Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir çıkış yolu programında daha beraberiz. Ben Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Nadir Temeloğlu. Yanımda arkadaşım gazeteci, Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Tevfik Adam var. Hoş geldiniz. Ve her zaman olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doktor Doğu Perinçek. Sayın Perinçek hoş geldiniz. Merhaba hoş bulduk. Evet gündemimiz yoğun. Biraz sonra da Galatasaray’ın Juventus’la maçı var. Kendilerini de başarılar diliyoruz. Evet. Tabii o yüzden hızlıca konumuza başlayalım. Sayın Perinçek Ramazan yaklaşıyor. Tabii biz de hem Türk milletinin hem de bütün İslam aleminin Ramazan’ını kutluyoruz. Hep şey derler ah nerede o eski Ramazanlar deriz. Tabii maneviyatın biraz arttığı dönemler ama son yıllarda hep böyle bireycilik, işte israf kültürü, köşe dönmecilik hep bunlar ön plana çıkmaya başladı. Nasıl bir Ramazan bizi bekliyor? Nasıl olmalı Ramazanın içerikliği? Maneviyat Ramazan eski Ramazanlar aranıyorsa o maneviyatın kaybedildiğini ifade eder. Yani eski Ramazanlardaki maneviyatı arıyor insanlar. Yoksa ondan sonra o bir takım eğlenceleri, ondan sonra yemek çeşitlerini falan özlemiyor. Yani kaybettiğimiz bazı değerler yani ama kaybetmeyeceğiz onları. Dayanışmaydı, el ele vermekti, elseverlikti. Elseverlik, bencillikten arınmaktı. Maneviyat çıkarcılıkta değil, maneviyat paylaşmada ve toplumculukta. Ramazan’ı tebrik ediyoruz, kutluyoruz halkımızın ve bütün inananların Ramazan’larını, bütün İslam dünyasını ve insanlığın da, insanlığa da buradan selam olsun. Sonuç itibariyle bizi hatırlattığı değerler nedir Ramazan’ın? El ele vermektir, paylaşmaktır. En önemlisi paylaşmaktır. Ve nefsi terbiye etmektir, içimizdeki şeytanı kontrol altına almaktır. Hemen burada aklıma Şah Hatayi’nin o dörtlüsü geldi. Nefis deyince, bunda kibir ve kün olmaz. Bunda dediğin ya bu toplumda kibir ve kün olmaz. Hem sen olup hem ben olmaz. Yani bir kere sen dedikten sonra, dışarı açıldıktan sonra, toplum dedikten sonra, insan dedikten sonra da ben olmaz artık ondan sonra. Âdem’i öldürsen kan olmaz, nefsi öldürürsen kan olur. Yani Âdem’i öldürdüğün zaman bir kahramanlık falan yapmış olmasın ama nefsini, içindeki diyelim canavarı öldürürsen, nefsini öldürürsen, yani bireyciliği, bencilliği, çıkarcılığı bunları öldürürsen işte sen kahramansın. Çok güzel bir dürttürttür. Çok canavarlar yürür donunda dervişlerin diyor ya Yunus Emre’de, yani sonuç itibariyle dervişlerin bile içinde bir canavar var. Evet en iyi insanın içinde bile bir şeytan var. Zaten iyi insanda o içindeki şeytanla ve kendi nefsiyle mücadele eden, onu kontrol altına alan, onu bastıran, onu ezen, diyelim onu elinden geliyorsa yok eden, işte en iyi insan o. Şimdi Ramazan’a girdiğimiz zaman da bu değerler. Mâneviyat sözcüğü şimdi şimdiden birdenbire yine Ramazan’ın güncelliği o geldi. Şimdi bakıyoruz mâneviyat, mâneviyat diyen bazı çevreler var. Onların mâneviyatla bir ilgisi yok. Neden ilgisi yok? Çıkarcı, para pul peşinde. Ondan sonra diyelim bütün derdi zenginlik. Ondan sonra zulüm yapıyor, haksızlıklar yapıyor. Diğer insanlarla paylaşmayı bilmiyor. Toplumu sevmiyor. Toplumu beraber değil, el ele vermiyor, gönül gönüle vermiyor. Bânise böyle bir şey var. Ama bir bakıyorsunuz, bütün bu çıkarcılığı mâneviyat adı altında, efendim, İslâmiyeti, dîni kötüye kullanarak, onun üzerine bir örtü olarak kullanarak, o kendi bencilliğinin üzerine bir şal çekiyor. Tabi toplum bunun farkında, inananlar da, bütün Müslümanlar da farkında, mâneviyat adına mâneviyatı çiğneyenlerin bütün toplum farkında. Bu ay ve aslında bütün ömür boyu sonuç itibariyle insanın erdemli olması, diyelim 12 ayın birinde erdemliyiz, 11 ayında da hırsızlık yapıyoruz, yolsuzluk yapıyoruz, rüşvet alıyoruz, çarpıyoruz, çırpıyoruz. Ondan sonra havadan para kazanıyoruz, kötülük yapıyoruz. O zaman istediğin kadar bir ay dürüst olmaya çalış ama 11 ayda dürüst değilsin. Onun için mâneviyat toplumculuktadır, mâneviyat paylaşmadadır, mâneviyat çıkarcılıkta değildir. Bu sloganla şimdi biz Vatan Partisi olarak da bir bayrak açıyoruz. Mâneviyat çıkarcılıkta değil, mâneviyat paylaşmadadır, mâneviyat toplumculuktadır. Efendim, Ramazan’ın gelmesiyle birlikte okullarımızda, Milliyetin