Çıkış Yolu • 12.05.2020

Çıkış Yolu • 12.05.2020

M.K.: Mutlu akşamlar efendim. Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Ulusal Kanal ekranlarından bizi izleyen ve ulusal radyo frekanslarından bizi dinleyen tüm izleyicilerimize iyi akşamlar, mutlu günler diliyoruz. Her hafta salı günü olduğu gibi bu hafta yine Çıkış Yolu ile karşınızdayız. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, yine Çıkış Yolu’nda rotayı gösteren çözümlerini aktaracak. Efendim, yayınımıza hoş geldiniz.

Doğu Perinçek: Hoş bulduk, merhabalar. Bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz.

M.K.: Efendim, gündemde çok fazla başlık var. Özellikle siyasetin gündemi, koronavirüsle mücadelenin bir adım ötesine geçti. Türkiye’de bundan sonra nasıl bir siyasi dönem olacak? Hangi denklemle Türkiye yoluna devam edecek? Bunlar tartışılıyor. Sosyal medyada da “HDP kapatılsın” başlığıyla bir Twitter çalışması var. Bu konuyla ilgili ilk sorumu sormak istiyorum. HDP yöneticilerinden ve eski milletvekili Sırrı Süreyya Önder, İYİ Parti ile ilgili bir çıkış yaptı. “Bize geldiler, tavsiyeler aldılar, bizden fikir istediler; şimdi bize karşı duruş sergiliyorlar” özetinde bir açıklaması oldu. İYİ Parti Sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu’nun da yanıtları oldu. Bu tartışmayı nasıl yorumluyorsunuz?

Doğu Perinçek: Öncelikle izleyicilerimizi saygıyla, sevgiyle selamlıyoruz. Siyasette bu tür şantaj ve tehditler, siyaset ahlakına yakışmıyor. “Bize geldiler” falan diyorlar; nerede gelmiş, kim gelmiş, nerede görüşmüşler? İYİ Parti bir insan yolladıysa, isim vermeden veya yer belirtmeden yapılan bu açıklamalar kamuoyunda lafın dolaşmasına yol açıyor. Dürüst siyaset nedir? “Falanca geldi, falanca yerde görüştük, bizden şunları istedi” diye Sırrı Süreyya Önder’in açık ve net bir açıklama yapması lazım. Bu tür ifadeler İYİ Parti’ye karşı bir tehdit ve şantaj niteliği taşıyor; “Bakın, sonra açıklarım” gibi… Bunlarla kamuoyunun meşgul olmaması lazım.

Eğer mesele HDP’ye ve PKK’ya karşı duruşumuzu ve kararlı mücadelemizi kanıtlamaksa, bunun tek bir ölçüsü vardır: HDP kapatılsın. Hükümetin elinde yetkiler var; Ceza Muhakemesi Kanunu’nun ilgili maddesine göre Bakanlar Kurulu toplanır, Adalet Bakanı’na görev verir, o da Yargıtay Başsavcılığı’na başvurur. Yargıtay Başsavcılığı da dosyayı değerlendirir ve uygun görürse kapatma davasını açar. Siyasi Partiler Kanunu, Mecliste grubu bulunan partilere de bu imkânı tanımıştır. İYİ Parti’nin PKK’ya karşı bir tavrı varsa yapacağı şudur: Dosyayı hazırlar, Meclise başvurur. Yoksa televizyonlarda “HDP’ye her yıl neden 80-90 milyon Türk lirası yardım yapılıyor?” diye şikâyet etme hakları yok.

Madem bu yardımın yapılmasını istemiyoruz, madem HDP’li belediyelerin Mehmetçiği arkadan vurmasına, terörist toplamasına ve haraç almasına razı değiliz; o zaman bunun bir tane yolu var: HDP’nin kapatılması için dava açılması amacıyla Yargıtay Başsavcılığı’na başvurmak. Vatan Partisi olarak biz geçmişte dört kez bu dosyaları hazırladık ve hukuk bürosu başkanlarımızla gidip Yargıtay Başsavcılığı’na kapatma davası dilekçelerimizi verdik.

HDP, bugün bölücü faaliyetin odağı haline gelmiştir. Kürdistan adına konferanslar topluyorlar, kongrelerinde PKK marşları söyleniyor, teröristler için saygı duruşları yapılıyor ve açıkça terör örgütüne övgüler diziliyor. Yargıtay Başsavcılığı’nın bu davayı açması gerekir; gecikmesi bir görev ihmalidir.

M.K.: Meclisteki diğer partilerde bu konuda bir direnç olduğu görülüyor. Sizce bu direncin sebebi nedir?

Doğu Perinçek: Sebebini kendilerine sormak lazım ama “Kapatılınca yeniden açılıyor, bu şekilde önlenmez” gibi çok yanlış tespitlerde bulunuyorlar. PKK’ya karşı mücadele, ancak devletin ve milletin topyekûn mücadelesiyle başarıya ulaşır. Bu mücadele sadece Türk Silahlı Kuvvetleri’ne veya polise bırakılamaz; köy korucumuzdan bütün milletin imkânlarına kadar topyekûn seferber olunması gerekir. Çünkü arkasında Amerika ve Avrupa ülkeleri gibi güçler var.

HDP’ye yasal planda örgütlenme imkânı tanınması terörün işine yarıyor. Diyarbakır anneleri ne diyor? “Çocuklarımız HDP binalarından dağa yollandı.” HDP, militan ve haraç toplama örgütü haline gelmiş. Devlet olarak bir yandan “terörün finans kaynaklarını kurutacağız” diyorsunuz, öte yandan her yıl bu örgüte 90 milyon lira ödüyorsunuz. Bu, terör örgütünü beslemektir. HDP’nin kapatılması bu nedenle çok önemlidir.

M.K.: Muhalefet tarafı, özellikle Cumhuriyet Halk Partisi, HDP’yi PKK’dan ayrıştırma üzerine söylemler kuruyor. Bu bugün mümkün mü?

