Arkadaşım ve Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Özlem Konur ile birlikteyiz. Efendim, hoş geldiniz.
— Merhaba, hoş bulduk.
— Sayın Genel Başkan, çok sayıda soru hazırladık. İzleyicilerimiz için konu başlıklarını şöyle sıralamak isterim: Bugün Riyad’da, Ankara’da ve Paris’te zirveler yapıldı. Buradan çıkan sonuçları size soracağız. Ukrayna Savaşı bitiyor mu?
İkincisi; Doğu Akdeniz’deki ABD tehdidine hep dikkat çekiyorsunuz, oradaki gelişmelere bir büyüteç tutacağız. Arkasından, Vatan Partisi’nin düzenlediği görkemli Filistin gecesini konuşacağız; çok sayıda ülke temsilcisi oradaydı, bu konuda ayrıntılı bilgi rica edeceğiz. Sonrasında DEM Parti’nin Kuzey Irak ziyaretlerini, Halit Gürgen ve Eşref Bitlis’in tarihsel önemini ve mücadelelerini değerlendireceğiz. Ayrıca Türkiye’de son dönemde öne çıkan İran karşıtlığına ilişkin görüşlerinizi alacağız. Yaklaşık 7-8 başlığımız var. Biraz tempolu, hızlı bir program olmasını diliyorum. Özlem, ben sorularımı yöneltirken lütfen sen de aralarda sorularını çekinmeden sor.
Önce zirvelerle başlayalım. Bugün zirveler günüydü. Riyad’daki zirvede Rusya Dışişleri Bakanı ile ABD’li mevkidaşı bir araya geldi ve “Barış için ilk adım atıldı” diyebileceğimiz bir açıklama çıktı. Aynı saatlerde Ankara’da Erdoğan ve Zelenski buluştu. Masada yer bulamayan Avrupa Birliği liderleri de Paris’te toplandı. Ankara’daki toplantıda Erdoğan sürece ev sahipliği yapmak istediklerini dile getirirken, Zelenski “Bizi de masaya alın” mesajı verdi. Avrupa Birliği ülkeleri ise Paris’ten “Bizi sürecin dışına itmeyin” çağrısında bulundu. Neler oluyor? Bu üç ayrı zirve hangi gelişmelerin habercisi?
— Evet, öncelikle Türkiye’den bakarak en önemli saptamamızı ifade edeyim: AK Parti hükümetinin denge politikaları iflas etti. “Denge menge” diye bir şey kalmadı. Rusya, Ukrayna savaşını topuyla, tankıyla, füzesiyle kazandı. Amerika Birleşik Devletleri, yani Ukrayna’nın arkasındaki emperyalist güç merkezi bile bunu itiraf etti. Donald Trump; Rusya’nın savaşı kazandığını, 2014 öncesi sınırlara dönmenin mümkün olmadığını ifade etti ve Zelenski’yi ortada bıraktı. Hatta Avrupa’yı da çok sert bir şekilde azarladı.
Trump’ın Savunma Bakanı ve diğer yetkilileri de artık açıkça “Bu savaşı Rusya kazanmıştır, Rusya NATO için bir tehdit değildir” diyorlar. Trump, Putin’le yaptığı uzun görüşmeler sonrasında tam bir anlayış birliği içinde olduklarını belirtti; hatta İkinci Dünya Savaşı’nda ABD ve Rus milletinin omuz omuza savaştığını hatırlatarak tarihsel miraslara gönderme yaptı. Rusya’nın aldığı toprakların artık ona ait olduğu konusunda ABD, Rusya ile anlaşmaya girdi.
Münih Güvenlik Konferansı’nda da ABD temsilcileri, Fransa ve Almanya’nın başını çektiği küreselci Batı Avrupa ülkelerini ortada bıraktı ve onlara “Rusya’yı hedef almayın, düşman onlar değil; sizin düşmanlarınız kendi içinizde” mesajını verdi. Bu arada Trump’ın, Avrupa’daki vatansever ve küreselciliğe karşı çıkan partilerle kurduğu ilişki de çok dikkat çekici. Örneğin ABD temsilcisi, Almanya’da hükümet dışı güçleri ve Rusya dostu olan partileri ziyaret ediyor. Küreselciliğe karşı, “internasyonel vatanseverlik” temelinde bir uluslararası beraberlik oluştuğu ortaya çıktı.
— Burada bir parantez açabilir miyim? Çok güzel bir noktaya değindiniz. Bu süreç Türkiye’nin iç dinamiklerine nasıl yansıyacak? Türkiye’deki Asya dostu kuvvetlerle acaba böyle bir ilişkiye geçerler mi yoksa daha farklı mı ilerleyecek?
— Türkiye’de bu durum, Vatan Partisi’nin büyümesi şeklinde yansıyacaktır. Çünkü o Atlantikçi, küreselci güçlere bel bağlayanlar, maalesef 2014 sonrası politikaları terk ederek 2023’ten sonra Tayyip Erdoğan hükümetini de aynı çizgiye çektiler. ABD ve İsrail ile uyumlu siyasetlere yönelindı. Suriye’de “kazandık” diyorlar ama orada Türkiye’ye karşı bir kazık yontuluyor ve o yontulan kazıkta maalesef AK Parti iktidarının da payı var. Suriye’de Amerika ve İsrail kazandı ama Türkiye aslında kaybetti. İstedikleri kadar Beşşar Esad yönetimini yıktık diye bayram yapsınlar; sonuçta orada bir sözde “Kürdistan”, yani ikinci bir İsrail devleti oluşuyor. Bunun bayram yapılacak bir tarafı yok, Türkiye üzerindeki tehditler ağırlaştı.
