İzlediğiniz için teşekkür ederim. Çıkış Yolu’ndan tekrar merhabalar efendim. Ekranlarını yeni açan izleyicilerimiz, sizler de hoş geldiniz. Tabii az önce özel bir yayında karşınızdaydık; Türkiye Gençlik Birliği Genel Başkanı Yıldırım Gencer konuğumuzdu. 19 Mayıs’ı ve gençliğin sorunlarını konuştuk. Her hafta salı günü olduğu gibi, yine Çıkış Yolu’nda sizlerleyiz. Bugün yarım saat gecikmeli başlıyoruz. Konuğumuz, her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk.
— Sesiniz gayet iyi geliyor, umarım bizimki de gayet net bir şekilde size ulaşıyordur. Evet, bir yankı var yalnız, arkadaşlarımız onunla ilgilensin. Ben o sürede sorularımı yöneltmeye başlayayım, arkadaşlarımız da hızla baksınlar o duruma. 19 Mayıs bugün, 101. yılını kutluyoruz Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın. Saat tam 19.19’u gösterdiğinde yurttaşlarımız… Siz nasıl gözlemlediniz efendim? Bugün yapılan kutlamaları ve verilen mesajları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hem siyasilerin verdiği mesajları hem de yurttaşların verdiği mesajı…
— Atatürk, bütün milletin devrimci önderi olarak Türkiye’nin başına geçmiştir. Bakın, bütün televizyonları açtım, devlet büyüklerinin mesajlarını dinledim, yapılan törenlere baktım. En büyük esin kaynağımız odur, yol göstericimiz odur. Atatürk devrimini tamamlama konusunda bir eşiğe geldik. Bütün liderlerin ve devlet yöneticilerinin vurguları; bu Birinci İstiklal Savaşı’mızın ruhuyla, Atatürk’ün o devrimci kararlılığıyla başarıya ve zafere ulaşacağımız yönündedir. Geçmişe dönük değil, önümüze ve geleceğe bakan, Atatürk devriminden esinlenen bir strateji görüyoruz. Törenlerde de açıklamalarda da bu var. Atatürk’te birleşen bir millet ve devlet var. Bu bakımdan Vatan Partisi olarak Türkiye’nin önünün açıldığını; Türkiye’nin Atatürk devrimini tamamlayacağı bir sürece girdiğini, vatan bütünlüğünün sağlanacağını, terörün topraklarımızdan ve komşularımızdan temizleneceğini, Doğu Akdeniz’de Mavi Vatanımızın kararlılıkla savunulacağını ve üretim devriminin başarıya ulaşacağını şimdi çok daha iyi biliyoruz. 19 Mayıs’ın bize getirdiği bu. O bakımdan çok mutluyuz. 19 Mayıs, bir hatıra değil, önümüze ışık tutan bir gündür.
— Efendim, bugün sosyal medyada programı duyurunca izleyicilerimizden de bize bazı sorular geldi. 19 Mayıs ile bağlantılı önemli bir soruyu size sormak istiyorum: Atatürk’ün Samsun’a çıkmadan önceki 6 ayı ve Samsun’a ayak bastığında attığı ilk adımlar ile bugünü kıyasladığınızda bir benzerlik kurulabilir mi? Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclis’i kurana kadar yürüttüğü faaliyetler bugün için bir mesaj taşıyor mu?
— Tarihte benzetmeler yapmak, insanlar için yanıltıcı olabilir ve zihin tembelliğine yol açar. Yani “19 Mayıs bugüne benziyor” dedikten sonra önümüzdeki her olayı Erzurum Kongresi’ne, Sivas Kongresi’ne veya Amasya Görüşmesi’ne benzetmek doğru değildir. Önemli olan 19 Mayıs’ın bugüne bıraktığı ruhtur; yani zorlukları çetin bir mücadele kararlılığıyla yenme ve devrimci ruh. 19 Mayıs, devrime atılan bir adımdı; Anadolu’da devrimci bir milli hükümet kurmak için Atatürk Samsun’a ayak bastı. 19 Mayıs 1919’dan sonra tarih 23 Nisan 1920’ye, yani Ankara’da milli bir meclisin ve hükümetin kurulmasına vardı. Osmanlı padişahlığına son verilmesi, devrimci cumhuriyetin kurulması ve istiklal savaşımızın zafere ulaşması… Bize bıraktığı miras budur.
Peki, önümüzde ne var? Türkiye bugün yine bir istiklal savaşı içerisindedir; Amerikan emperyalizmine ve Amerika-İsrail tehditlerine karşı Doğu Akdeniz’de mücadele ediyor. Amerika’nın üzerimize sürdüğü PKK, IŞİD ve FETÖ gibi terör örgütleriyle Türkiye çetin bir mücadele yürütüyor ve zaferden zafere koşuyor. Önümüzde, bu süreci başarıya ulaştırmak için bir “Üreticilerin Milli Hükümeti”ni kurma görevi ve sorumluluğu var. Zorlukları yenecek, yükü paylaşacak bir hükümetle Türkiye önümüzdeki sürecin üstesinden gelecektir; üretim devrimini başaracak, vatanını bütünleştirecek ve Atatürk’ün aydınlanmasını en uzak köşeye kadar yayacaktır.
— Efendim, “Üreticilerin Milli Hükümeti”ni sık sık vurguluyorsunuz, yazılar yazıyorsunuz, programlarda anlatıyorsunuz ama izleyicilerimizden bu hükümetin içeriğine, nasıl kurulacağına ve kimlerle kurulacağına dair çok soru geliyor. Yurttaşların bir kesimi bu konuyu henüz netleştirememiş. Bunu tekrar açar mısınız?