Doğu Perinçek: Nasıl mümkün olsun? HDP’nin bütün varlık sebebi PKK’dır; PKK olmasa HDP diye bir şey olmaz. CHP bu söylemleri milleti aldatmak için kullanıyor, kendileri de buna inanmıyor. HDP’nin PKK’dan kopması mümkün değildir. Bu, CHP’nin terör örgütüyle yaptığı iş birliğini gizlemeye yönelik bir perdeleme faaliyetidir.

M.K.: Hukuki deliller yeterli mi?

Doğu Perinçek: “Bölücü faaliyetin odağı haline gelmek” zaten tek başına yeterli bir sebep. Daha ne kadar delil olacak? Kongrelerindeki konuşmalar, yayınladıkları bildiriler, Kandil ziyaretleri, bizzat yöneticilerinin “Sırtımızı Kandil’e dayıyoruz” sözleri… Klasörler dolusu delil var. Vatan Partisi olarak biz, en kuvvetli delilleri derleyip 20-30 sayfalık başvurularla zaten Yargıtay Başsavcılığı’na sunduk.

M.K.: İYİ Parti’nin HDP’ye verdiği yanıtları nasıl değerlendiriyorsunuz? İYİ Parti’de bir değişiklik mi var?

Doğu Perinçek: Ben sözlere değil pratiğe bakıyorum. İYİ Parti, Cumhuriyet Halk Partisi’nin yanına konumlandı ve onunla ittifak ederken HDP-PKK ile de aynı cephede buluştu. İYİ Parti, MHP’ye karşı yapılan bir operasyonla kuruldu. Meral Akşener ve arkadaşları kopartıldı ve CHP’nin yanına oturtuldu. CHP ile İYİ Parti arasındaki 15 milletvekili transferi gibi olaylar kanuna karşı hilelerdi. Yapılan iş; MHP’den koparılan bir parçayı alıp PKK’nın yanına oturtmaktı. Bunu tek başına CHP yapamazdı, İYİ Parti üzerinden yaptılar. Bugün merkezde CHP, bir tarafında İYİ Parti, diğer tarafında HDP, FETÖ, Babacanlar, Davutoğullar ve Saadet Partisi var. Hepsi bir cephe oluşturdu. HDP’yi Meclise sokan bizzat Cumhuriyet Halk Partisi’dir. İYİ Parti ne kadar sert sözler söylerse söylesin, bu konumunu değiştirmiyor; CHP ile beraber olmak, HDP ve PKK ile de beraber olmaktır. İYİ Parti, yapay ve bir operasyon partisi olarak Türkiye’nin geleceğinde yer alamaz. Dolayısıyla amaç Cumhur İttifakı’nı zayıflatmaktı. Yani AK Parti ve MHP ittifakının kurduğu hükümeti yıkmak/indirmek bu amaçla sahneye çıkartıldı ve görevini de yaptı; ancak başarılı olamadı. Şimdi o işlevini de tamamladı, “Yapay Parti”nin bir zemini kalmadı. Aldatılan insanlar da aldatıldıklarını görmeye başladılar. İYİ Parti’nin tabanında yer alan insanlar, demin söylediğimiz gerçekleri kendi günlük hayatlarında yaşıyorlar. Yani CHP ile beraber; efendim PKK ve HDP ile beraber, böyle bir CHP’nin içinde yer aldıklarını apaçık görüyorlar. O yüzden partiden ayrılmalar, çözülmeler başladı. Dolayısıyla İYİ Parti’nin yarını yok; Türkiye’de siyaset yapması için bir zemin ve geçerli bir sebebi, hikmeti mevcut değil.

Hangi konumda? Bir yandan milliyetçilik bayrağını taşıyor ama yaptığı bütün işler milliyetçiliğe ters. Amerika’nın kontrolünde olan bir parti. O nedenle kurulurken biz “Gladyo’nun kraliçesi” şeklinde konuşmuştuk, öyle olacağını gördüğümüz için. Bu tanımlama halen geçerli mi? Geleceği yok, bu anlamda tabii ki geçerli. Mesela 15-16 Temmuz FETÖ darbesi sırasında İYİ Parti’nin liderleri neredeydi? Göremedik, nereye saklanmışlardı? Ya da saklanmalarına da lüzum yok; İYİ Parti ile FETÖ arasında bir yakınlık olduğu çok açık. Geçmişi tartışmıyorum; kurulan cephe zaten Fetullahçı Terör Örgütü’nü kucağına alan, onu kurtarmaya çalışan ve PKK ile birlikte hareket eden bir cephe.

Dikkat edilirse dış politikada da İYİ Parti; Türkiye’deki en Amerikancı tezleri savunan, tamamen Amerika ile uyumlu hareket eden bir parti. Asya siyasetine, Türkiye’nin güvenliğine ilişkin politikalara bakalım. Hatta yer yer Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı bozguncu ifadelerine bakalım. Ne demek “tosuncuklarınızı yollayın”? Türk Silahlı Kuvvetleri İdlib’e, Suriye’ye girerken; efendim Afrin operasyonu başladığı zaman Meral Akşener ne diyordu? “Tosuncuklarınızı gönderin.” Savaşa girilirken böyle bozgunculuklar yapılır mı? Oradaki Mehmetçik’in moralini bozmak, Mehmetçik’i isyana kışkırtmak ve “Liderler, hükümet yukarıda oturuyor, çocuklarını savaşa yollamıyor, fakir fukara Mehmetçik’i ateşe sürüyor” duygusunu yaratmak… Bunlar düşmanın yapacağı propagandalardır. Bu propagandaları yaptılar, bunları görmemiz lazım.

Başka dış harekatlarda; Amerika ve İsrail’in bölgesine, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yaptığı harekatların hepsinde dikkat edersek, İYİ Parti’nin muhalefet yapma adına bozguncu tavırlar aldığını görüyoruz. Bunu toplumun önünde çok açık yapamıyor; daha sinsi, el altından ve dolaylı yöntemlerle yapıyor ama bozgunculuğu apaçık ortada.

***

İzleyicilerden gelen soruları size sormak istiyorum. Bir izleyicimiz HDP ile ilgili bir soru yöneltmiş. “Tüm baskılara rağmen, yani PKK temizleniyor olmasına rağmen HDP’nin oylarında bir düşüş yaşanmıyor. Bu oylar PKK’nın oyları mı?” diye sormuş.