Artık hiçbir yerde denge yok. Ukrayna cephesinde Rusya kazandı, Suriye’de Amerika kazandı. Ancak bu kazanç, Amerika ve İsrail açısından da son derece tehlikeli. Türkiye’yi hedef alan bu girişim cevabını bölgeden bulacaktır. Bunu görmemiz lazım.
Zelenski’nin durumuna dönersek; Erdoğan, “Ukrayna’nın toprak bütünlüğü olmazsa olmazımızdır” diyor. Zelenski de “Güçlü orduların Ukrayna’ya konuşlandırılmasını Türkiye ile konuştuk” diyor. Hangi ordu konuşlanacak? Trump asker vermeyeceğini söylüyor, Avrupa’da “Evlatlarımızı Ukrayna’ya göndermeyiz” diyorlar. ABD yardımı kesti, Zelenski kaybetmiş durumda ve ne zaman, hangi uçakla kaçacağı konuşuluyor.
Hükümetimizin böylesine aymaz bir tavır alması çok garip. Rusya “Burası benim vatanım” diyor, ABD “2014 öncesine dönüşü hayal etmeyin” diyor. Bizimkiler ise hâlâ “Ukrayna’nın toprak bütünlüğü” diyor. Kırım’daki savaş ABD ile Rusya arasındadır. Türkiye orada Amerika’nın yanında olabilir mi? Kürdistan’ı, yani ikinci bir İsrail’i kurmak isteyen ABD ile İsrail’in yanındasınız; sonra da “biz İsrail karşıtıyız” diyorsunuz. Ukrayna cephesinde de Kırım meselesinde de Türk yanlısı değil, İsrail ve Amerika yanlısı bir politika yürütülüyor.
“Kırım Türk toprağıdır” tezi, bugün Türkiye’yi yanlış yönlendiren aldatıcı bir tezdir. Türkiye’nin bugün Kırım’da bir iddiası mı var? Esas Türkiye’nin geleceğini ilgilendiren toprak parçası Kıbrıs adasıdır, orada dik durmuyorlar. İflas etmiş bir siyasete ısrar ediyorlar. Türkiye’nin Asya’ya yönelişini inkar eden, Rusya ve Çin ile olan ticaret ortağı ilişkisini görmezden gelen, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmeleri okuyamayan bu anlayışla Türkiye’nin güvenliği nasıl sağlanacak?
Bu durum, Cumhur İttifakı içindeki bölücü bildirgelerle de birleşiyor. HÜDA PAR’ın bildirisinin PKK’nınkinden farkı yok; Şeyh Saidler, Seyit Rızalar, aynı idoller… HÜDA PAR ve DEM Parti ile ittifak halinde olan Devlet Bahçeli; HÜDA PAR ile ittifak halinde olan Sayın Tayyip Erdoğan.
— Sayın Genel Başkan, HÜDA PAR’ı birazdan soracağız. Çizdiğiniz bu çerçevede, zirvelerin Türkiye’nin önündeki sorunları ağırlaştırdığını belirttiniz. Doğu Akdeniz’deki tehlikeye de uzun süredir vurgu yapıyordunuz. ABD ve Rusya’nın Ukrayna savaşını bitirme iradesi gösterdiği bu yeni koşullarda, Doğu Akdeniz’deki denkleminiz değişecek mi?
— Hayır, esaslı bir değişiklik yok. Bizim kurduğumuz denklemin hedefi belli: Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehdit eden ikinci bir İsrail devletçiğinin kurulmasını kabul etmiyoruz. Suriye’nin bölünmesinden iftihar edenler, yani AK Parti iktidarı, bunun sonuçlarıyla yüzleşmek zorunda. Mevcut yönetimin, Suriye’nin kuzeyinden gelen ABD-İsrail odaklı tehlikeye göğüs gerecek hali yok. İktidar ortağı Devlet Bahçeli de bu projenin tam göbeğinde; açıkladığı yeni “açılım” PKK’yı muhatap alıyor.
Zaten ABD ve İsrail’in tezgahladığı şey, PKK’nın orada bir devletin başına geçmesi. Abdullah Öcalan’ın “haber taşıyıcıları” Barzani’ye gidiyor, bu da Amerikan planıdır. Türkiye’nin ABD’den bağımsız bir politikası olmayınca, Öcalan da “Kürdistan’ı burada Amerika ve İsrail kurar, ben de kendime bir rol tarif edeyim” diyor. Irak’ın kuzeyi ile Suriye’nin kuzeyini birleştirip Doğu Akdeniz’e liman açacaklar, Musul ve Kerkük petrollerini ele geçirecekler, bir de Diyarbakır’ı buna ekleyecekler.
Bu tezgahın içindeler. Devlet Bahçeli de maalesef bu projeler üzerinden PKK ile yandaş bir konuma düşmüştür. “Devlet Öcalan” gibi söylemler şaka değil, bu iş birliğinin acı bir gerçeğidir. Beraber aynı konuma girdiler. Peki Sayın Tayyip Erdoğan bu işin içinden nasıl çıkacak? Baş müttefiki Devlet Bahçeli önderliğindeki yeni açılım, tamamen Amerika ve İsrail’in hizmet ettiği bir Kürdistan projesine dönüşüyor. Yine Cumhur İttifakı içinde yer alan HÜDA PAR, PKK ile aynı programı savunuyor; bölücü ve o da Amerika ile İsrail’in güdümünde. İslamcılık taslıyorlar ama sonuç itibarıyla Amerika ve İsrail güdümündeki planlarla ne kadar İslamcı olunur, o da ayrı bir mesele.
