanı ve bugünkü yönetimin bir parçası. Peki bu yönetim ne yapıyor? 2016’dan bu yana Amerikan Gladyosu’nu yerle bir ettik. Fırat Kalkanı ile Amerika-İsrail koridoruna girdik, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtlarını yaptık, en son Doğu Akdeniz’de Amerika-İsrail baskısına karşı direndik. Bilim adamı nasıl bakar? Bunlar 2014 yılından beri Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyorlar. Amerika da onlara, yani Türkiye’ye karşı savaşıyor. İbrahim Kalın’ın konumuna baktığımızda, o Tayyip Erdoğan’ın sözcüsüdür. Bu sözlerle pratik arasında bir uyum var. Amerikan emperyalizmine, onun üzerimize sürdüğü PKK ve FETÖ gibi güçlere karşı savaşan bir güce “Siz Damat Ferit’in devamısınız, Tanzimat taraftarısınız” diyemezsiniz. Çünkü Damat Ferit veya Tanzimat, emperyalizme karşı savaşmaz.

İbrahim Kalın’ın sözlerine gelen tepkilerde safsata gördük. Vatan Partisi dışındaki solun bunu doğru değerlendiremediğini görüyorum, zaten onlar solcu da değil. Ancak bizim partimizde; Serhan Bolluk, Teori Dergisi yazı kurulundan Gaffar Yakınca, lider kadromuzdan Hüseyin Karanlık gibi arkadaşlarımız bunu doğru değerlendirdiler. “Hayatta en hakiki mürşit bilimdir” bakış açısıyla hareket ettiler. Eğer “İbrahim Kalın olsa olsa emperyalizmin işbirlikçisi olur” diye bir önyargıya sahipseniz, orada bilimden ayrılır ve safsataya girersiniz. İbrahim Kalın’ın CNN Türk’e çıkacağını öğrenince, çıkmadan önce kendi fikirlerimi söyledim; ne söyleyeceğini biliyordum çünkü antiemperyalist bir tavır alacaktı. İlk tweet’indeki sözler zaten antiemperyalistti, hem de estetik bir güzellik dolu bir antiemperyalizm. Bugün Aydınlık’ın manşeti de çok doğru.

Sayın İbrahim Kalın şimdi işin felsefi boyutlarına ve tarih teorisine girmiş; orası çok önemli. “Bize dayatılan modernleşmede biz yokuz; Rusya yok, Çin yok, Hint yok, Batı Asya yok” diyor. Batı medeniyeti 15-16. yüzyılda ortaya çıktı. Atina ve Roma Batı medeniyeti değildir, onlar ayrı bir fasıldır. Onlar, Batı Asya’nın eski uygarlığından benimseme yoluyla bir şeyler almışlardır. Mısır’dan biraz daha geriye gitseydik; M.Ö. 4000’e, Göbeklitepe’ye gittiğimizde çok daha farklı yerlere ulaşırız. Bu dediği de doğru ama ben şahsen orada Mısır yerine Mezopotamya’yı, Sümerleri, Akadları, Asurları söylemeyi tercih ederdim. Göbeklitepe, M.Ö. 10.000… Tarih Sümerlerle başlıyordu, birdenbire 6 bin yıl arkaya gitti. Göbeklitepe, Mısır’dan çok Sümerlere ve erken Mezopotamya’ya benziyor; aynı Fırat-Dicle nehirleri, verimli topraklar… Eminim Urfa’mızı, Mardin’imizi, Hatay’a doğru o bölgeleri kazalım, altından daha neler çıkacak.

— Burada bir noktalı virgül koyalım Sayın Genel Başkan. Küçük bir araya ihtiyacımız var. 30 saniye sonra buradayız. Çıkış Yolu’na devam ediyoruz. Sayın Genel Başkan, “daha neler çıkacak” demiştiniz, oradan devam edelim. Tabii Avrupa merkezli tarih teorisine ve oryantalizme karşı çıkması çok önemli. Tartışmayı Sayın İbrahim Kalın tarih teorileri düzlemine götürüyor. Bu sadece basit bir siyasi saflaşma değil, meselenin köklerine inen bir yaklaşım. Batı’nın meşhur Avrupa merkezli bakış açısı, yani her şeye Avrupa’dan bakma alışkanlığı olan oryantalizm, aslında Osmanlı’ya ve Doğu halklarına “uygarlık öznesi değillerdir, medeniyeti biz onlara götürürüz” anlayışıyla bakan bir zihniyettir. Sayın Kalın’ın bu bakış açısına tavır alması ve Avrupa merkezli tarih teorisine karşı çıkması, kendisini Atatürk ile birleştiriyor. Türkiye’de Avrupa merkezli tarih teorisine Türkçüler karşı çıkmıştı; ancak daha tutarlı ve kuvvetli bir şekilde, büyük devrimci önderimiz Atatürk karşı çıktı. Vatan Partisi de 30-40 yıldır bu teoriyle mücadele ediyor. Sayın Kalın, bu çıkışıyla Türkiye’nin son 150-200 yıllık devrimci hareketine ve o köklere kendisini bağlamış oluyor. Bu oldukça önemli bir durumdur.