Hayır efendim, düşüyor. Seçimlerde de görüyoruz, HDP’nin oylarında çok düşüş var. Ama HDP, Cumhuriyet Halk Partisi gibi ana muhalefet partisinin himayesine girdi. Koskoca bir ana muhalefet partisi onu kanatlarının altına aldı. CHP, HDP’yi terk etse o oylardaki düşüş çok daha hızlı olacak. Güneydoğu ve Doğu’da biz varız, insanlarımızla görüşüyoruz; HDP’den uzaklaşma ve kopma var. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin PKK’yı ezmesini, bastırmasını Türk milleti alkışlıyor; Türk’üyle, Kürt’üyle bütün bölge halkı Mehmetçiğin başarılarını destekliyor.

Anketler ne diyor bilmiyorum ama çoğu batı yönlendirmesiyle çalıştığı için PKK ve HDP’yi koruyan anketler üretiyorlar. Bu anketçiler geçmişte de HDP oylarını pompalayan roller oynadılar, şimdi de sürdürüyorlar. Güneydoğu’yu arayalım, tanıdıklarımıza, ailemize, eşimize, dostumuza soralım; orada toplumun HDP’den soğuduğunu herkes söyleyecektir.

Bir izleyicimiz de; “Kürt yurttaşların haklarıyla ilgili artık yeni bir kazanım alanı kalmadı. Dolayısıyla HDP’nin var olması için de bir gerekçe kalmadı” şeklinde bir yorum yapmış. Bu yorumda şu yanlış var: Sanki HDP, Kürt yurttaşların haklarını kazansın diye kuruldu! Öyle değil; HDP aynı zamanda Kürt’e de ihanet eden bir partidir. Türk’üyle, Kürt’üyle bu millete karşı Amerika’nın planlarına hizmet ediyorlar. Onu bir Kürt partisi olarak görmek çok yanlış; o Amerika’nın partisidir. Kapatılmamasının sebebi de bugüne kadar Amerika’dır. HDP kapatılacak olsa batı çevrelerinden hemen itirazlar yükseliyor; Amerika, Türkiye’de demokrasiyi HDP üzerinden tanımlıyor.

Hatırlarsanız, 2003 yılı 2 Nisan’ında Abdullah Gül’ün, Amerikan Dışişleri Bakanı Powell ile imzaladığı 2 sayfa 9 maddelik gizli bir anlaşma vardı. Bu gizli anlaşmanın maddelerinden biri, Türkiye’de PKK’nın yasallaştırılması ve özerklikti. Abdullah Gül, 24 Mayıs 2003 günü Vatan Gazetesi yazarı Murat Bey’e bu anlaşmayı itiraf etti. “İki sayfa dokuz madde” diyerek son derece somut bir durumdan bahsediyoruz. Sayın Abdullah Gül’e buradan tekrar soruyorum: O gizli anlaşmanın içeriği nedir? Nasıl gizli anlaşma yaparsınız? Anlaşmalar meclis tarafından onaylanır. Bu, Türkiye’nin değil, Abdullah Gül’ün kendi hizmet sözleşmesidir. Şimdi o sözleşmenin bir maddesi de PKK’nın yasallaştırılması. İşte PKK, HDP ile yasallaşıyor. CHP de 2017 Aralık’taki kongresinde 1200 delegenin iştirakiyle “Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı”nı kabul etti. Bu gizli anlaşmalarla Türkiye’ye HDP/PKK dayatıldı.

Bir izleyicimiz de “Bunu bilerek oy verenler suçlu mudur?” diye soruyor. Hayır, bakın suç başka, hata başka. HDP’ye oy vermek bir vatandaşın yanlış seçimidir, büyük bir hatadır. Ama suç, ceza kanununda tanımlanmış eylemi yapmaktır. HDP belediyesinin vincini PKK’ya vermek, PKK’nın hendek kazması için belediye olanaklarını kullanmak, PKK’ya adam toplayıp dağa yollamak veya haraç toplamak suçtur.

“HDP’nin oyları nereye gider korkusuyla partiler buna ses çıkarmıyor” yorumuna gelince; bu anlayış, Türkiye’yi hiçbir şekilde düşünmeyen, son derece çıkarcı ve bencil partilerin sahip olabileceği bir görüştür. Mehmetçik HDP ile PKK ile savaşıyor. Bir yandan Mehmetçiye “Vatanın bütünlüğünü sağla” diyoruz, bir yandan da Mehmetçiği sırtından vuracak teröriste meclis kürsüsünü açıyoruz. Bu, terörle mücadeleyi anlamayan, onu benimsemeyen partilerin tavrı olabilir.

***

Ahmet Davutoğlu dün yine Vatan Partisi’ni hedef aldı. Ancak demin izlettiğiniz sözlerde Vatan Partisi’ni tarif eden bir şey çıkartamadım. Daha önce 28 Şubat bağlamında isimlerimizi zikretti, onunla ilgili konuşabilirim ama o saydığı sıfatların Vatan Partisi ile en küçük bir ilişkisi yok.