Sayın Tayyip Erdoğan şimdi AK Parti kongresine gidiyor. Bu denge politikalarıyla işin içinden nasıl çıkacak? Dışişleri Bakanlığı bütün dünya merkezlerini dolaşıyor, Şam’a gidip “Şu terörü temizleyin” diyor. Peki, Amerika ve İsrail kendi kara kuvvetini mi temizleyecek? PKK’yı “kara kuvvetim” olarak adlandıran, hava ve deniz kuvvetlerinin yanı sıra kara kuvveti olarak konumlandıran Amerika’ya, AK Parti iktidarının bakanları kalkıp “Kendi kara kuvvetlerini temizle” diyorlar. Bu, Amerika’nın kendi ordusundan bir tugayı tasfiye etmesini istemek gibi bir şey.
Münih Güvenlik Konferansı’nda da gördüğümüz üzere, AK Parti hükümetinin “dengeci” diye ilan ettiği politika, sonunda dengesini kaybederek Amerika ve İsrail rüzgârına kapıldı ve iflas etti. Hâlbuki Türkiye gemisi, kaptan köşkünde kim olursa olsun Asya’ya doğru gidiyor. Türkiye’nin birinci ve ikinci ticaret ortakları Rusya ve Çin; ekonomi bu yöne akıyor.
Riyad’daki zirve konusuna geçmeden önce şunu sormak istiyorum: Rusya ve ABD ilişkileri yeniden tesis etme konusunda anlaşmaya varmaya başladı; büyükelçiliklerin işlevsel hale getirilmesi, Biden dönemindeki adımların geri alınması ve banka yaptırımları konuşuluyor. Bunun Türkiye’ye ve Suriye sahasına yansıması ne olur?
Trump’ın politikası tamamen gerçekçi bir temele dayanıyor. Amerika’nın üç ana cephesi var: Ukrayna’da Rusya’ya, Tayvan Boğazı’nda Çin’e ve Doğu Akdeniz’e karşı kurduğu cepheler. Amerikan ekonomisi ve güvenliği bu üç cephede birden mücadeleyi kaldıramıyor. Dolar saltanatı ve haraç sistemi çökmüş durumda; bu ısrar maceralara yol açar ve ağır faturaları olur. Trump, bu cephelerden ikisini, yani Rusya ve Çin cephelerini zamana yayarak ertelemeyi ve Doğu Akdeniz’e odaklanmayı seçiyor. Doğu Akdeniz cephesinden vazgeçmiyor; Dedeağaç’tan Kıbrıs’ın güneyine kadar yığınak yapıyor, Yunanistan ve İsrail ile tatbikatlar düzenliyor.
Amerika ve İsrail, Türkiye’nin devlet zaafından yararlanarak Suriye’yi bölüyor ve orada bir başarı kazanıyor. Rusya cephesinde Amerika’nın teslim olduğunu söyleyebiliriz; Rusya orada kazandı ve Amerika bunu kabul etti. Çin cephesinde ise Pentagon’un yaptığı harp oyunlarında bile Çin kazandığı için Amerika bu cephedeki çelişmelerini erteliyor. Ancak vazgeçmediği ve odaklandığı yer Doğu Akdeniz. Buradaki bir numaralı tehdit olarak Türkiye’yi, ikinci olarak da İran’ı görüyorlar. İsrail’in güvenlik raporları bunu açıkça gösteriyor. Trump, Gazze’den Filistinlileri sürme planını ortaya koyarak bütün Arap dünyasında büyük bir dalgalanma yarattı; Mısır’dan Suudi Arabistan’a kadar Amerika ve İsrail aleyhtarı bir dalga yükseliyor. Bu tabloda, bocalayan ve stratejisi olmayan bir AK Parti iktidarı var.
Rusya Büyükelçisi Yerhov ile yaptığım görüşmede, Suriye’deki stratejik odağın eskiden Akdeniz kıyıları olduğunu, ancak şimdi Amerika ve İsrail’in Suriye’ye girişiyle birlikte Fırat’ın doğusuna, yani “İkinci İsrail” projesine kaydığını konuştuk. Rusya da bu tehdidi görüyor. Amerika, taktiksel planda Rusya ile anlaşsa da Doğu Akdeniz’deki varlığı Rusya’yı da tehdit ediyor.
Filistin ve Kürdistan meselesine gelince; bazı gazeteci dostlarımın iddia ettiğinin aksine bunlar birbirinden kopuk değildir. Filistin kazanırsa Kürdistan kaybeder, Kürdistan kazanırsa Filistin kaybeder. Filistin, Amerika ve İsrail’e karşı direnen bir davadır; Kürdistan ise tamamen onların güdümünde bir projedir. Tarihsel olarak da Filistin davası 200 yıldır emperyalizme karşıdır; Kürdistan projesi ise İngiliz, Fransız ve Amerikan emperyalizminin her zaman desteklediği bir iş birlikçilik yatağında olmuştur.