Bakanlığı da bazı Ramazan etkinlikleri düzenlemeye başladı. Son olarak bir Ramazan Etkinlik Rehberi yayınlandı, bu tartışma yarattı. Hem okul öncesi öğrenciler, hem ilkokul öğrencileri, hem de ortaokul öğrencileri için ayrı ayrı Ramazan Etkinlik Rehberleri yayınlandı. Bu rehber kapsamında Ramazan ayı boyunca okullarda çeşitli Ramazan etkinlikleri düzenlenecek. Tabi okul zillerinin bazı dini müziklerle değiştirilmesi, Ramazan köşeleri kurulması gibi. Ama bunun yanında öğrencilerin, işte oruç tutanların kayıt altına alınması ve daha sonra bunlara teşekkür plaketi verilmesi, belgesi verilmesi gibi uygulamalar da var. Çok geniş bir rehber, 30 tane falan ev ödevleri veriliyor, işte beni sahura kaldır diye şeyler asılıyor odalara falan. Bu uygulama tartışma yarattı, bunu nasıl değerlendirmeye başladınız? Bakın bu uygulama tartışmanın ötesinde mahkum edilmesi gereken bir uygulama. Çünkü sonuç itibariyle bu uygulama gönüllere seslenen, ondan sonra inançlara seslenen bir uygulama değil. Sonunda bir takım cezalar var, mükafatlar, hani çocukları kandırma, çocukları şekerle kandırmak gibi. Sonuç itibariyle Milliyet Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı bu uygulama, hani çocuğa şeker verip ondan sonra kötülük yaparsın ya, ona benziyor. Yani eğer bu bunları bunları bunları yaparsan, işte sana mükafatlar vereceğim, yapmazsan seni cezalandıracağım. Burada bir erdem yok, burada bir eğitim yok. Milliyet Eğitim Bakanlığı eğitmiyor. Eğitmek nasıl olur? Çocukları bilinçlendirmekle. Neyle bilinçlendirmekle? Arkadaşıyla paylaşmak, ondan sonra yardımsever olmak, dayanışma içinde olmak, vatanını sevmek. Bu değerlerle. Yoksa bir takım törenleri, ondan sonra ona aşılayarak ve bir de bilincinin ötesinde dayatmalar. Sonuç itibariyle ilkokuldaki çocuk nedir? 11-12 yaşının altında, 8-9-10 yaşındaki çocuklar. Yani onları bırakalım, böyle bir reşit bir çağ gelsinler ve o reşit olduktan sonra ne seçecekler, neye yönelecekler, ne yapacaklar falan. Ama bugün onlara neyi öğretelim? Kardeşliği öğretelim, paylaşmayı öğretelim, bu paylaşmadan mutlu olmayı öğretelim, çalışkanlığı öğretelim. Onun için Milliyet Eğitim Bakanlığı burada bence eğitim yapmıyor ama bir nevi dayatma bakanlığı yapıyor. Ve İslamiyet de böyle yayılmadı. İslama inananlar ne oldu? Fedakarlıkla inandı. Tehditleri göze alarak, Hz. Muhammed’in tebliğlerine ilk inananlar neydi? Ölüm tehlikelerini, en büyük tehditleri o Kureyş kabilesinin başındaki Mekke’deki o bir takım çıkar peşinde olan çıkarcı, onların Ebu Cehil’lerin, Ebu Süfyan’ların falan onların zulümlerini, tehditlerini göze alarak inandı. O kıymetli. Yoksa ben sana şeker vereceğim, bunu da sonra şöyle yap, ben sana oruç tut, bu şekilde oruç vs. bu tür mükafatlarla çocuklara öğretilmez sonuç itibariyle. Nasıl öğretilir? Burada nedir? Nefsimizi terbiye ediyoruz. Çocuklar nefs ne demek? Nefs, içimizde bize kötülük kışkırtan, şeytan dediğimiz, ondan sonra bizim doğru yoldan ayrılmamızı isteyen ve o yönde bizi harekete geçirmek isteyen bir şey. Karanlık eğilimlerdir. Bununla mücadele edelim. Bencil olmayalım, çıkarcı olmayalım. Bunları öğretmek lazım Ramazan ayında. Yoksa ondan sonra işte oruç tutarsan ben sana şu mükafatı veririm falan filan bunlar değil. Yani çok küçük yaşta çocuklarımızın, evlatlarımızın anlamayacağı şeyleri de onlara dayatmamak gerekir. Yani onları bırakalım, ergen insanlar haline gelsinler, reşit insanlar haline gelsinler ve o reşit olarak, o bilinçle bazı şeyleri öğrensinler, kavrasınlar ve onlara da İslamiyet’in değerlerini, zulme karşı, başı dik olmak, isyan etmek, zulme boyun eğmemek, ondan sonra komşularımızla dayanışma halinde olmak, İran’la dayanışma, Filistin’le dayanışma, komşumuzla dayanışma, yanında oturan kardeşiyle beraberlik. Siz bir yarış içinde değilsiniz, aranızda bir rekabet yok. Arkadaşının başarısından mutlu olmak falan, mutluluğu paylaşmak, zorlukları da paylaşmak, bela varsa o belayı göğüslemede de paylaşmacı olmak falan. Bunları öğretmek lazım. Bakın bir çıkarcılık yine burada dayatılıyor. Yani insanların çıkarcı olmasına yaslanan bir eğitim anlayışı gözüküyor burada. Yani sen şöyle yaparsan ben sana şu çıkarı sağlarım. Hangi çıkarı sağlarsan sağla. Sonuç itibariyle bir edanın mükâfatı olarak bir şeyi