Vatan Partisi, Türkiye’de 1970’lerden bu yana tam 50 yıldır FETÖ’ye karşı mücadele eden tek partidir. Bütün partiler FETÖ’den destek aldılar, milletvekillikleri sağladılar, plaketler aldılar, madalyalar taktılar, Fethullah Gülen’i övdüler. Fethullah Gülen’in, CIA ile birlikte dünyada bir eğitim ağı kurmasına destek oldular. Kimse mahcup duruma düşmesin diye şimdi tek tek saymayayım ama hepsi bunu yaptı. Bütün bunlar yapılırken bir tek Vatan Partisi, FETÖ’nün Amerika’nın bir maşası olduğunu, Amerika’nın bu örgüt marifetiyle Asya’da, Afrika’da, Batı Asya’da darbe planlarına hizmet ettiğini söyledik. Fethullah Terör Örgütü adını ben koydum; herkes onu baş tacı yaparken, neredeyse peygamber ilan edecekken, bir tek biz “Bu bir terör örgütüdür” diyorduk. Bize “Silahı nerede?” diye soruyorlardı; biz de “Silahı Türk devletinin, Türk ordusunun, Türk polisinin cephaneliklerinde” diyorduk. Biz de dedik ki: “Hayır, ordunun ve polisin depolarında Fethullahçı Terör Örgütü’nün silahları duruyor.” Maalesef yargı o dönemde çok yanlış kararlar aldı; “Bunun silahı yoktur, silahlı eylemi yoktur, dolayısıyla terör örgütü değildir” dediler. O zamanlar buna sadece biz karşı çıktık. O nedenle Türk Silahlı Kuvvetleri ile birlikte Silivri hapishanelerine atıldık. Şimdi ise herkes FETÖ’ye karşı, tabii ki memnunuz. Herkesin bu tavrı alması veya bunu ifade etmesi Vatan Partisi’nin ve Türk milletinin büyük bir zaferidir. Ancak 10-15 sene öncesine veya 2016 gecesine değil, bugüne bakalım. Sayın Davutoğlu, Sayın Babacan ve Abdullah Gül bugün hâlâ FETÖ ile ittifak halindeler. Cumhuriyet Halk Partisi de öyle; “Hapishanedekileri çıkartacağız” diyorlar, “104 bin kişiyi tekrar devlete alacağız” diyorlar. Kılıçdaroğlu, hapishane duvarlarının önüne gidip orada yatan FETÖ ve PKK mensuplarına dayanışma mesajları veriyor. Davutoğlu, Gül ve Babacan da buna dahil; FETÖ ile ilişkileri hâlâ devam etmektedir. Eğer 15 Temmuz darbesi başarılı olsaydı onlar Türkiye’yi yöneten makamlarda olacaklardı; başarılı olmadığı için şimdi AK Parti’den ayrılmak zorunda kaldılar.

28 Şubat’ın FETÖ’ye karşı olmadığını söyleyenler yanılıyor. 28 Şubat sürecinde Fethullah Gülen Amerika’ya kaçtı. MİT’in 28 Şubat öncesindeki meşhur raporu, yani Çiller Özel Örgütü raporu, doğrudan Fethullah Terör Örgütü ve Tansu Çiller’i hedef alıyordu. Bu rapor 28 Şubat’a gerekçe olmuştur. Erbakan, Tansu Çiller’i meclis kürsüsünden “Amerika’nın ajanı” olarak tanımlamasına rağmen birkaç ay sonra onunla hükümet kurdu; yani dolaylı olarak o dönemde FETÖ ile de birleşmiş oldular. 28 Şubat’ın esas hedefi FETÖ ve Çiller üzerinden Amerika idi. 2014’ten beri izlenen siyaset de aslında 28 Şubat’ın siyasetidir. O dönemde Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı, Tansu Çiller hakkında Amerika ajanlığı iddiasıyla savcılığa suç duyurusunda bulunacak kadar kararlı bir tavır almıştı. 28 Şubat’tan sonra yüzlerce subay FETÖ bağlantısı nedeniyle ordudan ihraç edildi. Bugün 28 Şubat’a düşmanlık edenler, FETÖ ile aynı kaderi paylaşanlardır; Sayın Ahmet Davutoğlu’nun 28 Şubat düşmanlığı da buradan gelmektedir.

28 Şubat, PKK ile mücadelede de önemli bir süreçti. O dönem kurulan Ecevit hükümetleri, 2002’ye kadar vatan mevzisinde, emek mevzisinde, Atatürk devrimlerine bağlı bir siyaset izledi. 2002’de Ecevit hükümetinin devrilmesi, Amerika’nın Irak’a saldırı planları öncesinde planlanmış bir tertiptir. Hüseyin Kıvrıkoğlu’nun görev süresinin uzatılmasını engellemek ve Ecevit’i iktidardan uzaklaştırmak için yapılan bu operasyon, 28 Şubat sonrası oluşan olumlu süreci sekteye uğrattı.

Sayın Davutoğlu’nun yargılanması konusuna gelince; hukuk açısından suç oluşturacak siyasi eylemleri var mı, bu ayrı bir konu. Ancak Abdullah Gül’ün Amerika Birleşik Devletleri ile yaptığı, 2 sayfa 9 maddeden oluşan gizli anlaşma kesinlikle bir yargı soruşturması konusu olmalıdır. Bu belgeler itiraflarla sabittir ve bu milletten gizlenmektedir.

HDP’nin kapatılması meselesine gelince; hükümetin vatan savaşındaki samimiyeti, PKK ve FETÖ ile doğrudan yürüttüğü eylemli mücadeleyle ölçülür. Ancak bu mücadeledeki hatalardan biri, kanunun açık hükmüne ve sorumluluğuna rağmen HDP’nin kapatılması konusunda adım atılmamasıdır. Bir parti bölücülüğün odağı haline gelmişse, hükümetin Adalet Bakanlığı üzerinden Yargıtay Başsavcılığı’na başvurması gerekir. Bu yapılmadığı sürece terörle mücadelede eksiklik devam edecektir. HDP kapatılmalıdır; bu konuda vatandaşlarımızı da başlatılan kampanyalara katılmaya davet ediyorum.

Şimdi gündemde bir “masa” tartışması var. Meral Akşener bir masa kuralım önerisi yaptı, Kılıçdaroğlu destekledi. İçinde Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu ve Ali Babacan’ın olduğu bir yapıdan bahsediliyor. Sormak lazım: Bu masa ne için kuruluyor? Bir amaç ortaya konmuyor, sadece bir masadan söz ediliyor. Zaten masada çağrılan şahıslar; yani Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu’nun bulunduğu bu “Amerika masası” çok açıktır. Tamamen Amerika’nın finans ve siyasi çevrelerinin Türkiye’de koruyup kolladığı insanlarla bir masaya oturuluyor. Peki hedef ne? Hedef topluma açıklanmıyor ama benim gördüğüm kadarıyla burada asıl amaç, bu hükümeti yıkmaya yönelik tertiplerin ve komploların bir parçası olmaktır. Türkiye’nin önünde büyük zorluklar var ancak bu masada, bu zorlukları aşmaya veya bu amaçla bir hükümet oluşturmaya yönelik bir girişim görünmüyor.