Vatan Partisi’nin düzenlediği “Direnen Filistin’e Selam” gecesi olağanüstüydü. Filistin Büyükelçisi’nin Trump’a cevabı çok vecizdi: “Trump, Filistin halkını tanımıyor.” Gecede, 21 Şubat 1973’te Nahrel Baret’te şehit verdiğimiz dokuz arkadaşımızı ve 30 Aralık 1971’de şehit olan ilk şehidimiz İsmet Düşbudak’ı andık. Hepsi pırlanta gibi, çok değerli arkadaşlardı; görev aşkıyla ailelerini geride bırakıp Filistin davasına koştular. Aydınlık Halk Korosu’nun Ekrem Ataer önderliğinde seslendirdiği destanlar da geceye büyük bir duygusal derinlik kattı. Diğer arkadaşlar; evlerini, annelerini, eşlerini, yurtlarını, okullarını ve sevgililerini bırakıp gittiler ve bir daha dönmediler. Arkalarında büyük bir özlem bırakarak aramızdan ayrıldılar. Hepsi kahraman. Onların şehit edilmesinde Türkiye’deki Gladio’nun büyük rolü var. Mehmet Eymür, Hiram Abbas ve Mehmet Müdürmür ekibinin, Mossad’ın MİT içindeki iftiharla anlattıkları marifetidir bu. Mehmet Eymür, Ergenekon duruşmasına tanık olarak geldiğinde, “Filistin’de Perinçek’in 9 arkadaşının şehit olmasını ben sağladım, İsraillilere onların adreslerini ve bilgilerini verdim” diyerek göğsünü gere gere anlatmıştı. Tabii oradan kurtulan birkaç arkadaşımız da oldu.
Toplantımıza uluslararası alanda çok güçlü bir katılım oldu. Pasifik’ten başladık; Avrupalılar haritayı tepsi gibi çizerken en batıda Latin Amerika vardı. Dört Latin Amerika ülkesinin temsilcisi; Nikaragua Büyükelçisi Hanımefendi ile Kolombiya, Bolivya ve Venezuela diplomatları toplantımıza katıldı. Meridyenlere göre Afrika’nın batı ucundaki Moritanya, Belarus, Filistin, Lübnan, İran, Birleşik Arap Emirlikleri ve Rusya temsilcileri de oradaydı. Türkiye’yi temsil eden bizler dışında, Türkmenistan ve Kırgızistan diplomatları da geldi. Asya’dan Bangladeş ve Çin Halk Cumhuriyeti’nden de 4-5 kişilik yoğun bir katılım oldu.
Böylece enternasyonal bir hava oluştu; siyahlar, beyazlar omuz omuza, coşkulu bir atmosfer yaşandı. Bazı büyükelçilerin gözyaşları içinde duygulanarak toplantıyı izlediklerini gördüm. Çok büyük bir kararlılık vardı salonda, katılım da çok güçlüydü. Çankaya Belediyesi’ne de teşekkür ettik.
Sayın Büyükelçinin, “Vatan Partisi bizim yalnızca acılarımıza değil, mücadelemize de ortak oldu” sözünü hatırlatmak isterim. Acaba Filistinliler de mi artık bu “ağlama” modundan çıkıyor? Aslında o ağlama Filistin’de yok; o ağlama Filistin’in gevşek ya da sahte dostlarında var. Filistin’e dostluğu onları acındırarak sergiliyorlar; “Bu halka acıyın, kadınları çocukları öldürmeyin” diyerek dayanışmayı sargı bezi yollamakla sınırlayan bir kamuoyu var. Bu yaklaşım, silahlı mücadelenin başarı için biricik şans olduğunu kavramıyor. Bunu Karabağ’da da gördük. Karabağ olayı başladığında, uluslararası camia “durun” çağrıları yaparken Vatan Partisi, “Ermeni işgalini ancak silahla durdurabilirsiniz” dedi. En sonunda görüşümüz ağır bastı; Azerbaycan ve Türkiye’nin silahı, Rusya’nın katkısıyla Karabağ’da zafere ulaşıldı. Sayın Cumhurbaşkanımız da “Putin olmasaydı zafer kazanamazdık” diyerek Rusya’nın katkısını ifade etti.
Filistin’de de Hamas’ın mücadelesiyle dünyanın her yerinde Filistin yanlısı hareketler başladı. Bu çok önemli. Toplantıda Yeniden Refah Partisi Genel Başkan Yardımcısı Doğan Bekin’i, SES Partisi eski Genel Başkanı Ayhan Bilgen’i ve Gelecek Partisi’nden bir başkan yardımcısını da gördüm. Milli görüş camiasından da çok sayıda kişi oradaydı.
Gecenin ana mesajı şudur: Filistin’in silahlı mücadelesinin yanındayız ve hepimiz Filistinliyiz. O gece orada herkes Filistinli oldu; Kolombiyalısı, Nicaragualısı, Türkü, Rus’u, İranlısı yoktu. Filistin, küresel ölçekte insanlığın Amerikan emperyalizmine ve İsrail’e karşı ortak mücadelesinin mızrak ucudur. Türkiye de coğrafi olarak bir ön cephe ülkesidir ve PKK ile mücadelesi de bir ön cephe savaşıdır. Suriye de 2011’den beri Amerika ve İsrail’in müdahalesine karşı savaşan bir ön cephe ülkesidir. Hatta bir dönem Suriye ordusunun başında Türkmen kökenli Savunma Bakanı Hasan Türkmani vardı. O dönemde Başbakan da Türk’tü.
