Çıkış Yolu • 18.02.2026

Çıkış Yolu • 18.02.2026

Beraberiz. Ben Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Nadir Temeloğlu. Yanımda arkadaşım, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Adam var. Hoş geldiniz. Her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek. Sayın Perinçek, hoş geldiniz.

Merhaba, hoş bulduk.

Evet, gündemimiz yoğun. Biraz sonra Galatasaray’ın Juventus’la maçı var, kendilerine başarılar diliyoruz. Hızlıca konumuza başlayalım. Sayın Perinçek, Ramazan yaklaşıyor. Hem Türk milletinin hem de bütün İslam aleminin Ramazan’ını kutluyoruz. “Nerede o eski Ramazanlar?” deriz. Maneviyatın arttığı dönemlerdi ancak son yıllarda bireycilik, israf kültürü ve köşe dönmecilik ön plana çıkmaya başladı. Nasıl bir Ramazan bizi bekliyor? Ramazan’ın içinde neler olmalı?

“Eski Ramazanlar” aranıyorsa, o maneviyatın kaybedildiği ifade ediliyor demektir. İnsanlar o dönemdeki maneviyatı özlüyor; yoksa eğlenceleri veya yemek çeşitlerini değil. Kaybettiğimiz ama kazanmamız gereken değerler; dayanışmaydı, el ele vermekti, elseverlikti, bencillikten arınmaktı. Maneviyat çıkarcılıkta değil; maneviyata paylaşmada ve toplumculukta ulaşılır. Ramazan’ı tebrik ediyoruz; halkımızın, bütün inananların, İslam dünyasının ve insanlığın Ramazan’ı kutlu olsun.

Ramazan’ın bize hatırlattığı değerler; el ele vermektir, paylaşmaktır ve nefsi terbiye etmektir. İçimizdeki “şeytanı” kontrol altına almaktır. Nefs deyince aklıma Şah Atayi’nin o dörtlüğü geldi: “Bunda kibir, kin olmaz; hem sen olup hem ben olmaz. Adem öldürürsen kan olmaz, nefsi öldürürsen can olur.” Yani nefsini, içindeki bencilliği, çıkarcılığı öldürürsen işte sen kahramansın. Yunus Emre’nin dediği gibi, dervişlerin bile içinde bir canavar vardır. En iyi insan, kendi nefsiyle mücadele eden ve onu kontrol altına alandır.

Şimdilerde maneviyat sözcüğünü ağzına pelesenk eden bazı çevreler var; ancak onların maneviyatla ilgisi yok. Bütün dertleri zenginlik, çıkarcılık ve para pul. Zulüm yapıyorlar, haksızlık yapıyorlar, paylaşmayı bilmiyorlar. Maneviyat adı altında, dini kötüye kullanarak kendi bencilliklerinin üzerine bir şal çekiyorlar. Toplum bunun farkında. 12 ayın birinde dürüst olup diğer 11 ayda hırsızlık, yolsuzluk ve rüşvetle uğraşıyorsanız; o bir aylık dürüstlüğün kıymeti yoktur. Biz Vatan Partisi olarak şu bayrağı açıyoruz: “Maneviyat çıkarcılıkta değil, maneviyattadır; maneviyat paylaşmadadır, maneviyat toplumculuktadır.”

Efendim, Ramazan’ın gelmesiyle Milli Eğitim Bakanlığı’nın okullarda başlattığı Ramazan etkinlikleri ve yayınlanan rehber tartışma yarattı. Okul öncesinden ortaokula kadar çocuklara yönelik oruç tutanların kayıt altına alınması, teşekkür plaketi verilmesi gibi uygulamalar var. Bunu nasıl değerlendirmek lazım?