Sayın Cumhurbaşkanı önceki gün yaptığı konuşmada hem dünyada hem de Türkiye’de derin bir kriz olduğunu belirtti. “Cumhur İttifakı’nın tabanını güçlendirmemiz lazım” dedi. Bu, mevcut hükümetin güçlenmesi gereken bazı zaafları olduğu anlamına gelir. Eğer bir masa kurulacaksa; vatan ve üretim için bir hükümet oluşturmak, zorlukları Türk milletiyle paylaşıp bu zorlukları yenecek, üreticilerin milli hükümetini kuracak bir çaba içinde olmalıdır. Partilerin bu temelde yan yana gelmesi yerinde olur. Ancak bu, Sayın Cumhurbaşkanı’nın omuzlarındaki bir sorumluluktur. Madem hükümetin temelinin güçlendirilmesi gerektiğini söylüyor, o halde hem dışta hem içte kararlılık şarttır.

Sayın Cumhurbaşkanı dış politikada çok somut tespitler yaptı; Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye yönelen tehditleri açıkça ortaya koydu. İçeride ise terör ve FETÖ ile mücadeleye, dışarıda ise finans oyunlarıyla Türkiye’yi hedef alan komplolara dikkat çekti. Eğer bir masa kurulacaksa veya bir cephe oluşturulacaksa; vatanımızı tehdit eden tehlikelere karşı duracak, ekonomimizi üretim devrimiyle yeniden inşa edecek bir beraberlik hedeflenmelidir. Türkiye’nin önündeki olumlu gündem budur. Aksi takdirde, Amerika planlarına hizmet eden bir masa kuruyorsanız oraya çağıracağınız ilk isimler Abdullah Gül, Babacan ve Davutoğlu olur. Bu şahıslar zaten AK Parti’den, Amerika’nın hesabına mücadele ettikleri için ayrıldılar. Onları tekrar hükümete sokma gayreti çok ilginç; bu durum Meral Akşener’in de konumunu belirliyor. “Dostunu söyle, kim olduğunu söyleyeyim.” Eğer Babacan, Abdullah Gül ve Davutoğlu dostlarıysa; PKK da, FETÖ de, CHP de, HDP de dostudur. Dolayısıyla bu masaya çağrılan kişilerin kimlikleri ve siyasi eğilimleri, o masanın bir kumar masası olduğunu ve orada kaybedeceklerinin kesin olduğunu gösteriyor.

Türkiye’de nasıl bir ittifak kurulabilir? Hükümetin tabanı nasıl genişler ve bu süreçte Vatan Partisi’nin rolü ne olmalıdır? İttifaklar programlar temelinde oluşur. Türkiye’nin önünde iki büyük görev var: Birincisi, üretim ekonomisinin inşası. Özellikle bu koronavirüs belasından sonra üretim ekonomisini hayata geçirmek, Türkiye’nin en yakıcı sorunudur. İkincisi ise vatanın bütünlüğü, huzuru ve barışı için teröre karşı verilen mücadeledir; yani hem PKK hem de FETÖ ile mücadele. Türkiye’nin programı iki ayaklıdır: Vatan ve üretim.

Sayın Cumhurbaşkanı da Bakanlar Kurulu’ndan sonra yaptığı konuşmada bu ihtiyacı dile getirdi. Hem dış hem iç tehditlere karşı kararlılık ifade etmesi ve hiçbir şekilde taviz vermeyeceğini belirtmesi çok önemlidir. Söylemindeki bir yenilik de Ermeni ve Rum lobilerinden bahsetmesiydi. Yakın tarihimizde hükümetin bu lobilerden bu denli açık söz ettiğini pek hatırlamıyoruz. Bu oldukça ilgi çekicidir. Doğu Akdeniz, Ege ve Kıbrıs’taki tehditlerin arkasında Yunanistan, Amerika ve İsrail varsa, Rum lobisi vurgusunun bir anlamı vardır. Yine PKK terörünü desteklemek için kullanılan Ermeni soykırımı yalanlarına karşı verilecek mücadele de bu kapsamda değerlidir.

Toparlayacak olursak; halihazırda bir AK Parti-MHP ittifakı ve ortak bir hükümet var. Ancak bu güçlendirilecekse, temel “vatan ve üretim” olmalıdır. Biz buna “üreticilerin milli hükümeti” diyoruz. Vatan Partisi, Türkiye’de üretim devrimi programına sahip tek partidir ve bu programın maddeleri adım adım hükümet tarafından da uygulanmaktadır. Gümrüklerin yükseltilmesi, milli dayanışma kampanyası, “Tekalif-i Milliye” bilincinin hatırlanması ve hazine topraklarının çiftçiye dağıtılması gibi konular Vatan Partisi’nin programında yer almıştır. Hükümetin FETÖ ve PKK ile mücadele süreci de Vatan Partisi’nin uzun süredir savunduğu çizgidir. 2015 öncesindeki “açılım” süreçlerine bir tek Vatan Partisi karşı çıkmıştır. Rusya, İran ve Çin ile dostluk, Amerika’nın dayatmalarına karşı duruş ve borç batağından kurtulma hedefleri, Vatan Partisi’nin öncülük ettiği politikalardır.

Davutoğlu ise “Vatan Partisi’nin programı uygulanıyor” diyerek fitne sokmaya çalışıyor. Biz hiçbir zaman “Türkiye’yi biz yönetiyoruz” demedik; öyle olsaydı bugünkü krizler yaşanmazdı. Biz sadece doğruları söyledik ve Sayın Tayyip Erdoğan yönetimi de aklın ve vatanseverliğin yolu bir olduğu için bu çözümleri keşfedip hayata geçiriyor. Olay budur.

