Çıkış Yolu • 18.03.2026

Çıkış Yolu • 18.03.2026

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı soracağız. Bu hafta Aydınlık Gazetesi Ankara Temsilcisi İsmet Özçelik ile beraber sorularımızı yöneteceğiz. Sayın Perinçek, hoş geldiniz; İsmet Bey, siz de hoş geldiniz.

Dünyanın gözü kulağı İran’da, Hürmüz Boğazı’nda. İki haftayı geçti İran’daki ABD-İsrail gerilimi. Öncelikle bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. Amerika ve İsrail, İran duvarına çarptı. Bakın, Venezuela operasyonu sırasında Ankara’da bir basın toplantısı yapmıştık. Orada, Amerika’nın kendi sınırları dışında ve kendi iç işlerinde birtakım sınırları, bazı “duvarları” olduğunu, Trump’ın bu duvarlarla yüzleşmek zorunda kalacağını ifade etmiştik. Şimdi işte o duvarlarla yüzleşme ve karşı karşıya gelme süreçleri çarpıcı bir şekilde başladı. Herkes “Savaşın başında bu iş bitti, Amerika İran’ı dize getirdi, rejimi değiştiriyor” derken; şimdi Amerika’da Trump’ın, İsrail’de ise (eğer hayattaysa) Netanyahu’nun koltuğu sallanıyor. Yani rejim değişiklikleri İran’da değil; İsrail’de iktidar değişiklikleri gündeme geliyor. Bu çok önemli bir gelişme; Amerika’nın çıkmaza girmesiyle bir sistem krizi başladı.

Enerji krizine gelirsek; hedefleri İran’ın petrolüne, doğal gazına üstüne çökmekti; şimdi kendileri enerjisiz kaldılar. Batı sistemi, Avrupa ve sistemin etkisi altındaki ya da olmayan ülkeler… Bu durum Amerikan ekonomisini de ciddi şekilde etkiliyor. Maliyetler, fiyatlar ve enflasyon yükseliyor. Zaten Amerikan ekonomisinde önemli zaaflar vardı, şimdi alarm verdiği, Avrupa ekonomisinin ise çok daha vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğu bir sürece girdik. Benim gördüğüm; sistemin bu krizinden, tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi devrimlerle çıkılacak. Yani emperyalist kapitalist sistemin, dünya savaşlarından sonraki en ciddi krizi söz konusu.

Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale Boğazı’nda Osmanlı Devleti sistemin boğazını sıkmıştı. İngiliz ve Fransız zırhlıları geçemedi; “Irresistible” gibi İngiliz zırhlıları mayınlarımızla yüz yüze geldiler ve boğazın derinliklerine gömüldüler. Oradan Sovyet devrimi çıktı ve bizim İstiklal Savaşımızın zafere ulaşacağı koşullar oluştu. Süreç aslında 29 Ekim 1914’te başladı. İttihat ve Terakki yönetimi, “Nasıl olsa beni paylaşmaya karar verdiler, bari Rusya’ya ilk vuruşu ben yapayım” diyerek cesur bir karar aldı. Almanların verdiği Midilli ve Yavuz zırhlıları Karadeniz’e çıktı, Rus donanmasını bombardımana tuttu, Rus askerini esir aldı. Böylece Rusya’ya indirdikleri darbelerle, Trabzon ve Samsun’dan İstanbul’a gelecek yiyecek gemilerinin yollarını güvenceye aldılar. Ama daha önemlisi, İngiliz ve Fransızlar Çanakkale’yi zorladığında, Çarlık Rusyası planlarını yapmıştı; hem Kocaeli hem Trakya üzerinden çıkarma yapıp İstanbul’u düşüreceklerdi. İstanbul düşünce savaş dört yıl sürmeyecekti. Dolayısıyla İttihat ve Terakki hükümetimizin o ilk vuruşu savaşın kaderini belirledi; Rus devrimi o sayede oldu, bizim İstiklal Savaşımız da onun devamında başarıya ulaştı.

Şimdi kaderi belirleyen boğaz, Hürmüz Boğazı oldu. Çanakkale’den Hürmüz’e uzanan bir yol, bir köprü var; dünya devrimlerinin önünü açan boğazlar bunlar. Bugünkü kapitalizmin, emperyalizmin derin krizinde de Hürmüz direnişi, dünyanın kaderini belirleyen bir rol oynuyor. Sistemde çok önemli sarsıntılar var; Avrupa’da, Amerika’da ve onların etkisi altındaki ülkelerde. Türkiye bu sürecin ön cephesinde. Bugün savaşan bir İran, Lübnan (Hizbullah), Yemen var; Afganistan ve Pakistan’daki çatışmalar da bu cepheleşmeye oturuyor. Kuzeyimizde ise Rusya’nın Ukrayna’ya karşı açtığı ilk cephe var.