Modernleşme kavramı nedeniyle bazıları tuzağa düştüler; ancak burada düşülecek bir tuzak yok. Çünkü modernleşme kavramı, Türk devriminin ve Atatürk’ün kavramı değildir. Atatürk’te “muasır medeniyet”, yani çağdaş medeniyet seviyesi vardır. Atatürk Batıcı değil, Batıcılığa karşıdır; hayatı İngiliz, Fransız, İtalyan ve Yunan emperyalizmiyle savaşarak geçmiştir. Dolayısıyla İbrahim Kalın’ın bu sözlerle kendisini Atatürk ve milli mücadeleye bağlaması beklenen bir olaydı ve bunu oldukça tutarlı bir şekilde yaptı. “Kendi hikayemizi biz milli mücadelede yazdık” diyerek sağlam bir duruş sergiledi.

Tarihimize baktığımızda Tanzimatçılardan (Abdülmecid, Abdülaziz, Abdülhamid) günümüze gelen bir modernleşme çizgisi görüyoruz. Sayın İbrahim Kalın, 150 yılın içinde Abdülhamid’in de Atatürk’ün de Nazım Hikmet’in de Necip Fazıl’ın da Kemal Tahir’in de Yahya Kemal’in de olduğunu belirterek “Bunları kavga ettirmek bize bir şey kazandırmaz” diyor. Burada kendisiyle farklı düşünebiliriz; zira Tanzimat süreci, Batı ile iş birliği yaparak, borç alarak ve Düyun-u Umumiye gibi yapılarla ülkeyi Batı kapitalizmine açan bir çizgidir. Bu süreç, İngiliz emperyalizmi ile olan saflaşmamızın da tarihsel zeminini oluşturur. Tarihsel tahlil yaparken bu emperyalist çizgilerle olan keskin saflaşmamızı göz ardı edemeyiz.

Sayın Kalın’ın bugün Türkiye’nin kendini dünya düzeninde yeniden konumlandırdığını söylemesi çok kilit bir önermedir. Türkiye, Silivri duvarlarının yıkılması, 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine yürünmesi ve 15-16 Temmuz gecesi Amerikan Gladio’sunun ezilmesiyle yeni bir mevziye girmiştir. Türkiye, Atlantik sisteminden kopup Asya’ya yerleşmektedir. Artık ticaret ortaklarımız Rusya ve Çin’dir; NATO’nun “aforoz edilmiş” üyesi konumunda, Avrasya ile bütünleşen bir ekonomik ve güvenlik iklimindeyiz. Bu, basit bir müttefik değişikliği değil, bir devrimdir. Çünkü 1945’ten sonra “Küçük Amerika” olma yolunda Kemalist devrimden kopuş yaşanmış, 1980’lerde ise Turgut Özal ile birlikte hikayemiz başkalarına yazdırılmaya başlanmıştı.

Türkiye, 2014 yılından itibaren bu kefeni yırtmaya başladı. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı harekatları ile Amerika’nın Suriye’deki egemenlik alanlarını Türk ordusu işgal etmeye başladı. Rand Corporation’ın 2020 raporunda ifade edildiği gibi, emperyalist merkezler bu değişimin farkında ve Türkiye’ye açıkça meydan okuyor.

Sonuç olarak Sayın İbrahim Kalın’ın, Türkiye’nin Atlantik’ten kopuş sürecini, entelektüel ve zarif bir dille, Marks’ın emek teorisine dair ifadeleriyle birleştirmesi, Türkiye’nin artık yeni bir dünyada konumlandığının Cumhurbaşkanlığı sözcüsü seviyesinde teyit edilmesidir. Tartışma artık siyasi bir önerme halini almıştır ve Türkiye’nin Asya’ya yerleşme süreci tescillenmiştir. Tabii, bunlar da o safsatacıları çok açığa düşürdü. Efendim, “İbrahim Kalın’ın söylediğine göre mutlaka bu, empirizm işbirlikçiliğidir” falan diyenler çok açığa düşmüş oldular. Bu, Türkiye için çok öğretici oldu. Aslında bu, bizim “aynı gemideyiz” siyasetimizin devamıdır. 2018 yılı 13 Eylül’ünde Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu bir karar aldı. Kararımızda Türk ordusu, Türk milleti, AK Parti, MHP, Vatan Partisi ve Türk polisi olarak aynı gemide olduğumuzu belirttik. Bir de ne var? Amerika gemisi var. Onlar da “Aman Atlantik’ten ayrılmayalım, kopmayalım; Rusya başımıza bela, Rusya’nın kucağına gidiyoruz” diyorlar. Değil mi? Peki, biz şimdi nereye konumlanıyoruz? Asya’ya konumlanıyoruz. Artık dostlarımız kim? Rusya, İran, Irak, hatta Suriye. Bakmayın, hükümet Suriye’ye sık sık bazı laflar ediyor ama işin esasına baktığınız zaman, İran ve Rusya ile beraber olan, Suriye ile de beraber olmuş oluyor. Çünkü Suriye; İran ve Rusya’nın bölgemizdeki en yakın müttefiklerinden biri. Biraz daha açıldığınızda Çin, Hindistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan var. Türkiye böyle bir yere yerleşti. “Yerleşecek” demiyorum, bakın, yerleşti. Bu iş bitti aslında.