Dolar saltanatına gelecek olursak; *Aydınlık* gazetesi “Dolar saltanatı yıkılıyor” manşetiyle bir tespitte bulunuyor. Biz burada bir temenniyi değil, gerçekleşmekte olan bir süreci ifade ediyoruz. Dolar saltanatı, 1945 sonrası Amerika’nın dünya üretiminin yarısını tek başına gerçekleştirdiği ekonomik gücü ve silahlı zorbalığı üzerine kurulmuş bir haraç sistemiydi. Ancak bugün Amerika’nın dünya ekonomisindeki payı %15’in altına düştü, askeri gücü ise Batı Asya ve Pasifik’te geriliyor. Strateji kuruluşları ve Pentagon dahi, Çin ve Rusya ile olası bir savaşta Amerika’nın yenileceğini hesaplıyor. Bu veriler, dolar saltanatının temellerinin yıkıldığını açıkça göstermektedir. Dolar saltanatı yıkılıyor derken bir temenniyi, bir dileği veya bir umudu ifade etmiyoruz; bir gerçeği ifade ediyoruz. Şu anda dolar saltanatı yıkılıyor. Amerika’nın zaaflarını gören Çin, Rusya, İran, Türkiye, Hindistan gibi ülkeler kendi milli paralarıyla gelişme süreçlerini başlattılar. Takas (clearing) anlaşmaları şeklinde doları dışlayan, kenara iten çeşitli uygulamalara geçtiler. Önümüze baktığımız zaman Amerika adına umut verici bir tablo yok.

Bu durum Amerika için çok tehlikeli çünkü bugüne kadar dış piyasalara ihraç ettiği dolarlar artık geri dönüyor. Çin, son zamanlarda hem dolarla altın değiştirmeye hem de elindeki dolarları dünyaya sürmeye başladı. Türkiye de dolar rezervini altın rezervine çeviren önemli bir hamle yaptı. Bütün bunlar dünyaya yayıldığında dolar Amerika’nın iç piyasalarına dönecek olursa, bu Amerika’da enflasyon ve Amerikan ekonomisinde çok büyük sarsıntı demektir. Bunlar dünya kamuoyunun önündeki son derece önemli gerçeklerdir.

Dünya ekonomisinde %50 payı olan Amerika’nın üretimi %15’in altına düştü. 2030 yılına geldiğimizde ise bu oran %10’un altına düşecek. Yani 6-7 yıl sonra Amerika’nın dünya ekonomisindeki payı %10’un altına gerileyecek ve 2030 yılında Amerika dünyanın üçüncü ekonomisi olacak. Sıralama şöyle olacak: Çin Halk Cumhuriyeti 64 trilyon dolarla birinci, Hindistan 46 trilyon dolarla ikinci, Amerika ise 31 trilyon dolarla üçüncü sırada yer alacak. Türkiye, Mısır ve Endonezya gibi ülkelerin de Amerika’nın üretimine yakın oranlara ulaştığı bir tabloda, Amerika’nın dünya ekonomisindeki ağırlığı artık ciddiye alınacak seviyede değil.

Dünya çok kutuplu bir yapıya doğru gidiyor. Hem silahlı gücü hem de ekonomik gücü baş aşağı gittiği için dolar saltanatı yıkıldığı gibi, Amerika’nın hegemonyacılığı da artık eskisi gibi işlemiyor. “Dünyanın efendisi benim, diğer kapitalist-emperyalist ülkeleri kontrol ederim; Almanya da Fransa da bana boyun eğmek zorunda” devri bitti. Amerika’nın Avrupa’yı NATO aracılığıyla kontrol ettiği o dönem kapandı. Türkiye için tarihi bir fırsat dönemi başlamıştır. Vatan Partisi’nin “Tarihi fırsat için görev başına” sloganı da bu gerçeği yansıtır. Türkiye’nin zincirlerini kırıp kendi yolunu çizmesi ve Amerikan kontrolünden çıkarak gelişmesi için elverişli bir tarihi durum önümüzde durmaktadır.

Dolar saltanatının yıkıldığını söylerken, Türkiye’nin 450 milyar dolar dış borcu ve bir yıl içinde ödemesi gereken 80-90 milyar dolar gibi yakıcı bir gerçekle karşı karşıya olduğumuzu da biliyoruz. Türkiye ile Amerika arasındaki ilişkilerde, bu aşırı borçluluk durumu Türkiye üzerinde bir zaaf oluşturuyor ve Türk lirası ile dolar arasındaki ilişkileri olumsuz etkiliyor. Doların Türk lirası karşısında değer kazanması, dolar saltanatının güçlendiğini değil, Türkiye ekonomisinin zaaflarını gösterir.

Ayrıca dünyada rezerv para olarak sadece dolar yok; avro da dolar karşısında rekabet şansı yakaladı ve piyasalardaki hacmini artırarak doların yayılma alanını daralttı. Dolar saltanatı dediğimiz şey, bir haraç sisteminin ortadan kalkmasıdır. Dolar yine var olmaya devam edecektir ancak Amerika’nın eskisi gibi haraç toplama yeteneği hızla sınırlanmaktadır.

Türkiye’nin Rusya, İran, Çin ve diğer ülkelerle ticaretini milli paralarla yapması, takas sistemleri kurması ve doları dışlayan mekanizmalar yaratması çok önemlidir. Bu, hem Türkiye’nin haraç ödemediği bir tablo getirir hem de Amerika’nın zaafını derinleştirir.

(Aydınlık gazetesi hakkında e-abone sistemi bilgilendirmesi…)

AK Parti ile vatan ve üretim temelinde ittifak yaparız. Biz Türkiye’nin önündeki programı sunuyoruz ve bu programın iktidarı için mücadele ediyoruz. Teröre karşı kararlı duruş, Türkiye’nin güvenliği ve bir üretim devrimi temelinde herkesle ittifak etmeye hazırız. Türkiye bugün bir üretim devrimine mecburdur; işsizliği çözmek için tasarruf ve yatırımı esas alan bir hükümet modeline ihtiyaç vardır. Vatan Partisi, ehliyeti ve liyakatiyle Türkiye’yi yönetmeye hazırdır.

İYİ Parti’nin kurduğu “masa” ise CHP üzerinden HDP’nin ve Fethullah Gülen çizgisinin dahil olduğu bir kumar masasıdır. Türkiye adına bu masadan bir beklenti olamaz. 28 Şubat süreci ve Erbakan meselesine gelince; Sayın Erbakan milli eğilimleri olan bir liderdi ancak Tansu Çiller gibi Amerika ile en sıkı bağları olan, Gladio ile iç içe geçmiş bir isimle hükümet kurması büyük bir hataydı. O dönemde Susurluk dosyalarının ve Gladio’nun üzerine gidilmemesinin arkasında bu ittifakın yarattığı zafiyet yatmaktaydı. Sayın Erbakan’ın oradaki siyasi hatasını görmek gerekir.