Şimdi yeni bir gündeme, yani güncel sürece geçelim. Bilal Gürümüz arkadaşımız bölücü girişimleri takip ediyor. Mesut Barzani, Türkiye’deki sürece destek vermeye hazır olduğunu söyledi. Abdullah Öcalan, Mesut Barzani, Devlet Bahçeli, Amerika ve İsrail beraber bir süreç yürütüyorlar. Neçirvan Barzani “tarihi fırsatı kaçırmayalım” diyor. Kürt milliyetçiliğinin tarihi, emperyalizmle iş birliği tarihidir; geçmişte İngiliz, Fransız ve Rus Çarlığı ile olan iş birlikleri bugün Amerikan emperyalizmi ile devam ediyor.
Peki, AK Parti hükümeti neden bu ziyaretlere ses çıkarmıyor? İktidar, Devlet Bahçeli üzerinden Amerika-İsrail projesine boylu boyunca girmiş durumda. Ancak AK Parti içinde bu süreçten endişe duyan bir kesim de var. 23 Şubat’taki AK Parti kongresine DEM Parti davet edilmedi, Vatan Partisi ise davet edildi. Bu, AK Parti’nin Devlet Bahçeli’den farkını gösteriyor. Bir yandan PKK’ya ağır darbeler vurulmaya devam edilirken (Van Belediye Başkanı’nın görevden alınması gibi), diğer yandan Amerika-İsrail projesine dahil olunuyor. Bu durum, AK Parti’nin içinde vatanseverler ile Amerikancıların arasındaki denge siyasetinden kaynaklanıyor. Nihayetinde AK Parti’nin bu süreçte kendini kurtarma şansı yok; çünkü Suriye’nin bölünmesi projesine zaten iştirak ettiler. Alternatif, Rusya, İran ve Suriye ile birlikte hareket ederek bölgedeki terör örgütlerini temizlemekti; ancak bunu benimsemediler. O proje tamamen Vatan Partisi’nin projesiydi. “Biz bölge devletleri olarak; Türkiye, İran, Suriye, Rusya birleşelim, terör örgütlerini temizleyelim” fikrini bütün devletlere biz götürdük. İran’a biz öneriyi sunduk, Rusya’ya biz sunduk, Türkiye Devleti’ne biz aynı öneriyi sunduk, Suriye’ye biz sunduk. O süreci ben yaşadım ve sonuna kadar içinde yer aldım; herkesin ne yaptığını biliyorum. Orada olumsuz tavır, ne yazık ki bizim iktidarımızdan, AK Parti iktidarından geldi sonuç itibarıyla.
Siz, “Çıkış Yolu” programlarında aslında üzerinde çok durulması gereken bir şey söylediniz. MHP tabanında “Devlet aklı devrede ve devlet aklının bir bildiği vardır” diye kestirmeden bir yorum yapılıyor. Bu, Keloğlan masalı gibi bir şey. “Devlet aklı yok mu Türkiye’de?” diyorlar. Hayır, devlet aklı sihirli, efsunlu bir şey değildir; Kaf Dağı’nın ardındaki bulutların arasında da değildir. Devlet aklı; Fatih Sultan Mehmet’te gözükür, Atatürk’te gözükür. Nasıl tanımlıyorsunuz devlet aklını? Türk devletinin bağımsızlığını, egemenliğini, bütünlüğünü ve tekliğini hayata geçiren, uygulayan akıldır.
Bizde ise şöyle bir durum var: Amerika’nın yer altındaki Gladio’su gibi, bizim sahte milliyetçilerimiz de yerin altında değil, “göklerde” uydurma bir devlet aklı icat ettiler. Ortada elle tutulur, somut bir devlet aklı varsa o bugün Tayyip Erdoğan’ın aklıdır. Ancak bizim milliyetçilerin icat ettiği; geri planda, gizli, yer altında bir grup var ve o akıl hükümetleri yönetiyor şeklindeki anlayış uydurmadır, öyle bir şey yoktur. Atatürk devletin başındaydı ve Atatürk’ün dışında başka bir devlet aklı yoktu.
NATO döneminde ne oldu? Bir yer altı örgütlenmesi kuruldu, biz buna Gladio diyoruz. Türkiye devletinin, askerin ve polisin içinde ama başında siyasilerin olduğu bir çekirdek örgütlenme oluşturuldu. 12 Mart’ı o yaptı, 12 Eylül’ü o yaptı; 15-16 Temmuz’da ise tanklarını, toplarını gördük. Birdenbire yerin altından Amerika’nın güdümündeki o “devlet aklı” çıktı. Ancak o Gladio temizlendikten sonra, milli olan devlet aklı niye yerin altında olsun? Türkiye’de millilik her zaman meşrudur; meclisi, hükümeti, ordusu vardır. Bunun dışında gizli bir örgütlenme olmaz. Türkiye’yi karanlıklardan yönetmek isteyen kuvvetler, “devlet aklı” diye bir şey icat ediyorlar; buna “yeraltı devleti” diyelim.
(Program reklam arası verir.)
“Çıkış Yolu” programına tekrar hoş geldiniz değerli izleyenler. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile gündeme ilişkin sorularımızı konuşmaya devam ediyoruz. Sayın Genel Başkan, “Devlet aklı bir efsanedir” dediniz. Sizin için “Bir kriz olduğunda Doğu Perinçek’e bakmak lazım” denir. Siz aslında size yakıştırılan bu durumu bir efsane olarak nitelendirdiniz.