— Üreticilerin Milli Hükümeti’nin adı, hem kimlerle kurulacağını hem de programının ne olacağını bize veriyor. Bu hükümet; işçimizle, çiftçimizle, küçük esnaf ve zanaatkârımızla, milli ticaret erbabımız ve milli sanayicimizle kurulacak. Yani dört ana sınıftan söz ediyoruz. Hepsi millidir ve üretime katılan sınıflardır. Bunlardan biri olmazsa olmaz. Ama burada işçi sınıfının ve köy emekçilerinin rolü son derece önemlidir; çünkü sonuna kadar üretmekten başka çözümü olmayan sınıflar bunlardır. Dolayısıyla bu hükümet modeli, işçi sınıfımızın ve emekçilerimizin damgasını vuracağı bir modeldir.
Programı ise şudur: Birincisi “Üretim Devrimi”dir; Türkiye’yi borç batağından çıkartıp üreten Türkiye’yi kuracaktır. İkincisi, vatanın bağımsızlığı ve bütünlüğüdür; FETÖ, PKK ve IŞİD artıklarının temizlenmesidir. Mavi Vatanımıza yönelik tehditlerin bertaraf edilmesidir. Üçüncüsü ise aydınlanmadır; Türkiye’mizi şeyhlerin, şıhların ve müritlerin etkisinden kurtarmaktır.
— Efendim, geçtiğimiz hafta Vatan Partisi’nin de içerisinde yer aldığı çeşitli seçim senaryoları tartışılıyordu. Siyaset düzleminde baktığınızda bu hükümeti kurabilecek güçler hangileridir? Vatan Partisi tek başına mı bir hükümet kuracaktır, yoksa bir ittifaktan mı bahsediyorsunuz?
— Hükümeti kuracak güçler meselesi, bizim “Aynı Gemideyiz” formülümüzde saklıdır. 22 Eylül 2018 tarihli kararımızda şunu ifade etmiştik: Biz Vatan Partisi olarak; Türk milletiyle, Türk ordusuyla, Türk polisiyle ve bugünkü vatan savaşında yer alan AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi ile aynı gemideyiz. Bir de diğer tarafta Amerika Birleşik Devletleri’nin gemisi var; IMF’nin kapısını çalan, PKK’ya ve HDP’ye özgürlük tanıyan, cemaatleri sivil toplum kuruluşu ilan edip onlara alan açan bir cephe. Bizim savunduğumuz cephe ise vatan savaşında mevzilenen ve yavaş yavaş üretim devrimine yönelen güçlerin cephesidir.
Cumhurbaşkanımızın 11 Mayıs’ta yaptığı konuşma önemli ipuçları veriyor. Sayın Cumhurbaşkanı, zorlukları kabul etti ve Cumhur İttifakı’nın güçlendirilmesi gerektiğini belirtti. Biz yıllardır şunu söylüyorduk: “Sayın Erdoğan ile tek başına Türkiye buradan çıkamaz, AK Parti’siz de çözüm olmaz.” Öyleyse AK Parti’nin, Milliyetçi Hareket Partisi’nin, Vatan Partisi’nin ve CHP’nin vatansever kanadının yer aldığı, zorlukların üstesinden gelecek bir hükümet lazım. Türkiye yavaş yavaş bu arayış içine girmektedir. Vatan Partisi şu anda herkesin merak ettiği, devrimci çözümler üreten parti konumundadır. Türkiye bunu seçimlerle başaracaktır. Kemal Kılıçdaroğlu’nun son konuşmasında da hükümetin daha geniş güçleri kucaklamasına işaret eden çağrılar görmekteyim; bunu olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyorum.
— Efendim, bir kısa reklama gideceğiz. Reklamların ardından devam edeceğiz.
***
— Değerli izleyenler, Çıkış Yolu programına devam ediyoruz. Efendim, üretim ekonomisini konuşuyorduk. Sıkça vurguladığınız bir kavram var: “Ekmek Teknesi”. Bu kavramla kastınız nedir?
— Değerli izleyiciler, ekmek teknesi bizim iş araçlarımızdır. Terzinin dikiş makinesi, köylünün traktörü, fabrikalardaki tezgâhlar, tornalar, dükkânlar; hepsi bizim ekmek teknemizdir. Biz ekmeğimizi oradan yeriz. Vatan Partisi olarak günümüzün temel meselesini “ekmek teknesini korumak ve geliştirmek” olarak tespit ettik. Bugün fabrikalar iflas ediyor, topraklar ekilmiyor. Temel meselemiz; azami insan emeğini seferber etmek, herkesi iş sahibi yapmak ve bu üretimle zenginleşmektir. İflasları önlemek demek, o ekmek teknesinde çalışan işçinin evine ekmek götürmesini sağlamak demektir. İşsizliğe son vermek için çarkların dönmesi ve üretim donanımının işlemesi şarttır. Bütün fabrikaların tek tek kapısını çalalım. Kapısında bekleyelim. Oradaki işçi arkadaşlarımızla konuşalım. Zaten çoğumuz işçiyiz, emekçiyiz. Yıldırım Koç arkadaşımız da bunun teorisini çok güzel yaptı. Herkes bize şunu söyleyecektir: “Aman işimi kaybetmeyeyim. Aman bu fabrika iflas etmesin. Bu fabrikada çark dönsün, bu fabrika kapanmasın ki ben buradan evime ekmek götüreyim.” Onun için buna “iş güvencesi” diyoruz. Yani iş güvencesi, bugün işçi sınıfımızın birinci talebidir.