Amerika şimdi bu işin bittiğini görüyor; Türkiye’nin kendisinden koptuğunu, denetimi dışına çıktığını görüyor. Aslında bunu 2000’lerin başında gördü Amerika. Biz o zaman Aydınlık’ta yayınlamıştık; CIA’nın “21. Yüzyılın Perspektifleri” diye bir raporu çıkmıştı. O raporda CIA, “Türkiye’nin menfaatleri Asya ülkeleriyle beraberdir, Türkiye’yi batının güdümünde tutamayız, oraya gidiyor. Gelin bunu geciktirelim, Avrupa’nın kapısına bağlayalım, aday üye yapalım. Ne içeri girebilsin ne dışarı kaçabilsin; orada çarmıha gerelim, biraz da yıpratalım, hakkından gelelim” diyordu.

Şimdi Amerika şu noktaya geldi: Madem Türkiye Asya’ya gidiyor, bari yaralı gitsin; zaaflar içinde, eli kolu kırılarak, bacakları yamularak, kanlı ve mecalsiz gitsin. Amerika’nın artık Türkiye’yi tekrar kendi denetimine almak gibi bir hedefi yok, bunun mümkün olmadığını görüyor. Türkiye artık dünya mazlum milletleri ve gelişen ülkelerle beraber bir safta. Amerika da “O zaman ben bunu yaralayayım” diyor. Zaten bunun bütün pratiğini görüyoruz; PKK’ya silah veriyor, FETÖ’yü destekliyor. Doğu Akdeniz’de İsrail, Amerika, Yunanistan ve Güney Kıbrıs; Nemesis ve Nabıldina tatbikatlarını yaptılar. İkisi de intikam tatbikatı; Nemesis, Yunan intikam tanrıçası; Nabıldina ise Tevrat’tan alınmış bir intikam hikâyesi.

Açıkça böyle bir saflaşma oldu. Bunu görmeden doğru siyaset ve doğru strateji kuramazsınız. Vatan Partisi bunu 2018 Eylül’ünde “aynı gemideyiz” diye karara bağladı. İbrahim Kalın buna şimdi felsefi ve teorik derinlik, tarih teorisi açısından açıklamalar getirmiş oldu. Ama biz bu boyutları yıllarca işledik. Rahmetli Attilâ İlhan da bizimle birlikte Avrupa merkezci teorilere karşı çıktı. Şimdi burada sadece siyasi planda buluşmuyoruz, yavaş yavaş bunun felsefi ve tarihsel boyutları da ortaya çıkıyor. Tabii farklı fikirler olacak, olmaması mümkün değil; o da karşılıklı görüş alışverişiyle, tartışmayla olgunlaşacak. Ortak noktalar büyüyecek. Türkiye’nin kendini yeniden konumlaması nasıl uzun bir süreci kapsıyorsa, bunun felsefi ve ideolojik boyutlarının oturması da zaman alacak. Pratik önce gelir, teori sonra yapılır. Bilim, yaşanan pratik olayların sistemleştirilmesidir.

Türkiye’nin bu yeniden konumlanmasının pratik neticelerini de görüyoruz. Dün Barbaros sismik araştırma gemisi, Türk donanmasının firkateynleri eşliğinde Akdeniz’e açıldı. Öncesinde Yunanistan ile Mısır’ın bir deniz sınırı anlaşması yapması vardı, daha öncesinde de bizim Libya ile yaptığımız anlaşma. Türk donanması çok kararlı bir biçimde Barbaros’u alıp Akdeniz’e açılıyor. Yunanistan ise hemen alışkanlığı üzere Amerika ve AB’ye koşup “Türkiye’yi durdurun” diyor. Yunanistan, Türkiye ile bir meydan okumaya veya çatışmaya giremez. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngilizler Yunanistan’ı Türkiye’nin üzerine sürdü; sonuç Yunanistan açısından büyük bir facia oldu. 9 Eylül’den sonra Yunanistan’da harp divanları kuruldu; üç içişleri bakanı, üç savunma bakanı ve genelkurmay başkanı kurşuna dizildi.