Bu yakıştırmadan memnunum; çünkü biz Vatan Partisi olarak milli devleti savunmayı bugün birinci mevzi olarak görüyoruz. Türkiye’nin bütün sorunları, ekonomi de güvenlik de ancak milli devlet mevzisinden çözülebilir. Sovyetler Birliği dağılınca ABD, “küresel efendi” olma iddiasıyla milli devletleri tasfiye etme stratejisine girdi. Kimlikleri; etnik, dinsel, mezhepsel ve LGBT gibi cinsel kimlikleri kullanarak devleti zaafa uğratmaya çalıştılar. Vatan Partisi, tarihsel olarak milli devletin savunma mevzisindedir.
Ülkücü çevrelerde yayılan “gizli bir devlet aklı” inancı, aslında Gladio’nun bir maskesidir. Ergenekon tertibi de bu “devlet aklı” efsanesiyle işlendi. Gladio, kendi yeraltı örgütlenmesine “Ergenekon” adını vererek, sanki Türk devletinin derin bir aklı varmış gibi bir kurgu yarattı. O dönem Ahmet Altanlar “Derin devlet sığ çıktı” diye yazılar yazıyordu; biz onlara “kontrgerilla” diyorduk. Alparslan Türkeş’in son özel kalem müdürü Miraç Demirbaş ile yaptığımız söyleşi, bu sürecin aslında NATO’nun bir tertibi olduğunu gözler önüne seriyordu.
İtalya Cumhurbaşkanı Francesco Cossiga’nın, 2005 yılında Nur Batur’a verdiği ve Sabah gazetesinde yayımlanan söyleşi, Gladio’yu anlamak için çok kritiktir. Cossiga orada; “Bizi Amerika’ya götürdüler, eğittiler ve ülkelerimizin başına oturttular. Gladio budur” demiştir. Gladio’nun merkezi siyaset alanıdır ve doğrudan Amerika’ya bağlıdır. O söyleşide Cossiga’nın çok önemli bir saptaması daha vardır: “NATO ülkeleri içerisinde en bağımsız olan, ipleri tamamen Amerika’nın elinde olmayan tek ordu Türk Silahlı Kuvvetleri’dir.” Yani onların bir bağımsızlıkçı gelenekleri var ve Türk Silahlı Kuvvetleri onu korudu diye bir tespit yapar. Bu çok doğru. Çünkü biliyorsunuz Hasan Bölgün’ün çok önemli bir kitabı vardır: “Amerika ve AB Belgelerinde Türk Ordusu”. Tekrar söylüyorum; “ABD ve AB Belgelerinde Türk Ordusu”. O kitapta tamamen Mediterranean Quarterly, Joint Forces Quarterly, Foreign Affairs ve Foreign Reports gibi Amerikan ve Avrupa kaynaklarından yola çıkılarak yazılmış bir çalışma görüyoruz. 1990’lardan sonra bu kaynaklarda neyi görüyoruz?
Atlantik sistemi içerisinde, 1990’dan sonra Amerika gelip Irak’ı işgal ettikten sonra Türk ordusu cephesini güneye döndürdü. Rusya’ya ya da Sovyetler Birliği’ne değil, doğrudan güneye döndü. Çünkü tehlike oradan geliyor. Amerika orada bir Kürdistan kuruyor, kurdu da. Türk ordusu oraya döndü ve oraya karşı birtakım operasyonlar yapmaya başladı. Amerika da bunun üzerine “Türk ordusu hizadan çıktı, denetimden çıktı, Türk generalleri başkaldırıyor” gibi tespitlerde bulundu. Bu kitapta bunlar çok güzel derlenmiştir. Türk ordusunun kendisinden bağımsızlaştığını ve Amerika’nın Türk ordusu üzerindeki kontrolünü kaybettiğini o zaman tespit ettiler. Üstelik 12 Mart ve 12 Eylül’de çok ciddi tasfiyelere rağmen; 12 Mart’ta 1500, 12 Eylül’de 2000 subayı tasfiye etmelerine rağmen o maya hâlâ sağlam ve tutuyor.
Burada kıymetli bir anımı anlatayım: Mersin’de kenar bir gecekonduda, Vartolu inşaat işçileriyle bir toplantı yapıyoruz. 80-90 kişi var. Derken bir telefon geldi, “Sizi ordu evinden arıyorlar” dediler. Ordu evi komutanı olan binbaşı (ismini vermeyeyim, daha sonra albay oldu) aradı ve bizi ziyaret etmek istediğini söyledi. “Vartolu işçilerle toplantıdayım” dedim. “Yerinizi buldum, gelebilir miyiz?” dedi. “Sizden gizli bir şey yok, buyurun” dedim.
Binbaşı, yanında iki üsteğmenle geldi; hepsi deniz subayıydı. Siyah kaputları ve denizci şapkalarıyla minderlere oturdular. Vartolu işçiler 12 Mart ve 12 Eylül’e verip veriştiriyor; “Şöyle olduk, böyle olduk” diyorlardı. En sonunda deniz subayı olan binbaşı söz aldı: “Arkadaşlar, siz neden bahsediyorsunuz? Bizi 12 Mart’ta 1500 subay ordudan attılar, arkadaşlarımız idam edildi. 12 Eylül’de de 2000 subay tasfiye edildi. 12 Mart ve 12 Eylül’e hep sendikalar, Vatan Partisi gibi yapılar üzerinden bakarsınız ama bir de orduya bakın. Orana vurursanız en büyük kaybı biz Türk Silahlı Kuvvetleri olarak verdik” dedi. Herkes birden susup kaldı. Gerçekten de Türk ordusundaki vatansever birikim o dönemde biçildi ama bir türlü bitiremediler. Hep yeniden yeşerdi.