Çiftçilerimizin de iş güvencesi; toprağını ekip biçebileceği koşullara ve sermayeye sahip olmasıdır. Yani toprağına tohum atabilmesi, gübre verebilmesi, tarım ilacı kullanabilmesi, ağaçlarını işleyebilmesi; bunların hepsi ekmek teknesini korumak ve geliştirmek kavramı içindedir. Dolayısıyla bugün Türkiye bir savunma durumundadır. Neyi savunma durumunda? Birincisi; mevcut iş yerlerimizi ve işlerimizi. “Sokağa atılmayalım” diyoruz.
İkincisi; çok ciddi bir işsizlik tehlikesiyle karşı karşıyayız. Verilen rakamlar şudur budur falan ama biz geçen Merkez Yürütme Kurulu toplantısı yaptık. Orada rakamları birbirine sınadık, baktık ve şunu söyleyebiliriz: Bugün Türkiye’de 7-7,5 milyon işsiz var. Koronavirüs dolayısıyla maalesef buna 3 milyon işsiz daha eklenecek. Önümüzdeki süreçte on buçuk milyon gibi olağanüstü yüksek bir işsiz yığınıyla karşı karşıyayız. Bunlar boşta yatarsa Türkiye üretim yapabilir mi? Onun için üretim devriminin özü; bugün geniş işsiz yığınlarını üretim süreçlerine sokmak, aynı zamanda mevcut üretim kapasitesini sonuna kadar kullanmak, fabrikaların çarkının dönmesini ve toprağın ekilmesini sağlamaktır. O bakımdan; iş sahibi olmak ve işsizliğe çare bulmak, üretim devriminin şu günkü temel görevidir.
Öyle programlar yapacağız ki yatırıma yönelik olacak. Çünkü tasarruf ve yatırım ne demek? 10,5 milyon kapıda bekleyen işsizimize iş bulmak demek. Onlar çalışacak ki üretecek; daha çok pamuk, daha çok demir, çelik, kömür, elbise, gıda üretecek. Bunların hepsi yeni fabrikalarla, yeni iş yerleriyle mümkündür. O da işsizlerin, tasarruf ve yatırımla kuracağımız tezgâhlarda ve makinelerde iş yapmalarıdır. O bakımdan işsizliğe son vermek için birinci meselemiz tasarruf yapmak ve yatırımdır. Nasıl bir çiftçi her sene ürettiği buğdayın bir kısmını tohumluğa ayırırsa, işte o tasarruftur ve yatırımdır. Çünkü o buğdayı tarlaya attığı zaman yatırım yapmış oluyor.
Aynı şekilde toplumlar da; kamu olarak ve özel sektör olarak, her yıl ürettikleri gayrisafi millî hasıladan bir kısmını ihtiyaçlarını karşılamak için tüketir, bir kısmını ise aynı çiftçinin tohumluğa ayırması gibi tasarruf eder. O tasarruf edilen değerlerle makine alır, teçhizat alır ve yatırım yapar. Böylece kapıda bekleyen 10,5 milyon işsizimize iş bulur ve üretimi artırırız. Artırdığımız üretimle de herkese daha fazla ekmek, eğitim, sanat, kültür ve gıda imkânı sağlarız.
Peki, her şey tasarruf ve yatırımda düğümlendiğine göre bu kaynak nereden bulunacak? Tabii ki israfa son vereceğiz. Devletin israfına, lüks tüketimine son vereceğiz; tamam, ama bu dişin kovuğunu doldurmaz. Popülist propagandalarla “uçaklara el koyalım, sarayı halka açalım, otomobillere el koyalım” deniliyor. El koydunuz diyelim, o saray yine saray. Onu üretime yöneltmiyorsan bir anlamı yok. Bunlar çok önemli kaynaklar değil, daha çok toplumla devlet yöneticilerini birleştirecek psikolojik uygulamalardır.
Eğer Türkiye ürettiğinin %25’ini tasarruf edecekse –ki bugün bu oran %12’lere düşmüş bulunuyor– bu, bütün sınıfların fedakârlığıyla mümkündür. Vatan Partisi yıllardan beri zorluklar olduğundan bahsediyor. Bu zorluklar yalnızca Amerikan emperyalizmiyle mücadelede veya güvenlik alanında değil, ekonomide de var. Şimdi koronavirüs ile birlikte o zorlukların içindeyiz. Üstelik üretim kapasitemiz daralıyor, bazı iş yerleri kapanıyor, hizmet sektöründe işsizlik artıyor. Bu zorlukları yenmek için tasarruf oranını artırmamız lazım. Tasarruf da vergi politikalarıyla ve bazı servetlerden alınacak vergilerle olur. Para basmak da bir tasarruf siyasetidir; çünkü para bastığımız zaman herkesin cebindeki paranın bir kısmını vergi olarak almış oluyoruz. Burada parası çok olandan daha çok vergi almış olduğumuz için adil bir vergilendirme söz konusudur.
Ancak bütün bunlar yetmiyor. İşçi sınıfına en temel vaadimiz; “İşini kaybetmeyeceksin” demektir. İflas eden işletmelerde işçiler sokağa atılıyor. Bizim bugün işçiye “Sana iki kat maaş vereceğiz” dememiz gerçekçi değildir; bu sadece işçilik adına dalkavukluk olur. Biz bilimsel olanı savunuyoruz. İflasları önlemek için Vatan Partisi çok önemli bir çözüm üretti: Kamulaştırma. İflas eden işletmeye devlet %51 ortak oluyor; %45 civarındaki payı işçi ve memura dağıtıyor, geri kalanını da işletme sahibine bırakıyor. Böylece üç bacaklı bir yapı kuruyor. Bu, işçi sınıfına sorumluluk yükleyen devrimci bir icattır. İşçi, “Patron bana ücret ver” demek yerine, “Bu işletmeyi nasıl daha verimli çalıştırırız, nasıl yeni tezgâhlar alırız?” diye düşünmeye başlıyor. Böylece işçi sınıfını hem işletmenin hem de Türkiye’nin yönetimine katıyoruz.