Doğu Akdeniz’deki Türkiye’nin dik tutumu da Türkiye’nin dünyada yeniden konumlanması ile ilgilidir. Mavi Vatan kavramı bizatihi Türkiye’nin bağımsızlık yoluna girmesiyle ilgilidir. Doğu Akdeniz çelişmelerin odağı haline geldi. Yakın zamana kadar odak Suriye ve Irak’ın kuzeyiydi; ancak oradaki olaylar Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya iş birliğiyle çözüldü. Kürdistan planı iflas edince, Amerikan koridorları yarılınca ve PKK’ya tokatlar atılınca çelişmelerin merkezi Doğu Akdeniz oldu. Bir dünya savaşı patlak verecek olsa buralardan patlak verecek. Türkiye, bu anti-emperyalist konumuyla Mavi Vatan’ını korumada cesur tavırlar alıyor. Bozkır halkı olduğumuz için vatan bizim için karadır ama üç tarafı deniz olan bir ülkede, artık deniz de bizim vatanımızdır. Soner Polat ve Cem Gürdeniz amirallerimiz bu kavramı işlediler ve dünya çapında yankı buldu. Figaro, Le Monde, Wall Street Journal gibi gazetelerde “Avrasyacılar Mavi Vatan’ı savunuyor ve bu Avrasyacıların merkezinde Vatan Partisi var” deniyor.

Sevr’in yıl dönümünü anımsıyorum. Sevr tam imzalanmadı, yani onaylanmadı. Damat Ferit Paşa, Paris’te teslimiyet anlaşmasını kabul etti ama Anadolu’da millet silahı eline almıştı, Kuvayi Milliye hareketi doğmuştu. Atatürk 19 Mayıs’ta Anadolu’ya geçmeden önce silahlı mücadele başlamıştı. 18 Aralık’ta Dörtyol’da Mehmet Çavuş Fransız askerine kurşunu sıkmıştı. Mondros Mütarekesi’nden 50 gün sonra Türkiye tekrar silahlı mücadeleye girdi.

Mısır konusuna gelince; Mısır’ın Yunanistan ile birlikte olması kendi açısından acı ve yanlıştır. Bazıları Mısır’ı yargılamıyor da Türkiye’yi yargılıyor. Mısır emperyalizmin kucağına gitti. Bizim de hatalarımız oldu tabii. Rusya ve İran heyetleri bize “Mısır’ı kazanmamız lazım” dediklerinde ben şaşırmıştım ama çok haklılardı. Mısır; Doğu Akdeniz’de uzun kıyısı ve güçlü donanmasıyla çok önemli bir ülkedir. Onu kazanmak, diplomasi ve politika ile olur. Rahmetli Soner Polat amiralimizin de aralarında olduğu bir heyeti Mısır’a yollamıştık ve orada çok sıcak karşılanmıştık. Kazanıcı siyasetler üretirseniz ikna edebilirsiniz.

Aynı bakış açısıyla Yunanistan’ı kazanamayız ama Amerika’nın aleti olmaması gerektiğini söyleyebiliriz. Yunanistan’a “Amerika sana bir kemik atar, Türkiye ile ortak olursan petrolü, doğal gazı adilce paylaşırız” diyoruz. Yunan basınında bu açıklamalarımız çok geniş yer buldu. Yunanistan’a sesleniyorum: “Sen ne yapıyorsun kardeşim? Kendini tehlikeye atıyorsun. Birinci Dünya Savaşı sonrasından ders çıkartmadın mı? Gel anlaşalım, petrolü ve doğalgazı beraber çıkaralım.” Kıbrıs açıklarında ve oralarda çok büyük rezervler olduğu tahmin ediliyor. Amcamın oğlu Doğan Perinçek profesördür ve bu işleri iyi bilir. Kendisi esaslı biridir; ondan aldığım bilgiler de var. Aslında biz orada Yunanistan’la anlaşma yolunu açmalıydık. Son zamanlarda bizim hükümetimizin de o yönde adımlar attığını görebilirsiniz. “Biz Yunanistan’la görüşüyoruz, acele etmeyin, aşırı tavırlar almayın” gibi yaklaşımlar doğru bir siyaset.

Doğu Akdeniz’de Suriye’yi ve Mısır’ı yanımıza çekmemiz lazım ve bu kesinlikle mümkün. Doğu Akdeniz’de biz Rusya ve İran’la beraberiz; Suriye de onlarla sıkı bir beraberlik içinde. Bu yüzden Suriye’yi yanımızda tutmamız çok doğal. Suriye’yle anlaştığımız zaman, onun da çok uzun bir Doğu Akdeniz kıyısı var; karşılıklı münhasır ekonomik bölgeleri saptarız.

Kıbrıs Adası üzerinden bütün Doğu Akdeniz’e sahip çıkmaya çalışmak Yunanistan için komik bir durum. Kara başka, ada başkadır. Karaların 200 kilometrelik kıta sahanlıkları vardır ama adalar için aynı şey geçerli değildir. Zaten öyle yaparsanız koskoca Anadolu kıyısını mahkûm edersiniz. “Üç beş tane Yunan adası var” diye bütün Ege’nin onların olması adalet değildir. Anadolu’yu Kıbrıs’ın dibine hapsedecek bir kural işlemez.

