Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, çıkış yolu programıyla karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinç’e gündeme ilişkin sorularımızı soracağız. Bu hafta Aydınlık Gazetesi Ankara Tevciyesi İsmet ÖZÇELİK’le beraber sorularımızı yöneteceğiz. Sayın Tevcik hoş geldiniz. İsmet Bey siz de hoş geldiniz. Dünyanın gözü kulağı İran’da hürmüze. İki haftayı geçti İran’daki ABD-İsrail saldırıları ve İran’ın direnişi. Siz bugünkü itibarı nasıl görüyorsunuz? Bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. İran duvarına çarptı Amerika ve İsrail. Bakın bu Venezuela Operasyonu sırasında bir basın toplantısı yapmıştık Ankara’da. Orada Amerika’nın iddialarının hem ülkelerinin dışında hem de kendi ülke işlerinde birtakım sınırları olduğunu ve bazı duvarlar olduğunu Amerika’nın Trump’ın karşısında bunu ifade etmiştik. Şimdi işte o duvarlarla yüzleşme karşı karşıya gelme süreçleri çarpıcı bir şekilde başladı. Herkes işte savaşın başında tamam bu iş bitti. Amerika İran’ı dize getirdi, rejimi değiştiriyor falan derken şimdi bir Amerika’da Trump’ın tahtı sallanıyor. İsrail’de de eğer hayattaysa Netanyahu’nun koltuğu sallanıyor. Yani rejim değişiklikleri İran’da değil, İsrail’de ve rejim derken tabii yani toplantı rejimi anlamında değil de iktidar değişiklikleri diyelim. Oralarda gündeme geliyor. Çok önemli bir gelişme bu. Yani Amerika’nın çıkmaza girmesi ve bir sistem krizi başladı. Enerji krizi. Hedefleri neydi? Üstüne çökmekti İran petrollerinin, doğal gazının falan. Şimdi kendileri enerjisiz kaldılar. Batı sistemi, Avrupa’sı ondan sonra bütün sistem. Yani sistemin etkisi altındaki ülkeler, etkisi altında olmayan ülkeler bile. Ve tabii bu Amerikan ekonomisini de çok ciddi bir şekilde etkiliyor. Yani bütün maliyetler yükseliyor, fiyatlar yükseliyor, enflasyon yükselecek. Zaten Amerikan ekonomisinde çok önemli zaaflar vardı. Şimdi o Amerikan ekonomisinde alarm verdiği, Avrupa ekonomisinin zaten çok daha vahim bir tabloyla karşı karşıya olduğu bir sürece girdik. Burada benim gördüğüm, o sistemin bu krizinden aynı Birinci Dünya Savaşı, İkinci Dünya Savaşı gibi devrimlerle çıkılacak. Yani en pes kapitalist sistemin bir ve ikinci dünya savaşlarından sonraki en ciddi krizi söz konusu. Bakın Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale boğazından Türkiye, Osmanlı Devleti sistemin boğazını sıkmıştı. Fransız, İngiliz zırhlıları geçemedi Çanakkale boğazını. İşte Irresistible İngiliz zırhlısı, Bouvet Fransız zırhlısı bizim mayınlarımızla yüz yüze geldiler ve boğazın derinliklerine gömüldüler. Oradan Sovyet Devrimi çıktı. Ondan sonra bizim İstiklal Savaşımızın da zafere ulaşacağı koşullar oluştu. Ama bu iş şeyde başladı aslında. Boğazları anlatırken 1914-1929 Ekim’inde İttihat-Terakki Yönetimi çok cesur bir karar aldı. Nasıl olsa beni paylaşmaya karar verdi. İngiltere, Fransa, Çarlık Rusyası. Bari ben Rusya’ya ilk vuruşu yapayım, bir şey, insetif başarıyla başlayayım. Düşmana bazı kayıplar verdirerek savaşa başlayayım dedi. 29 Ekim 1914’te ve Almanların bize verdiği iki zırhlı, Midilli ve Yavuz Karadeniz’e çıktılar. Rus donanmasını bombardıman ettiler. Bazı gemileri batırdılar. 300 Rus askerini esir aldılar. Odessa ve bazı limanları bombaladılar. Böylece 1. Dünya Savaşı’nda Trabzon ve Samsun’dan çıkacak olan yiyecek gemilerinin İstanbul’a salimen gelmesi koşullarını Karadeniz’de sağladılar. Rusya’ya indirdikleri darbelerle. Ama daha önemlisi İngiliz ve Fransızlar Boğazı Çanakkale’den zorladığı zaman Çarlık Rusyası’da bütün planlar hazırdı. Hem Kocaeli’nden, Kandıra’dan hem de Trakya’dan çıkartma yapacaklardı ve İstanbul düşecekti. İstanbul düşünce savaş 4 yıl sürmeyecekti. Türkiye açısından da sürmeyecekti, dünya açısından da. Dolayısıyla bu ilk vuruşu bizim o zamanki itaatör hakikati hükümetimizin savaşın kaderini belirledi. Rus devrimi o sayede oldu. Bizim İstiklal Savaşımız onun devamında o sayede başarıya ulaştı. Şimdi kader belirleyen boğaz Hürmüz Boğazı oldu. Onun için Çanakkale Boğazı’ndan Hürmüz Boğazı’na giden bir yol var, köprü var. Dünya devrimlerinin önünü açan boğazlar bunlar. Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkale direnişi, bir Dünya Savaşı yok ama bugünkü kapitalizmin, emperyalizmin derin krizinde de Hürmüz Direnişi İran’ın dünyanın kaderini belirleyen rol oynuyor. Böyle bir yere geldik. Şimdi Amerika bu savaşı nasıl bitiririm? Çünkü o iki şeyde bir görsel de yaptık. Dünyanın kaderini değiştiren boğazlar diyerek. Çanakkale Boğazı hem Hürmüz Boğazı. O ne güzel. Bugün de düğüm orada. Bütün dünyanın gözü orada. Evet, çok güzel bunlar. Devrimler getiren boğazlar bunlar. O boğazdaki direnme dünya çapında devrimlerin önünü açtı. Şimdi Hürmüz’ün sonuçlarını yaşayacağız. Sistemde çok önemli sarsıntılar var. Avrupa’da, Amerika’da ve onların etkisi altındaki olan ülkelerde. Ve Türkiye’de bu sürecin önceklesinde olan bir ülke. Yani evet bugün savaşan bir İran var, Lübnan var. Yani oradaki Hizbullah, Yemen var. Hatta Afganistan, Pakistan, oradaki savaş da biraz bu cepheleşmeye oturuyor. Ondan sonra bütün bu sıcak cepheler yanında. Bir de tabi kuzeyimizde Rusya’nın İkraine’ye karşı ilk cephe orada açıldı. Ondan sonra Türkiye’de namluların ucundaki ülke. Yani Amerika, İsrail ve Yunanistan Türkiye’ye karşı bir ittifak yaptı. Kıbrıs’a yığınak yapıyor, çok önemli. İşte Amerika getirdi Yunanistan… Kara Kuvvetleri Komutanı da şu anda oradaymış galiba. Tabii. Gelen bilgilere göre. Çünkü odak orası. Yani Kıbrıs’a Amerika, İsrail ve Yunanistan yığınak yapıyor. Numble Dino ve Nemesis tatbikatlarını kaç yıldır yapıyorlar Doğu Akdeniz’de. Ege’de Amerika Yunanistan kıyılarında üstlerini kurdu. Ve adalara da Ege adalarında yine yığınak yapıyorlar Amerika ve İsrail. Melişneğir’in de geçme tatbikatını Mayıs ayında yaptılar. Dolayısıyla Türkiye bugün belki savaşı, içeride savaşı yaşadık biz PKK’ya karşı. Yani aynı savaşı. FETÖ’ye karşı. Tabii FETÖ’ye karşı ve PKK’ya karşı. Bizim üstünlüğümüz içeride Amerika’yı temizledik. O çok önemli. FETÖ’ye karşı savaşta Amerika’nın gladiyosunu Türkiye içeride temizledi. NATO generallerini hapse attı. Türkiye savaşın başında çok önemli mevziler kazandı. Ama şu anda sizin dediğiniz gibi kara kuvvetleri komutanımız Kıbrıs’ta. Orada tabi Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni hedef alıyorlar. Oradan Türk ordusunu atmayı hedef alıyorlar. Dolayısıyla Türkiye’de İsrail tarafından bu açıkça ilan ediliyor. Bölgedeki en tehlikeli düşman, en büyük tehdit Türkiye diye. Kıbrıs’ta dünden beri de notam savaşları oluyor. Güney Kıbrıs bütün Doğu Akdeniz’i kapsayan, Kuzey Kıbrıs’ın alanını kapsayan bir notam yayınladı. Türkiye ona cevap verdi. Kuzey Kıbrıs cevap verdi. Karşı notam yayınlayarak. Yani Doğu Akdeniz’i çok hızlı bir şekilde ısınıyor. Burada Türkiye’de de büyük bir uyanış var. Sayın Devlet Bahçeli, Türkiye Rusya Çin ittifakını ilan etti. Türkiye’nin bugün bu musibete karşı, bu belaya karşı, Amerika-İsrail belasına karşı Türkiye’nin çözümü, Türkiye Rusya Çin’dir dedi ittifak. Biz İran’da var dedik, İran’ı da ekledi. Bundan sonra ve buradan bütün izleyicilerimize ve bütün kamuoyuna sesleniyorum. Sayın Bahçeli’nin üç gün önce belediye başkanları ile iftar yemeğindeki konuşmasını incelesin herkes. Bir de dün yaptığı açıklama. Yani şöyle özetleyeyim. Sayın Bahçeli bir strateji dersi veriyor. Üç gün önceki o iftar yemeğindeki konuşmasında. Ve ben bunun daha çok iktidara bir ders olduğunu görüyorum. Ondan sonra diyor ki, böyle günlük politikalarla bu sürecin içinden çıkamayız. Strateji kurmamız lazım. Uzun vadeli bir strateji kurmamız lazım. Bizim devlet aklımız bunu gerektirir. Bunu tespit ediyor. Ve diyor zamanımız dar. Çok çabuk hareket etmemiz lazım. Dün de Tahran ve Ankara’nın ufukları ortaktır. Arkasından da Kudüs, Şam ondan sonra yani Filistin’in merkezi, Şam, Suriye’nin merkezi Bağdat ve Ankara. Bunların kaderleri ortaktır diyor. Yani İran’dan başlayalım. İran, Türkiye, Suriye, Irak ve Filistin, Lübnan, Lübnan vurguları da çok önemli konuşmasında. Dolayısıyla devlet aklını gündeme getirdi devlet bahçeli. Tabi bu şeyle de beraber gidiyor. Terörist Türkiye dedikleri, bizim bütünleşen Türkiye diye stratejik olarak tanımladığımız süreçle beraber ilerleyen dış cephe iç cephe. Bu İran Savaşı’na dolayısıyla Türkiye başından beri bu savaşın içinde. Yani 1990-91’de Amerika’nın Irak’ı işgalinden, Suriye’yi ondan sonra, 2011’den sonra Suriye’nin kuzeyinde o Amerika-İsrail koridorunu açmasından ve PKK’yı üzerimize sürmesinden beri Amerika’nın ve İsrail’in Türkiye bu mücadelenin içindir. Çünkü burada en önemlisi ne? Amerika ve İsrail’in bir stratejisi var. İkinci İsrail’i kurmak, Kürdistan’ı kurmak. Türkiye o stratejiyi de bozdu. Yani özellikle bu Fırat Kalkan’ı ile, Barış Pınar’ı ile, ondan evvel Zeytin Dalı ile bu stratejiyi silahla bozdu. Amerika’nın güçlerine karşı askeri operasyonlar düzenleyerek Amerika’nın bu stratejisini bozdu. Ve en son işte Suriye’nin kuzey doğusunda PKK’nın temizlenmesinde Suriye hükümetine yardım ederek yine bu stratejiyi bozdu. Dolayısıyla savaşa