Bu ekmek teknesi kavramı; işçi sınıfı önderliğinde, Atatürkçülerle bilimsel sosyalistleri birleştiren bilimsel bir kavramdır. Bu çözümle hem işçilerden hem de patronlardan destek görüyoruz; çünkü onların da iflas edip ceketini alıp gitmesini değil, tecrübelerinden yararlanarak mülkiyet payı ile süreçte kalmalarını sağlıyoruz.
Sonuç olarak; işçi sınıfını palavralarla kandıramazsınız. Bugünün temel programı; işsizliğe son verecek, iş güvencesi sağlayacak, üretimi artıracak ve halkın fedakârlığıyla tasarruf-yatırım döngüsünü kuracak bir modeldir. Biz, üç yıl içerisinde tasarruf oranını %25’e çıkararak Türkiye’yi üretimle ayağa kaldıracağız. Türkiye’nin kurtuluşu, bütünlüğü bozulmadan bu üretim devriminden geçmektedir. Reklamlardan sonra değerli izleyenler, çok önemli ve sıcak bir konuyu Sayın Perinçek aktarıyor. Reklama gidiyoruz; reklamların ardından Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’in aktardığı çok önemli başlığa kaldığımız yerden devam edeceğiz. Sayın Perinçek, tasarruf konusunu aktarıyordunuz ve son cümlenizde reklamlara gitmeden önce %25’lik bir tasarruf oranı belirlediğinizi söylemiştiniz. Hem bu konuya devam etmenizi hem de programınızı biraz daha açmanızı rica ediyorum.
Evet, bakınız Türkiye’nin tasarruf oranı… Tasarruf şudur: Ürettiğimiz değerler bütün Türkiye çapında; 85 milyon nüfusumuz var, bunun bir kısmı çocuk vs. ama çalışan nüfusun ürettiği değerlerin toplamına “milli üretim” diyelim. Bunun bir kısmını tüketiyoruz; yiyoruz, çeşitli ihtiyaçlarda kullanıyoruz. Bir kısmını da tasarruf ediyoruz, yani tüketime harcamıyoruz. Tasarruf yatırıma eşitlenir; Keynes de bunu çok güzel açıklamıştır. Yatırım ne demek? Makine alıyoruz, alet-edevat, teçhizat, fabrika inşa ediyoruz. Tarımımıza, ticaretimize, turizmimize yatırım yapıyoruz. Bu yatırım, yeni ekmek tekneleri kurmak ve yeni üretimler demektir.
Bu tasarrufa ve yatırıma ayırdığımız pay, 2000’lerin başında %20-21 civarındaydı. Bu, bugüne göre çok iyi bir tasarruf oranıydı; ancak şu anda tasarruf oranı %12-13’lere kadar düştü. Bu kadar az tasarruf ederek Türkiye yatırım yapamaz, işsizliği büyütür. Çünkü sınırlı yatırımla çok az sayıda insana iş bulabilirsiniz. İşsizliğe son verilmesi için hükümetten taleplerde bulunuyoruz, bağırıyoruz, çağırıyoruz; ama tasarrufa geldiği zaman “Yok, tasarruf yapamazsın, ben daha çok ücret istiyorum” deniliyor. Bunlar önemli tutarsızlıklar. İşsizliği adım adım bitirmemiz ve bir refah ekonomisi kurup zenginleşmemiz için tasarruf oranını %25’e çıkartmamız lazım.
Bugünkü %12-13’lerden %25’e birden çıkartamayız; bu çok sert olur ve şok etkisi yapar. Bunu üç, hadi bilemediniz beş seneye yayarak adım adım gerçekleştirmeliyiz. Eğer bunu yapmazsak bir süre sonra maaşları ödeyemez hale geliriz. Devlet de ücretleri ödeyemez. Çok fazla “ücretçi”, “maaşçı” geçinen birtakım partilerin, grupların politikalarını kabul edecek olsak iki sene sonra ne maaş ne ücret ödeyebiliriz; Türkiye’nin üretim kapasitesinde de çok ciddi daralmalar olur.
Onun için işçiden, emekçiden, çiftçiden ve memurdan yana olan politika; lükse ve israfa son verdikten sonra —ki orada kimse itiraz edemez— çalışan sınıfların da belli bir tasarruf yapıp bunu yatırıma ayırması ve işsizliğe son vermesidir. Vatan Partisi, bu planları hazırlama görevini önüne koyuyor. Bunu başardığımız zaman işte üretim devrimi gerçekleşmiş olur. Bunun dışındaki üretim devrimi sözü palavra haline gelir. Üretim devrimi; tasarruf, yatırım ve emek seferberliğiyle olur.
Bir önemli kavram daha: Burada yalnız yüksek teknoloji değil, Türkiye’nin Denizli’sinde, Bursa’sında, Gaziantep’inde, Kayseri’sinde, Konya’sında, Samsun’unda, Trabzon’unda, Çorum’unda ve diğer küçük-orta sanayi kentlerimizde ardiyelere atılan makineler, teçhizatlar var. Turgut Özal döneminden başlayarak yakın zamana kadar bunlar paslanmaya terk edildi. Neden? Çünkü “yüksek maliyetle üretim yapıyorlar” dendi. Olsun, yüksek maliyetle üretim yapsınlar, bunu da yapmak zorundayız. O makine ve teçhizatı kullanacağız ki daha ileri teknolojiler için değer biriktirelim. Dolayısıyla yatırım, istihdam ve üretim siyasetinde geri ve ileri teknolojileri uyumlu halde kullanmak gibi bir sorunumuz var.