vaadettiğin zaman, o vaadettiğin şey İslâmiyet olmaz. Bir çıkar karşılığında onlara din, iman, o İslâmiyet onları vaad ediyorsan, o zaman sen çıkarcılığı öğretiyorsun onlara, İslâmiyeti öğretmiyorsun. Bu bakımdan son derece yanlış, felsefi bakımdan yanlış. Ramazan’ın erdemleri, terbiyeleri, paylaşmacılığı, onunla ilgisi olmayan tavırlar bunlar sonuç itibariyle. Çocukları çıkarcı yapmaya çalışıyor. Çocukları çıkarcı yapmaya çalışıyor. O bakımdan çok çok yanlış ve işte bu bakımdan da maneviyat, maneviyat nedir? Maneviyat çıkarcılık değildir. Maneviyat paylaşmaktır. Maneviyat toplumculuktur. Maneviyat el omuz omuza vermektir. Maneviyat kardeşliktir. İnsanları sevmektir. Humanizmdir. Vatan için kendini feda etmektir. Kendini büyük davalara, insanlık davalarına adamaktır. Bunlardır maneviyat. O bakımdan bu, Milliyetin Bakanlığı’nın bu uygulamalarını da, milli eğitimle, bakın bizim iki tane milli bakanlığımız vardır. Biri milli eğitim, biri milli savunma. Ama milli eğitimle bağdaşmıyor. Bu milli eğitim de çıkarcılığın eğitimi. Açık söyleyeyim. Efendim, tabi Ramazan’dan girmişken Sayın Yaşar Nuri Öztürk Hocamız da Allah ile aldatmak, dinini aldatmak diye tarif ederdiniz. İşte onu diyoruz. Yani o maneviyat değil. İşin içine aldanma girdiği zaman, ve tövbe Allah’ın o aldanmada istismar edilmesi, insanların bu konudaki inançlarının istismar edilmesi, değil mi o Kur’ân-ı Kerîm’den de, ondan sonra Sûreler okuyarak bunu rahmetli hocamızla saygıyla analım, Yaşar Nuri Öztürk’ü hocamız dedim de, tabii hukuk hocasıydı aynı zamanda, onu da saygıyla anıyoruz. Bu millete çok güzel şeyler öğretmeye çalıştı ve cesur bir insandı. Ondan sonra, Sûreler okuyarak Kur’ân-ı Kerîm’den, ondan sonra aldatma. Aldatmanın şeyi olmaz, türü olmaz. Çıkarcılıkla aldatmak da aldatmaktır. Allah ile aldatmak da aldatmaktır. Çünkü orada aldatıyorsun. Ama en büyük günahı yapıyorsun. Çünkü aldatırken, aldatmaya en aykırı olan, en yüce kavramı seçiyorsun. Ona dayanmaya çalışıyorsun. Değil mi? Yani aldatmak bizim inançlarımızda, törelerimizde, hem Türk halkının töresinde, hem Müslümanlıkta aldatmak nedir? Günahtır, suçtur, yanlıştır, hatadır falan. Siz o hatayı bir takım kutsal kavramları kullanarak işliyorsunuz. O daha büyük bir hata oluyor. Bu aldatmayla çok maruf bilinen de bir örgüt var tabii bu işlerde, FETÖ. Son günlerde FETÖ’ye karşı yönelik yaptığınız çağrı çok ses getirdi. Örgüt içinde çok ciddi bir kırılma yarattı. FETÖ merkezinde büyük bir telaş olduğu gözüküyor. Üst üste açıklamalar yapılıyor. Size gelen çok sayıda mesaj olduğunu biliyoruz. Açık mektup yayınlayanlar var. Örgüte karşı bir isyan başlamış durumda. Bu mücadeledeki son durum nedir? Bu mücadelenin ana hedefi, amacı nedir? Bir kere burada şunu söyleyeyim. Biz mağdurları kurtaralım falan değil. Biz nedir? Vatandaşlarımızı şu veya bu şekilde örgütün aldatmış olduğu vatandaşlarımızı örgütten kurtarmak. Dolayısıyla örgütü bitirmek. Nedir? Biz 1970’lerden beri FETÖ’nün terör örgütüne karşı Amerika güdümlü olduğu, daha sonra Türkiye’de Amerika yer altı örgütü olan NATO’nun, Gladion’un yönetimi onlara verildi. Bu özelliklerini, Türkiye’ye karşı Amerika’nın planlarında oynadığı rolleri, Ergenekon tertipleri, Balyoz tertipleri, arkasından 15-16 Temmuz’da Türkiye’ye yaptıkları kasıt, yani Amerika’nın darbe teşebbüsünde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içinden, polisin içinden sahneye çıktıkları ve Türkiye’yi büyük bir belaya çıkmaza sürükleme girişimlerini falan bunlar suç sonuç itibariyle. Yani Türk Silahlı Kuvvetleri’nin üstlerinden, hava alanlarından Türkiye’ye düşman, uçaklar çık kalktı, uçaklar değil düşman, uçağın pilot yerinde oturan, Amerika’nın kontrol ettiği insanlar. Onun için, bir kere ortada bir suç var ve bu suçun üzerine Türkiye gitti, çok iyi oldu, çok güzel gelişmeler kaydettik. Darbe de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kararlılığıyla ezildi, bastırıldı, Türk Milleti de onu destekledi. Bunlar çok çok güzel ama sonuç itibariyle nedir? O Fethullah Türel örgütünün şu veya bu şekilde etkilediği insanlarımız var. Ve o örgüt esas nasıl biter? Yalnız hapse atarak, yalnız ondan sonra takip, karakolla, polisle, inzibatla yalnız bitmez. Onlara karşı dediğimiz çok doğru yapılmıştır. Bugüne