Türkiye ise namluların ucundaki ülke. Amerika, İsrail ve Yunanistan Türkiye’ye karşı bir ittifak yaptı, Kıbrıs’a yığınak yapıyorlar. Gelen bilgilere göre Yunanistan Kara Kuvvetleri Komutanı da orada. Odak orası; Kıbrıs’a yığınak yapıyorlar, “Nemi”, “Dinam” ve “Nemesis” tatbikatlarını yıllardır yapıyorlar. Ege adalarında da yığınak halindeler. Dolayısıyla Türkiye bugün, içeride PKK ve FETÖ’ye karşı savaşarak Amerika’nın “gladyosunu” temizledi, NATO generallerini hapse attı. Türkiye savaşın başında çok önemli mevziler kazandı. Ancak şu an, sizin de dediğiniz gibi Kara Kuvvetleri Komutanımız Kıbrıs’ta ve orada Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni hedef alıyorlar. İsrail tarafından açıkça “bölgedeki en büyük tehdit Türkiye” ilan ediliyor. Doğu Akdeniz’de hızla ısınan bir “NOTAM” savaşı var. Türkiye ve KKTC buna karşı cevap veriyor.

Türkiye’de büyük bir uyanış var. Sayın Devlet Bahçeli; Türkiye, Rusya, Çin ittifakını ilan etti. Bu musibete karşı Türkiye’nin çözümünün bu ittifak olduğunu belirtti, İran’ı da ekledi. Herkes Sayın Bahçeli’nin belediye başkanlarıyla iftar yemeğindeki konuşmasını ve dünkü açıklamasını incelesin. Sayın Bahçeli bir strateji dersi veriyor, bunun iktidara bir uyarı olduğunu görüyorum. Günlük politikalarla bu sürecin içinden çıkamayız, devlet aklı bunu gerektirir diyor. “Tahran ve Ankara’nın ufukları ortaktır; Kudüs, Şam, Bağdat ve Ankara’nın kaderleri ortaktır” diyor. Bu, stratejik bir bütünleşme; dış cephe ve iç cephe uyumunu gerektiriyor.

Amerika’nın ve İsrail’in stratejisi, “İkinci İsrail’i”, yani Kürdistan’ı kurmaktı. Türkiye bunu Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekatlarıyla silahla bozdu. Suriye’nin kuzeyinde PKK’nın temizlenmesinde Suriye hükümetine yardım ederek yine bu stratejiyi bozduk. Türkiye, kendi iç cephesinde ve Suriye’ye yardım ederek savaşa dahil oldu.

Avrupa ile Amerika arasında da çok hızlı bir ayrışma var. Almanya Başbakanı Merkel, “NATO bir müdahale ittifakı değildir, burada hiç ihtiyaç duyulmamaktadır” demişti. Fransız General Yakovlev, “ABD, fiyaskolarının maliyetini paylaşmamızı istiyor. Trump’ın koalisyonuna katılmak, Titanik buzdağına çarptıktan sonraki dansa bilet almak gibidir” diyerek durumu çok çarpıcı özetledi. Almanya Savunma Bakanı Pistorius ise “Bu bizim savaşımız değil, savaşı biz başlatmadık” diyor.