Efendim, bir izleyicimiz borçlanma ekonomisiyle ilgili bir soru sormuş. Uzun bir soru tabii, ben özetini soruyorum: “Sayın Perinçek, borçlanma ekonomisi burada kimi temsil ediyor? Hangi odakları temsil ediyor? Sayın Perinçek burada kimi hedef alıyor?”

Bakın, bu ekonomi 1980 yılında Türkiye’ye geldi. 24 Ocak kararlarıyla Türkiye’ye bu ekonomiyi getiren kimdi? Turgut Özal. Nasıl geldi? Bir askeri darbeyle. 12 Eylül darbesi yapıldı ve o borçlanma ekonomisinin silahlı gücü iktidarı kuruldu. O iktidar, Turgut Özal’ı getirdi koltuklara oturttu. Biz Turgut Özal’ın peşinden gidenlere bakıyoruz; “büyük adam”, “devlet adamı” falan diyorlar. Peki, Turgut Özal’ı kim iktidar yaptı? 12 Eylül Amerikancı darbesi yaptı. O Amerikancı darbe ile o borçlanma ekonomisi arasında aslında sımsıkı bir bağ var. Neden? Çünkü o borçlanma ekonomisi aynı zamanda işçiye, emekçiye karşı bir ekonomiydi. Yani onların gelirlerini daraltmak ve Türkiye’de köylünün üretimine ağır darbe indirmekti.

Borçlanma ekonomisinin programı şuydu: Bir, kamu iktisadi teşekkülleri özelleştirilecek. İki, tarıma destekler kalkacak. Üç, dolar Türk piyasalarında serbestçe dolaşacak. Dört, devletin sosyal yardımları ve sosyal güvenlik fonları daraltılacak veya ortadan kaldırılacak. Beş, devlet küçültülecek. Tansu Çiller ne dedi? “Son sosyalist devleti de bitiriyoruz” dedi. İşte bunu getirdi o borçlanma ekonomisi. Bunun amacı; Türkiye’de üretimi daraltmak yani Bursa, Denizli, Kayseri, Samsun, Çorum, Konya ve Gaziantep gibi küçük ve orta ölçekli sanayi kentlerimizde üretimi bitirmekti. “Çünkü yüksek maliyet oluyor, ne yapacaksınız? Dışarıdan alacaksınız. Kömürü Zonguldak dağının altından çıkartmayacaksınız, dışarıdan getireceksiniz.” Ondan sonra gümrüklerinizi indireceksiniz. Biraz evvel eksik söyledim, o da çok önemli bir dayatmaydı. Gümrükler dümdüz olacak, böylece yabancı mallar girecek.

Peki, ben o yabancı malları ne karşılığında ithal edeceğim? Borçlanarak. Borçlanacaksın, en sonunda vücudunu satacaksın. Kamu iktisadi teşebbüslerini vereceksin, elinde fabrika falan kalmayacak. Fabrikaların, yoğurt fabrikan, sabun fabrikan bile Fransız’ın eline geçecek. İçeride ticaret bile onların eline geçecek; Carrefour’lar, şunlar, bunlar, AVM’ler… Türkiye’nin iç ticaretini bile yabancılara vereceksin. Böyle bir program dayatıldı. Bu programı dayatan merkez Amerika’ydı. Bu program Türkiye’yi iflas ettirdi. Neden? “Al, al, borçlanarak al” dediler, en sonunda ne oldu? Hacizci kapıyı çalıyor. Borçlanma ekonomisi dediğimiz; içeride üretimin zaafa uğraması, dışarıdan mal ithal edilmesi ve sonunda 450 milyar dolarlık bir borç yükünün altına Türkiye’nin girmesi, iflas etmesiydi. Ekonomi bir nevi “fahişeleşti”; vücudunu satar hale getirildi.

Bu bir çıkmazdı. Bir tek Vatan Partisi bunun çıkmaz olduğunu söyledi. O zamanlar sendika başkanlarımızla çeşitli toplantılar yapıyorduk. Bugün de beni arayan Sayın Bayram Meral’i saygıyla anayım. O zaman da sendikalarla birlikte hep bu borçlanma ekonomisine ve özelleştirmeye karşı kararlı bir tavır almaya çalıştık. Bütün sendikalarımıza dedik ki: “Özelleştirmenin iyisi olmaz. İşçinin maliyetini düşürmek için yapılıyor ama Türkiye kendi kamu ekonomisini, malını mülkünü kaybediyor. Buna karşı çıkmak lazım.” Vatan Partisi, tarıma desteklerin kaldırılmasına, gümrüklerin indirilmesine ve sosyal devletin tasfiye edilmesine karşı kararlı bir tavır aldı ama bu program uygulandı ve bugün iflas noktasına gelindi. Türkiye şimdi bu borçlanma ekonomisinden kurtulmak için arayış dönemine girdi.

***

Efendim, tabii Türkiye İttifakı ile ilgili yine çok soru geliyor. Türkiye İttifakı fotoğrafı, 19 Mayıs’ta verilen o fotoğraf bugün için geçerli mi? O fotoğrafta da yine Meral Akşener yoktu. Türkiye İttifakı fotoğrafı, Türkiye’nin sorunlarını bugün için çözer mi?

Efendim bakın, Meral Akşener’i çok konuşmamıza gerek yok. Türkiye’nin önünde İYİ Parti diye bir parti yok. Gelecek seçime İYİ Parti katılamayacak bile. İYİ Parti Türkiye’de bir operasyon partisiydi; Amerika açısından yapacağını yaptı, yapamadı ve işlevini gördü, şimdi tasfiye oluyor. Dağılan, eriyen bir partidir. Onu konuşmamıza gerek yok.