Tasarruf, yatırım ve istihdamı yani çalışan insan sayısını artırarak üretimi ve refahı çoğaltmak diye özetleyebileceğim bir devrimci programı Türk milletinin değerlendirmesine sunuyoruz. Bu program emekten, emekçiden, üreticiden yana; ama aynı zamanda sanayici ve tüccarları da kucaklayan, onların menfaatini işçi ve emekçi yığınlarıyla birleştiren bir programdır. İşçi sınıfının önderliği de böyle sağlanır. İşçi sınıfı bencil, sadece kendini düşünen bir sınıf olamaz. Kolektif bir üretim yaptığı için kendisiyle birlikte bütün halkı, bütün toplumu kurtaran sınıftır. İşçi sınıfına bencil politikalar dayattığımızda bunlar bizi başarıya götürmez, bir üretim devrimi politikası olmaz. Ayrıca işçi sınıfının bencilliğini kaşımak, işçi sınıfı tarafından mahkûm edilir çünkü sonunda işçiyi sokağa atan siyasetlere yönelmiş oluruz.
Sıradaki soruma geçmek istiyorum: İşsizlik ve üretimin canlandırılması konusu… Bu iki başlık aynı anda sağlanabilir mi? Yani bir yandan işsizliği çözerken bir yandan da işçilerin, memurların refahı artırılabilir mi? İstihdam demek, çalıştırmak demek, çalışan insan sayısını artırmak demek. Çalışan insan sayısını öyle bir hızla artırmalıyız ki işsizliğin artış oranının üstüne çıkmalı. Yani istihdam, büyüyen işsizlikten daha hızlı büyürse işsizlik düşer. Sadece istihdamı genişletmek yetmez, öyle bir çapta genişletmeliyiz ki işsizliğin büyüme hızı daralsın ve işsizliği yok edelim.
Bunun için ülkenin bütün üretim kapasitesini kullanmalıyız. Arazilerimizin ekilemeyen kısımlarının üretim süreçlerine sokulması, uygun yerlere zeytinlik yapılması, uygun üretim modelleri, teraslanma, su kanalları, barajlar… Bunların hepsini düşünen bir plan hazırlamak durumundayız.
Efendim, izleyici sorularına geçmek istiyorum. Dün Sayın Kemal Kılıçdaroğlu da dile getirdi; IMF ile tekrar oturup görüşülmesi gerektiğini ifade etti. AK Parti ve hükümet IMF ile tekrar anlaşır mı? Ve böyle bir anlaşma olursa Vatan Partisi buna nasıl bir yanıt verir?
Eğer anlaşırlarsa o hükümetle mücadele ederiz. Çünkü IMF ile anlaşmak Türkiye’nin yararına değil, IMF’nin buyruğuna girmek demektir. IMF’nin bütün dünyaya dayattığı bir program var ve biz o programla 1980’lerden bu yana 450 milyar dolar borca battık, ekonomik çıkmaza girdik. IMF’nin “öcüleri” dediğimiz başlıklar, bizim üretim devrimi programımızda çok önemli bir yer tutuyor. “Tarımı destekleme, köylü kamburdur”, “Maliyet enflasyonu olur, geri teknolojileri kullanma”, “Tezgahları, makineleri çöpe at” diyerek bizleri korkuttular. Biz bu ölçülerden korkmayacağız. Yüksek maliyetle de olsa o teknolojileri kullanmakta ısrar edeceğiz çünkü onlar bize katma değer sağlıyor. Onlardan vazgeçersek toplam üretim hacmimiz daralıyor.
Örneğin, Zonguldak’ın altındaki kömürü çıkarmazsak oradaki 40 bin işçiyi sokağa atar, kömürü dışarıdan alırız. Ne ile alacağız? Borçlanarak. IMF politikaları bizi üretimden vazgeçmeye, borçlanmaya ve en sonunda topraklarımıza, fabrikalarımıza el konulmasına sürüklüyor. “Para basma, enflasyon olur” dediler; şimdi Türkiye para basmaya başladı. Vatan Partisi’nin programına gelindi, Kemal Kılıçdaroğlu da bunun doğruluğunu kabul etti. Merkez Bankası’nın hükümetin değil, dünya finans merkezlerinin kontrolünde olması gerektiğini savundular. Bağımsız merkez bankası olmaz; ya Türk devletinin ya da dünya finans merkezlerinin kontrolünde olur.
Sonuç olarak IMF’ye “Hayır arkadaş” diyoruz. Milli bir programa kavuşmamız lazım; Atatürk devriminin karma ekonomi modeli, hem özel sektörü hem kamu sektörünü kamu menfaati temelinde seferber eden bir modeldir. Özel sektörün kârına karşı değiliz ancak aşırı bencil ve yağmacı bir sisteme imkan tanımayız.
Son olarak izleyicimizin sorusuna gelelim: “Sayın Perinçek’in sunduğu milli hükümet modelini destekliyoruz ama büyük burjuva ve patronlardan oluşan iktidar, iktidarını emekçilerle ve üreticilerle neden paylaşsın? Paylaşmazsa iflas mı eder?” Bakın, patronların durumunu anlayalım; bugün Türkiye’de fabrikalar iflas ediyor. Fabrikaları kim iflas ettiriyor? Dünya emperyalist sisteminin Türkiye’ye olan tecavüzü ve saldırısı söz konusudur. 19. ve 20. yüzyıllarda kapitalist ülkelerde yaşanan süreç; küçük esnafın, zanaatkarın ve küçük mülk sahiplerinin tasfiyesiydi. Ekonomi literatüründe de görüldüğü üzere, bu kesimler proleterleştirildi. Kapitalizmin gelişimiyle dikiş makinesi olan terzi yıkıldı, yerine konfeksiyon atölyeleri ve fabrikaları geldi; eski terzi ise artık bir işçiye dönüştü.