Mısır’la da anlaşabiliriz. Yunanistan’ın “darbeci” olduğu gerekçesiyle Mısır’ı dışlayan görüşler yanlıştır; Mısır’ı kim yönetiyorsa onunla anlaşacağız. Yönetimi biz belirleyecek değiliz. Libya, Mısır, Suriye ve Türkiye bir araya geldiğinde Doğu Akdeniz meselesi zaten biter. Yunanistan kendi hukukuna ve hakkaniyete göre haklarına sahip olur ancak Doğu Akdeniz’in tamamını “Yunan denizi” ilan etmek gülünçtür. Bu iddiayı öne sürenlerin arkasında Amerika ve İsrail donanması var. Yunanistan’ın bu pervasızlığı, onlarla olan ittifakından kaynaklanıyor.

***

Çökertme koyundayız, Türkiye’nin güneybatısındayız. Karşımızda Datça sahilleri, biraz aşağıda Ören var. Gökova Körfezi’nin inci tanesi içindeyiz. Burada bir rivayet dolaşıyor; “Çökertme’den çıktığımda Halil’in türküsünü sizin için yakmışlar” diyorlar, aslı var mı? Benim için yapılan “Halil İbrahim” türküsü başkadır; o meşhur türkü bana ait değil. Tabii gurur duyarım; çünkü Atatürk’ün dediği gibi, Toroslarda bir yörük çadırında bir ateş yanıyorsa umut vardır. Bu ülkenin herhangi bir yerinde türkü söylendiği sürece umut gitmeyecek.

Söke’nin Avşar Köyü’nde bir düğüne gitmiştim. Şahin yuvası gibi Söke ovasını görür. Oradaki zeybekleri izlerken insan ağlıyor. Rahmetli Sufi Karaman abimiz, “Ağlamayı Asyalılar bilir; Türkler, Ruslar, Farslar, Araplar, Çinliler bilir ama Batılı Cermen kavimleri ağlamayı bilmez” derdi. Orada dedim ki: “Siz bu zeybekleri, Muğla zeybeğini, Yatağan zeybeğini oynadığınız sürece hiç kimse Türkiye’ye diz çöktüremez.”

Zeybek kültürü ta Akdeniz’den Makedonya’ya kadar uzanıyor. Uygur dans grubunu seyrettiğimde, Kemaliye havalarına benzer figürler görmüştüm. Hatta Hasan Korkmazcan Bey, Asya’nın ortalarından bir video atmıştı; adamlar resmen zeybek oynuyor. Bu, Türklere has bir şey. Rahmetli Onur Akdoğu’nun üç ciltlik “Zeybekler” kitabı bu konuda yazılmış en enfes, en bilimsel eserdir. Bir gün sizinle Kemalye’den klarnet ve davul eşliğinde çok özel bir “türkü ve halk oyunları” programı yaparız; türkülerin felsefesini konuşuruz. Babam da çok güzel oynardı, o gelenekleri yaşatmak lazım.