Türkiye İttifakı meselesine gelince; Türkiye’nin önünde büyük zorluklar var. Dün Sayın Cumhurbaşkanımız da ifade etti; hem dünyada kriz var hem Türkiye’de kriz var. “Bu krizden çıkmak için büyük kuvvetler gerekiyor” dedi. Cumhur İttifakı’nı da bu açıdan kuvvetlendirmemiz gerekiyor. Zorlukları yenmek ve bu yükü paylaştıracak bir hükümet kurmak için Türkiye İttifakı gündeme gelmişti. Şimdi o zorluklar nedeniyle mesele daha da günceldir. Türkiye’nin önünde, o zorlukları yenecek, yükü millete paylaştıracak bir vatan ve üretim hükümeti veya üreticilerin milli hükümeti kaçınılmaz olarak duruyor.

***

Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde iki farklı eğilim yok mu? Özellikle Batı’dan yazılan raporlarda İmamoğlu ve Canan Kaftancıoğlu’na daha çok vurgu var. Kılıçdaroğlu burada başka bir noktada mı duruyor?

Evet, benim gördüğüm kadarıyla öyle. Batı merkezleri, dünyanın büyük finans merkezleri şu anda İmamoğlu, Canan Kaftancıoğlu ve Ankara Belediye Başkanı’nı tutuyor. Sayın Kılıçdaroğlu’nun gözden çıkarıldığı gibi bir manzara var. Umut ediyoruz ki Cumhuriyet Halk Partisi içerisinde milli olan, Atatürk’e bağlı olan, Amerika Birleşik Devletleri’nin ve İsrail’in baskılarına direnecek güçler daha etkin hale gelir. Bu, Türkiye’nin milli süreçlerini hızlandırmak bakımından büyük kazanç olur.

***

Sayın Perinçek milli propaganda çağrısı yapmıştı, geçtiğimiz günlerde de AK Parti’den Şamil Tayyar, “Milli hesaplar yan yana” şeklinde sosyal medya hesaplarını kasteden bir çağrı yaptı. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?

Bakın, Türkiye’de koronavirüsten sonra bir bozguncu propaganda sosyal medyada görülüyor. Türkiye’nin başarısını istemeyen; Türkiye hastanelerde sürünsün, ölsün isteyen bir bozguncu takımı çıktı. Bunların sevinçleri bizim sevincimiz, acıları bizim acımız değil. Onlar sevindiği zaman biz Türk milleti olarak acı içindeyiz. Hapishanelerdeki FETÖ’cülerin, PKK’lıların ve arkalarında Amerika olduğu için sosyal medyada çok güçlü olan bu grupların bir kuvveti var. Bir parti genel başkanımız bana şunu söylemişti: “Vatan Partisi’ne ve Doğu Perinçek’e karşı sosyal medyada çok etkili propagandalar yürütülüyor. Teknisyenlerimiz araştırdı; 1200’ün üzerinde merkezden, tek bir düğmeye basılarak Vatan Partisi ve Doğu Perinçek aleyhtarı kampanyalar başlatılıyor.” Yine Sayın Tayyip Erdoğan’a karşı da bu tür kampanyalar yürütülüyor. Dolayısıyla sosyal medyada da bir psikolojik harp yürütülmesi şart. Vatan Partisi, bir milli propaganda kampanyası yapılması şeklinde bunu gündeme getirdi. Türkiye’de vatanını seven, bozgunculuğa karşı olan herkesin onaylayacağı bir tavırdır bu.

***

Bülent Bey önemli bir soru sormuş: Hükümet tarafından yapılan bazı atamalar bizi üzüyor. Örneğin, Türk Tarih Kurumu ile ilgili bir atama yapıldı. Yanlış atamalar Türkiye gemisine zarar vermez mi?

Vermez olur mu? Çok veriyor. Türkiye’nin bu darboğazdan çıkması, geminin kayalara çarpmaması, limana sağ salim ulaşması için tayfasıyla, dümencisiyle, çarkçısıyla bütün mürettebatın liyakatli, işi bilen, namuslu ve dürüst insanlardan oluşması gerekir. Çevremizi, yakınlarımızı görevlendirme prensibi değil; “Bu işi en iyi kim yapar?” ilkesi esas olmalıdır. Bu konudaki şikayetler isabetlidir ve gerçeklere dayanıyor.

***

Tasarruf yapma denilince akla sadece bireylerin tasarrufu geliyor. Milli ekonomi için tasarruf ne demektir?

Burada kastettiğimiz “ekmekleri çöpe atmayalım”dan ibaret değil. Bireysel tasarruflardan ziyade, devletin kamu disipliniyle uygulayacağı tasarruflar önemlidir. Devletin elinde vergi politikası, para basma, maaş politikaları gibi araçlar var. Devletin israfına ve yöneticilerin lüksüne kesinlikle son vermek, kaynakları verimli kullanmak gerekir. Ama en önemli tasarruf, üretim devrimine yönelerek milli geliri büyütmektir. Biz tasarruf dediğimiz zaman; devletin yönetim kararlarıyla, mali politikalarıyla toplumda disiplini sağlayarak yapacağı kamu tasarrufunu kastediyoruz. Bu bir atmosfer yaratır; vatandaş da kendi gelirini israf etmemeye dikkat eder. Dış kaynak da aslında bir tasarruf biçimidir; borç aldığınızda gelecek kuşakların gelirlerinden tasarruf edersiniz. Dolayısıyla dıştan alınan borçlar da tasarruf kapsamındadır. Burada Türkiye’nin önünde çok iyi bir imkan var: Çin Halk Cumhuriyeti’nin 3 trilyon dolardan fazla dolar rezervi var ve Türkiye ile “paylaşarak gelişme” çizgisi izleyerek iyi ilişkiler geliştirmek istiyorlar. Amerika gibi haraca bağlayan bir sistem değil, birlikte üretim yapmayı hedefleyen bu kaynaklardan yararlanabiliriz.

***

Süremizin sonuna geldik. Son olarak eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Zorlukları yeneceğimiz bir sürece girdik. Türkiye’mizin büyük bir insan kaynağı, devrimci bir geleneği ve imparatorluk mirası var. Aslan gibi ordumuz ve polisimizle bu zorlukları yenecek kabiliyete sahibiz. Türkiye buradan aydınlığa, feraha ve zenginliğe kesinlikle ulaşacaktır. Bunun için vatan ve üretim hükümeti şarttır. Değerli izleyicilerimize umutla, güvenle selam ve saygılarımı sunuyorum.

Paylaş