Türkiye kendi iç cephesinde ve bir takım dostlarına Suriye’ye yardım ederek ve PKK gibi, IŞİD gibi Amerika’nın kontundaki güçleri bastırarak, ezerek savaşa dahil oldu Türkiye’de daha başından. İran’da da galiba aynı kartı oynamaya kalktılar. Barzani ve Talabani’nin buna itiraz, en azından oyuna gelmemesinde de Türkiye’nin herhalde etkisi oldu. Tabii. Onu zaten açıkça da ortaya koydular. Yani hemen Barzani ile Talabani ile görüştüler. Onların da zaten kalkıp da İran’da bilmem iş kavga çıkartacak bir güçleri de yok ama tabii Amerika’nın zorlamaları nedeniyle bazı heveslere getirilebilirlerdi. Bu bakımdan Türkiye önemli uyarılar yaptı oraya. Efendim biraz daha şu genel dünya politikasını açmak açısından. Şimdi iki tane nokta var, daha doğrusu üç nokta. Bir Amerika’nın bu başarısızlığı Amerika içinde çok erken tartışılmaya başlandı. Bir bu, yani bunu nasıl değerlendiriyorsun? Çünkü çok ciddi şeyler var. İkincisi, Avrupa ve Amerika arasında çok hızlı bir ayrışma var. Mesela Almanya Başbakanı Mers ki çok ilginç bir tip. Mesela net şöyle söylemiş, NATO bir savunma ittifakıdır, müdahale ittifakı değildir. Bu nedenle NATO burada hiç ihtiyaç duyulmamaktadır, diyor. İran’ı kastediyor. Riskleri ilk günden beri dile getirdim ve bu savaşın riskleri büyük, çok büyük, diyor. Yine Fransız General Jacob Leff, ABD bizden yardım isteyerek fiyaskolarının maliyetini paylaşmamızı istiyorlar. Bugün Trump’ın koalisyonuna katılmak, Titanic’in buzdağına çarptıktan sonraki akşam yemeği ve dansına bilet almak gibi bir durum. Mesela çok çarpıcı, yine Almanya Savunma Bakanı Pistorius, Trump bir avuç Avrupa Fırkatay’ından güçlü ABD donanmasının başaramadığı neyi bekliyor? Neyi başarmasını bekliyor? Bu bizim savaşımız değil, savaşı biz başlatmadık, diyor. Bunları Fransa’dan diye birçok yerden gelen bilgiler hemen hemen aynı noktada. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Üçüncüsünü de sorayım isterseniz. Üçüncüsü de Körfez ülkeleri bu olaydan sonra, çok yoğun tartışmalar var okuduğumuz kadarıyla, bölgede mevcut yönetimlerde dahil, devrimler, oradaki bazı gelişmeler ayrı, yeniden konumlanabilirler mi? Bugüne kadar paralar Amerika’da Londra’daydı, dolarla satış yapıyordu, Suudi Arabistan birazcık, yani bundan sonra ne olur? Şimdi birinci sorudan Amerika’nın iç cephesindeki mücadeleden başlayalım. Bunun sebebi ne? Amerika’nın kifayetsizliği. Yani şöyle, Amerika eski Amerika değil. 1945’ten sonra, ikinci dünya savaşından demokrasi güçleri büyük bir zaferle çıktı Sovyet Derbiliği sayesinde. Tabii o zaman Amerika Birleşik Devletleri demokrasinin önderi. Ama dünya ekonomisinin yüzde ellisini üretiyor. Yani yüzde elli Amerika Birleşik Devletleri üretiyordu, geri kalan dünyanın tamamı da öbür yüzde elliyi üretiyor. O kadar büyük bir ekonomisi var, güçlü. Şimdi Amerika dünyanın yüzde on altısını üretiyor. Yani 45’ten bu yana 55, 75, 82, 81 yıl geçti. Bu 81 yıl içinde değişiklikler, Amerika’nın ekonomi olarak inişi, dünya ekonomisindeki payının düşmesi, Çin’in onun önüne geçmesi, hatta Hindistan’ın da hızla onun önüne geçtiği bir sürece girdik. Dolayısıyla Amerika bu ekonomik gücüyle yapabiliş, sınır bu ekonomik gücünde. Onun için niye Amerika başarısız davradı? Bir, eski Amerika’nın ekonomisi değil. İki, silahlı gücünün de karşısında onu dengeleyen önemli silahlı güçler oluştu. Yani Çin, ondan sonra Rusya, hatta İran, Türkiye falan. Yani Amerika’ya muhalif ve Amerika’yla doğrudan cephe cephe olan çok büyük silahlı güçler var. Dolayısıyla, hırsızlıkları, binalım Amerika’nın sınırını oluşturuyor. Amerika o ekonomi kadar bir şey. İkincisi, tabii iç cepheyi bu etkiliyor. Çünkü iç cephede de bu iniş karşısında muhalif güçler oluştu. Rolünü üstlendi, çaldı rolünü. Trump, ama bu sefer Demokrat Parti Trump’a muhalefet etmeye başladı. Yani savaş karşılığı pozisyona onlar girdi. Yani eskiden Amerika’nın dışarı döndük tırnaklarını temsil ediyordu Demokrat Parti. Ve şimdi bakıyoruz Trump’ın savaşçılığına, saldırganlığına karşı içeride bir cephe oluştu. İkincisi, yine bu maceracı siyasetler Trump’ın, yani okyanusların ötesinde çeşitli cepheler açıyor. Ve açılmamış muhtemel cepheler de var. Bir demin cepheleri saydık işte Ukrayna’da Rusya’ya karşı bir cephesi var. Filistin’de Filistin’e karşı bir cephesi var. İran’da şimdi İran’a karşı, Lübnan’da Lübnan’a karşı ondan sonra. Suriye cephesi o biraz tatil oldu sayılabilir. Yemen’de Yemen’e karşı. Hepsi bunların deniz ötesi, okyanus ötesi cepheler. Bir de Güney’de, Latin Amerika’da işte Meksika’ya karşı, Küba’ya karşı falan. Bir de Antarktika cephesi. Grönland’da Avrupa’yı doğrudan doğruya karşısına aldı falan. Şimdi bunlar hep Amerika’nın duvarları. Yani ne oluyor? Bu duvarlar Amerika gelsin bana çarpsın diye orada var. Ve Trump’ın politikaları da o duvarlara çarpmaya yönelik. Yani çok sayıda kendi mezarını Trump okyanusların ötesinde kazıyor. Ve Amerikan empeyzmeninin mezarını okyanusların ötesinde kazıyor. Dolayısıyla ana karasıyla bütün bu cepheler arasında çok uzun mesafeler var. Ve bakın bunu İran’da şimdi çok çarpıcı bir şekilde yaşıyoruz. Oraya uçak gemileri falan filan yolladılar. Şimdi o koca uçak gemileri kaçmaya başladı. Firavun. Çok acayip yorumlar yapılıyor. Lincoln’la ilgili. Lincoln’ın da adını kirletiyorlar. Ford yanıyor. Lincoln 2000 kilometrenin üzerine gitmiş. Ve o gemilerin içinde de bir iç cephe var. Gemilerdeki askerler elbiselerini falan filan tuvaletlerin içine atıyorlar. Tuvaletler tıkanıyor. Tuvalet bunalımına giriyor falan. Mutlaka yangınlar çıkıyor. Yangınlar çıkıyor. Ve Amerika’nın içinde de bayağı şiddetli bir muhalefet gelişmeye başladı şimdi. Hem Halk cephesinden hem rakiplerin içinde de. Amerikan büyük tekerlerin içinde de Amerikan’ın bu savaş strezesine muhalif olan unsurlar var. Bu birinci sorunun cevabı. İkincisi Avrupa. E tabi Amerika’nın arası açıldı. Avrupa’yı tehdit etti. Ondan sonra ekonomik savaş. Avrupa tekerleriyle Amerikan tekerleri arasında, Birleşik Amerika tekerleri arasında önemli bir rekabet vardı. Ondan sonra o gümrükler savaşıyla falan da daha güncelleşti. Avrupa ekonomisi zaten bir çöküş halinde. Alarm veriyor vesaire. Dolayısıyla o aralığındaki büyük ekonomik anlaşmazlık, rekabet daha ciddi. Amerika’nın bu İran’a falan yüklenmesiyle daha ciddi boyutlara ulaştı. Siz demin çok güzel örnekler verdiniz. Avrupa Amerika’ya artık kafa tutuyor. Yani ben senin kuyruğuna takılmam, savaş stratejilerinde ben yokum. Ondan sonra NATO’yu sorguluyor. Amerika’da NATO’yu sorgulamaya başladı. NATO Amerika’nın kendi müttefiklerini kontrol örgütüydü. Fakat şimdi kontrol işe yaramıyor. NATO kontrol edemiyor. Hiç kimseyi kontrol edemiyor. Belki Yunanistan gibi bir iki küçük ülkeyi kontrol ediyor. Ama Avrupa gibi büyük müttefikler, Almanya’ydı, Fransa’ydı falan, Amerika’nın kontrolünden çıktılar. Bu yıllarda da daha ileri Amerika karşıtı, işte Le Pen gibi Fransa’da, alternatif parti gibi Almanya’da, partiler iktidara yürüyor. O da çok önemli. Partiler iktidara yürüyor. İtalya’da işte Melone geldi. O da Trump’la falan Biden’a karşı biraz dost gibiydi. Ama şimdi Melone’de Trump’la savaşı varmış. İran’dan sonra. İran savaşı. Son olarak körfez ülkeleri, tabii böyle bir otorite sarsılınca, hani Çinlilerin bir sözü var, on parmağının altında on pire var falan diye. Amerika Birleşik Devletleri’nin on parmağının altında on tane pire vardı. Şimdi o parmaklar oynamaya başlayınca, pireler de uçmaya başlıyor. Yani sözlerindeyse. Yani yakında bazı körfez ülkelerinde tahtlar devrilebilir. Onlar gözüküyor. O ülkelerde de sorgulama başladı. Amerika bizi korumadı. Büyük servetleri olan ülkeler bunlar. Petrol üreten, doğal gaz üreten, dünyanın petrol ve doğal gaz üretiminde en yukarı yerlerde olan ülkeler, çok zengin ülkeler. Şimdi Amerika onlar için bir korunaktı. O korunanın olmadığını gördüler. Hatta başlarını belaya soktuğunu Amerikanın gördüler. Ve oralarda da çok önemli, Amerika’ya itiraz ve isyanlar yükselmeye başladı. Dolayısıyla sizin sorunuza cevap, o ülkelerin bu süreçte Amerika’nın kontrolünden çıkmaları mümkün. Hatta Süddelepsis’ten çoktan çıktı bir üretim. O kalktı Çin’le anlaştı. Rüyan’la petrol satıyor yani. Petrolü anlaştı. Zaten Amerika’nın en büyük isyanı. Amerika’nın ekonomisinin, Sayın Hakan Topkur Ulu’nun çok güzel bir yazısı yarın çıkacak sanıyorum. Ben çıkmadan önce göndermişti sağ olsun okudum. Bütün o dolar saltanatının hikayesini anlatıyor. Ve Amerika’nın bütün ekonomik yağması dolar üzerinden. Yani kağıda basıyor ve dolar üzerinden dünyayı yağmalıyordu. Bir haraç ekonomisi kurmuştu. Dolar saltanatı çökünce haraç ekonomisi de çöktü. Dolayısıyla Amerika’nın körfez ülkeleri üzerindeki otoritesi de sağ soluyor. Ve orada da önemli itiraz ve isyanlar başlamak üzere. Bu savaştan sonra oradaki kuvvetlerin Avrasya’ya yönelmesi ihtimali söz konusu olur mu? Tabii başkanım. Çin’le Rusya’yla ilişki yok. Bugün Atlantik’le Avrasya arasında iki kutup var. Bir de ortada falan diyelim denge arayan ülkeler her zaman olur. Yani iki kutup olduğu zaman. Zaten kutup o demek yani. Kutupların arasında başka bir