kadar ki uygulamalar, arada bazı haksızlıklar oluyor, olmuştur, o ayrı mesele ama onlar küçük bir azınlığı ifade ediyor. Bizim derdimiz o mağdur dedikleri yapılan haksızlıklarla ilgili değil. Bizim derdimiz de herkesde, yani hatta Ebu Selem’e Gülen, Fethullah Gülen’in yeğeni, ben neyi söyledim? Ben dedim Ebu Selem’e ile eşittim. Yani değil mi? Abduhu diyoruz İslamiyet’te de. Yani hepimiz Allah’ın kuluyuz. Hatta şey, Hazreti Muhammed’in Resuluhu ve Abduhu. Yani Allah’ın hem elçisi, peygamberi ama aynı zamanda Allah’ın kulu. O Hazreti Muhammed’i hepimiz de eşitleyen bir inanca sahibiz. Ama o zaman ne oluyor? Biz o suç işleyen insanlarla da hepimiz sonuç itibariyle eşittiz. Ve her insanın erdemli olmak, vatanına bağlı olmak, ondan sonra devletine bağlı olmak, Türkiye’nin milli devletine bu tür sorumlulukları falan vardır ve o davetleri yaptık. O davetleri yapmamızın sebebi, o insan kaynaklarımızın heba edilmemesi, onlardan vazgeçmemek. Bir, iki. Ama aynı zamanda bu şekilde Fethullah terör örgütünün de etkisinde olan insanlarımızı örgütten kurtarmak ve örgütü böylece bitirmek. Çünkü insansız kalınca örgüt ne olur? Biter. Bir örgütü köklü bitirmenin yolu onu insansız bırakmaktır. O insanların kurtuluşu, Türkiye’yi Türk milletiyle buluşması, birleşmesi, el ele vermesi, aynı zamanda o insanlarımızın Türkiye Cumhuriyeti Milli Devleti’nin vatandaşları olma sorumluluğuna gelmeleri, sonuç itibariyle örgütü kökten bitiren bir olay. Böyle bir çalışma yürütüyoruz ve çok güzel yankılar oldu ve çok güzel yanıtlar almış olduk. Fethullah terör örgütüne şu veya bu şekilde kendini kaptırmış olan vatandaşlarımız hakikaten çok büyük bir fazilet gösteriyorlar, cesaret gösteriyorlar. Ve samimi olarak, onların hepsinin samimiyetine inanıyoruz. İşte bunlar Cumhuriyet Gazetesi yazmış, takiye yapmaları için kapı açılıyor falan filan. Ama o kapının açılmasını istemiyor Cumhuriyet Gazetesi. Bu çok konuşuluyor Sayın Perinçek. O kapının açılmasını istemiyor. FETÖ örgütünün bitmesini istemiyor. Çünkü Cumhuriyet Gazetesi açık söyleyeyim, Alev abimizi ayırıyorum orada ama Cumhuriyet Gazetesi ondan sonra ve FETÖ’nün dostu olan, Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi üzerinden, hem FETÖ’nün dostu olan, hem DEM Partisi’nin, ondan sonra PKK terör örgütünün dostu olan bir özelliğe sahip ve Atlantikçi, NATO’cu, Atlantikçi, Türkiye’nin milli… Eski İlhan Selçuklar’ın Cumhuriyet Gazetesi değil, Nadir Nadil’in veya benim arkadaşım Uğur Mumcu’nun yazı yazdığı Cumhuriyet Gazetesi değil. Ne oluyor? İstemiyor. FETÖ terör örgütünün tasfiyesini, insanların oradan kurtulmasını istemiyor. O nedenle bugün FETÖ’yü affetmek için yapılıyor. FETÖ’yü bitirmek için yapılıyor. FETÖ’yü bitirmek için yapıldığı apaçık ortada. Çünkü FETÖ’nün içinde, siz de söylüyorsunuz, büyük bir isyan başladı. FETÖ böyle biter. O insanları FETÖ’ye bağlayarak, Cumhuriyet Gazetesi’nin yaptığı gibi FETÖ’yü bitiremezsiniz. O insanları kurtararak, bizden yaparak ancak FETÖ’yü kökten temelli bitirebiliriz. O bakımdan çağrımızın FETÖ tabanında yer almış, hatta taban da demeyeyim ona, isterse en üst düzeyde yer alsın. Sonuç itibariyle insan insandır. Yani yalnız tabanına bu kapı açık, üsttekilere kapı kapalı değil. Hazret-i Muhammed amcası, Hazret-i Hamza’yı öldüren vahşiye, ne diyor, Müslüman oldu artık o bizdendir diyor. E bu insanlar Hazret-i Hamza’yı mı öldürdü yani? Sonuç itibariyle evet, işlenen bazı suçlar var ama her insanın kendini yenileme, değiştirme, düzeltme, vatana bağlanma, milli devlete sadık bir yurttaşı olarak sorumluluklarını ve görevlerini yapma gibi her insanın sorumlulukları ve hakları var. Kimseyi sen ondan mahkum edemezsin. Hiç kimse hiç kimseyi erdemli bir vatandaş olmaktan yoksun, bırakamaz. O bakımdan felsefi boyutları olan, en başta kazanmaya yönelik, Türkiye’nin iç cephesini sağlamlaştırmaya yönelik ve bir de o insanların çocukları, akrabaları, eşleri, dostları onları da kazanmaya yönelik sonuç itibariyle. Bir bayrak açtık ve bu çok büyük bir yankı uyandırdı ve çok güzel başarılı gidiyor. Çok çok güzel sonuçlara ve etkileri olacak. Sayın Periçek bu sosyal medyada da çok dönüyor ya da bazı kesimlerde. İşte FETÖ’ye hiçbir zaman güven olmaz. Aynı şeyi aslında PKK’nın silah bırakma ve bütünleşme