1990’dan sonraki küreselleşme saldırısıyla birlikte bizim gibi ülkelerde, küçük esnafın ve zanaatkarın ötesinde; büyük sermaye ve fabrika sahiplerinin de mülkiyetlerini kaybettiği bir süreç yaşanıyor. Bilimsel sosyalizm, bu gerçekleri görmeyi gerektirir. Sadece eski kitapları tekrarlayarak bilimsel sosyalizm yapılamaz; Yıldırım Koç’un aydınlıktaki yazılarında da belirttiği gibi, geçmişin teorisini bugüne olduğu gibi taşımak yanıltıcıdır. Bugünün Türkiye gerçeğini görmemiz gerekir.
İflas eden işletme sahipleri mülksüzleşiyor, bir tek ceketleri kalıyor. Kredi borçları altında ezilen bu insanlar, tıpkı küçük mülk sahipleri gibi yoksullaşma sürecine giriyor. Ekonomide yoksullaşmanın adı mülksüzleşmedir. Onları mülksüzleştiren işçi sınıfı değil, emperyalist dalgadır. Bu sistemin hedefi; Türkiye’de mülkiyetin olmaması, Türklerin sadece fabrikada çalışıp mülk sahiplerinin yabancılar olmasıdır.
Mülksüzleşen patron kesimi, bu süreçte emekçilerle ve halkla birleşen bir siyaset çizgisine geliyor. Emperyalist dalgadan şikayetçi olan bu kesimlere önderlik ettiğimizde, etrafımızda toplanıyorlar. Bu, işçi sınıfının ittifak kapasitesini ve hacmini gösteren, sınıfsal bir analizdir. Bu durum, burjuvaziye kuyruk takmak değil; Türkiye’nin ekmek teknesini korumak, herkesin ekmek yemesini sağlamak ve iktidara ilerlemeyi görebilmektir.
Ekonomi bilgisinden yoksun olanlar refahın nereden geleceğini soruyor. Refah, gökten zembille inmez; refahı sağlayan şey tasarruf ve yatırımdır. Petrol veya altın yerin altında olduğu sürece refah kaynağı değildir; onları çıkarmak büyük bir emek gerektirir. Üretim sürecine emekçiyi dahil etmeden, tasarruf ve yatırım yapmadan refah sağlanamaz. Bütün politikalarımızın anahtarı, üretimi artırmak ve işsizliğe son vermektir. Sadaka dağıtmak ise işsizliği büyütür; tasarruf ve yatırım olmadan “işsizliğe son vereceğim” demek bir palavradır.
Türkiye’nin genç nüfusu bir avantajdır ve nüfus planlamasından ziyade, bu genç nüfusu kaliteli eğitilmiş iş gücüne dönüştürme sorunu vardır. Bugün üniversite mezunu gardiyanlar değil, fabrikalarda frezeciye, elektrikçiye, tornacıya ihtiyaç vardır. Bu nedenle, sanayi ve tarım kalkınma planına uygun bir istihdam planlaması ve eğitim sistemi şarttır.
İşsizliğin sona ermesi, toplumsal huzur ve ahlaki açıdan da hayati önem taşır. İşsizlik ortamı şiddeti artırır, suça meyili çoğaltır ve ahlakı bozar. Kadın emeğinin üretim süreçlerine girmesi ve kadının ekonomik özgürlüğünü kazanması da ancak işsizliğin sona erdirilmesiyle mümkündür.
Yabancı sermaye konusuna gelince; Türkiye ekonomisinin asıl kan kaybı fabrikalardan ziyade finans mekanizmaları, dolar-borsa vurgunu ve yüksek faizli dış borçlanmadır. Üretime yönelen, istihdam yaratan ve uzun vadeli kalacak yabancı sermaye kabul edilebilir; ancak sıcak para komisyonculuğu gibi, üretimle ilgisi olmayan, kısa sürede yüksek faizle kaynak transferi yapan yağmacı sisteme karşıyız.
Son olarak, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyindeki petrol alanlarına odaklanması gibi yaklaşımlar, Türkiye ekonomisini kurtarmaz, aksine batırır. Suriye’nin toprak bütünlüğü; hem güvenlik hem de ekonomik açıdan Türkiye için biricik çözümdür. Bunun dışında; “orada 50-60 kilometre eninde, 400 kilometre boyunda alanlar kurmaya, bölgeler kurmaya kalkarsanız başınıza öyle işler gelir ki, o Türkiye ekonomisini de mahveder. O, sonuç itibarıyla başka ülkelerin topraklarına girme anlamını taşır. Size getireceği külfetler; yalnız ekonomik külfetler değil, kanla ödenecek külfetlerdir.”
Efendim, izleyicilerimizden çok soru var. Bir ara vermemiz gerekiyor, sizi biraz dinlendirelim. Kısa bir aranın ardından izleyicilerimizin sorularıyla devam edeceğiz.
***
Değerli izleyenler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Sayın Perinçek’e sorularınızı yönetmeye devam ediyoruz.
Bir izleyicimiz şöyle soruyor: “Sayın Perinçek, yıllarca partinizin ismi İşçi Partisi’ydi ve yıllarca işçilerin haklarına ilişkin programlar açıkladınız. Bugün neden genel olarak ‘üretici’ diyor, ‘sanayici’ diyorsunuz? İşçilerle partinizin arası mı açıldı?”