Amerika’nın başarısızlığının nedeni, eski Amerika olmamasıdır. 1945’te dünya ekonomisinin %50’sini üretiyordu, şimdi bu pay %16’lara düştü. Silahlı gücünün karşısında Çin, Rusya, İran ve Türkiye gibi onu dengeleyen önemli güçler oluştu. Trump’ın okyanus ötesinde açtığı her cephe kendi mezarını kazıyor. Uçak gemileri bile artık kaçmaya başladı; o gemilerin içinde tuvalet sorunlarından yangınlara kadar ciddi bir çürüme var. Kısacası, hem Amerikan halkı cephesinden hem de rakip tekelci burjuvazi içinden bu savaş stratejisine muhalif çok güçlü unsurlar gelişmeye başladı. Ondan sonra ekonomik savaş, Avrupa ile Birleşik Amerika arasında ciddi bir rekabete dönüştü. Özellikle gümrük savaşlarıyla bu durum daha da güncel bir hale geldi. Avrupa ekonomisi zaten birçok sektörde alarm veriyor. Dolayısıyla aralarındaki büyük ekonomik anlaşmazlık ve rekabet, Amerika’nın İran’a yönelik baskılarıyla çok daha ciddi boyutlara ulaştı. Avrupa artık Amerika’ya kafa tutuyor; “Ben senin kuyruğuna takılmam, savaş stratejilerinde yokum” diyor. NATO sorgulanmaya başlandı; hem Avrupa hem de Amerika tarafında bu sorgulama dikkat çekici. Trump da NATO’yu eleştirdi. NATO aslında Amerika’nın müttefiklerini kontrol örgütüydü ancak artık bu kontrol mekanizması işlevini yitirdi. Yunanistan gibi küçük ülkeler bir yana, Almanya ve Fransa gibi büyük müttefikler Amerika’nın kontrolünden çıktı. Fransa’da Le Pen, Almanya’da Alternatif Parti gibi Amerika karşıtı hareketler iktidara yürüyor. İtalya’da Meloni, başlangıçta Trump’a yakın dursa da şimdi o da farklı bir yola girdi.

Körfez ülkelerinde de otorite sarsılıyor. Çinlilerin “on parmağın altında on pire” sözü misali, Amerika’nın kontrolü zayıflayınca o ülkeler de bağımsızlaşmaya başladı. Yakında bazı körfez ülkelerinde tahtlar devrilebilir. Bu zengin, petrol ve doğalgaz üreticisi ülkeler, Amerika’nın artık kendilerini korumadığını, aksine başlarını belaya soktuğunu gördüler. Dolayısıyla Amerika’ya karşı itirazlar ve isyanlar yükseliyor. Bu süreçte Amerika’nın kontrolünden çıkmaları mümkün; nitekim Suudi Arabistan çoktan Çin ile anlaştı.

Dolar saltanatı çöktüğü için Amerika’nın haraç ekonomisi de çöküyor. Atlantik’in inişe geçtiği ve kriz yaşadığı bu dönemde, oradan kopan ülkeler Avrasya kutbuna kayıyor. BRICS ve Şangay İşbirliği Örgütü’ndeki genişleme bunun en somut örneği. Amerika’nın 1945’ten beri devam eden “tek efendi” projesi yerle bir oldu. Artık çok kutuplu bir dünya kuruluyor.

İran’ın direnişi tüm dünyada yankı buldu. İran teslim olsaydı şimdi bambaşka şeyler konuşuyor olacaktık. Hameney’in ölümü göze alan duruşu, cesaret ve kararlılığın sembolü olarak övülüyor. Savaşın kaderini zırh giyenler değil, kefen giyenler belirliyor. Tarihimizdeki Reşat Miralay örneği veya Varna Savaşı’nda 2. Murat’ın “Koçlar kurban olmak için doğarlar” hitabı, liderliğin en kritik anlarda nasıl sergileneceğini gösteriyor. Bugün İran liderleri de benzer bir tavırla, ateşin karşısında halkıyla birlikte durarak liderlik yapıyor.

Türkiye’ye düşen füze parçalarıyla ilgili ortaya atılan iddialara gelince; Hatay’a düşen parçalar hakkında hiçbir bilgiye sahip değilken bile bunun bir İran saldırısı olamayacağını söyledim. İran’ı deliler yönetmiyor; koskoca bir devlet geleneği var. Bu durum büyük ihtimalle bir NATO psikolojik operasyonuydu veya başka bir hedefe giden füzenin parçasıydı. Nitekim Hatemül Enbiya karargahından da Türkiye’ye karşı herhangi bir düşmanca eylemleri olmayacağı bilgisi geldi. Türkiye’deki bazı çevrelerin bu provokasyona gelmesi ve NATO’nun bizi koruduğunu iddia etmesi, 15 Temmuz’dan beri Türkiye’yi tehdit eden NATO’nun gerçek yüzünü görmezden gelmektir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “her ihtimali düşünüyoruz” açıklaması, bu tür kumpaslara karşı temkinli bir duruşu temsil ediyor. Tıpkı Rus uçağı krizinde olduğu gibi, provokasyonlar Türkiye ile Avrasya arasındaki ilişkileri bozmayı amaçlıyor. Biz o dönemde heyetler göndererek bu kumpası aşmıştık; şimdi de aynı uyanıklıkla hareket etmek gerekiyor. Özellikle bilim insanları da hedef alınıyor. Türkiye’de bu hedef alınanların sayısı yüzü geçmişti. Çok sayıda farklı üniversiteden profesörlerimiz; başta Prof. Dr. Semih Koray, Sine Akşın ve Sine Koray olmak üzere sürece dahil oldular. Bilim dünyası ve Türk bilim insanları, mazlum milletlerin yanındadır. Bu amaçla bir imza kampanyası başlatıldı.