Bu, tartışmanın ötesinde mahkum edilmesi gereken bir uygulamadır. Gönüllere ve inançlara seslenen bir uygulama değil; çocukları ödül ve cezalarla, şekerle kandırmaya yönelik bir anlayıştır. Eğer “şunu yaparsan mükafat, yapmazsan ceza” derseniz burada erdem olmaz, eğitim olmaz. Milli Eğitim Bakanlığı eğitmiyor, dayatıyor. Eğitim; çocukları arkadaşıyla paylaşmaya, yardımsever olmaya, vatanını sevmeye bilinçlendirmektir. 10 yaşındaki bir çocuğun reşit olmasını beklemeliyiz. Ona kardeşliği, paylaşmayı, çalışkanlığı öğretmeliyiz.

İslamiyet böyle yayılmadı. İlk inananlar, Hz. Muhammed’in tebliğine, Ebu Cehillerin zulümlerini göze alarak, fedakarlıkla inandı. Bu kıymetlidir. “Oruç tutarsan sana ödül veririm” demekle İslamiyet öğretilmez. Çocuklarımıza nefsin bencil, çıkarcı eğilimlerle mücadele etmeyi öğretmeliyiz. İslam’ın değerleri; zulme karşı başı dik durmak, dayanışma içinde olmaktır. Bir çıkar karşılığında din öğretmeye kalkarsanız, çocuklara İslamiyet’i değil çıkarcılığı öğretirsiniz. Bu, felsefi bakımdan son derece yanlıştır. Maneviyat; insanları sevmektir, vatan için kendini feda etmektir. Milli Eğitim Bakanlığı, bu uygulamalarla çıkarcılığın eğitimini veriyor.

Yaşar Nuri Öztürk hocamız “Allah ile aldatmak” kavramını çok güzel işlemişti. İşin içine aldatma girdiği zaman, inançlar istismar ediliyor demektir. Aldatmanın türü olmaz. Çıkarcılıkla aldatmak da, Allah ile aldatmak da büyük bir günahtır. Hele ki en yüce kavramları kullanarak bu hatayı işlemek, daha büyük bir yanlıştır.

Bu aldatma denince akla FETÖ geliyor. Son günlerdeki çağrınız örgüt içinde büyük bir kırılma yarattı. Mücadelenin son durumu nedir?

Buradaki amacımız, örgütün aldatmış olduğu vatandaşlarımızı kurtarmak ve böylece örgütü bitirmektir. 1970’lerden beri FETÖ’nün Amerika güdümlü olduğunu, NATO’nun ve Gladio’nun bir aracı olduğunu, Türkiye’ye karşı kurulan Ergenekon ve Balyoz gibi tertiplerde rol aldığını söyledik. 15-16 Temmuz darbe girişiminde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve polisin içinden sahneye çıkanlar, Amerika’nın kontrol ettiği insanlardı. Ortada büyük bir suç var.

FETÖ’yü bitirmenin yolu, yalnız hapisle veya polisiye tedbirlerle olmaz; onu insansız bırakmaktır. İnsanları örgütten kurtarıp Türk milletiyle buluşturmak gerekir. Ben “Ebu Seleme ile eşitim” derken, Hz. Muhammed’in de “Allah’ın kulu” (Abduhu) vurgusunu hatırlatıyorum. Biz herkesi, vatanına ve devletine bağlı birer vatandaş olarak kazanmak istiyoruz. Bu çağrıya gelen yankılar çok olumlu. Cumhuriyet Gazetesi gibi bazı çevreler ise bu kapının açılmasını istemiyor. Çünkü Cumhuriyet Gazetesi; İlhan Selçuk’un, Uğur Mumcu’nun gazetesi olmaktan çıkmış, FETÖ’nün, PKK’nın ve NATO’nun yanında saf tutan bir çizgiye savrulmuştur. İstemiyor; FETÖ terör örgütünün tasfiyesini, insanların oradan kurtulmasını istemiyor. O nedenle “Bugün yazılıyor, FETÖ’yü affetmek için yapılıyor” diyorlar. Hayır, FETÖ’yü bitirmek için yapılıyor. Apaçık ortada; çünkü siz de söylediniz, FETÖ’nün içinde büyük bir isyan başladı. FETÖ böyle biter. O insanları FETÖ’ye bağlayarak, Cumhuriyet Gazetesi’nin yaptığı gibi FETÖ’yü bitiremezsiniz. Ancak o insanları kazanarak, bizden yaparak FETÖ’yü kökten ve temelli bitirebiliriz.