sürecinde de görüyoruz. Şimdi Ramazan hep barış, kardeşlik yani küslükleri bitirme diyoruz ama yani her yerde bu değişmezlik algısı var. PKK değişmez, FETÖ değişmez. Zaten bunu bak dünyada bir iş yapmayacaksanız insana güvenmeyeceksiniz. Yani bir iş neyle yapılır? İnsanla yapılır. İş insanın yaptığı bir çalışmadır. Emek zamanı hiçbir iş yapmayacaksınız ve madem vazgeçiyorsunuz. Onun için insana güvenilme kadar insan karşıtı, eylem karşıtı, mücadele karşıtı, anma karşıtı, erdem karşıtı, ondan sonra bir slogan olamaz. İnsana güvenilmez. Eee neye? İnsana güvenilmesine şükran mı güveneceğiz? Başka neye güveneceğiz? İnsanda başka ne var güvenilecek? Onun için her iş yapmak isteyen, her hayırlı bir çalışma içinde olmak isteyen insanın ilk başlangıçtaki en önemli ruhsal durumu nedir? İnsana güvenmektir. Yani bilinçlerimizde insana güvenmeyi ayakta tutmak kadar önemli bir dayanak yok. İnsana güveneceğiz ki bir iş yapalım. O insanlarla vatan savunulur. O insanlarla üretim devrimi yapılır. O insanlarla tarlalar ekilir, tezgahlar çalıştırılır, fabrikaların bacaları tutar. Ona güvenme, buna güvenme. O zaman üretimi kim yapacak? Vatanı kim savunacak? Kim çocuklarımızı eğitecek? Kim öğretmen olacak? Kim mühendis olacak? Kim hakim olacak? Değil mi? Güvenmediğin takdirde. Bunun için insan olmak yeter. İnsan olmak yeter. Ha burada ben bir de Edip Cansever’in o nerede? Antigon şiirini hatırladım. Orada şunu söyler. Der ki ne gelir elimizden insan olmaktan başka? İnsan olmaktan başka elimizden ne gelir? Eh yani ne gelir elimizden insan olmaktan başka? Bakın o şiirde müthiş bir Edip Cansever’in o şiirinde çok güçlü bir şey var. Humanizm var. Yani insanın elinden gelen bir tek şey var. O da insan olmak. Güvenmiyorum dediğin zaman insan olmayı yasaklıyorsun. İnsanın en önemli özelliği nedir? İnsan olmasıdır. Çünkü insan, insan. Ondan sonra başka şeyler başlar. İnsandır, işte çiftçi olur, tarlayı eker. İnsandır, işçidir, fabrikada çalışır. İnsandır, öğretmen olur. İnsandır, mimar olur. İnsandır, taş ustası olur. İnsandır, inşaat işçisi olur. Değil mi? Sonuç itibariyle her şey insanla başlıyor. Sonuç itibariyle elimizden gelen nedir Edip Cansever’in dediği gibi insan olmaktır. Ben şimdi insana güvenmiyorum dediğin zaman ondan sonra onun insan olmasını reddediyorsun. Ve kendinin insan olmasından vazgeçmiş oluyor. Ben ona güvenmiyorum, bana güvenmiyorum. Eee güvenilmeyecek adam sensin. Hiç kimseye güvenmiyorsan, insana güvenmiyorsan sana kim güvensin? Kimseninle beraber, kimsenin elinden tutacak, kimseninle omuz omuza verecek, kimseninle yürek yüreğe verecek. Dolayısıyla güvensizlik kadar tehlikeli, ondan sonra vazgeçen, teslim olan, güvenmeyen adam teslim olmuştur. Çünkü bütün teslimiyetlerin reddi, ayağa kalkmak, sonuç itibariyle insana güvenmekle başlayan eylemlerdir. Efendim, tabi insana güvenden vazgeçenler mücadeleden vazgeçer dediniz. Bir de neden vazgeçmeyenler var bugün? Onların başında da emekçilerimiz, madencilerimiz geliyorlar. Son dönemde, özellikle son birkaç ay içerisinde emek hareketleri çok yoğunlaşmaya başladı. Partiniz bu hareketlerin hepsinin hemen içinde, merkezinde yer alıyor. Bu yükselen işçi hareketini, emekçi hareketini nasıl değerlendiriyorsunuz 2026’a gösterecek için? Türkiye’nin geleceği ile ilgili müjde var. Türkiye’nin geleceği aydınlanıyor. Türkiye büyük bir zorluklarla karşı karşıya hem ekonomide hem güvenlik alanında. Ama bu ayağa kalkan işçi hareketi, işçi sınıfı ve onlarla beraber çiftçiler, esnaflar, zanaatkarlar, çarşılarımız, sanayicilerimiz küçük, orta, en büyükler dahi sanayicilerimiz, üretimle ilgili üretimin bir yerinde ucundan tutan herkes. Ondan sonra bütün bunlarla beraber ne yapacaksak yapacağız. Bunların ayağa kalkması da sonuç itibariyle Türkiye’nin ufkunda bir güneşin doğmakta olduğunu gösteriyor. Bu Divriği Madencileri, Soma Madencileri, Zonguldak Madencileri, Nurettin Akçul dostumuzla da Ankara’da geçenlerde beraber olduk sağ olsun. Bizi yemeğe davet etti, buluştuk, görüştük. Diğer sendikaliderlerimizle hep görüşüyoruz. Bu işçi hareketi Türkiye’nin büyük zorluklarını yenmenin eşiğinde olduğumuzu gösteriyor. Çünkü bu yalnız işçilerle kalmayacak. Diğer üreten sınıf, çalışan sınıfların, üretimle ilgili olan herkesin de