Bilim dünyasının buradaki tavrını nasıl değerlendirirsiniz? 12 saat içinde 100’ün üzerinde çok önemli, esaslı bilim insanı imza attı; şu an bu sayı 137 oldu. Türkiye tarihinde böyle… Mesela ben de 1968 yılında hukuk fakültesindeydim. O zaman İlhan Selçuklar, Fikret Otyamlar ile bir Vietnam’ı destekleme bildirisi çıkartmıştık; ama toplamda 37 kişiydik. Onu imzalayanlardan biri de bendim; Deniz Gezmiş’in de imzası vardı. Ancak o dönemde imza atanlar arasında öğrenciler de vardı. Şimdi ise 12 saat içerisinde yüzün üzerinde akademisyenin, bütün üniversitelerden katılımıyla bir destek mesajı yayımlandı. Birçok koldan imzalar toplanıyor, sanıyorum yüzleri bulacak. Herkes büyük bir şevkle imzasını atıyor. Buradan bir çağrı yapalım: Üniversite mensuplarımıza, akademimize, bilim insanlarımıza; şu an üniversitede olmasalar bile bu metni imzalayıp gönderelim. Aydınlık Gazetesi bu imza kampanyasını yürütüyor.

Türk aydınlığı da birdenbire cepheye girdi. Evet, ön mevzide olan… Burada hem bir enternasyonal görev var; komşumuz İran’la dostluk ve uluslararası bir sorumluluk söz konusu. Ama bir de Türkiye’nin ön cephesinde Türk aydınlığının yer alması var; Türk aydınlığı zaten budur. Vatanseverdir; Namık Kemallerden bu yana büyük aydınlarımız; Mithat Paşalar, Mustafa Kemal Paşalar, Mehmet Akifler… Kelle koltukta Ankara’ya gelmişlerdir. 12 Mart, Mehmet Akif’in İstiklal Marşı’nı yazdığı yıl dönümüydü. İmza kampanyasına katılmak isteyenler 0507 966 06 61 numaralı telefonu arayabilir veya Aydınlık gazetesi ile ulusal kanalın internet sitelerindeki imza bölümlerinden katılabilirler. İsmet Özçelik, Adnan Türkkan ve Doğu Perinçek olarak bütün üniversite mensuplarımızı, eski üniversite mensuplarımızı ve bilim dünyasından insanlarımızı imzaya çağırıyoruz.

(Reklam Arası)

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek ile gündemi konuşmaya devam ediyoruz. Geçtiğimiz hafta İstiklal Marşı’nın kabulünün yıl dönümünde Sebilürreşat Kültür ve Sanat Merkezi’nde bir konuşma yaptınız. Mehmet Akif Ersoy, sadece İstiklal Marşı’nın şairi değil, günümüzün ve son 200 yılın şairidir. Mehmet Akif’in bir felsefesi ve stratejik duruşu var. “Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” dizesi, Batı medeniyetine, kapitalizme ve emperyalizme karşı bir duruştur. 1921 yılında “İman dolu göğsüm gibi serhaddim var” diyerek, zırhın karşısında kefenin zaferini ifade etmiştir. İstiklal Savaşı’nda Ankara’ya gelmek, “kelle koltukta” olmak demekti. Mehmet Akif, Batı’nın bize “medeniyet” diye dayattığı o emperyalist sisteme kafa tutan büyük şairimizdir.

Safahat’a baktığımız zaman, onun yoksulların, Yunus Emre’nin deyimiyle “yalıncakların” şairi olduğunu görürüz. Seyfi Baba ve Küfe şiirlerinde olduğu gibi, toplumun dertlerini anlatır. O, bir yandan Batı emperyalizmine karşı “Bizim imanımız var” diyerek direnirken, diğer yandan insanın ve iradenin gücünü vurgular. Bugünkü İran’ın başarısını da bu gözle okumak gerekir; savaşlar silahlarla değil, insanla kazanılır. Çanakkale Şehitleri de aynı şekilde Batı emperyalizminin bir eleştirisi ve ona karşı sağlam duruşun ifadesidir. Çanakkale’den İstiklal Marşı’na giden süreç, 1914’ten 1922’ye uzanan bir bütünlük taşır.