güçler de var. Ara güçler. Ama tabii Atlantik’in inişe geçtiği, bölündüğü ve krize gittiği süreçte Atlantik’ten kopanların önemli bir kısmı Avrasya kutubuna kayacaktır. Zaten Brix’te bunu görüyoruz. Shanghai İşbirliği örgütünde bunu görüyoruz. Kurulduğu zaman kimlerden oluşuyordu? Şimdi öyle bir genişledi ki ta Brezilya’ya, her tarafa. Yani yeni bir dünya şöyle diyelim. Sizin üç sorunuzun toplumuna bir cevap. Yeni bir dünya kuruluyor. Amerika’nın borusunun öttüğü 1945’lerden işte bugünlere kadar, düne kadar diyelim. Dünlere kadar devam eden dünya artık yok. Yani Amerika’nın karşısında çok kutuplu bir dünya. Tek kutuplu. Dünyanın ben tek efendisi olacağım diye 1990’da Amerika bir takım küreselleşme falan gibi iddialara girdi. Şimdi apaçık ortaya çıktı. Tek kutuplu, Amerika’nın efendiliğinde, ağalığında bir dünya projesi yerli bir olmuştur. Şimdi birçok kutuplar oluştu. Dünyada özellikle de iki kutup var ama bu iki kutupu çoğaltabiliriz de. Dolayısıyla dünyada barışı koruyacak ve o barışçı ortamda ekonomilerin gelişmesi iklimini yaratacak bir sürecin içine girdi bizim yer küremiz. Herkes savaş başlarken İran’ın yalnızlığını konuşurken birdenbire 18. gününde Trump’ın yalnızlığını tartışıyor. Ama İran direndiği için. Bakın İran teslim olsaydı biz şimdi İran’ın teslimiyetini konuşacaktık. Ve ilk günler hava neydi? Amerika bir takım böyle fiyakalı başarılar kazandı. İran’ın liderlerini şehit etti. Ondan sonra o bir dünyada hava estirdi ama İran’ın dirilişi bütün bu şeyi bozdu. Hatta şimdi Hemeni’nin şehadeti, Hemeni’nin ölümü korkmadan göze alması bütün dünyada şimdi övülen, alkışlanan bir örnek olarak, bir cesaret ve kararlılık örneği olarak konuşuluyor. Dolayısıyla burada İran’ın dirilişi. Ama kendine güvenen bir İran yani hiç kimsenin ümit etmediği kadar ciddi bir diriliş gösterdi. Karşısındaki Amerika ufak tefek bir ülke değil. Yani dünyanın en büyük askeri güçlerinden biri. Belki iki güçten biri. Ondan sonra elinde nükleer silahları var, ondan sonra işte uçak gemileri var falan filan. Ama ne oldu? O zırhlılar savaşın kaderini belirlemiyor, kefen giyenler belirliyor. Kefen giyenler, zırh giyenleri yeniyor. Bu savaşın özeti bu. Kefen giyenler, şey kefen giydi ya Hemeni aslında kefen giydi. Hala kefen giydi. Son görüşmesi de aktarıldı. Ali Ederiç’in anlattığı görüşmesiyle. Müthiş bir görüşme. Bu arada aslında tabii liderlerin korunması kadar önemli bir şey yoktur savaşlarda. Komutanın güvenlik altında olması, liderlerin güven altında olması falan filan. Ama liderlerin de öyle kritik durumlar vardır ki artık korunmayı değil, direnci ateşlemeyi esas alan, kendini feda eder ama direnci ateşlediği için son liderlik görevini yapar. Hemeni liderlik görevini yaptı. Ölümün üzerine yürürken Hemeni lider olduğunu gösterdi. Orada tabii ki liderlerin korunması lazım ama öyle bir kritik durum ki artık o yaşayarak değil, ölerek kendi halkına önderlik edebilirdi. Liderliğini gösterdi, ölerek şehit olarak liderlik yaptı. O bakımdan çok büyük bir ders olaydı. Var ya bizim tarihimizde mesela meşhur Reşat Biralay Çiğiltepe. Atatürk telgrafla diyor ki, falanca Çiğiltepe diye şimdi adlandırıldı o tepe. Şu rakımlı tepeyi diyor yarım saat içinde alacaksın diyor. Çünkü taarruza kalkınmış. Yani orada yarım saatler, on dakikalar, beş dakikalar çok önemli. Öyle olduğu için Yunan ordusunun komutanını, bütün genel kurmayını esir alıyorsun. On beş dakikada, yarım saatler sayesinde. Yarım saat içinde o tepeyi alamayınca, Biralay Reşat Bey Şakan’a kurşunu sıkıyor. O da bir liderlik. Ama o kurşunu sıktıktan sonra asker o tepeyi alıyor. Orada bir askere bir onur kumandası var. Onurlu insan bu tepeyi alır. Yani ölümü göze alır ve gerekirse ölür ama bu tepeyi alır. Asker coşuyor o zaman. Yani kendi komutanlarının o onur, intiharı karşısında şeye geliyor. Asker de o zaman ölümü göze alıyor. İşte bu tür komutanlık şeyleri varsa var. Mesela Alparslan’ın kefenle Malazgirt Savaşı’na. O çok önemli. Malazgirt Savaşı’na Alparslan kefenle atın üzerine çıkıyor. Başlarında bir sultan var kefeni giymiş. Bir de Varna Savaşı’nda İkinci Murat’ın, Fatih Sultan Mehmed’in babası olan İkinci Murat’ın bir tavrı vardır. Varna Savaşı’nda Osmanlı orduları bozuluyor, bozguna uğruyor falan. Orada İkinci Murat çıkıyor. Onun çok müthiş bir konuşması var. Diyor ki koçlar kurban olmak için doğarlar. Koyunlarda koyunu kurban etmeyiz ya. Çünkü doğuracak, çoğalacak, kuzu verecek, kuzular olacak. Koçun kuzusu olmadığı için bir tane koç bir sürü de yetiyor. Onun için ne olur koçlar diyor İkinci Murat. Askeri şöyle bir hitapta bulunuyor. Koçlar diyor kurban olmak için doğarlar diyor. Ey yiğitler diyor. Hadi diyor şimdi koçluk zamanıdır. Liderlik dersleri bunlar. Lider korunacaktır, o önemli. Ama mesela şey de öyle. Mesela evvelsi gün falan ne oldu? Kudüs gününde birdenbire İran Cumhurbaşkanı komutanları falan İran’ın tarhanı sokaklarında dolaşmaya, insanlarla öpüşmeye, ondan sonra sarılmaya falan. Füzeleri var, bilmem nesi var, casusları var falan. Ama biz buradayız, biz varız, biz kaçmıyoruz. Biz ölümü göze alıyoruz. Bugün de oluyor efendim. Dışişleri Bakanı Sözcüsü toplantı yapıyor. Gürkan’la konuştuk. Birden Erakçı kürsüye geliyor. İran Dışişleri Bakanı. Etrafta da patlamalar olurken hiç kırılı kıpırdatmıyor. Açıklamasını bitiriyor, ondan sonra ayrılıyor. Evet, çok önemli. Bana da mesela telefonlar İran Devleti’nin bazı yöneticilerinden falan, önemli insanlarından şeyler geliyor. Mesela oralarda falan, bakın duyuyor musunuz diyor, işte diyor bizim şimdi burada diyor patlamalar var falan. İran Devleti’nin yöneticileri de kendi halkına, biz ölümü göze alıyoruz. Seni ateşe süren bir liderlik değiliz. Ateşin karşısında benim de göğsüm var. Serhaddim var tavrı içinde. Bu dönem tabii Türkiye’ye düşen füzelerle ilgili de çok iddialar ortaya atıldı. İran Türkiye’yi hem Azerbaycan’la ilgili, o sahte bayrak operasyonu denen açıklamalar oldu. Siz de çok önemli bilgi açıklamıştınız birkaç gün öncesinde. Evet yani, zaten ben şimdi ilk defa bir üniversitede şeyim vardı, öğrenci kitlesi çağırdılar falan. Konferansım vardı. Orada bu bilgi geldi. Hiçbir şey bilmiyorum. Gelen bilgi şu işte Hatay’a füzeler düştü. Füze parçaları düştü. Hiçbir bilgim olmadan şunu söyledim orada. Dedim ki kesinlikle İran’dan Türkiye’ye füze atılmaz. Çünkü İran’ı deliler, akılsızlar yönetmiyor. Koskoca bir devlet geleneği var. Küçük bir devlet bile böyle bir akılsızlık yapmaz. Karşısında Amerika var, İsrail var. Bir de Türkiye’yi karşısına alacak falan. Hiçbir mantığı yok. Dolayısıyla burada bir komplo aranabilir. Ondan sonra bir şey aranabilir. Amerikan parmağı aranabilir, İsrail parmağı alabilir. Bir de şu olur dedim, hani aklıma hemen haritayı getirdim. Hatay işte İran’dan atılan bir füze Hatay’ın üzerinden Kıbrıs, Güney Kıbrıs’a gider. Değil mi? Parçası oraya düşer falan filan. Bir de dedim, başka hedeflere gönderilen füzenin parçası Hatay’a düşmüş olabilir. Havada imha edilince falan diye. Yani hemen ilk aklıma gelenler, zaten mantıklı bir devlet adamının başka türlü bir muhakeme yapması caiz değildir. Yani geçerli değildir. Ve hakikaten de öyle çıktı. Bugün de, ha siz soruyorsunuz, beni evvelsi gün akşam şey aradı. Hatemül Enbiya. Hatemül Enbiya son peygamber demek biliyorsunuz. Ama İran ordusuyla devrim muhafızları denen ordunun, o iki askeri gücün bir ortak karargahı var. Komuta. Şu anki savaşın karargahı orası. O karargah, yani Hatemül Enbiya son peygamber denen karargah hem İran ordusunu yürütüyor hem de devrim muhafızlarını yönetiyor. Dolayısıyla böyle bir ikili, böyle bir bölünme yok. Bir tane karargah var ve o karargahtan savaş yönetiliyor. İşte o karargahtan bana şunu bildiriler. Bizim hiçbir şekilde Türkiye’ye düşmanlık yapmamız söz konusu yoktur, olamaz ve olmayacaktır. Türkiye’ye İran’dan atılmış hiçbir füze ve silah yoktur, mühimmat yoktur. Hatta mühimmat diye söylediler ve bundan sonra da olmayacaktır. Ben hemen işte bizim propaganda bölümüne Serdar Üsküplü’ye bildirdim. Bunu Türk basınına da yayalım, anlatalım diye hem de Ulusal Kanalımızın genel müdürüne ve haber müdürüne, onlara da telefonla bildirdim. Hatemül Enbiya’dan o zaman Türkiye kamuoyuna, Türk milletine, Vatan Payası aracılığıyla bu bilgi geldi. Zaten şimdi Türk makamları da aşağı yukarı bunu doğrulayan bir tavırda. Çok önce şöyle bir şey yaratıldı, işte İran bize, böyle düşmanlıklar var oradan, Allah’tan NATO bizi korudu falan gibi. O müthiş bir NATO psikolojik operasyonuydu. Amerikançılar da hemen atladı bunu. Amerikanlar da bizim maalesef iktidar sahipleri içerisinde de, hükümetimizden de bunu dillendirenler oldu. Halbuki bu çok açık bir NATO psikolojik operasyonuydu. İran’dan füzeler atılıyor, NATO da Türkiye’yi koruyor. Düşman olan NATO, birdenbire bir NATO düşmanlığı var ya Türkiye’de, NATO’ya düşmanlık. NATO Türkiye’ye düşman, darbeler yapıyor, 15-16 Temmuz’u yapıyor, 12 Mart 1971 darbesini yapıyor, 12 Eylül 1980 darbesini yapıyor. İncil Lig’den 15-16 Temmuz darbesini yönetiyor. Ondan sonra bütün silahlarını Doğu Akdeniz’e, Ege’ye, Meliş nehrinin Yunanistan