Türkiye meclisinde, milli devlet meclisinde, üretim meclisinde harekete geçmek üzere olduğunu gösteren bir başlangıç. Bu yeni bir sayfa. Neye denk düşüyor? Dünya yeniden kuruluyor. Yeni bir dünya yaratılıyor. Bakın 1945’te kurulan Dünya Çöktü diye Münih Konferansı’nda bunlar konuşuldu. O zaman nedir? Amerikan emperyalizminin ve diğer emperyalistlerin efendi olduğu dünya, o çöküyor. Ne geliyor? Asya’dan yeni bir uygarlık yükseliyor. Asya’dan yükselen yeni uygarlığın yapıcıları kimler? En başta emekçi sınıflar, işçiler, çiftçiler, köylülerimiz, ondan sonra esnafımız, zanaatkarımız, diğer memurlarımız, kamu çalışanlarımız… Bu, hareket siyasallaşmanın eşiğinde, onu da söyleyeyim. Çünkü bu sistemin, bu Atlantik’e bağımlı sistemin, işçimize, emeklimize, emekçimize, çiftçimize vereceği bir şey yok. Bütün bu taleplerin sonuç itibariyle bu sistem tarafından reddedildiğini, geri çevirildiğini görüyoruz. Aşağı yukarı, sonuç itibariyle. Bu sistemin içinde de bazı küçük başarılar kazanılabiliyor. Ama işte o kadar. Toplum için, millet için ve emekçi sınıfları için köklü bir kurtuluş olmuyor onlar. Onlar da önemli, o başarılar da önemli. Ama esas büyük başarı ne? Büyük başarı, emekçi halkın önderliğinde milletin, üreticilerin hükümet olması. Onların, öncü partilerinin yer aldığı hükümetlerin, üreticilerin, milli hükümetlerinin kurulması. Şimdi işçi sınıfının böyle bir siyasileşme, partileşme, örgütlenme yoluna girdiğini görüyoruz. Bu çok çok önemli. Onun için bir müjde olarak tespit ediyoruz bu işçi hareketini ve diğer emekçi hareketlerini ve vatansever hareketlerini. Siz bugün Sayın Genel Başkan, hem öğlen açıkladığınız bir kaynak kanunu, ana haberde de izleyebildi seyircilerimiz. Bu işçi hareketi yükselirken, sizin önerdiğiniz kaynak kanunu, aslında hep bir tedirginlik var. Yani ne olacak bizden alıp işçiye mi verecekler, neye verecekler, malımıza mı çöküyorlar, kaygısı oluyor. Onu tekrar sormak istedim. Bu kaynak kanunun özü nedir aslında? Şimdi bakın, ben, değil mi, bütün çeşitli partiler, siyasi kuruluşlar falan, veya da yazarlar, çizerler. Ondan sonra bol keseden dağıtıyor. İşte ben emeklilere şunu vereceğim, efendim, asgari ücreti 70 bin yapacağım, 80 bin yapacağım, değil mi? Nereden yapacaksın? Yani bir şey verebilmek için onu üretmen lazım. Ürettiğin şeyi verebilirsin. Yani buğday üreteceksin, pamuk üreteceksin, makine üreteceksin, enerji üreteceksin falan da o ürettiğinle işçiye daha çok ücret, kamu çalıştığında ve memura daha çok maaş, emekliye daha çok refah, insanca yaşama koşulları, öğrenciye eğitim, hastaya şifa falan, bunların hepsi kaynakla sağlanacak şeyler. Vatan parçası o kaynağı gösteriyor. Nedir? O kaynak bir kere üretim için kaynak, yani yatırım için kaynak. Yatırım yaparsan üretim yaparsın, değil mi? Sonuç itibariyle fabrika mı açacaksın? Onun makinesi var, işçinin ücreti var, binası var, arsası var, ondan sonra oraya getirilen elektriğin karşılığı var, ham maddenin bedeli var falan. Yani üretim kaynakla yapılıyor. Onun için üretmeden de bir şey veremezsin. Vatan pahası işte o kaynağı gösteriyor. Ne diyor? Türkiye’nin çok büyük bir tasarruf yeteneği var. O tasarruflar 500 milyar dolar yurt dışına götürülüyor. Bizim zenginlerimiz Türkiye’de alın terinden elde ettikleri kaynakları götürüp Londra Bankalarına, New York Bankalarına, İsviçre Bankalarına götürüp kanunla ve devletin yaptırım gücüyle o kaynaklar Türkiye’ye gelecek. Tamam, kimin banka hesabındaysa o kaynak onun. Ülkeye de dokunmuyoruz. Ama o yabancı ülkelerin yatırımının kaynağı olmayacak. İsviçre Bankası’na koyduğunuz zaman yabancı ülkelerin yatırımının kaynağı veya da oradan tekrar Türkiye’ye yüksek faizle kredi olarak. Ne olacak? Türkiye’nin yatırımının kaynağı olacak. Zonguldak’tan altındaki kömürü çıkaracağız ki orada yeniden 40 bin 50 bin insanımıza iş verelim. Bugün 7 bine düştü Zonguldak’ta çalışanlar. Ta Afrikalardan, Rusyalardan, Ukraynalardan kömür getirmek, ithal kömür yerine ne yapalım? Ondan sonra Soma’daki kömürü çıkaralım, Zonguldak’taki kömürü çıkaralım. İşte Divriğin’deki demiri çıkaralım, kömürü çıkaralım, madenlerimizi, kritik madenlerimizi işletelim. Diğer yatırımları, fabrikaları açalım falan filan. Onun için bir, o 500 milyar dolar yurt dışına giden kaynak