Mehmet Akif, Türk devriminin her aşamasında doğru yerdedir. Abdülhamit zamanında hürriyeti savunmuş, İttihat ve Terakki içinde yer almış, ardından Atatürk’ün yanında, Ankara’da, Cumhuriyet’in kurucuları arasında bulunmuştur. Burdur Mebusu olarak İstiklal Savaşı’nın propagandasını yapmış, büyük bir hitabet gücüyle Anadolu’yu dolaşmıştır. İstiklal Marşı için verilen 500 altınlık ödülü, yoksullara ve kadınlara yardım eden bir vakfa bağışlayarak ne kadar sade ve örnek bir insan olduğunu göstermiştir. O, sultanların değil, Anadolu’nun ve devrimin şairidir. Mehmet Akif bugün de İran’daki direnişte, mazlum milletlerin mücadelesinde yaşıyor ve yol gösteriyor. Emeviler, Muaviye döneminde mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim sayfalarını takıyorlardı. Karşılarında ise Hazreti Ali vardı; bu bir savaş hilesiydi. İslamiyetin içinde de hep o çizgi varlığını sürdürdü. Sonuç itibarıyla İslam bayrağı altında İslam’a karşı olan bir çizgiyi hep yaşamışız. Bizim İslam savaşımızda da bu durum böyle. İngiliz altınlarıyla, Vahdettin’in kışkırtmalarıyla Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki devrimci hükümetine karşı düşmanla birlikte hareket eden sözde İslamcılar vardı. Bugün aynı şeyi İran’a karşı görmüyor muyuz? İran emperyalizmle savaşıyor, bazı İslamcılar ise… Dün Ali Larijani, İslam devletlerine altı maddelik bir mektup yayımlayarak “Siz ne taraftasınız?” diye sordu. İran kendi imkânlarıyla İsrail ve Amerika ile savaşıyor, o ise “Siz ne taraftasınız, bu nasıl Müslümanlık?” diyerek mektup yazdı.

İki çizginin Türkiye’deki iz düşümü, savaşın ilk başlarında ortaya çıktı. Mezhep bakışıyla İran’ı küçümseyen, “Onlara silah yok, teslim olacaklar” diyen ve İsrail ile danışıklı görüş yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmaya çalışan çevreler vardı. Son dönemde bu söylemler azaldı.

16. yüzyılın başında 1512-1520 yılları arasında Yavuz Sultan Selim hüküm sürdü. Fatih Sultan Mehmet 1481’de Gebze’de vefat etti. İkinci Bayezid 1481-1512 yılları arasında hükümdar oldu. Yavuz Selim, babası İkinci Bayezid’i devirdi; Kırım’dan gelip babasını tahttan indirdi. Hatta Yavuz Selim’in, babasını kaftanla zehirlediği tespit ediliyor. Yavuz Selim, 1512-1520 arasında Şah İsmail ile savaştı. Şah İsmail kim? Türk. Meşhur Hatayi. İkisinin şiirlerine bakalım; Şah Hatayi’nin “Bunda kibir günü olmaz, hem sen olup hem ben olmaz. Bak ne kadar Yunus Emre gibi berrak bir Türkçe. Ademi öldürsen kan olmaz, nefsini öldürsen kan olur” dizeleri gibi… Şah Hatayi bizim Türkümüzdür. Biz o coğrafyaya Şiiliği götürdük, sonra da götürdüğümüz Şiilikle uğraştık.

İran’da sistemin en sadık unsurları Türklerdir. Tebriz başta olmak üzere her yerde durum böyledir. Zaten İran’ın başında hep Türkler vardı; şimdi de Türkler var. Rahmetli Ali Hamaney Türk’tür; annesi de babası da Türk. Cumhurbaşkanı Pezeşkihan da “Atam da Türk, babam da Türk” diyor. Bugün rehber Mücteba Hamaney Türk, Cumhurbaşkanı Pezeşkihan Türk. İran’ın başındaki iki lider Türk. Tabii Farslar da bizim kardeşlerimiz; Türk-Fars ayrımı yapmıyoruz. Ancak İran’daki Türk nüfusu, Azerbaycan’daki Türk nüfustan daha fazladır.