tarafına yığmış NATO, ondan sonra Türkiye’yi tehdit ediyor. Ama birdenbire bir propaganda, Türkiye’yi yöneten İran’dan gelen tehditlere karşı Türkiye’yi NATO koruyor falan. Yani bu bir psikolojik harekattı, bu operasyondu. Ama şimdi sanıyorum artık buna inanan kimse kalmadı. Türk Devleti içinde de bu diyelim propagandaya alet olanlar, onlar da artık orada ısrar edemiyorlar, edemezler de. Başkanım Erdoğan hafta sonu provokasyonlara gelmeyeceğiz, her ihtimali düşünüyoruz. Görünen ilk aklına gelen değil de, her ihtimali düşünüyoruz diyerek. Yani işte İran’dan bize füze geldi, görünen şey ama füzeye iki battı. Veyahut da füze nereye gidiyordu da oraya düştü. Aynı şeyi bizim Rusya’yla ilişkimizi bozmak için Rus uçağını düşürdüler. Aynısı şimdi onun bir Türkiye’den atılmış olması Türkiye Devleti’nin attığı anlamına gelir mi? Daha sonra her şey ortaya çıktı ki FETÖ kumpası ve Türkiye ile Rusya’nın ilişkisini bozmak için. O zaman da bizim komutanlar, sonradan beraber yargılandık onlarla. Hemen bize o zaman bildiriler dediler ki bu tamamen bir FETÖ uygulamasının, Rus uçağının düşürülmesi. Ve onun üzerine biz Rusya’ya beş kişilik bir heyet yolladık. Karı kor general, bir kor emiral, soner bulat, üç tane kor general. Ondan sonra Mehmet Pelinçek Rusya’da onlarla beraber Rus Devleti ile görüştüler ve anlattılar Rus Devleti’ni. Ve o operasyon da o şekilde aşıldı. Ama önemli kayıplar uğradıktan sonra Rusya Türkiye’den birçok ithal ettiği malları kesti. Turizm ve tarım. Turizm Antalya sizin. Turizm çok kaybetti. Domates üreticileri salatalık sizin Gazi Paşa’mın. Dikenli salatalık. Çok haber yapmıştık o zaman. Senin hemşeriler, benim hemşerilerim oldu. Görüş yapıldı Gazi Paşa’da, salatalıklar Moskova’ya diye. Dikenli salatalık üreticiler. Efendim bir de bu hem İran’daki durumla ilgili, hem de Lübnan’da da ciddi saldırılar var. Özellikle bilim insanları da hedef alınıyor. Türkiye’de de en son sayısı yüzü geçmişti. Çok sayıda farklı üniversiteden profesörlerimizin, tabii en başta Prof. Dr. Semih Koray olmak üzere. Sine Akşın var, Semih Koray var. Bilim ve Türk Bayramı insanları mazlum milletlerin yanındadır. Başta öyle bir imza kampanyası başlatıldı. Bilim dünyasının buradaki tavrını nasıl değerlendirirsiniz? Bir günde 12 saat içinde 100’ün üzerinde çok önemli esaslı bilim adamı imzaladı. Şu an 137 olmuş efendim. Türkiye tarihinde böyle, mesela ben de 1968 yılında hukuk fakültesindeydim. O zaman İlhan Selçuklar, Fikret Otyanlar falan bir Vietnam’a destekleme bildirisi çıkartmıştık. Ama 37 kişi onu imzalayanlardan biri de benim Deniz Gezmiş’in de vardır orada imzası. Ama bakın Deniz Gezmiş’in imzası olduğuna göre öğrenci bile vardır. Öğrenci şey diye. Ama şimdi birdenbire 12 saat içerisinde 100’ün üzerinde imza ve bütün üniversitelerden ben de X’den ondan sonra onu destekleyen bir mesajı şimdi yayınladım. Birçok koldan imzalar toplanıyor. O sanıyorum yani yüzlerce herkes büyük bir şevkle imzasını atıyor. Buradan da çağrı yapalım. Üniversite mensuplarımıza, akademimize, bilim adamlarımıza, üniversitede şu an olmasa bile. Ondan sonra bu metni imzalayalım. İmzalarımızı gönderelim. Aydınlık Gazetesi bu imza kampanyasını yürütüyor. Bugün manşetti. Hatta buraya getirecektim bakın getirmeyi ihmal etmişim. Ondan sonra Aydınlık Gazetesi’ne de imzalarımızı yollayabiliriz. Diğer ilan edilen adreslere de gönderebiliriz. Türk Aydın’ı da birdenbire cepheye girdi. Yani ön mevzide olan. Burada hem bir internasyonel görev var. Yani komşumuz İran’la dostluk, komşuluk, uluslararası bir sorumluluk ve görev var. Ama bir de Türkiye’nin ön cephesinde Türk Aydın’ın yer alması. Ama Türk Aydın’ı budur zaten. Yani vatanseverdir. Nama Kemaller’den bu yana. Yani büyük aydınlarımız değil mi? Nama Kemaller, Mithat Paşalar. Bunlar zaten zindanlardan gitmiş. Mithat Paşa boğdurulmuş Tayif’te. İşte en büyük aydınlarımızdan biri Mustafa Kemal Paşa. Ondan sonra Mehmet Akifler. Değil mi? Büyük aydınlar bunlar. Almış kelliği koltuğa Ankara’ya. Mehmet Akif gelmiş. Onun da İstiklal Marşı’nı yazdığının yıl dönümüydü 12 Mart günü. Beş gün önce. Bir kısa reklamı arasaydın. Ondan sonra Mehmet Akif’i ettin. Konuşalım eğer sorunuz yoksa. Evet. Bu arada tabi bilim ve Türk bilim insanları mazlum milletlerinin yanındadır. Bu imza kampanyası için bir iletişim numarası da var. Onu da paylaşalım arkadaşlarımıza görseli verebilirse. Bu kampanyaya katılmak için 0507-966-0661 numarayı arayarak katılabilirler. Aydınlığa da bildirilebilirler. Aydınlık gazetesine de bildirilebilir. Dediğimiz gibi çok sayıda akademisyenlerimiz katılabilir. İnternetten de katılabilirler değil mi? Onları ekranda yayınlıyor musunuz? Evet şu an görseli yayınlıyoruz. Aydınlık sitesinde de, Ulusal Kanal sitesinde de imza bölümü olacak. İmzayla katılabilecekler. Çok sayıda akademisyenler buraya katıldı şimdiden. 137’yi geçmiş durumda sayılarınızı arttırıyor. O daha 12 saatlik şey. İşte buradan İsmet Özçelik, Adnan Türkan ve Doğu Perinçek olarak bütün eski üniversite mensuplarını, bilim dünyasından insanlarımızı imzaya üçümüzle çağırıyoruz, davet ediyoruz. Şimdi kısa bir reklam arası vereceğiz. Reklamlardan sonra çıkış yolunda Sayın Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularınızı soracağız.
Işte bu. Değerli uluslararası kanalı izleyiciye çıkış yolu programında Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı’na birlikte sorularımızı sormaya devam ediyoruz. Ilk bölümde esas olarak İran, İran’daki gelişmeler ve eee Amerika’nın batını yaşadığı krizleri konuştuk. Eee tabii oradan Çanakkale benzetmesi yaptı Sayın Perinçek. Çanakkale ve Hürmüz devrimleriyle alışan boğazlar. Eee hem Çanakkale eee şiirleriyle o savaşı atan şiirlerle istikam marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy’la ilgili eee on iki Mart’ta işimiz hafta içerisinde Ankara’da önemli bir anımı oldu. Istikam Marşı’nın kabul edilişinin yıl dönümünde. Vakfı. Sabır Sebulü Reşat Kültürel Sanat Merkezi’nde. Siz de bir konuşma yaptınız. Evet. Orada. Evet. Mehmet Akif Ersoy’un o bugüne taşınan eee dizeleri, istikam marşındaki vurguları. Bugün ısrar alırız. Yani Mehmet Akif eee yalnız istikam marşının şairi değil, günümüzün şair. Bugün eee ve son iki yüz yılın şairi. Yani o Mehmet Akif’in dikkat edersek eee bir felsefesi var ve bir stratejik duruşu var. Çağımızın duruşu diyelim ona. O duruşu hangi eee dizisinde görüyoruz? Medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar. Bakın değil mi? Batı medeniyeti, Garp medeniyeti, kapitalizm, emperyalizm falan filan. Iıı istiklal marşımızda ne diyor? Bin dokuz yüz yirmi bir yılında medeniyet dediğin tek dışı kalmış canavar. Garbın afakını yani ufuklarını sarmışsa çelik zırhlı duvar. Yani Garp kendini çelik zırhlarla koruyorsa neredeyse bugünkü İsrail’i yani demir kubbe var ya. Sarmışsa çelik zırhlı duvar. Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var. Yani ııı zırhın karşısında kefenin ııı zaferini ifade ediyor. Kendisi de kefen giyip istiklal savaşına geliyor. O çok önemli. Yani ııı istiklal savaşında Ankara’ya o gün geçmek ya da sonra kefen giymek anlamını taşıyor. Kelleyi koltuğa almak. Çünkü Ankara’ya yenilse onların hepsi o savaşın şehitleri listesini olacak veyahut da infaz edilecek adamlar sonuç itibariyle. Iıı o bakımdan ııı Mehmet Akif o Garp ııı Garpçılık ve Garp’in ııı bizim önümüze koyduğu medeniyet dediği en prez kapitalist sisteme karşı kafa tutan büyük şairimiz. Bu çok önemli. Onun için bugün de büyük şair o. Yalnız dünün şairi değil. Hem edebiyatta tabii bir zirveyi bir doruğu temsil ediyor. Yani bütün safahat onu da getirdim. Iıı ta ilkokulda almıştım ama o inkılap aka kitabı evinin baskısıydı. Iıı ilk yayınlanan Ömer Rıza Doğruluğ’un yayınladığı bu ııı gene ailesinin ııı onayıyla Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından ııı bu özgün safahat yani bizzat Mehmet Akif’in ııı şey yaptığı safahata yer almasını istediği ııı üzerlediği şiirler. Ondan sonra bu safahata baktığımız zaman o Garp emperyalizmine, Batı emperyalizmine karşı medeniyet diye Türkiye’ye dayatılan bak onu batılaşalım, Batı gibi olalım. Biz de kapitalist olalım. Onların İngiliz mandası olalım, Amerikan mandası olalım. Işte NATO’ya girelim. NATO bizi koruyor falan. Ya da Amerikanın bize dayattığı ekonomik program, liberalizm, neoliberalizm bakın ne güzel falan filan buna iki yüz yıllık bir tavrı temsil ediyor Mehmet Akif. Bu çok çok önemli ve bu tavır sınıfsal aynı zamanda yoksulların ııı şairi yani yalıncak ııı Yunus Emre’nin yalıncak dediği ya soyunmuş insanlar, arınmış insanlar ııı onların şairi mesela o Seyfi Baba şiiri geçen akşam eve geldim. Dediler Seyfi Baba hastalanmış, yatıyormuş. Nesi varmış acaba o? Nesi varmış acaba bizim mahalle komşu hassasiyeti? Yani hepimizin hayatında vardır. Yani bir duyarız işte Adnan hasta olmuş ama nesi varmış acaba? Değil mi hepimizin şeyi? Ve bütün şiirle küfe şiiri vesaire hammal, şu hammalları anlatır, Seyfi Baba’yı anlatır vesaire. O safahta onun aynı zamanda yoksulların yalıncakların şairi olduğunu da görürüz. O yalıncakların şiiriyle aynı zamanda