***

Önümde bir haber var: “Eski MYK ile yola devam”. Cumhuriyet Halk Partisi kurultayını yaptı, Kemal Kılıçdaroğlu yönetimi belirledi. CHP’nin iç işlerine karışmayayım ama ilginç isimler var. Dikkatimi çeken isim Selin Sayek Böke. Kendisi genel sekreter oldu. Neden üzerinde duruyorum? IMF geçmişi var; Kemal Derviş’in Türkiye’ye getirdiği ve partiye yerleştirdiği söylenir, o yüzden “dişi Kemal Derviş” derler. PKK ve YPG için “terörist diyemem, istihbaratım yok” demişti. Ermeni soykırımı yalanı konusundaki tavırları da malum.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun kurultaydaki “Dostlarımızla birlikte iktidara yürüyoruz” konuşması, CHP’nin önümüzdeki dönem çizgisini berraklaştırdı. O konuşmanın özü, PKK’ya karşı silahlı mücadeleden vazgeçileceğiydi. “Bu iş silahla değil, mecliste çözülür” diyorlar. Ancak silahlı bir terör örgütüyle müzakere yapılamaz. Zaten arkasında Amerika var; PKK silahı bıraksa bile Amerika bırakmaz, kulağından tutar tekrar cepheye sürer.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin stratejisi, RAND Corporation’ın 260 sayfalık raporuyla uyumlu bir şekilde kurgulanmış. CHP bu planda kendisi bir strateji üretmiyor, Amerika’nın kurduğu stratejide rol kapmış oluyor. İzleyicilerimiz, değerli dostum Serdar Üsküplü’nün bu raporları derlediği çalışmalara bakabilirler. Selin Sayek Böke de bu PKK dostluğu için biçilmiş kaftan. Hem neoliberal ekonomi politikalarını savunuyor hem de bu söylemlere teslim olmuş durumda. Oysa anne ve babası, yani Füsun ve İskender Sayek, çok değerli hekimler ve anti-emperyalist, millici insanlardı. Maalesef bu nesil, aile ocağından koptuğu gibi Türkiye’den de kopmuş durumda. Selin Sayık Böke kapsamında baktığımız zaman… Ben yine İbrahim Kalın’a döneceğim o zaman. Niye? Şundan: Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri Rojavacı… Yeni değil ki bu, yıllardır böyle. İbrahim Kalın, “Rojava devrimi yapıyoruz” diye Suriye’de birtakım maceralara atılıyorlar. “Amerikan koruması altında solculuk yapıyoruz” diyorlar. Nerede kaldı antiemperyalizm? Kendine solcu diyen PYD’ye silahı, parayı kim veriyor? “Bu paradoksa anlam veremiyorum” diyor. Şimdi doğru da, bakın ben laftan çok pratiğe değer veririm. Ben demeyeyim; bilim, laftan çok pratiğe değer verir. Sonuç itibarıyla pratiklere baktığımız zaman; AK Parti, 2014 yılından sonra, bizim Silivri duvarını yıkmamızdan sonra; FETÖ ile mücadele, PKK ile mücadele, Amerika’ya direnme ve bağımsızlık çizgisinde bir yere girmiştir. Bütün dünya bunu görüyor. Bunu Le Monde da görüyor, Figaro da görüyor, Wall Street Journal da… Yani onlar “Türkiye bizim kontrolümüzden çıktı ve Asya’ya gitti” diyorlar. Yani bütün dünya bunu görüyor ama bunu görmek istemeyenler var. Onun için söze bakmamak lazım, pratik ortada. Türkiye Afrin’e gidiyor, Kemal Kılıçdaroğlu “Afrin’e girme” diyor. Niye girme? Çünkü orada PKK var, onu koruyacak. Efendim Türkiye, Fırat Kalkanı ile Amerikan koridorunu yarıyor; “Dur, Orta Doğu batağına saplanıyorsun” diyor. Niye bunu söylüyor? Çünkü Türkiye’nin o harekâtı Amerika ve İsrail’e karşı. Yani bütün cepheleşmelerde; FETÖ olayında da, “Hapishaneden herkesi çıkaracağız” diyor, “Mağdurlarla iktidara yürüyeceğiz.” Kim bu mağdurlar? FETÖ ile PKK. Başka mağdur var mı? Zaten beni ziyarete gelen iki Cumhuriyet Halk Partisi milletvekiliyle de bu konuları bir buçuk yıl evvel konuşmuştuk. “Mağdurlarla iktidara yürüyoruz” diyorlardı. Kimmiş bu mağdurlar? Hapishanede kim var? PKK’dan girenler, FETÖ’den girenler… Siz o zaman PKK ve FETÖ ile iktidara yürüyorsunuz. Ankara’dan İstanbul’a da onlarla yürüdüler. Hapishanelerin kapısına koşuyorlar, içeridekileri çıkartma sloganları atıyorlar, Mehmet Altan için “Burada” diye bağırtıyorlar. Yani Cumhuriyet Halk Partisi çoktan böyle bir çizgiye girdi ve oradan kurtulamaz. Onun için o çizgiye girenleri yalnız bırakmak dışında bir devrimci, Atatürkçü çözüm yoktur. “Ben Cumhuriyet Halk Partisi’ni düzelteceğim” diyorlar; düzeltemezsin, düzeltemezler. Laf! Artık o parti öyle şekillenmiş. Tabii en sonunda bozguna uğrayacaklar. O bozguna uğrayınca yok olur gider. Bir kısmı düzelir, o ayrı mesele. Ama bugün Cumhuriyet Halk Partisi… Türk partisi düzeltme adına ortaya çıkanları görüyoruz işte; yüzde on oy alıyor, beş oy alıyor, hiçbir şey alamıyor. Kongrelerde cemaatlere özgürlük gibi planları kabul ediyorlar. Girdikleri çizgi, tam olarak Batı’nın Türkiye’ye dayattığı çizgidir.

İkincisi açılmışken, İbrahim Kalın’ın sözleri ve CNN’de yaptığı açıklamalar gerçekten bana oldukça önemli geldi. Onun dışında, kısa ve orta vadede Türk siyasetinde beklediğiniz önemli değişiklikler ya da sıçramalar var mı?