getirilecek ve o kaynağın, diyelim paranın sahipleri de bu yatırımlardan ve kendi işini genişletir. Yani devletin kamu iktisadi teşekkürlerine ortak olur, iştirak eder, son itibariyle onlar da buradan bir kazanç sağlar. İkincisi, yine devletin açıkladığı en son Sayın Merkez Bankası Başkanımız 12 Şubat günü, yani bundan 5 gün önce dedi ki, yastığın altında 600 milyar dolar var. Tabi orada yastığın altındaki kavramı bence yanlış kullanılıyor. Yani yastık altında deyince hemen akla, işte beşi bir yerdeler, bilekteki bilezikler, kulaktaki küpeler, ondan sonra bunlar geliyor. Veya da işte nenelerimizin sandığına daha zamanında kullanmak için konmuş olan altınlar var, onlar akla geliyor. O 600 milyar doların da çok büyük bir kısmı aslında yine devletin yaptığı açıklamalar. Sayın Cumhurbaşkanı Yardımcımız Cevdet Yılmaz ta 2024, evet 24 Ocağında açıklamıştı. 500 milyar doları o 600 milyar doların bankalarda kasalara kitlenmiş altınlar. Yani son itibariyle alın teri bu milletin, bu halkın alın teri. O alın terileri kasalara kitlemeyeceğiz. Ne yapıyoruz? Tavuğu kasaya kitliyoruz. E yumurta, kasadaki tavuk yumurta yumurtamaz. Ama o altınları üretim süreçlerine sokarsak, onunla makine alırız, ondan sonra fabrika yaparız, tarıma yatırırız, köylüye onu destek akçesi olarak veririz, esnaflara kredi olarak veririz o altınları, o zaman ne olur? Üretim olur, zenginleşiriz. Üretim olduğu zaman enflasyon da dizginlenir. Hani enflasyonu düşüreceğiz, düşüreceğiz deniyor. Enflasyonu düşürmenin biricik yolu vardır. Üretimi arttırırsın, piyasayı, arzı arttırdığın zaman, talep enflasyonu düşer. Aynı zamanda fabrika açarak, tarıma yatırarak maliyet enflasyonunu da düşürürsün. Donguldağ’ın kömürünü çıkarırsın, Bakırçay’ı tekrar pamuk ekersin, Sökü’ye pamuk ekersin, Ovası’na, Adıyaman’a, Iğdır’a, diğer yatırımları yaparsın vs. Dolayısıyla Vatan Partisi, Türk bütün sorunlarını çözecek bir üretim atağı için, bir üretim devrimi için o kaynakları bugün tekrar açıkladı. Bir kaynak yasamız var. Tabi burada devletin kararlılığı, yaptırım gücü önemli. Türkiye’nin kaynağı var, 500 milyar dolar. Bankalar altın olarak kilitlenmiş 500 milyar dolar. Yurt dışına götürülmüş, toplasan 1 trilyon ödül. Bu muazzam bir kaynak. Dünyada çok az ülkenin ürettiği, yarattığı bir kaynak. Ama neyi yok Türkiye’nin? Bu kaynakları yatırıma, üretime, istihdama ve dolayısıyla da zenginleşmeye yönlendirecek, seferber edecek bir irade, siyasi iktidar, hükümet bu yok. Vatan Partisi o hükümeti inşa edelim. Üreticilerin milli hükümeti. Bunun için çalışıyor ve bütün kamuoyunu bu konuda aydınlatıyor. Efendim bu hafta programı tek bölümde bitireceğiz. Yayın süremizin de sonuna geliyoruz. Önünüzde de bazı şiirler görüyorum. Evet paylaşmadan bahsettik. Bugün bol şiirli bir programımız oldu. Mesela Cemal Süreyya’yı, benim sevgili dostum, arkadaşım, ondan sonra Cemal Abi’yi hatırladım. Onun bir şiirinde çok güzel, yaban ördekleri donmasın diye suya nübetteşe kanat vururlar. Yani yaban örgüt ördeklerinde bile bir dayanışma var, el ele vermek var. Bir eğicilik yok. Çünkü suların donmaması için birlikte sulara kanat çırpmaları gerekiyor. Yani doğa bir takım sürü halinde yaşayan hayvanları bile el ele vermeye zorluyor. Bu çok güzel. Bir de bu Turgut Özal 1980’lerde o 24 Ocak ekonomisini ilan ettikten sonra bu köprünün başında para kesen kuleler kondu. Ondan sonra onlarla alay eden ve ona karşı milletin seçeneğini ifade eden şiirler yazmıştı Cemal Süreyya. O da çok güzel. O da Kız Kulesi’nin düş getiren pay senetleri kısa günde kapış kapış gitti. İşçisi, köylüsü, öğrencisi, şairi tam tamına 49,5 milyon kişi. O zaman Türkiye’nin nüfusu 49,5 milyondu. Yazıldı defterine güzelliğin. Çocuklar sabah akşam resim çektirdi. Yani Kız Kulesi’nin düş getiren pay senetleri. Karşıda çıkarcılığı paylaştıran ve tabii çıkarcılıkta çok küçük bir insan arasında paylaştırabilirsin çete. Çıkarcılığı paylaşması çeteleri yaratır ama Kız Kulesi’nin düş senetlerini ne olur 49,5 milyon insana paylaştırırsın. İşte bu erdemleri, bu çözümleri şimdi hatırımızda tutacağımız, canlandıracağımız bir aya girdi. Ama 12 ayın 1’inde erdemli olmayalım. 