o garip emperyalizmine, batı emperyalizmine kafa tutuşu ve orada da onların evetçilik zırhları var. Ama bizim de imanımız var. Yani sonuç itibariyle bugünkü İran’ın başarısını da gören bir tavır yani öbür tarafın işte görüyoruz Lincoln savaş gemileri var, yok Ford savaş ııı uçak kemileri var, muhripleri var, destroyerleri var, uçakları var, füzeleri var falan filan ama onun karşısında ya bu İran nasıl direnecek falan denen İran iman dolu serhatiyle değil mi onları yeniyor. E bu bakımdan savaşı insanın kazanacağı silahların değil de savaşın insanla kazanılacağı. Işte o insana seslendi. Iıı ayetullah Ali Hamene’ydi. Yani kendisini feda ederken o örnek bir tavırla yani evet özrümü göze alacağız. Gerekirse şehit olacağız ama vatanımızı düşmana teslim etmeyeceğiz. Yani bu Mehmet Akif’te bunu görüyoruz. Eee dolayı yani ve bunu tabii bu duruş diyelim hepimizin duruşu ama bir de bunun edebiyatta eee çok yüksek ve üstün bir eee estetikle güzellikle verilmesi. Yani hakikaten şiirimizin ustalarından biridir Mehmet Akif. Çanakkale şehitleri de olağanüstü bir. Orada da var. Yani Çanakkale şehitleri de tamamen Batı emperyalizminin eee bir şeyi eleştirisi ve ona karşı sağlam duruşu ifade eder. Yani bizim üzerimize yedi düvel geliyor. Çanakkale de amaçla o eee Bedir’in aslanları dayı bu kadar şanlı dediği. Ondan sonra o oradaki büyük direniş. Çanakkale şehitlerinin devamı zaten istiklal marşı bence. Evet. Yani arka arkaya koy, aradaki başlığı çıkar. Eee çünkü o savaş birbirinin devamı zaten. Evet. Yani bin dokuz yüz on dörtte başlayan savaşımız bin dokuz yüz yirmi iki İzmir’de sekiz yıl sonra kesin zafere ulaştı. Mehmet Akif büyük. Sevilir Reşat vakfını da kutluyorum. Çok değerli yöneticileri var. Sevilir Reşat diye de çok güzel bir Mehmet Akif’in dergisini çıkartmaya devam ediyorlar. O çizgideler. Iıı çok ııı içinde çok iyi tarihi bilgiler birikimler yer alıyor. Iıı Sayın Fatih Bayhan’da Sevilir Reşat Vakfı’nın yöneticisi olarak çok ııı kıymetli ııı çalışmalar yürütüyor. Onları da tebrik ediyorum. Yaptıkları ııı on iki Mart günü ııı yaptıkları şeyde ııı tören demeyeyim de çalışma çok başarılıydı. Sayın Kültür Bakanımız gelmişti. Partilerin ııı lider yöneticileri, temsilcileri gelmişlerdi. Sağ olsunlar bana da ııı orada bir söz ııı hakkı verdiler. Ben de orada demin söylediğim ııı fikirleri orada söyledim. E dolayısıyla hani modernite modernite modernite diye bugün Türkiye’ye takdim edilen dayatılan bir şey var ya modernite. Mehmet Akif neymiş bu modernite yahu diyor. Bunlar diyor bize diyor yağmayı, sömürüyü, zulmü, baskıyı modernite diye getiriyorlar, dayatıyorlar. Bu diyor empeyizm kapitalizmdir. Ve bunun tek dişi kalmıştır. Bakın burada ne var? Lenin’in empeyizm teorisi var. Lenin diyor ya bu eee empeyizm geberen eee ölüme giden kapitalizmdir. Veyahut da Mustafa Kemal Paşa’mız diyor ya eee empeyizm mahvolacak, nabut olacak, yok olacak. Mahve nabut olacaktır diye. Hem İstiklal Savaşı yıllarında hem otuz dörtte otuz yedide hep eee diyelim eee Mustafa Kemal Paşa’nın sistem hakkındaki tespit evet empeyizm şahında yaşıyoruz ama mazlum milletler nasıl ııı Mısır’dan. Güneşin doğacağı. Şeydi galiba o Suriye Başbakanı geldiği zaman. Evet. Madran. Işte onun da sabaha kadar oturuyorlar falan. O zaman güneş ışıkları doğmaya başlıyor Ankara’da. O zaman diyor ki nasıl diyor güneşin ışıklarının böyle doğduğunu görüyorsan diyor doğudan aynı şekilde mazlum milletlerin de empeyizmi mahve nabut edeceklerini görüyorum şeklinde falan. Işte o da Lenin, Mustafa Kemal, Mehmet Akif yani bu empeyizm kapitalist ama bu tek dışı kalmıştır. Ölmek üzeredir. Değil mi? Tek dışı kalmıştır. Mehmet Akif’i de saygıyla o bakımdan anıyoruz. Ve Safat’ı Safat Türkiye’de en çok okunan kitaplardan biri. Yani bugüne kadarki şeyi sayıyı tam bilmiyorum ama neredeyse yüz binler. Yani Türkiye’de diyelim Kur’an-ı Kerim’den sonra en çok okunan kitaplardan biri Safat. Veyahut da Notuk falan gibi onunla beraber eee tabii Türk şiirinin de doruklarında olan bu bakımdan Mehmet Akif bugün yaşıyor günümüzde var yani bu İran Savaşı’nda da var Mehmet Akif duruşuyla felsefesiyle iki yüz yıllık dünyayı tanımlamasıyla ve yoksullara dayanan ve mazlum milletlere dayanan stratejisiyle. Muhafızdaki herkesin içinde bir damardan da ciddi bir mesela Kadir Mısırlıoğlu öyleydi. Mehmet Akif’e düşman seviyesinde tepkileri var. O şuradan galiba. Abdülhamit. Bakın Mehmet Akif’in eksik iyi ki bunu söylediniz. Şimdi iki yüz yılın şairi dedik ya Mehmet Akif Türk devriminin bütün aşağılalarında doğru yerde. Yani mesela muhafazakar işte İslamcı kısım tabii çok kararlılıkla sahip çıkıyor çok güzel bir şey. Ama Mehmet Akif Abdülhamit zamanında da Abdülhamit’e karşı hürriyeti savunan saftalar. İddia terakiye üye oldu. Ondan sonra hürriyet şey fikrini savundu. Abdülhamit’e çok ağır eleştirileri oldu. Şiir olarak da Abdülhamit’e çok ağır eleştirileri oldu. Işte onun için işte Kadir Mısırlıoğlu falan gibi yobaz takımı onu sevmez yani. Sonuç itibariyle Atatürk’ün yanında sipere girmiş. Kelleyi koltuğa alıp Ankara Cumhuriyeti’nin kurucularında. Evet. En önemli şu anda. En önemli. Yani silahlı cumhuriyeti kim kurdu? İstiklal Savaşı’nı yapanlar. Ankara’ya ne günü geldi? Yirmi dört Nisan bin dokuz yüz yirmi. Demek yirmi üç Nisan meclisin açılışına yetişememiş bir gün. Bir gün geç gelmiş. Burdur mebusu. Evet. Atatürk’ün burdur mebusu olmasını istiyor. Burdur mebusu. Ve istiklal ııı savaşımızın da büyük propagandacısı. O çeşit işte balık kesirde. Kasdamonu’da balık kesirde. Yanlış hatırlamıyorsam Aksaray yani de oralarda Nevşehir’de falan. Yani Anadolu’nun her yerinde istiklal savaşının propagandasını yapıyor ve çok etkili. Yani yani şehriyle etkili ama vaazları itabetiyle, konferanslarıyla da çok etkili. Eee onun için zaten ona istiklal marşını öneriyorlar. Bir yarışma açılıyor. Fakat yarışmaya gelen yüzlerce eee o nasıl yarışmaya katılan şiir arasında yani bir kimsenin içine sinmiyor yani. Onun üzerine diyorlar ki Akif’e diyorlar ki sen yaz. Yarışmaya katılanların şiirleri ve eee içe sinmeyince eee beş yüz altın gibi de muazzam bir şey mükafatı var, ödülü var. Istiklal maaşını yazanın ki bir milletvekili maaşı yirmi altın mı ne o zaman? Yani demek ki eee yirmi beş maaş. Yirmi beş maaş. Milletvekili maaşı. Yirmi beş milletvekili maaşı değerinde ama onu kabul etmiyor. Kabul etmiyor ve bir vakıfa bağışlıyor. Iıı şey yoksullarla ilgili bir vakıf o da. Yani yine yoksullar ve analara ııı bağışlayan bir tutumu var. Ya şey eee sade yaşayan, basit yaşayan o bakımdan da örnek. Ihtişama falan filan hiçbir merakı olmayan. Ha sultanın hani mesela Mehmet Akif’i sultanlarla falan yan yana getirmeye çalışan bir şey var ama sultanı bırakıyor Anadolu’ya geçiyor. Sultanı deviren Anadolu’nun mebusu o. Evet. Yani sultanı deviren Anadolu Anadolu’daki devrimci meclisin ve devrimci hükümetin eee o safta yer alıyor. Dolayısıyla Türk devriminin her aşamasında Abdülhamit zamanında da hürriyetçi İstiklal Savaşı zamanında İstiklal Savaşı’ndan yana o bakımdan Türk devriminin her aşamasında da doğru konumda çünkü garp emperyalizmini, batı emperyalizmini hedefle. Duruşu sağlam. Duruş sağlam. Duruş sağlam. Mevzi sağlam. Efendim İslamiyet’te sanki böyle bir iki çizgi hep var. Yani Mehmet Akif orada hep doğru çizgidir. E tabii bir de Sıffin Savaşı’nda da var ya. Evet. Emeviler işte muaviye mızraklarının ucuna Kur’an-ı Kerim sayfalarını takıyorlar. Değil mi? Ondan sonra karşısında Hazreti Ali değil mi? Onların ya Kur’an-ı Kerim’le savaş olur mu? Falan bir savaş hilesi yapıyorlar. Yani İslamiyet’in içinde de hep o şey olmuş, o çizgi çıkmış. Yani sonuçta böyle yani İslam bayrağı altında ııı İslam’a karşı olan bir çizgiyip yaşamışız. Bizim İsten Savaşı’mızda da var. Evet. İngiliz altınlarıyla Vahdettin’in ııı kışkırtmalarıyla ııı Mustafa Kemal Paşa’nın Anadolu’daki devrimci hükümetine karşı düşmanla birlikte hareket eden sözde İslamcılar var. Değil mi? E bugün eee aynı şeyi görmüyor muyuz? İran’a karşı İran entezinde savaşıyor bazı İslamcılar. Dün Ali Recani altı maddelik bir mektup yayınladı İslam devletlerine. Siz ne taraftasınız diye. Yani İran İsrail’le Amerika’yla savaşıyor kendi imkanlarıyla. Siz ne taraftasınız? Bu nasıl Müslümanlık? Diyerek çok güzel. Çok doğru. Bu iki çizginin Türkiye’deki iz düşümünde olduğunu aslında savaşın ilk başlarında mezhep bakışıyla biraz böyle işte. Evet. Iıı İran’ı küçümseyen işte onların silahı yok teslim olacaklar, şöyle olacaklar, İsrail’le hiç danıştıkları şeyleri oldu. On altıncı yüz yılın başında yani Yavuz Sultan Selim’in kümranlığı bin beş yüz on ikide bin beş yüz yirmi arasında. Yani bin dört yüz seksen birde Fatih Sultan Mehmet şeyde Gebze’de vefat etti, zehirlediler onu. Fatih Sultan Mehmet’i ikinci Bayezid ııı hükümdar oldu. Bin dört yüz seksen birden bin beş yüz on ikiye kadar. Ondan sonra ikinci Bayezid’in vefatı üzerine Yavuz Selim daha doğrusu vefatı değil Yavuz Selim kendi babasını devirdi. Kırım’a gitti oradan indi ve babasını devirdi. Ve ondan sonra da hatta babasını ııı kaftanla zehirlediği tespit ediliyor. Yavuz