***
(Sayın Genel Başkan, onlarca izleyicimizden gelen ortak bir soru var: Türkiye’nin “aynı gemi” siyaseti, siyasette bir farklılaşma getirecek mi?)
Bakın, şunu görmemiz lazım: AK Parti içinde de vatansever kuvvetler var, Atlantikçiler de var. Milliyetçi Hareket Partisi içinde Devlet Bahçeli gibi Amerikan-İsrail projelerinde “kahraman” roller üstlenenler olduğu gibi, çok önemli bir milliyetçi birikim de var. CHP’de de aynı şey geçerli; evet, Atlantikçi bir yönetim var. Özgür Özel ne diyor? “Kürtlere devlet vaat ediyoruz” diyor. Yani Amerikan-İsrail projesini bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi içinde de çok önemli vatansever bir birikim var ve onların harekete geçtiğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.
Üreticilerin milli hükümeti, sadece Vatan Partisi’nin hükümeti olmayacak. Orada olması mecbur olan; AK Parti, MHP, CHP ve diğer partiler içindeki o milli birikimlerle kurulacak. “Aynı gemi” siyaseti hâlâ geçerlidir. Ancak o geminin içinde bir kaptanlık mücadelesi var; gemiyi kayalara götüren bir seçenekle, hedefe, yani bağımsız Türkiye’ye götürecek bir önderlik seçeneği arasındaki mücadele bu.
AK Parti kendi içindeki eğilimlerle bocalıyor. 2014 sonrasında milli eğilim ağır basmıştı, ancak 2023’ten sonra Atlantikçi veya İsrail dostu eğilim ağırlık kazandı. Bir yandan Suriye’yi bölüyor, diğer yandan Asya Altyapı Yatırım Bankası ile finansman anlaşması yapıyor. Bir yandan Zelenski ile görüşüyor, bir yandan Putin ile telefonlaşıyor, Çin ile ekonomik bağlantılar kuruyor.
AK Parti belediyeleri kaybedince, “Kürt kökenli yurttaşlarımızdan oy alamazsam Cumhurbaşkanlığını kaybederim” paniğiyle hareket etmeye başladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ne yapıyorsa yeniden seçilmek amacıyla yapıyor. Ancak bu, oy getiren bir siyaset değil. Bahçeli’nin yeni açılımı da oy nedeniyle değil, “Amerika ve İsrail ile birlikte ancak iktidarda kalabilirim” düşüncesiyle yapıldı. Ekonomi dahil her şey bu dış desteğe endekslendi. Ama Amerika’nın artık Tayyip Erdoğan’ı devirme hedefinde olduğu, 260 sayfalık 2020 tarihli planlarından da bellidir. Erdoğan, partisindeki Amerikancı birikimi temizlemeyi göze alamadığı için bu zigzagları yapıyor. Ancak içerideki dengeler, önümüzdeki süreçte değişmeye gebedir. İnsanlığın bittiği son nokta. “Ben bu devrin adamı değilim. Biz dönemezsek dünya yok olacak.” Satonya, yeni dünya. 14 Şubat’ta sinemalarda.
Susuya! Kaptan, beni görüyor musun? Kuzey Kutbu’nun yukarısındaki en sevimli kasabaya, Tigusville’e yeniden hoş geldiniz. Kasabamız eskiden olduğu gibi eğlenceli, sakin ve harika bir yer. İşte karşınızda Swift ve Pibi. Onlar çok uzun süredir sıkı dost. İkisi de kutup posta hizmeti ABDC’de çalışıyor. Bu da becerikli Jade. Onun tamir edemeyeceği hiçbir şey yoktur. Hep gülerken gördüğünüz kişi de Otto; o, her zaman planları olan çılgın bir bilim adamıdır. Bu üç küçük kuşun adı Pif, Puf ve Paf, Otto’nun yardımcıları. Onlar, kendilerini ne kadar muhteşem bir maceranın beklediğini bilmiyorlar. Ve işte Indiana God; korkusuz bir arkeolog ve kâşif. İyi ve kötü şansı temsil eden antik bir kutup heykelini arıyor. Bu heykel çok güçlü ve aynı zamanda çok tehlikeli olabiliyor. Kahramanlarımızın yeni macerası başlıyor. Kutup Köpekleri 2, 14 Şubat’ta sinemalarda.
Mutti! Mutti! Mutti! Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, “Çıkış Yolu” programına tekrar hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek’e gündeme ilişkin sorularımızı yöneltmeye devam ediyoruz. Şimdi yeni bir konuya geçeceğiz. Sözü Aydınlık Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Sayın Özlem Konur Usta’ya bırakıyorum.
“Teşekkürler. AK Parti ve MHP’nin ortağı HÜDAPAR, 15-16 Şubat’ta Diyarbakır’da ‘Kürt Meselesine İnsani Çözüm’ adında bir çalıştay düzenledi. Tam bu konu tartışılıyordu, birtakım sonuç bildirgeleri açıklandı. Derken Batman’dan Vatan Partisi ile ilgili bir haber geldi. Ne oldu Batman’da?”