O bakımdan çağrımız; FETÖ tabanında yer almış, hatta taban da demeyeyim, isterse en üst düzeyde yer alsın, herkesedir. Sonuç itibarıyla insan insandır. Bu kapı sadece tabana değil, herkese açıktır. Hz. Muhammed, amcası Hz. Hamza’yı öldüren vahşiye ne diyor? “Müslüman oldu, artık o bizdendir” diyor. E bu insanlar Hz. Hamza’yı mı öldürdü? Evet, işlenen bazı suçlar var; ama her insanın kendini yenileme, değiştirme, düzeltme; vatana ve milli devlete sadık bir yurttaş olarak sorumluluklarını yerine getirme hakkı ve görevi vardır. Kimseyi mahkûm edemezsiniz, hiç kimse hiç kimseyi erdemli bir vatandaş olmaktan yoksun bırakamaz. Bu, felsefi boyutları olan, Türkiye’nin iç cephesini sağlamlaştırmaya yönelik ve o insanların çocuklarını, eşlerini, dostlarını kazanmayı hedefleyen bir çağrıdır. Bir bayrak açtık, bu çok büyük bir yankı uyandırdı ve çok başarılı gidiyor; çok güzel sonuçları olacak.

Sayın Perinçek, sosyal medyada veya bazı kesimlerde “FETÖ’ye hiçbir zaman güven olmaz” deniyor. Aslında aynı şeyi PKK’nın silah bırakma ve bütünleşme sürecinde de görüyoruz. Şimdi Ramazan ayında hep barış, kardeşlik ve küslükleri bitirme diyoruz ama bu “değişmezlik” algısı nereden geliyor? “PKK değişmez, FETÖ değişmez” deniyor. Bakın, dünyada bir iş yapacaksanız insana güvenmek zorundasınız. İş, insanla yapılır; emekle yapılan bir çalışmadır. İnsanı çıkarttığınız, güvenmediğiniz zaman hiçbir iş yapamazsınız ve çalışmaktan vazgeçersiniz. “İnsana güvenilmez” sözü; insan karşıtı, eylem karşıtı, mücadele karşıtı ve arınma karşıtı bir slogandır. İnsana güvenilmezse neye güveneceğiz? Taşa toprağa mı?

Her hayırlı çalışma içinde olmak isteyen insanın ilk ve en önemli ruhsal durumu insana güvenmektir. Bilincimizde insana güveni ayakta tutmak kadar önemli bir dayanak yok. İnsana güveneceğiz ki bir iş yapalım; o insanlarla vatan savunulur, o insanlarla üretim devrimi yapılır, o insanlarla tarlalar ekilir, fabrikaların bacaları tüter. “Ona güvenme, buna güvenme”, peki üretimi kim yapacak? Vatanı kim savunacak? Öğretmen, mühendis, hakim kim olacak? İnsan olmak yeter.

Burada birdenbire Edip Cansever’in “Antigone” şiirini hatırladım. Ne der? “Ne gelir elimizden insan olmaktan başka?” Bakın, o şiirde müthiş bir hümanizm var. İnsanın elinden gelen tek şey insan olmaktır. “Güvenmiyorum” dediğiniz zaman, o kişinin insan olmasını yasaklıyorsunuz. İnsanın en önemli özelliği insan olmasıdır; çiftçi olur, işçi olur, mimar olur… Her şey insanla başlıyor. Edip Cansever’in dediği gibi, elimizden gelen insan olmaktır. “Güvenmiyorum” dediğiniz an, onun insan olmasını reddedersiniz ve kendinizin insan olmasından da vazgeçmiş olursunuz. Güvensizlik kadar tehlikeli bir şey yoktur; güvenmeyen adam teslim olmuştur. Ayağa kalkmak, insana güvenmekle başlayan bir eylemdir.