“Efendim, İşçi Partisi iken de hep üreticileri savunuyorduk. İşçi Partisi güzel bir isim, benim çok sevdiğim bir isim ancak toplumdan bize hep ‘Siz yalnız işçilerin partisi misiniz?’ şeklinde talepler geliyordu. Oysa bizim programımız 1960’lardan, 68’lerden bu yana aynıdır. 52 yıldır partimizin tarihinde hedefimiz Milli Demokratik Devrim’dir. Bu devrim; işçi sınıfının önderliğinde, köy emekçileri, çiftçiler, küçük esnaf, sanatkâr ve milli sermaye sahiplerinin ortak hükümetidir. Onların ortak çıkarlarını savunmak ve üretim temelli bir ekonomi inşa etmek programımızın özüdür. 60 yıldır bunu savunuyoruz.”
“İşçiden vazgeçmek olur mu? İşçi en örgütlü sınıfımızdır ve bu üretim devrimine önderlik edecek sınıftır. Çünkü bencil olmayan, verici ve toplumu kurtarmaya hazır bir sınıftır. Burjuvazi öyle değil; toplumu sömürerek de kazanç sağlayabilir ama bu bir çıkmaz yoldur. İşçi sınıfının bencil olmayan bilimsel programı, toplumun kurtarıcısı rolünü üstlenir. 1848’lerden beri bilimsel sosyalizmin özü de budur; yani işçicilik hiçbir zaman dar bir işçilik değildir, işçinin bütün toplumu kurtarmasıdır. İşçi sınıfı, milletin iktidarını sağlayarak kendini kurtaracaktır. Öncülük dediğimiz şey, kendiliğinden oluşan bir durum değil, işçi sınıfının tarihi tecrübelerini bilimsel bir şekilde tespit edip önüne strateji koymaktır.”
***
“Vatan Partisi adı da bu süreçte bize toplum tarafından önerildi ve partimizce benimsendi. Bu isim, dönemin ihtiyaçlarına çok iyi denk düştü. İşçi sınıfının vatanı koruma görevinin önde olduğu bir zamanda, vatan savunması esastır. Hikmet Kıvılcımlı büyüğümüzü de saygıyla anıyoruz; vatan, sadece kaya parçalarından ibaret değildir. Eğer üzerinde çalışılıyorsa, fabrikalar varsa, tarım yapılıyorsa vatan odur. ‘İşçilerin vatanı yoktur’ söylemi hiçbir şekilde doğru değildir; işçi sınıfı ancak vatanıyla birleştiği zaman tarihi rolünü oynayabilir. Vatansız olanlar, yabancı güçlerle iş birliği yapan komprador takımlarıdır. İşçi sınıfı en vatansever sınıftır.”
***
“Kambiyo rejimi konusunda; evet, Türkiye’nin bir kambiyo rejimine ihtiyacı var. Eğer dövizi serbest bırakırsanız ve devlet kontrolü olmazsa, üretime yönelik bir para politikası izleyemezsiniz. 1980 sonrasında Turgut Özal ile başlayan süreç, Türk Lirası’nı ülkeden kovma ve doları istila ettirme siyasetiydi. Bu, IMF’nin ve dünya finans merkezlerinin dayattığı bir yağma sistemiydi. Amerika, doları kâğıt maliyetine basıp dünyaya yayarak haraç topluyor. Türkiye, yavaş yavaş bu sömürü düzeninden çıkıp kendi parasını koruyacağı kararlı siyasetlere yönelecektir. Paraların üzerindeki resimlerin değişmesi, Atatürk resimli paraların gelmesiyle hem haraç sisteminden kurtuluruz hem de döviz darboğazını aşarız.”
“İş Bankası hisselerinin hazineye devredilmesi ise ekonomik açıdan çok büyük bir değer ifade etmese de, miras hukuku ve hukuk devleti açısından hassas bir konudur. Atatürk’ün vasiyeti, anayasal güvence altındaki mülkiyet hakkının bir parçasıdır ve dokunulmazdır. Bu tür yollara tevessül etmemek yerinde olur.”
***
“Üretim devrimi kurultaylarımız koronavirüs salgını öncesinde Ege, Marmara, Orta Anadolu ve Çukurova’da çok başarılı geçti. Sermaye sahiplerini, sanayicileri ve üreticileri bir araya getirdik. Rusya ve Çin ile yapılan görüşmelerde de aynı başarıyı yakaladık. Salgın nedeniyle bir süre ara versek de, Malatya, Maraş, Erzincan, Elazığ, Erzurum ve Karadeniz bölgesindeki çalışmalarımız devam edecek. En sonunda Ankara’da büyük bir katılımla, seçilen delegelerle bir üretim devrimi bildirgesi ilan edeceğiz.”
“Atatürkçülük, vatan savunması mı yoksa laiklik öncelikli mi tartışmasına gelince; Atatürk bir sorunu icat etmez, toplumun önündeki gerçekçi sorunu çözer. 1918’de öncelik istiklal ve vatanın bütünlüğüydü, 1923’te ise ekonomi ve aydınlanmaydı. Devrimci çözüm, o anın ihtiyacına göre şekillenir. Dolayısıyla vatan savunması ve aydınlanma, Türkiye’nin kurtuluşu için birbirini tamamlayan süreçlerdir.” Ondan sonra Şeriye ve Evkaf Vekâletlerinin kaldırılması ve Tevhid-i Tedrisat Kanunu, yani öğrenimin birliği kanunları çıkartıldı. Çünkü bu hem aydınlanma için hem de ekonominin ihtiyacı olan eğitilmiş bilimsel iş gücünün ve emek gücünün sağlanması için şarttı. Türkiye, bu süreçte önüne konulan hedefleri gerçekleştirmek durumundaydı. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktığında laiklik nutukları atıyor; ancak bugün bazılarının yaptığı gibi Atatürkçülüğü, meyhanede rakı içmeye veya mini etek mücadelesine indirgemiyor.