İran’ın eski büyükelçisi Feraz Muhammed, iki Ramazan önce bizi iftar yemeğine çağırdığında “Biz Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyoruz” dedi. Ben de “Sayın Büyükelçi, o zaman bunu Türkiye’ye ilan edin” dedim. Sonra beni arayıp “Bunu bir Türk’ün açıklaması daha güzel olur, Doğu Perinçek açıklasın, biz teyit edeceğiz” dediler. Ben de basın toplantısı yaparak İran’ın Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istediğini duyurdum. 15-20 gün önce tekrar aradılar ve bu tutumlarında ısrarlı olduklarını belirttiler. Konuyu hükümet nezdinde dile getirdiğimde, “Onlar aramıza nifak sokmak için girmek istiyorlar” gibi dar görüşlü cevaplar aldım. Koskoca İran, Türk Devletleri Teşkilatı’na neden nifak soksun? Bizimle cephe tutmak istiyorlar. İran’ın bu teşkilata katılması çok önemli bir olaydır.

Tarih boyunca Safeviler, Kaçarlar ve Selçuklular Türk hanedanlarıydı. Selçuklular saraylarında Farsça konuşsalar da Türk hükümdarlarıydı. Bugün de İran’ın başında Türk liderler var. Tabii Fars kültürü de büyük bir gelenek. Biz Anadolu’ya o İran yaylalarından geçerek geldik; Türkler, Fars İmparatorluk kültürüyle hemhâl oldular. Birçok İslami kavram, abdest ve ezan gibi ibadetle ilgili terimler bize Farslar üzerinden geldi.

Türkiye’deki emek hareketleri, işçi hareketleri ve halk hareketi, özellikle madenciler, enerji işçileri, belediye işçileri ve metal işçileri, sistemin ekonomik olarak çıkmaza girdiğinin habercisidir. 1980’de Turgut Özal ile kurulan, üreticiyi kambur ilan eden sistem çöküyor. Atatürk, “Üreticiler ve köylüler bu memleketin efendisidir” demişti; Özal ise “Çiftçi Türkiye’nin sırtında kamburdur” dedi. Şimdi o sistem yıkılıyor. O sistem çökerken, üretim devriminin kurucuları tarih sahnesine çıkıyor. Divriği, Soma, Zonguldak gibi merkezlerde başlayan işçi hareketleri, üretim devriminin eşiğinde olduğumuzu bildiriyor.

Siyasi planda Devlet Bahçeli’nin “Türkiye-Rusya-Çin ittifakı” demesi, İran’ı eklemesi ve Atlantik sisteminden kopuş, 2014-2015 yıllarında Silivri duvarlarının yıkılmasıyla başladı. O zincir kırılmaya başlandı. Ardından Fırat Kalkanı ve Barış Pınarı harekâtlarıyla bölgedeki terör örgütlerine karşı mücadeleyle Amerika ile karşı karşıya geldik.

Ekonomide de Berat Albayrak döneminde “Bu sistem sürdürülemez” denilerek çıkış işaretleri verilmişti. Ancak söylem düzeyinde kalan bu çıkış, pratikte tam olarak uygulanamadı. Şimdi ise hayat bizi tekrar kamuculuğa zorluyor. Enerji Bakanı’nın “Madenlerimizi kendimiz işleteceğiz” açıklamaları bunun bir işaretidir. Türkiye üretim devriminin eşiğine gelmiştir. Emek hareketinde de “Önce vatan” ilkesi öne çıkıyor. Vatan olmazsa emek de olmaz. Üretimi desteklemekten başka çıkışımız yok. Enflasyonu halkı açlığa iterek değil, üretimi artırarak düşürebiliriz. İlber Ortaylı ile yaptığımız bir sohbette ona dediğim gibi: “Gidene bakma, gelene bak; devrim geliyor.” Bir bir gidiyoruz ama dedim. Hakikaten dedi, doğru dedi, çok haklısın dedi; “Gelene bakalım” dedi, “Devrim geliyor” falan; böyle güzel bir giden-gelen sohbetimiz oldu. Yani sistemde de diyelim Amerika’nın bize dayattığı ekonomi gidiyor, devrim geliyor; İlber’le en son bu vesileyle İlber Ortaylı’yı da analım aslında. Toprağa verdik. Siz de çok özel bir yazı almışsınız, ben de kendi yazımı yazdım.