12 ayın 12’sinde diyelim ve bütün hayatımızın tamamında paylaşmacı olalım, toplumcu olalım. İçimizdeki nefsi yenelim, çıkarcılıktan vazgeçelim. Ve toplum için adanmış olsun bizim emeklerimiz. Bu dileklerle diyelim bu önümüzdeki Ramazan ayına giriyoruz. Bir şiirimiz daha vardı. O da turnalar içeren kanat çırpması. Onu söyledin. Evet. Onu söyledim. Turnalar değil de yaban ördekleri. Turnalar gibi kalmış kafamda oradan. Yaban ördekleri, onları şiiri bulduk getirdik. Tabi şey, Şevval Sam’ın şehri Hatayiden, yok Hatayi değil, Nesimi’den. Gül alırlar, gül satarlar, gül ile gülü tartarlar, gülden terazi tutarlar. Bağı bahçesi güldür gül. Yani burada da bakın Nesimi olsun, Hatayi olsun, Yunus Emre olsun falan filan. Onlardaki piyasa nedir? Parayla alışveriş yapılan bir sistem değil. Piyasa gülün alınıp verildiği. Gül alıyorsun, gül veriyorsun. Bu çok müthiş. Bizim yani özlediğimiz dünya. Gülün alınıp verildiği bir dünya. Ramazan’da gül alıp gül vermenin bizi erdemlere davet ettiği bir zamandır. Öyle bir zamana giriyoruz. Şevval Sam’ın sesinden de o. Gül alırlar, gül verirler, gülden terazi tutarlar. Onu dinleyelim. Bir de kitap önerimiz var. Bu haftaya uygun iki tane seçtik. Biri Yunus Emre divanını öneriyoruz. Biri de Hatayi divanı. Demin Hatayi’den okuduk ya. Hatayi divanı bizim Nejat abinin vardı. Nejat Birdoğan. Üç dört tane Hatayi divanı vardır. Mesela Yunus Emre, tabii bizim en büyük ozanımız. Türkçe’nin en büyüğü, 13. yüzyıl. Ama nedense Şah Hatayi, Şah İsmail olduğu için Türkiye’de biraz haksızlık yapılır ona. Ama Şah Hatayi de Yunus Emre düzeyinde olan, diyelim iki büyük tarihten bize kalan ozan varsa, birisi Yunus Emre’si öbürü de Şah Hatayi’dir. Onun da divanı müthiş. Demin ondan da şiir okuduk. Kitap olarak da o Yunus Emre divanını ve Şah Hatayi’nin divanını hazırlayan, çeviren Şah Hüseyin Şahin. Peki şeyi var mı? Bu da tabii kıymetli. Nejat abinin, Nejat Birdoğan’ın. Varsa arkadaşlar onu da getirebilirse. Nejat Birdoğan diye yazarsak, Nejat Birdoğan, Hatayi divanı. Onu da önerebiliriz. Nejat abiyi de saygıyla anıyoruz. Tekrar öyle kapayalım. Gül alırlar, gül satarlar, gülden terazi tutarlar. O dünyayı özlüyoruz. Gülün alınıp satıldığı, birbirlerine insanların gül alıp verdiği o dünyayı özlüyoruz. Bu özlemlerle Ramazan’a giriyoruz ve bu değerleri yaşayacağız. Yoksa Ramazan yedi yıldızlı otellerde ondan sonra iftar sofralarında buluşmak onlar değil yani. Mütevazi olmayı öğrenmek, bencil olmamak, çıkarcı olmamak, elimizdeki ekmeği paylaşmak. O erdemlerin bize öğretildiği ve tarihten miras olarak en büyük miras bırakıldığı Ramazan ayında daha da canlanmış oluyor. Bize tarihten en büyük miras bırakılmış o erdemler. Peki teşekkür ediyoruz. Necat Birdoğan, Şah İsmail Hatayi tamam. Onu da bulduk. Bunu herhalde kaynak yayınlarının yeni baskısı yoktur. Olsun ama şimdi madem böyle bir kitap var, şeylerde de olabilir. Sağaflarda falan da olabilir. Necat abi de bu konulara hayatını vermiş. Biliyorsunuz o Kötür Bakanlığında Halk Kötür Dairesi Genel Müdürlüğü’nü yapmış bir abimizdi. Ve Şah İsmail’i falan çok iyi. Çul Yanmasın şiiri. Yani çul yanmasın, sefil selimi yansın. Bakın Ramazan’da hatırlanacak bir şiir de o. Yani çul yanmasın kendisini, sefil selimi çula feda ediyor. Çul yanmasın ben yanım onun yanında diyor. O şiiri de ben Necat abiden dinlemiştim. Çul yanmasın, sefil selimi yansın. Evet, Sayın Perinçek çok teşekkür ediyoruz. Biz teşekkür ediyoruz, sağolunuz. Tabii çok önemli mesajlar verdik. Ramazan’ı da yine büyük bir mutlulukla paylaşma ve sizin o anlattığınız büyük erdemlerle karşılıyoruz. Sevinçler tekrar herkese Ulusal Kanal’daki çıkış yolu programında sonuna gelmişken, herkese iyi akşamlar diliyoruz. Son olarak da Galatasaray’a tekrar bir Türk takımını şampiyon benliğinde. O da tabii Türkiye’nin başarısız olacağı. Fener Galatasaray, Beşiktaş, Trabzon, Samsun. Bütün takımlarımız, Eskişehir, Bursa, Kocaeli, Türkiye’nin başarısı. Evet, güzel. Karşı tarafta da yine bizden değil mi Kenan Yıldız? Kenan Yıldız, çok başarılı bir futbolcu. Çok kaliteli. Çok kaliteli, bakalım onu Galatasaray kimle zaptedecek? Peki. Değerli Ulusal Kanal’ı izleyenlere, bir programımızın daha sonuna geldik. Herkese iyi akşamlar diliyoruz. Tüm milletimizin ve İslam aleminin de Ramazan bayramını kutluyoruz. Herkese iyi akşamlar. Her şey gönlünüzce olsun
Çıkış Yolu | 17.02.2026
Paylaş