Türkiye’nin önündeki devrimci süreçleri başarıyla götürmek için ne gerekiyorsa o yapıldı. İstiklal mücadelesi lazımken “Ya istiklal ya ölüm” dendi. Ardından hilafetten kurtulmak, aydınlanmak, eğitim ve öğretimde birliği sağlamak, ekonominin ihtiyacı olan iş gücünü oluşturmak, halk evleri ve köy enstitüleri gibi adımlarla halkı aydınlatmak gerekiyordu. Atatürk, Türkiye’nin önünde çözülmesi gereken temel sorunları her zaman doğru saptadı.
19 Mayıs 1919’dan bugüne 101 yıl geçti. Devlet yöneticilerinin açıklamalarına ve törenlere baktığımızda, Atatürk’ü sadece tarihi bir hatıra olarak değil, önümüze ışık tutan bir rehber olarak konumlandırdıklarını görüyoruz. Sayın Tayyip Erdoğan, Gençlik ve Spor Bakanı, valiler ve komutanlar; vatanın bütünlüğü, Türkiye’nin güvenliği, Doğu Akdeniz’deki tehditlerin göğüslenmesi ve terörle mücadele konularında Atatürk’ün bir esin kaynağı olduğunu vurguluyorlar. Vatandaşımız da yüreği Mehmetçik ile çarparak, vatan bütünlüğü için bu noktada birleşiyor.
Ancak küçük bir azınlık, Atatürkçülüğü ve laikliği yanlış yerlere indirgeyerek toplumu “laikler ve İslamcılar” diye bölmeye çalışıyor. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da cepheyi böyle kursaydı İstiklal Savaşı diye bir şey olmazdı. O dönemde bu tür ayrıştırıcı unsurlar vardı ama onlar kenarda köşede kaldılar, hatta İstanbul’da İngilizlerle iş birliği yapanlar durumuna düştüler.
Bugün birtakım Atatürkçü olmayan Atatürkçüler, Türkiye’nin gerçek sorunlarına bakmıyor. Mehmetçik; Barış Pınarı’nda, Fırat Kalkanı’nda, Afrin operasyonunda veya teröre karşı mücadele verirken ortada olmayanlar Atatürkçü değildir. Bugün Atatürkçülük; PKK ve FETÖ ile mücadelede, 15-16 Temmuz’da Türkiye’yi savunmakta ve ordunun içindeki karanlık yapıları temizlemekte gösterilen duruştur. Tayyip Erdoğan düşmanlığını “Atatürkçülük” maskesiyle yürüterek Türkiye’nin düşmanlarıyla aynı hizaya gelenlerin, Atatürk ile hiçbir ilgisi yoktur.
Bugün Türkiye’nin önünde at başı giden iki temel sorun var: Biri vatan savunması, yani teröre karşı mücadele ve Mavi Vatan’ın korunması; diğeri ise üretim devrimidir. Atatürkçülük, bu mevzilerde tutarlı bir şekilde durmaktır. Altı ok programını; cumhuriyetçilik, milliyetçilik, devletçilik, laiklik, halkçılık ve devrimciliği bu gerçeklikler ışığında uygulamaktır. Yoksa meyhanede ya da kılık kıyafet üzerinden Atatürkçü olduğunu iddia edip halkı aşağılayanların, halkın önündeki sorunlardan haberi yoktur. Hatta bu sahte Atatürkçülerden bazıları, Türk ordusunun yenilmesini temenni edecek kadar ileri gitmişlerdir.
Atatürkçülük kalıplaşmış bir ezber değil, zekâ ve zihinsel bir faaliyettir. Atatürk, Anıtkabir’den kalkıp bize hangi sorunu nasıl çözeceğimizi söyleyemez; bunu biz bulacağız. Bugün Atatürkçülük, Avrasya’da yükselen uygarlığın önünde bulunmaktır. Batı’nın köhnemiş, yıkılmakta olan uygarlığının kuyruğuna takılmak, Atatürkçülüğün tam tersidir. Asya’dan yükselen kamucu, paylaşmacı, barışçı ve emek yanlısı uygarlıkta yer almak gerekir.
—
Maide Anne’yi buradan saygıyla selamlıyoruz. Berlin’de bir ana yüreğiyle çocuklarını HDP’den ve PKK’dan geri istiyor; Avrupa’nın göbeğinde büyük bir mücadele veriyor. Hepimiz Maide Anne ile beraberiz. PKK’nın dağdaki evlatlarımıza sesleniyoruz: Amerika’nın elinize tutuşturduğu o silahları bırakın. Kardeşlerinize kurşun sıkmak, mayın döşemek bir insan için utançtır. Gelin, Türkiye’mize dönün; güvenlik güçlerimiz sizi kardeş olarak karşılayacaktır.
19 Mayıs bayramınız kutlu olsun. Vatanımızda, ailelerinizin kucağında birleşmeniz dileğiyle. Bu gece saat 01.00 itibarıyla programımızın tekrarını izleyebilirsiniz. Önümüzde güzel bir bayram var, evlerimizde kalarak bayramımızı geçirelim. Şimdiden herkesin 19 Mayıs ve Ramazan Bayramı kutlu olsun. Haftaya görüşmek üzere.