Efendim, “İnsana güvenden vazgeçenler mücadeleden vazgeçer” dediniz. Bir de bugün mücadeleden vazgeçmeyen emekçilerimiz, madencilerimiz var. Son dönemde emek hareketleri çok yoğunlaştı. Partiniz bu hareketlerin merkezinde yer alıyor. Bu yükselen işçi hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, Türkiye’nin geleceği ile ilgili bir müjdedir. Türkiye büyük zorluklarla karşı karşıya; hem ekonomi hem güvenlik alanında. Ancak ayağa kalkan bu işçi hareketi; işçi sınıfı, çiftçiler, esnaflar, sanayiciler ve üretimin ucundan tutan herkes, Türkiye’nin ufkunda bir güneşin doğmakta olduğunu gösteriyor. Divriği, Soma ve Zonguldak madencileriyle, sendika liderleriyle görüşüyoruz. Bu hareket, Türkiye’nin zorluklarını yenmenin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Çünkü bu yalnızca işçilerle kalmayacak; milli devlet ve üretim mevzisinde olan herkes harekete geçmek üzere. Bu yeni bir sayfa. Dünya yeniden kuruluyor; 1945’te kurulan, emperyalistlerin efendi olduğu düzen çöküyor. Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. Bu uygarlığın yapıcıları emekçi sınıflardır. Bu hareket siyasallaşmanın eşiğinde; çünkü Atlantik’e bağımlı bu sistemin, işçimize ve emekçimize vereceği bir şey kalmadı. Büyük başarı; emekçi halkın önderliğinde üreticilerin milli hükümetini kurmaktır. Bu işçi hareketini ve vatansever çıkışları bir müjde olarak görüyoruz.

Sayın Genel Başkan, işçi hareketi yükselirken önerdiğiniz “Kaynak Kanunu” konusunda bir tedirginlik var. Bu kanunun özü nedir?

Herkes bol keseden dağıtıyor; “Asgari ücreti 70-80 bin yapacağım” diyorlar. Nereden yapacaksın? Bir şeyi verebilmek için onu üretmen lazım. Vatan Partisi o kaynağı gösteriyor. Kaynak bir kere üretim içindir. Türkiye’nin çok büyük bir tasarruf yeteneği var; 500 milyar dolar yurt dışına götürülüyor. Bizim zenginlerimiz, Türkiye’deki alın terinden elde ettikleri kaynakları götürüp Londra, New York veya İsviçre bankalarına yatırıyor. Kanunla ve devletin yaptırım gücüyle o kaynakları Türkiye’ye getireceğiz. Ülkede kimin banka hesabındaysa para yine onundur, ona dokunmuyoruz; ama o para yabancı ülkelerin yatırım kaynağı olmayacak. Zonguldak’ın kömürünü, Divriği’nin demirini çıkaracağız; ithal kömür yerine kendi madenlerimizi işleteceğiz.

İkincisi, Merkez Bankası’nın açıkladığına göre yastık altında veya banka kasalarında 600 milyar dolarlık altın var. Bu, milletin alın teridir. Tavuğu kasaya kilitlerseniz yumurta alamazsınız. O altınları üretim süreçlerine sokarsak, onunla makine alır, fabrika kurarız. Üretimi artırırsak enflasyon da düşer. Vatan Partisi, Türkiye’nin bütün sorunlarını çözecek bu üretim devrimi için kaynak yasasını öneriyor. Türkiye’nin kaynağı var ama bunları yatırıma yönlendirecek siyasi bir irade yok. İşte Vatan Partisi o iradedir, üreticilerin milli hükümetidir.