Bence Türk siyaseti artık şekillendi, saflar oluştu. Herkes yerini buldu. AK Parti kendisini Amerika’ya karşı mevzilendirdi; güvenlikte olsun, vatan bütünlüğünde olsun, Amerika karşıtı uygulamalar yürütüyor. Milliyetçi Hareket Partisi zaten onunla beraber. Cumhuriyet Halk Partisi ise Atlantik sisteminin amiral gemisi, merkez partisi oldu. İşin esasında HDP ve PKK var; Amerika için en vazgeçilmez onlar. Çünkü en Türkiye düşmanı, sonuna kadar kullanabileceği, ipi sapı olmayan bir güç PKK. Cumhuriyet Halk Partisi her şeye rağmen içinde Atatürk’ten hatıralar barındırıyor, tabanında vatanseverler var. Ama PKK ve HDP açısından tam avuca alınmış, köleleşmiş bir konumda. İYİ Parti ise bir operasyon partisi.

Türkiye’nin ekonomide, Turgut Özal’dan kalan neoliberal politikalardan ayrılmaya başladığını görüyoruz. “İstihdam ve üretim odaklı siyaset” diyorlar. Sayın Cumhurbaşkanı, “Üretim ve istihdam odaklı bir ekonomi inşa ediyoruz” diyor. Atatürk’ün çizgisi de üretim ve istihdam odaklıydı. Yani neoliberal, dışarıdan borçlanarak ithalat yapma ve ithalata bağımlı hale gelip borç batağına saplanma siyaseti terk ediliyor. Üreticiyi koruyan, gümrükleri değerlendiren, hatta devletçiliğe ve kamuculuğa yönelen bir çizgiye girildi. Çünkü bunlar bir paket programdır. Asya’ya yerleştiğinizde, Türkiye’nin bağımsızlığını savunduğunuzda, Astana sürecinde Rusya ve İran ile beraber olduğunuzda, Çin ve Rusya’yı birinci-ikinci ticaret ortağı haline getirdiğinizde, bunlar birbirini tamamlayan tutarlı bir pakettir. “Ekonomide Atlantikçi, güvenlikte Asyacı” olamazsınız; ya paketin tamamını seçersiniz ya da seçemezsiniz. Yavaş yavaş Türkiye; halkçı, kamucu, paylaşmacı, hem özel girişime rol tanıyan hem de devlet sektörünü lokomotif gören o çizgiye doğru gidiyor. Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu Başkanı “1930’ların devletçi, kamucu politikalarına yöneliyoruz” diyor. İyi yönelsin, bu mecburi zaten. Türkiye’nin yaşamak ve refaha ulaşmak için tek seçeneği var: Asya’da konumlanmak ve Asya uygarlığının programı olan Kemalist Devrim’e dönmek.

Türkiye’nin 2014 yılına kadar Amerika programıyla geldiğini, ordunun ve Vatan Partisi’nin hapse atıldığını biliyoruz. 2014’ten sonra ise Türkiye bir devrim programına girdi. Devrimler zorluklarda çıkar; sistem bir duvara dayandığında ve yürüyemez hale geldiğinde tek çare, ülkenin devrim programını kabul etmesidir. Çin Büyükelçisi Deng Li ile de görüştük, onlar da Türkiye’nin bağımsızlık yolunda verdiği büyük mücadeleyi görüyor ve destekliyorlar. Herkes görüyor; Amerika, Rusya, Almanya, Fransa… Herkes Türkiye’nin kendi rotasına girdiğini fark etti.

İYİ Parti ise geçici bir parti, yaşamaz. Türkiye’de kökleri olan geleneksel partiler yaşıyor. İYİ Parti MHP’nin içinden koparılan bir operasyon parçasıydı, işi bitti. Şimdi PKK’nın, HDP’nin ve CHP’nin yanına oturtuldu. O tabanda rahatsızlık yarattı, yürümüyor o çizgi. Eriyorlar. MHP zaten “Evinize dönün” çağrısı yaptı. Bir buçuk sene sonra öyle bir parti olmayacak.

Vatan Partisi ise Türkiye’nin geleceğini sigorta etti. Öyle bir gençlik yetiştirdik ki hem Türkiye’nin hem de partimizin geleceği güvence altında. Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği’nin Türkiye’de rakibi yok. Ahlaki karakteri ve felsefi derinliği olan, olağanüstü bir gençlik yetişti. Kadın hareketinde de Öncü Kadın ve Cumhuriyet Kadınları ile çok kısa zamanda bir numaralı güç olacağımızı göreceksiniz. Biz milletin yüzde yüzüne sesleniyoruz; emekçisine, vatanseverine… Bu yüzden Vatan Partisi her yerde etkili, söz sahibi ve iktidar alternatifi olarak görülüyor.