1960’lardan beri İlber’i tanıyorum. Kardeşleri; işte Nuriye Ortaylı profesör, kadın doğumcu oldu. Ellen Dorf, bizim… Hepsi Vatan Partisi üyesiydi ve bizim Çankaya ilçe örgütümüzün yöneticisiydi; İlber’in kardeşleri. Gençlik örgütümüzden geldi Nuriye Ortaylı falan. İlber’le de 60’lardan beri dostluğumuz, arkadaşlığımız var. Onun için ben onu 60’tan bu yana aşağı yukarı 70 yılını biliyorum. Yani ben onu yalnız Türkiye’nin bir tarihçisi olarak tanımadım. Bir de tabii tarihçiliği hepimizin bildiği usta, önemli bir özelliği; tozlu rafların içerisinden, arşivlerden ulaştığı tarihsel bilgi birikimleri… Onun üzerine bir tarihçilik kurmuştu; yani emeğe dayanan. O bakımdan da kendine güvenen bir tarihçilikti. İki-üç satır bir yerlerden okuyup değil de araştıran, arşivlere giren, büyük emekler veren bir tarihçilikti. Onun verdiği bir özgüven vardı, bir yukarıdan bakış da vardı. Büyük bir aydın, Türk aydınıdır. Batı onu ele geçirmek çok istedi. Tabii kıymetli bir insan olunca, Batı emperyalizmi hemen el atıyor; onlara hiçbir şekilde yüz vermedi, teslim olmadı. Hep Türk milletinin ve Türk aydınının devrimci geleneğinin bulunduğu yerde durdu. Atatürk devriminin hücuma uğradığı koşullarda son derece sağlam durdu.

Halkını çok sevdi. Çünkü tarihi üniversite kürsülerinden kahvelere indirdi, televizyonlardan ailenin içine soktu. Kendisi de öyle oralarda bir tarih otoritesi, göklerdeki bir ukala, allame değil; köy kahvesinde veya herhangi bir kahvede peykeye oturmuş, bizlerden biriydi. Bizler gibi tarih konuşuyor, nükteli, şakalı, esprili dili ve hâli tavrıyla… Halk onu çok sevdi; İlber halkın sevgilisi oldu. O çok güzel. Bir şeye benzettim ben onu; hani Meddah vardır ya, elinde değneğiyle, sırtında havlusuyla anlatır, felsefi konuşma da yapar ama halk adamıdır. O da bilgisiyle, birikimiyle bir tür sırtına havlusunu atmış, elinde değneğiyle konuşan bir Meddah gibi, şakasıyla, nüktesiyle tarihi halka indirdi. Yani bilimi halka indirdi. Derin bir tarihçi ama aynı zamanda o tarihi akademinin duvarlarından dışarı çıkarttı.

Zor bir durumda olduğunu öğrenince ona bir şey yazdım; “Dünyanın da Türkiye’nin de sana ihtiyacı var, yollarını gözlüyoruz, bekliyoruz” diye. Ama benim o mesajım maalesef yoğun bakımda olduğu için ona ulaşmadı. Onu saygıyla anıyoruz; unutulmaz bir insan neşesiyle. Mütevazı bir insandı. Giyimi, kuşamı, hâli, tavrı bizden bir insan. Kırım’dan gelen bir aile, Avusturya Lisesi, Atatürk Lisesi… Siyasal’da bizim arkadaşlarımızla, Şule’lerle, Cüneyt’lerle, Halil Berktay’la falan; o çağlarda okudu. Hep iyi arkadaşlığımız, dostluğumuz vardı.

Bir de şu var; kendisine eleştiri yapılması karşısında çok eşitti, egosu yoktu. Bütün egosu gerçeğe ulaşmak, bilimsel gerçeğe ulaşmak. Oraya odaklanmıştı. Dolayısıyla “Sen Tanzimat konusunda yazdığın kitapta şunlar yanlış” dediğim zaman, hemen ikna olduğu zaman öğrenmeye çok açıktı. Bilimsel gerçeklik karşısında eşitti. Benim bilgim, senin bilgin diye bir şey yok; bizim hükümdarımız bilimsel gerçekliktir. Çok az bilim insanına nasip olmuştur bu halkın sevgilisi olmak. Gerçekten muazzam bir temas kurmuş. Hangi sokakta kiminle karşılaşsam herkes onu soruyor.