Efendim, yayın süremizin sonuna geliyoruz. Önünüzde şiirler görüyorum, bugün bol şiirli bir program oldu.

Cemal Süreya’yı hatırladım. “Yaban Ördekleri” şiirinde dayanışmayı anlatır; suların donmaması için kanat çırpmaları gerekir. Doğa bile sürüleri el ele vermeye zorluyor. Bir de Turgut Özal döneminde, 24 Ocak kararlarına karşı halkın seçeneğini ifade eden şiirleri vardı. “Kız Kulesi’nin düş getiren pay senetleri…” Çıkarcılık çeteleri yaratır ama o pay senetlerini 49,5 milyon insana dağıtabilirsiniz. Bizim de içimizdeki nefsi yenip toplumcu olmamız, emeklerimizi toplum için adamamız lazım. Bu dileklerle Ramazan ayına giriyoruz. Herkese huzur diliyorum. Turnalar değil de yaban ördekleri… Turnalar gibi kalmış kafamda. Yaban ördeği; onlar şiiri bulduk, getirdik. Tabii Şevval Sam’ın sesinden Nesimi’nin şu dizeleri: “Gül alırlar, gül satarlar / Gül ile gülü tartarlar / Gülden terazi tutarlar / Bağı bahçesi güldür gül.”

Burada Nesimi olsun, Hatayi olsun, Yunus Emre olsun, onların dünyasında piyasa; parayla alışveriş yapılan bir sistem değil. Piyasa, gülün alınıp verildiği bir yer. Gül alıyorsun, gül veriyorsun; bu çok müthiş. Bizim özlediğimiz dünya, gülün alınıp verildiği bir dünya. Ramazan, gül alıp gül vermenin bizi erdemlere davet ettiği bir zamandır. Öyle bir zamana giriyoruz.

Bu haftaya uygun kitap önerilerim var. Biri Yunus Emre Divanı, diğeri de Hatayi Divanı. Hatayi, bizim büyük ozanımızdır. Necat Birdoğan’ın bu konuda hazırladığı çok kıymetli çalışmalar var. Yunus Emre, 13. yüzyılda yaşamış Türkçenin en büyük ozanıdır. Ancak Şah Hatayi, Şah İsmail olduğu için Türkiye’de ona biraz haksızlık yapılıyor. Oysa Yunus Emre düzeyinde, tarihimizden bize kalan iki büyük ozan varsa, biri Yunus Emre ise öbürü de Şah Hatayi’dir.

Necat Birdoğan ağabeyi saygıyla anıyorum; o, bu konulara hayatını vermiş, Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerini Araştırma Dairesi’nde görev yapmış kıymetli bir isimdi. “Çul yanmasın, Sefil Selim yansın” şiiri, Ramazan’da hatırlanacak bir şiirdir. Kendisini çula feda eden bir anlayış… O dünyayı özlüyoruz. Gülün alınıp verildiği, insanların birbirine gül sunduğu o dünyayı.

Bu özlemlerle Ramazan’a giriyoruz. Ramazan; yedi yıldızlı otellerdeki iftar sofraları değildir. Mütevazı olmayı öğrenmek, bencil ve çıkarcı olmamak, elimizdeki ekmeği paylaşmaktır. Tarihten miras kalan en büyük erdemler, Ramazan ayında daha da canlanır.

(Program sonu konuşmaları)

Bugün pirimi gördüm:
“Pirimin eteği güldür, gül / Eğildim, yüzümü sürdüm / Pirimin eşiği güldür, gül.
Gülden terazi yaparlar / Gülü gül ile tartarlar / Gül alırlar, gül satarlar / Çarşı pazarı güldür, gül.
Gülden değirmeni döner / Onun ile gül övünür / Akar arkı, döner çarkı / Bende pınarı güldür, gül.
Dostun nefesi güldür, gül / Şu öten garip bülbülün / Derdi, figanı güldür, gül.”

Paylaş