Muharrem İnce meselesine gelince; onun bir seçenek oluşturma pozisyonu yok. CHP içinde bugüne kadar demokrasi yok, parti içi özgürlük yok diye şikâyet ediliyordu ama “Siz niye Kürdistan kuracağız diyenlerle, PKK ile iş birliği yapıyorsunuz?” diyen bir muhalefet çıkmadı. “FETÖ’yü niye çıkartmaya çalışıyorsunuz?” diyen yok. Muharrem İnce de benim gördüğüm kadarıyla Kılıçdaroğlu ile Batı’ya yaranma ve PKK dostluğunda yarışıyor. O, bir seçenek değil. Rusya’da bugün Covid-19 aşısının onaylandığı haberi de geldi, bunları konuşmamız ve vatandaşlarımızı aydınlatmamız lazım. Sayın Vladimir Putin, kendi kızına aşı yaptırarak süreci başlattı ve üretime geçiliyor. Rusya’nın aşı konusundaki bu hamlesiyle birlikte Dünya Sağlık Örgütü, Rusya Sağlık Bakanlığı ile irtibata geçti; muhtemelen bu aşıyı onaylayacaklar. Aklıma iki ya da üç gün önce Sayın Cumhurbaşkanı’nın, Rusya’nın ardından Covid-19 aşısı konusunda dünyada üçüncü sırada olduğumuza dair yaptığı açıklama geldi.

Pandemi dönemini hatırlıyorum; huzurevlerinde yaşlılar kitleler halinde ölüyordu. Amerika hâlâ çok büyük kayıplar veriyor. Çin’in verdiği müthiş bir mücadele var ve bu konuda çok öne çıktılar. Hatta İtalya’da balkonlardan Çin ve Küba millî marşlarının çalındığı haberleri beni çok sevindirdi. Asya’dan yükselen bir umut var ve çok yakında Türkiye’den de böyle bir şey bekliyorum. Suriye’de ortaya çıkan birliğin, bilimde ve sağlıkta da bir birliktelik örneği oluşturacağını düşünüyorum. İcatlar, bilim ve teknoloji gibi konularda Batı tıkandı; artık bütün buluşlar ve yenilikler Asya’dan, Çin’den, Hindistan’dan ve Rusya’dan yükseliyor. Korona sürecinde de bunu görüyoruz.

Bir hatıramı anlatayım: Yaklaşık 45 yıl önce, 1975’te bir parti heyeti olarak devlet davetlisi sıfatıyla iki gezi yapmıştık. Dikkatimi çeken şuydu: Biz otomobillerle seyahat ederken, sokaklarda bisiklet üzerinde giden insanların hepsinin beyaz maskeleri vardı. O dönemde bir salgın yoktu; bu, grip ve mikrobik hastalıklara karşı koruyucu bir sağlık anlayışıydı. Batı sisteminde “hasta olsun da tedavi edip parasını alayım” mantığı varken, Çin’in, Doğu’nun ve bizim Atatürk devrimlerimizin temelindeki anlayış, koruyucu sağlık sistemidir. Yani önce insanı hasta etmemeye çalışmak, sağlıklı tutmak esastır. O dönemde kışın grip gibi hastalıklara karşı iş gücünü korumak adına toplumda böyle bir disiplin oluşturmuşlardı. Çin’in başarısının köklerinde bu terbiye ve anlayış yatmaktadır. Batı’da ise maske takmamak için silahlanıp sokağa çıkan, özgürlük adına virüs yayan saçma sapan gruplar gördük. Disiplin ve otoritenin olmadığı yerde demokrasi ve özgürlük olmaz; aksi takdirde orman kanunları geçerli olur.

Ekonomik çalkantılara gelecek olursak; dövizdeki yükseliş dikkat çekiyor. Sayın Erdoğan, bunun ekonomik bir operasyon olduğunu ve atlatılacağını belirtti; gerekçe olarak da savunma harcamalarına vurgu yaptı. Türkiye’nin yaklaşık 430 milyar dolar dış borcu var ve bunun 100 milyar doları bir yıl içinde ödenmesi gereken borçlar. Üstüne pandemi de gelince işsizlik büyüdü, işletmeler iflas ediyor. Bu gerçekleri görmeliyiz. Türkiye buradan ancak bir üretim devrimiyle çıkabilir.

Türkiye’nin bugün birinci meselesi tasarruftur. Üretim, çalışmayla olur; dolayısıyla atıl iş gücünü, yani işsizleri üretim sürecine sokmalıyız. İkinci olarak, iş gücünü eğiterek verimliliği artırmalıyız. Tasarruf, üretilen değerden bir kısmını yatırıma ayırmaktır. Türkiye’de 2000’lerin başında %20’lere yaklaşan tasarruf oranı şu an %12-13’lere düştü. Yiyoruz ama tasarruf etmiyoruz, bu yüzden yatırıma kaynak ayıramıyoruz. Türkiye, refahı tüketerek değil, kaynakları fabrikalara ve yatırıma yönlendirerek, işsizliği azaltıp üretimi artırarak sağlayabilir. Devlet otoritesiyle tasarruf oranını yükseltmek ve işsizliği azaltmak Türkiye’nin temel çözüm yoludur. Çalışan sayısını artırdıkça üretim artacak, üretim arttıkça da refah gelecektir.

Paylaş