Selim’in. Bu bin beş yüz on iki bin beş yüz yirmi arasında Yavuz Selim ııı ne yaptı? Iıı Şah İsmail’le savaştı. Yani Şah İsmail kim? Türk. Meşhur Şah Hatay. Yani ikisinin şiirlerine bakalım. Mesela Yavuz Selim diyor ki şiirler pençeyi kahrımda olurkenler zan beni bir gözleri aa bu yersizlik zebun eyledi felek. Anlaması zor. Ama ııı şeyi alalım. Şah Hatay’ı. Şah Hatay’a bunda kibrik günü olmaz. Hem sen olup hem ben olmaz. Bakana kadar Yunus Emre gibi berrak bir Türkçe. Adem’i öldürsen kan olmaz. Nefsini öldürsen kan olur mesela. Yani hangisi daha Türkçe? Biz bir yandan ııı Şah İsmail bizim Türkümüz. Gitmişiz orada ııı Şiiliği biz götürmüşüz İran’a. Şimdi de götürdüğümüz şiirlikle uğraşıyoruz. Evet. İran sünniyken onu şey yapan bizim Türklerimiz yani. Evet. Şu anda da biz gördüğümüz kadarı yani orada hem arkadaşlarımız Gürkan Demir de aktarıyor. Zaten şu anki ııı sisteme de en sadık bir şey Türkler. Tabii. Yani. Iıı Tebriz başta olmak üzere her yerde. E zaten İran’ın başında hep Türkler vardı. Şimdi de Türkler var. Yani Ali Hameney şeyini yok. Babaanne Türk. Babaanne mi? Tabii tabii. Hı. Anası da babası da Türk. Ondan sonra işte şimdi Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı. Cumhurbaşkanı ııı pezeşkence diyor ki benim diyor atam da Türktür diyor. Anam da Atababa yani. Babam da Türktür. Bizim baba dediğimiz onlar atı. Aslında eski Türkçe de baba ata. Baba Farsçadan bize girdi. Yani yabancı dillerden girdi. Benim atam da diyor Türktür diyor. Ondan sonra anam da Türktür diyor pezeşkiyen. Yani İran’ın Cumhurbaşkanı. E şimdi müşteba Hameney Türk. Rehber. Pezeşkiyen Türk yani iki İran’ın başındaki iki lider Türk. Ordu komutanları falan. Tabii Farslar da bizim Fars’ımız yani. Onlar da hepsi bizim kardeşlerimiz. Türk Fars ayrımı yapmıyoruz ama ııı İran’da Türk nüfus Azerbaycan’daki Türk nüfustan daha fazla. Iki katı herhalde. Iki katı. Dört başsız Türk Fars’ız olmaz. Olmaz. Evet. Ama ııı şunu da söyleyeyim. Frazmant büyükelçiydi. İran’ın büyükelçisiydi. Ondan sonra işte bizi iftar yemeğine çağırmıştı. Ondan iki iki Ramazan önce. Faraz Muhammed dedi ki biz dedi Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyoruz. Evet. Iftar yemeğinde. Ben dedim ki sayın büyükelçi o zaman bunu Türkiye’ye ilan edin. Tamam dedi ben dedi yarın dedi eee Tahran’la konuşayım dedi. Sonra Türkiye dedi. Hatta şöyle yapalım dedi. Iıı ulusal aydınlık gelsin. Onların üzerinden biz İran olarak ııı Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyoruz diye resmen açıklayalım. Sonra beni aradı dedi ki ben İran’la konuştum dediler ki eee bunu bir Türk’ün bu onu açıklaması daha güzel olur. Doğu Perinçek açıklasın. Ha. Siz dedi açıklayın dedi. Biz dedi teyit edeceğiz dedi. Ben de onun üzerine bir basın toplantısı yaptım. Işte dedim ki İran Devletleri, İran dedim Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyor. Bizzat bana resmi olarak bunu bildirdiler. Ondan sonra bunu da açıklıyorum diye ilan ettim. Eee oradan İran’dan da bunu teyit eden açıklamalar geldi. On beş yirmi gün önce gene beni aradılar. İran Devleti. Dediler ki biz dediler o iki sene evvelki tutumda ısrar ediyoruz. Yine Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyoruz. Şimdi ben bunu şimdi ismini söylemeyeyim falan. Ya bir eee bizim diyelim hükümet büyüklerinden mi diyelim? Birine ya bakın dedim eee bu kadar güzel bir fırsat İran’da Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyor falan filan. Bana cevabı şu oldu. Ya dedi onlar dedi bizim aramıza nifak sokmak için girmek istiyorlar dedim. Ayıptır ya dedim. Koskoca İran daha ne istiyoruz dedim ya. İran. Eee Türk Devletleri Teşkilatı için de niye nifak soksun yani? Bizden olmak, bizle beraber olmak, cephe tutmak için. Falan da mahcup oldu da. Iıı yani İran Türk Devletleri Teşkilatı’na girmek istiyor. Şimdi Azerbaycan, Özbekistan, Kırgızistan, Kazakistan değil mi? Türk Devletleri, Türkmenistan, Türkiye’yle beraber altı tane oluyor. Kuzey Kıbrıs’ta yedi oluyor. E Çin’de Türkler var, Rusya’da var. Hatta oradaki Türkler değil mi? Yüz milyonlarca. Ondan sonra eee İran’ın bu Türk Devletleri Teşkilatı içinde yer alması çok önemli bir olay. Bizim diyor içimizdeki bizim Türkümüz diyor. Eee Türkiye’den sonraki en çok Türk bizde diyor. Evet. Doğru. Doğru. Üç yüz beş. Ve bunu benimsiyor. Bizde Türk. Ve tarih boyunca da şimdi mesela hani Safi Viler Türk. Yani Şah İsmail Türk. Demek. Değil mi? Türkçe şiirini okudum. Bizim Yavuz Selim’den daha Türkçe’de Hatayi büyük şair. Onu söyleyeyim. Yani Yunus Emre’yle aynı düzeydir Hatayi. Bizim şiirimizde. En büyük iki tane varsa eee bizim iki büyük ozanımız Yunus Emre’yle Şah Hatayi’dir. Eee onlar Türk. Kaça Ranedanı Türk. Ondan sonra ondan evvel Selçuklular İran değil mi? Selçuklular saraylarında artık Farsça konuşuyorlardı. Yani Türk hükümdarıydılar ama saraylarında Farsça konuşuluyordu. Selçuklular Türk şey onu İran’ı yönettiler. Iıı şeyler Safi Viler Türk İran’ı yönettiler. Kaçarlar. Türk İran’ı yönettiler. Hep İran’ın başında Türk hanedanları oldu. Şimdi de iki tane büyük liderleri onlar da Türk. Fark etmez. Eee Fars. Farslar da çok büyük bir tabii gelenek. Pers imparatorluğu. Iıı Farslı Türk ııı hakikaten tarih boyunca beraber biz o İran yaylalarından geçerek buraya geldik. Nereden geldik? Havadan mı? Uçarak geldik Anadolu’ya. Tabii ama o İran yaylalarından geçerken de Türkler o Fars kültürüyle, imparatorluk kültürüyle falan hemhal oldular. Işte getirdiğimiz kapılar, mapular bazı İslami kavramlar da Arapçada değil, Farsçadan gelmiş bize. Abdest. Bizdeki bütün şeyler. Farsça köken. Ibadetle ilgili hepsi ezan, abdest, hepsi Arapça. Şey Farsça. Yani ibadeti onlardan İslami ibadeti onlardan öğrenmişiz. Yani o şeyi Araplardan değil Farslardan öğrenmişiz. Bir başka konuda Türkiye’deki emek hareketleri, işçi hareketleri, halk hareketi özellikle maden ve madenciler başta olmak üzere madenciler, enerji işçileri, belediye işçileri, metal işçileri. Yani bu da bir haberci. Yani sistem ekonomi olarak çıkmaza girdi. Yani bin dokuz yüz seksende turkütozlarla kurulan üreticiyi kambur ilan eden bakın bu da çok anlam. Turkütozlar ne dedi? Bu dedi çiftçiler Türkiye’nin sırtında kamburdur. Ne kadar cesur bir laf yani. Yani cüretkar diyeyim. Övülecek değil de yani ters cesur, cüretkar. Yani Atatürk diyor ki üreticiler ve köylüler bu memleketin efendisidir. Turkütozlar çıkıyor diyor ki çiftçiler Türkiye’nin sırtında kamburdur diyor. Şimdi o üreticiyi kambur ilan eden sistem çöküyor. Çünkü üretimi kambur ilan etti adamlar. Dünya piyasalarında rekabete gireceğiz. Onun için diyelim ithalat yapacağız daha ucuz. Pamuğu daha ucuz üretiyor Amerika, Yunanistan. Oradan alacağız. Kömür daha ucuz alacağız Ukrayna’dan, Rusya’dan, Güney Afrika’dan. İşte şu makine falan ne yaptık biz bütün Denizli’ydi, Bursa’ydı, Konya’ydı, bizim sanayi kentlerimiz vardı. Trabzon’du. Ondan sonra bu sanayi kentlerimizin küçük orta sanayicilerimizi çökerttik. Büyük sanayiyi ağır darbeler indirdik. Ondan sonra tarımımızı ağır darbeler indirdik. Susam’ın samanı bile dışarıdan alan noktaya geldik. O üreticiyi kambur ilan ederek. Şimdi o sistem çöküyor. O sistem çökerken de üretim devriminin o sistemin üretim odaklı sistemin kurucuları da tarih sahnesine çıkıyor. Bir nevi muharalardan çıkıyorlar yani. Işçi sınıfı, çiftçi çiftçilerimiz en başta işçi sınıfı. Özellikle de madencilerimiz, metal işçileri. Ondan sonra enerji işçileri. Çayırhan’da falan başladılar. Tabii Türk Üssendikası ve TESİŞ gibi ondan sonra madeniş, gümüş gibi dev madensen gibi Divri’nde. Evet. Bakın Divri, Soma, ondan sonra Zonguldak falan Türkiye’nin önemli işçi merkezlerinde büyük hareketler başladı. Bu da bir üretim devriminin eşiğinde olduğumuzu bize bildirmiş oluyor bu hareketler. Geleceğin habercisi. Dolayısıyla ha zaten işte kriz evet sistemde kriz var. Bütün halk hoşnutsuz ama bu krize son verecek ve yeni sistemi kuracak güçler de harekete geçtiler. Çok önemli. Bu siyasi planda da o hareketlenmeyi görüyoruz. Devlet Bahçeli’nin ortaya çıkması. Türkiye Rusya Çin ittifakı demesi, İran’ı eklemesi, dün yaptığı konuşmalar yani siyasi planda da Atlantik sisteminden Türkiye’nin ayrılması. Bu bin dokuz yüz şey iki bin on beş on altı orada bizim silivri duvarını yıkmamız da başladı bu. Iki bin on dört baharında biz Vatan Partisi olarak silivri duvarını yıktık. Üç defa seksen bin yüz bin insanı orada topladık. Biz içerideydik, siz dışarıdaydınız, ondan sonra sen de içerideydin. Ondan beri oldu. Ondan sonra o duvarı yıktık. O duvarın yıkılışı aslında bir zincirin kırılmasının başlangıcı. Zinciri kırmaya başladı Türkiye oradan. Arkasından Amerika’nın buna verdiği darbeyle cevabı ezdi. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Milleti. Arkasından Fırat Kalkanı’ydı, Barış Pınarı’ydı, Zeytin Dalı’ydı, Barış Pınarı’ydı. Ondan sonra o sırayla Amerika’nın bölgemizdeki o PKK gibi DAEŞ gibi güçlerini ezen silahlı hareketler. Dolayısıyla Amerika’yla karşı karşıya geldik. Içeride de darbeyle Amerika’nın darbesini ezdi Türkiye. Ve böylece Atlantik sisteminden çıkış başladı. Bunun devamı bugün. İkomide’de öyle bir çıkış bekliyor musunuz yani? Bakın iki bin on yedi falan gibi Berat Albayrak zamanında yani o çıkışın işaretleri başlamıştı. Şey dedi o zaman sürdürülemez hale gelmiştir bu sistem. Evet. Berat Albayrak’ta değil mi? Evet. Evet. Evet. Berat Albayrak aynen iki bin on yedi yılında veyahut iki bin on altı olabilir. Yani bundan on yıl, dokuz yıl önce dedi ki bu sistem sürdürülemez hale gelmiştir. Hangi sistem? Turgut Özal’ın demin kurduğumuz kambur ilan eden üretim. Ama o ekonomik devrim kararını Türkiye veremedi. Yani o zamandan beri ocalayarak geliyor. Sen gün başkanın da MFG’ye girişle beraber büyük krize yaşandığını, on iki Eylül’den sonra daha da büyük krize yaşadığı söylemleri oldu ama. Onların politikası. Evet. Söylen planda MFG’ye kafa falan tutuldu ama eee fiiliyat. Program fiiliyatla pratikte eee o söylenenlerin gereği yapılamadı. Evet. Ama Türkiye oralarda eee diyelim eee bocalıyor ve ama artık o bocalamayla devam edemeyeceğimiz bir noktaya geldik. Efendim? Ne oldu? Bu süreçte sanayici kenara itildi, çiftçi bastırıldı. Işte işçi sınıfı bastırıldı. Eee kamu iktisadi teşekküllerinin bir kısmı özelleştirildi. Ondan sonra yani o Atatürk’ün eee kurduğu kamu iktisadi teşekkülleri gümrüklerle içerideki üreticiyi korumak, çiftçiyi desteklemek, üreticiyi desteklemek, çarşıları desteklemek eee o politikalarla bin dokuz yüz seksene kadar geldik. Hatta Süleyman Demirel de ne yaptı? Işte iplik fabrikaları, şeker fabrikaları, barajlar falan eee hepsi Atatürk ekonomisinin devamıydı. Atatürk ekonomisinin yıkımı başladı seksende ama şimdi tekrar eee Türkiye işte eee kamu kamu baştırma, kamu ekonomisi. Biraz evvel siz mi söylediğiniz eee şeyin enerji bakanının ha yukarıda konuştuk onu. Yani enerji bakanın son açıklamaları, madenlerimizi kapatmayacağız, zaten özelleştirmeyeceğiz, kendimiz işleteceğiz falan. Tekrar kamuculuğa doğru hayat bizi zorluyor. Yani bunun eee devriminin eşiğine geldi Türkiye.
Emek Hareketi’nde dikkat çeken bir yan var. Benim izleyebildiğim kadarıyla. Mesela Türkiye Şişki Genel Başkanıyla konuşuyorsunuz. Aynı şeyi söylüyor. Önce vatan. Yani temel ilke bunu. Önce vatan sonra emek. Çünkü vatan olmazsa bizim diğer hiçbir şeyimiz olmaz. Vatan olmazsa emeğini Amerikan emperyalistlerine vereceksin. O gelecek seni sömürecek. Bu mesela çok çarpıcı bir şekilde çıkıyor. Mesela üretim dediniz biraz önce. Türkiye Esnaf Sanatkıları Konfederasyonu Başkanı. Ben Zeynep Alandöken’le beraberdim. Bir radyo yayınında birlikteydik. O da üretimi desteklemekten başka çıkışımız yok. Enflasyonu öyle düşürebiliriz dedi. Yani genel bir aslında emek hareketinde çok sağlıklı bir çıkış var sanki. Tabii çok doğru. İşte oraya geldi. Yani bize batıdan, İmf’den dayatılan ne? Kemerleri sıkın. İşçiye ücret vermeyin. Daha az verin. Sakın ha bu asgari ücretleri falan arttırmayın. Emekli maaşlarını falan bir sınırda tutmaya çalışın. Yani piyasadaki talebi arttırmayın. Ondan sonra böylece enflasyonu düşünün. Halkı açlığın kenarına iterek enflasyonu düşüren bir program var. Bir de biraz evvel ben de bir palandöken başkanımızın ifade ettiği gibi üretimi arttırarak. Yani az ve talep dengesini nasıl karşılayabilirsin? Bir talebi kısarsın. Veyahut da arıza arttırırsın. Arıza arttırdığın zaman piyasada az talep dengesini azdan leğe çevirdiğin zaman da fiyatlar düşer bile. Yani eğer bir üretim ekonomisi kurarsan. Şimdi onun eşiğine geldik. Ama bu eşikler nasıl aşılıyor? Toplumsal güçlerle. Sen istediğin kadar diyelim bir sistemin kenarına gel, eşiğine gel falan filan. Ama o sistemin gücü tarih sahnesine çıkmazsa orada bocalar kalırsın. Şimdi o işçi hareketi, o sistemin yani gelen sistemin diyelim, gelmekte olan. Sizden biri aklıma şey geldi. İlber Ortaaylı ile TÜT-TGB’nin 21 Aralık’ta yapılan İstanbul’da muhteşem şeyinde beraber oturuyoruz falan. O da konuşmazdı. Ben de, bizim tek tek gidiyoruz dedi. Bak en son Cüneyt Akalın hoca da gitti dedi. Ondan sonra hepimiz gidiyoruz falan dedi. Ben dedim ki, İlber gidene bakma, gelene bak, devrim geliyor dedim. Bir bir gidiyoruz ama dedim. Hakikaten dedi, doğru dedi, çok haklısın dedi, gelene bakalım dedi, devrim geliyor falan. Böyle güzel bir giden gelen sohbetimiz oldu. Yani sistemde de, diyelim Amerikan’ın bize dayattığı ekonomi gidiyor, devrim geliyor. İlber ile en son konuştuk. Bu vesileyle İlber Ortaaylı’yı da anılamazsınız. Toprağa verdik. Tabii, ben de kendi yazdığım yazı. 1960’lardan beri İlber’i tanıyorum. Kardeşleri, işte Nuriye Ortaaylı profesör, kadın doğumcu oldu. Elen Darf, bizim hepsi Vatan Partisi üyesiydi. Bizim Çankaya İlçe Örgütümüzün yöneticisiydi İlber’in kardeşleri. Gençlik Örgütü’müzden geldi Nuriye Ortaaylı falan. İlber’le de 1960’lardan beri dostluğumuz, arkadaşlığımız var. Onun için ben onu 1960’dan bu yana aşağı yukarı 70 yılını biliyorum. Yani ben onu yalnız bir Türkiye’nin bir tarihçisi olarak tanımadım. Bir de tabii tarihçiliği hepimizin bildiği, usta önemli bir özelliği. Tozluğu rafların içerisinden, arşivlerden, bilmemnelerden ulaştığı tarihsel bilgi birikimlerin. Onun üzerine bir tarihçilik kurmuştu. Yani emeğe dayanan. Bu bakımdan da kendine güvenen bir tarihçilikte. Yani böyle bir iki üç satır bir yerlerden okuyup değil de araştıran, ondan sonra arşivlere giren, arşivlerin içerisinde ondan sonra büyük emekler veren bir tarihçilikte. Onun verdiği bir özgüven vardı. Bir yukarıdan bakış da vardı. Büyük bir aydın, Türk de aydınıdır. Onu ele geçirmek çok istedi. Tabii Batı o kadar kıymetli bir insan falan. Çok kıymetli insanlara hemen el atar Batı emperyalizmi. Onlara hiçbir şekilde yüz vermedi, teslim olmadı. Hep Türk milletinin ve Türk aydının devrimci geleneğinin bulunduğu yerde durdu. Atatürk devriminin falan şeye uğradığı koşullarda, hücuma uğradığı koşullarda. Buralarda son derece sağlam durdu ondan sonra. Bir de halk onu çok sevdi. Çünkü tarihi üniversite kürsülerinden kahvelere indirdi. Ondan sonra ailenin içine soktu televizyonlardan. Ve kendisi de böyle oralarda bir tarih otoritesi büyümüştü. Yukarıdan da göklerdeki bir ukala, allame falan şeyi değil. Köy kahvesinde veya herhangi bir kahvede peykeye oturmuş bir adam bizlerden biri, bizler gibi tarih konuşuyor. Nükteli, şakalı falan. Esprili. Esprili, hali tavrıyla. Halk onu çok sevdi. Hakikaten İlber halkın sevgilisi oldu. O çok güzel. Bir şeye benzettim ben onu. Hani Meddah vardır ya bizim elinde değneğiyle, sırtında havlusu. Ondan sonra anlatır falan. Felsefi konuşma da yapar falan. Ama halk adamıdır Meddah. Yani o da bilgisiyle, birikimiyle, bir türlü sırtında havlusunu atmış, elinde değneğiyle falan konuşar. Şakasıyla, nüktesiyle, ondan sonra bizlerden biri olarak tarihi halka indirdi. Bilimi halka indirdi. Öyle bir büyük şey bıraktı. İyi bir derin bir tarihçi ama aynı zamanda o tarihi akademinin duvarlarından dışarı çıkarttı. Sevgili bir insan. Tabii öğrenince zor bir durumda olduğunu ona bir şey yazdım. Sana ihtiyacı var dünyanın da Türkiye’nin de. Yollarını gözlüyoruz, bekliyoruz falan diye. Ama tabii benim o mesajı maalesef yoğun bakımda olduğu için ona ulaşmadı. Ama onu da saygıyla anıyoruz, İlber’i. İlber Ortaylı. Unutulmaz bir insan, neşesiyle. Bakın o da şey bir insan, mütevazı bir insan. Giyimi, kuşumu, hali, tavrı bizden bir insan. Kırım’dan gelen bir aile. Avusturya, Schuller’in Avusturya ortaokuluna okumuş, sonra Atatürk Lisesi’nde liseyi bitirmiş. Siyasal da bizim Schuller’le, Cüneytler’le falan filan. Siyasal da ki arkadaşlarımız da Halil Berktay’la falan. Halil Berktay sırasal mezunu değildir ama… Cengiz Çanlar da galiba. Bir dakika. Evet işte Oral Cengiz falan. O çağlarda okudu. Ben de hep iyi arkadaşlığımız, dostluğumuz falan vardı. Ha bir de şu var, mesela kendi eleştirilmesi falan karşısında böyle çok eşit bir insandı. Egosu yoktu orada. Bütün egosu gerçeğe ulaşmak, tarihsel gerçeğe, bilimsel gerçeğe ulaşmak. Oraya odaklanmış, oraya yoğunlaşmış. Dolayısıyla ben diyelim sen Tanzimat bilmem ne konusunda yazdığın kitapta işte şunlar yanlış falan filan dedin. Bunu hemen ikna olduğu zaman öğrenmeye çok açık. Yani bu tez benimdir, ben oraya sımsıkı sarılırım falan. Hiç öyle şey yok. Yani onun için onun egosu gerçeğe ulaşmak, bilimsel teori, bilimsel bilgi üretmek. Orada bir diyelim ego denmez ona da yani onun bütün insani çabasının yoğunlaştığı, odaklandığı şey orada. Onun için mesela Birinci Dünya Savaşı’nda şu tahlil yaptığını doğru deyip ikna olduğu zaman, evet senin dediğin doğruymuş, hakikaten böyle falan. Oralarda da çok rahat bir insan. Bu bilim adamları arasında az bulunan bir keyfiyettir onu söyleyeyim. Yani ama hakiki bilim adamı bir yanlışı gördüğü zaman bu yanlış benimdir, sahip çıkıyor demez yani. Hemen doğrunun yanında saf alır. İlber de öyle bir bilim adamıydı. Bilgi karşısında eşitti. Benim bilgim, senin bilgin, onun bilgisi diye bir şey yok. Nedir? Bilimsel gerçeklik karşısında eşittir. Bizim hükümdarımız bilimsel gerçekliktir. Ona da saygıyla anıyoruz ve hep saygıyla anılacak. Çok az bilim adamına nasip olmuştur bu halkın sevgilisi. Evet çok muazzam bir, herkesle temas kurmuş. Çok sevdirici kendisi. Bizim sokakta ben kimle karşılaşsak herkes onu söylüyor. Haberin var mı? Evet. Eskisi gibi değil yani bilim televizyonlar üzerinden ama kaç tane bilim adamımız var televizyonlardan halkla o iletişimi kuran. Her çağrıldığı yere giden. Bakın biz son dört o kadar hastalıkları olduğu halde falan filan, yürümede zorlukları olduğu halde nereye çağırsak geldi. Ve istekle, iştiyakla, ateşli olarak yani şey, şevkle geldi. O da güzel yani insanın bulunduğu yerlere gelmek, insanla yüz yüze gelmek. Tabi dürüst bir insan aynı zamanda o da çok önemli. Yani işte iltifat etmek, dalgalıklık bilmem ne falan hiç alakası yok. Ya da hükümdarlara boyun eğmek. Yok öyle bir şey. Çok kıymetli bir arkadaşımızı Liberartu Ali ve Türkiye’de çok değerli bir bilim insanını, bir hakikat aşığını ve ondan sonra bir büyük Türk aydınını, devrimci Türk aydınını kaybetmiş olduk. Evet Sayın Başkanım, şimdi kendimizle ilgili bir kısma geliyorum. Ulusal kanalımızın hem İran Savaşı gündemde hem de Mekke Mücadelesi gündeminde, tabi ulusal kanala mümkünden daha fazla ihtiyaç olan bir dönemde, TürkSat’la ilgili bir yayın kesme bildirimi geldi. 