Televizyonlar üzerinden bilim iletişimi kuran kaç tane bilim adamımız var? İlber, son dört yıl, hastalıklarına ve yürüme zorluklarına rağmen nereye çağırsak geldi. İstekle, şevkle geldi. Dürüst bir insandı; iltifat etmek, yalakalık yapmak gibi şeylerle hiç alakası yoktu. Hükümdarlara boyun eğmezdi. Türkiye çok değerli bir bilim insanını, bir hakikat âşığını, büyük bir devrimci Türk aydınını kaybetmiş oldu.

***

Sayın Başkanım, biz şimdi kendimizle ilgili kısma gelelim. Ulusal Kanalımızın hem gündemdeki İran savaşı hem de emek mücadelesi gündeminde, bu ikinciden daha fazla ihtiyaç olan bir dönemde yayın kesme bildirimi geldi. 24 Mart’a kadar ödenmesi gereken büyük bir meblağ var ve 23 bin hedefli bir seferberlik başlattık. Siz neler söylersiniz?

“Önce kendisi veren, başka dostlardan da toplar. Ben de üzerime düşen sorumluluğu yerine getiriyorum ama zorlayarak hepimizin yapması lazım bu görevi. Onu öncelikle ifade edeyim ve herkesi bu sorumluluğa davet ediyorum. Ulusal Kanal dünya ikincisi oldu. Geçen sene dünya üçüncüsüydük, önümüzde İngilizce yayın yapan El Arabiya ve El Cezire vardı. Şimdi ikinciliğe çıktı. Fox TV birinciliğe yükseldi, Ulusal Kanal ikinci oldu. İngilizce kanalların arasında ikinci konumda bir Türkçe kanal var. Türkçeyi şeref kürsüsüne çıkarttı. Ulusal Kanal bütün dünyada çok büyük bir güven kazandı. Türkiye’de birinci olan kanalı hepimiz omuzlayacağız. Borç namustur. Ulusal Kanalın borcu her zaman namusu olmuştur, hiçbir yere tek kuruş borç takmamıştır. Aydınlık için de bu geçerli; kimse senet yapmadan aydınlar borç verir. Bu borç ödenecek. Ulusal Kanalın holdingi Türk milletidir. Bugün de hepimiz, verebileceğimizin en fazlasını katarak bu imeceye katkıda bulunacağız. Ulusal Kanal Azerbaycan’dan, Türk dünyasından, Arap ülkelerinden, Amerika’dan, Avrupa’dan, Rusya’dan, Çin’den izleniyor. Yabancılar da hakikati orada gördükleri için izliyorlar. Gerçekten harikalar yarattınız. Ferit İlsever, Serhan Bolluk, Turan Özlüler gibi yöneticilerimiz büyük emek verdi, sizleri kutluyorum. 24 Mart’a bir hafta kaldı, aşkla görevlerimizi yerine getirelim.”

***

Çıkış Yolu’nun sonuna gelirken haftanın kitabı ve müziği… Haftanın kitabı Safahat olsun. Mehmet Akif’in Safahat’ı, Türk şiirinin ve Türk duruşunun; anti-emperyalist, tarihsel ve insani duruşun doruklarından biridir. Hem milletin hem de yoksulların, emekçilerin şairidir Mehmet Akif Ersoy. İstiklal Marşımızın yazarı, Cumhuriyet’in kurucu heyetinde yer almış, Ankara’ya gelmiş bir isimdir. Atatürk’ün yanında, sırtında kefenle o mevziye girmiş, Kastamonu’ya, Balıkesir’e, Yozgat’a gitmiş, kürsülere çıkmış, İstiklal Savaşı’nın propagandasını yapmış, o tek dişi kalmış canavara karşı mücadele etmiştir. Garp’ın afakını sarmış çelik zırhlı duvarlarına karşı; zırhla kefen arasındaki savaşı kefen kazanmıştır.

En iyi Safahat baskısını araştırdım. Sebilürreşad Vakfı Başkanı Sayın Fatih Bayhan’a sordum; “En güvenilir hangisi?” diye. “Bizzat benim de içinde olduğum, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı ve ailesinin de izin verdiği Safahat” dedi. Torunu Selma Hanım da Sebilürreşad’ın 12 Mart günü yaptığı toplantıdaydı, onu da buradan saygıyla selamlıyoruz. Mehmet Akif’in eşine yazdığı, “Ezelden aşinanım ben” diye başlayan şiiri Şerif İçli bestelemiş. Haftanın müziği olarak da Mehmet Akif’in güftesi, Şerif İçli’nin bestesiyle “Ezelden aşinanım ben” şarkısını dinliyoruz.

Paylaş