24 Mart’a kadar ödenmesi gereken büyük bir meblağ var ve 23 bin hedefli bir kampanya başlattık. Seferberlik başlattık. Siz neler söylersiniz? Önce kendisi veren başka dostlardan da toplar. Kendimde üzerime düşen sorumluluğu yerine getiriyorum. Ama zorlayarak hepimizin yapması lazım bu sorumluluğu, bu görevi. Onu öncelikle ifade edeyim ve herkesi bu sorumluluğa davet ediyorum. Zaten ulusal kanalın bir propagandaya artık ihtiyacı kalmadı. Bakın dünya ikincisi oldu. Değil mi geçen sene ne diyorduk? Dünya üçüncüsüydük. Önümüzde El Arabi ve El Cezira vardı. Bunlar İngilizce yayın yapan kanallardı. Arap kanalları ama İngilizce idi ve dünyanın her yerinde izleniyorlardı. Biz üçüncü, ulusal kanal adına arkadaş, sizin yönettiğiniz, sizlerin yönettiği kanal üçüncüydü. Fakat şimdi ikinciliğe çıktı ama bu arada Fox TV, Amerika’daki Fox TV, Türkiye’deki Fox değil, o birinciliğe yükseldi. Ulusal kanal ikinci oldu, El Cezira ve El Arabi üçüncü, dördüncü oldular. Birinciliğe gidiyor ulusal kanal. Yani Fox TV ile arasında çok büyük bir fark yok ondan sonra. Onun için Türkçenin birinci kanal, ikinci kanal olması ne demek? Birinci kanal İngilizce, üçüncü kanal İngilizce, dördüncü kanal İngilizce, beş de galiba İngilizce. Hep İngilizce kanallar BBC, şu bu falan. Bunların arasında ikinci konumda dünyada bir Türkçe kanal var. Türkçeyi kürsüye çıkart, olimpiyat kürsüsüne çıkart. Ondan sonra bu çok büyük bir başarı. Çünkü İngilizce dünyada en çok konuşulan dil, İngiltere’si, Amerika’sı, Avustralya’sı, orası burası bir de bütün dünya İngilizce konuşuyor. Ama Türkçeyi ikinci, yani şeref kürsüsüne çıkartıp birinci olacak ulusal kanal. Çünkü bütün dünyada çok büyük bir güven kazandı. Onun için Türkiye’de birinci olan kanalı hepimiz omuzlayacağız, sorumluluklarımızı yerine getireceğiz ve borcunu ödeyecek. Borç namus tabii. Ulusal kanalın borcu her zaman namuslu olmuştur ve hiçbir yere tek kuruş borcu takmamıştır, kalmamıştır. Ki yalnız ulusal kanal değil, aydınlık için de geçerli bu. Yani Bağbali’de falan herkes güvenir, kimse senet menet yapmadan aydınlığa borç verir, ulusal kanala borç verir vs. Bu borç ödenecek tabii ama bu borç nasıl ödenecek? Yani televizyonlar, reklam falan filan gelirleriyle kendi şartlarını çeviriyor mu? Her zaman arkalarında bir holdingler vs. var. Ulusal kanalın holdingi de Türk milleti. Türk milletinin holdingi. O holding beslediği, millet evini verdi, arsasını verdi, apartmanını, abartmıyorum apartmanını veren Adileci ablamız, Muazzez ablamız falan, onlar apartmanlarını falan vererek bu günlere geldik. Bugün de hepimiz ondan sonra azami verebileceğimizin en fazlasını ondan sonra katarak bu imeceye, ulusal kanalın bu borçlarının ödemesine katkıda olacak, ödenecek bu borç. Allah’ın emri yani, ulu namustur. Ama nedir? Hepimizin gayretiyle ödenecek. Ama bütün dünya, bakın dünyada ikinci olması ulusal kanalın şu anda, bütün dünyanın aynı zamanda izlediğini gösteriyor. Azerbaycan’dan izleniyor, Türk şeylerinden izleniyor, Arap ülkelerinden izleniyor, Amerika’dan izleniyor, Avrupa’dan izleniyor, Rusya’dan izleniyor, Çin’den izleniyor, yabancılar da ulusal kanalı çok izliyor. Çünkü bilgiyi, mesela diyelim, istihbarat servisleri, şunlar bunlar da falan, hakikati orada gördükleri için çünkü onların hakiki bilgiye ihtiyaçları var. Kalkıyorlar, ulusal kanaldan izliyorlar. Böyle bir kanal, ulusal kanal. Sizi kutluyorum Adnan Açkoz. Teşekkür ederim. Bütün ulusal kanal yöneticilerini, gerçek harikalar yarattınız. Bundan evvel de Ferit İlsever gibi, Serhan Bolduk gibi yöneticilerimiz oldu. Onlar da büyük emekleri var. Turanozlular. Turanozlular tabii, Turanozlu. Büyük emek verdiler. Sizleri kutluyorum. Şimdi yükleneceğiz ve 26… 24 Mart, yani tam aslında bir hafta. Bir haftamız kaldı. Arada bir bayram giriyor, onu da gözlerinizle alarak. Giriyor ve akmaya başladı şeyler, katkılar. İlandı ediliyor zaten. Evet. Ondan sonra hadi aşkla görevlerimizi, sorumluluklarımızı yerine getirelim ve 24 Mart günü de ödemelerimizi yapalım. Galiba şeyde öden… Bir kısım ödeme yapıldı Anadolu Ajansı’nın. Anadolu Ajansı. Hem aydınlık hem ulusallık ile ilgili. Kritik olan şu an 24 Mart’ta yapılacak TürkSat ödemesi. Hepimiz yüklenelim ve Ulusal Kanal’ın bu borçlarını temizlemesi ve birincilik kürsüsüne çıkmak üzere ona bir son bir omuz veriyoruz. Hepimiz görevimizi yapacağız. Teşekkür ediyoruz. Tabii çıkış yolunun sonuna gelirken haftanın kitabı ve haftanın müziği… Haftanın kitabı Safaat yapalım. Evet. Zaten biraz girmiş oluruz. Yani Mehmet Akif’in Safaat’ı. Türk şiirinin doruklarından biridir Mehmet Akif. Bir de Türk duruşunun, Antempelist, tarihsel duruşun dorukları, yani insani duruşun doruklarından biridir. Ve yoksulların aynı zamanda… Hem milletin şairidir, bağımsızlığın şairidir. Hem de yoksul insanların, emekçilerin şairidir Mehmet Akif Ersoy. İstiklal Marşımızın yazarıdır. Aynı zamanda Cumhuriyetin kurucusu heyetinde burdur, milletvekili olarak yer almış. Sultanın otoritesinden çıkmış Ankara’ya gelmiş. Atatürk’ün yanında, sırtında kefenle o mevziye girmiş. İstiklal Savaşımızın büyük propagandacısı. Kastamonu’ya gitmiş, Balıkesir’e gitmiş, Aksaray’a gitmiş, Mide’ye gitmiş, Nevşehir’e gitmiş, Yozgat’a gitmiş, oralarda kalkmış, kürsülere çıkmış. İstiklal Savaşı’nın propagandasını yapmış, şiirini Marşımızın yazmış. Ve Garb Emperyalizmine, o tek kişi kalmış canavara karşı, bugün mesajları olan, yani zırhla kefen arasındaki savaşı kefen kazanır. Yani onun zırhları var, Garb’ın afakını sarmışsa çelik zırhları var, çelik zırhtan duvarları var. Garb Emperyalizminin, Batı Emperyalizminin, ama bizim de onunla savaşıp onu yenecek insanımız var. İdallerimiz var, davalarımız var, özlemlerimiz var. Onun için Safahat, bunun kitabı. En iyi Safahat’ı da araştırdım ben. Sağ olsun Segürür Reşat, Mehmet Akif’in meşhur dergisiyle onu hala devam ettiriyorlar. Sayın Fatih Bayhan’ın başkanlığında. Fatih Bayhan’a da sordum, dedim ben çocukluğumda ilkokulun son sınıfında Safahat’ı almıştım. İnkılap aka kitaplarından. Şimdi dedim çok Safahat yayınlandı, hangisi en güvenilir? Dedim bizzat benim de içinde olduğum, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yayınladığı ve ailesinin de Mehmet Akif’in ailesinin de onun sonra izin verdiği Safahat. Torunu Selma Hanım da Segürür Reşat’ın 12 Mart günü yaptığı toplantıdaydı. Onu da buradan saygıyla selamlıyoruz. Umarım bizi izliyordur. Üç tane oğlu, iki tane kızı var galiba. Yani çok da çocuğu var. Ve eşine yazdığı bir şiir var Mehmet Akif’in. Ezelden Aşinayım, Aşinanım diye yazdığı eşine duyduğu aşkı Ezelden Aşinanım Ben diye yazdığı bir şiir var. Ve o şiiri Şerif İçli bestelemiş. Ondan sonra ben de sordum Bayhan Bey’e, yani Segürür Reşat Vakfı’nın başkanı Bayhan Bey’e, Fatih Bayhan Bey’e sordum. Bize dedim, bulur musun Mehmet Akif’in en sevdiği şarkı, müzik neydi falan diye. Bu Ezelden Aşinanım Ben. Zaten kendisi yazmış güftesini. Ondan sonra Şerif İçli de bestelemiş. Haftanın müziği olarak da Ezelden Aşinanım Ben Mehmet Akif’ten. Haftanın kitabı da Safahat. O Safahat’ı da buradan gösterelim. Şerif’i gösterdik kitabın kapağını anlatırken gösterdik. Ben kendi ilimle de göstereyim. Sevap kazanır. Sayın Perinçek çok teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ederiz. Şimdi dinliyoruz Mehmet Akif’in. Sayın Perinçek’in de söylediği gibi Mehmet Akif’in güftekarlığını yaptığı Ezelden Aşinanım Ben şarkısıyla, Şerif İçli’nin bestesiyle. Şiir Mehmet Akif’in beste Şerif İçli’nin. Çıkış yoluna bu eserde veda ediyoruz. Şerif İçli’nin en sevdiği şarkıları. Şerif İçli’nin en sevdiği şarkıları. Ezelden aşinanım ben. Ezelden her zevk alımsın. Ezelden aşinanım ben. Ezelden her zevk alımsın. Beraber ahdevanda ne varsan yâricanım sen. Beraber ahdevalarda ne olsan yâricanım sen. Ne olsan senin kalbimde, ana çarpar esrarın. Ne olsan senin kalbimde, ana çarpar esrarın. Gel cana gel can kalmasın. Ferda yâ didare. Ferda yâ didare.