“Batman’da hem DEM Parti’ye hem de HÜDAPAR’a bir yanıt var. 30 genç partimize katıldı ve arkası da geliyor. Kısa süre önce Diyarbakır’da 70-80 kişilik büyük bir katılım olmuştu. Onlar da DEM Parti ve HÜDAPAR’a hitaben ‘Vatanımız Türkiye, partimiz Vatan’ diyorlar. Güneydoğu’da bazılarının sandığı gibi Kürt vatandaşlarımız bölünmeden yana veya PKK’nın tabanını oluşturuyor değiller. Bu doğru değil; Türk Devleti’nin zaafları yüzünden PKK’ya oylar veriliyor. Batman İl Başkanımız İrfan Coşkun öncülüğünde bu katılımlar devam edecek.
Gençlikte, Diyarbakır’da, Batman’da, Van’da, Şırnak’ta; yani Güneydoğu’nun bütün illerinde çok önemli katılımlar var. Ankara, İstanbul, İzmir, Türkiye’nin her yerinde Vatan Partisi’ne kuvvetli bir yöneliş var. Bütün partilerden; CHP’den, AK Parti’den, MHP’den, PKK’nın tabanından, DEM Parti ve HÜDAPAR’dan Vatan Partisi’ne yoğun katılımlar başladı ve devam ediyor.”
“Peki Sayın Genel Başkan, Güneydoğu’daki insanlarımız; Kürt vatandaşlarımız, Türkiye’nin birlik ve bütünlüğünden yanadır. Bunu bir temenni olarak söylemiyorum, herkes de kabul ediyor zaten. Referandum yapsanız ayrılmaktan yana oy vereceklerin sayısı %4-5’i geçmez. Türkler ve Kürtler 200 yıldır tek bir millet içinde kaynaşıyorlar. Türk devrimi bunu başardı. Beşar Esad da son zamanlarda ‘Atatürk’ü örnek alıyorum’ diyordu. ‘Suriye Arap Milletiyiz biz ve Kürtlerimiz de Atatürk’ün yaptığı gibi bizimle kaynaşıyor’ şeklinde ifade ediyordu.
Ancak devlet zaafı var. DEM Parti’nin kapatılmaması, HÜDAPAR’ın faaliyetleri; Siyasi Partiler Kanunu ve Anayasamıza göre kesin kapatma sebebidir. Fakat Türk devleti kendini koruma konusunda zaaflar gösteriyor. Mehmetçik’i, polisi terörü temizlemek için görevlendiriyor ama bir yandan da teröristi meclis kürsüsüne çıkartıyor. Belediyeleri onlara veriyor, mali kaynak ve propaganda imkânı tanıyor. Bunlar Türk Devleti’nin zaaflarıdır. Türk Devleti topyekûn bir terörü tasfiye programı uygulamadı, Vatan Partisi’nde o program var. Bu durum Güneydoğu’daki vatandaşlarımızda ‘Acaba Türk Devleti buraları bırakacak mı?’ kuşkusunu yaratıyor. Türkiye’nin toprak bütünlüğünü kimse ortadan kaldıramayacaktır. Türkiye bölünmez. Atam’ı parçalayabilirsiniz ama Türkiye’yi parçalayamazsınız. Siyasi otorite maalesef bir bulanıklık içerisinde ve halkın zihninde zaaflar yaratıyor.”
“Halit Güngen’in katledilişinin yıl dönümü; bölücülük ve Gladio faaliyetleri konuşulurken, genç arkadaşlarımız için Halit Güngen’i anlatabilir misiniz?”
“Halit Güngen, Şırnak yöneticimizdi. Aynı zamanda ‘2000’e Doğru’ dergisinin Diyarbakır bürosunda muhabirdi. Ben o dönem derginin genel yayın yönetmeniydim. Halit, ‘Kontrgerilla, Hizbullah’ı Çevik Kuvvet Merkezi’nde eğitiyor’ haberini yapan temsilcimizdi. 16 Şubat’ta bu haberi yaptı ve ardından büromuz basılarak şehit edildi. Çok kahraman, esaslı bir arkadaşımızdı. Onu saygıyla anıyoruz. Hayatını Türkiye’nin birliğine ve bütünlüğüne adamıştır.
Gladio, Türkiye’de elini kolunu sallayarak faaliyette bulunmadı; Vatan Partisi 1970’ten beri şehitler vererek onlarla mücadele ediyor. Sadece Halit Güngen değil; Cizre, Diyarbakır, Van, Şırnak, Tunceli, Hozat liderlerimizi ve Gaziantep İl Başkanımız Zeki Ön’ü kontrgerilla şehit etti. Eşref Bitlis Paşa da büyük bir kahramandı. Uğur Mumcu’dan 24 gün sonra onu da şehit ettiler. Genelkurmay Başkanı olacaktı. Amerika’nın planlarına tavır aldı, bölgedeki Kürtleri kazanacak siyasetler ürettiği için katledildi. Uçağının buzlanma nedeniyle düşmediğini, suikastla öldürüldüğünü biz aylar süren araştırmalarımız ve belgelerimizle kanıtladık.”
“Son olarak Türkiye’deki İran düşmanlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Temel sebep Amerika ve İsrail’in stratejik hedefidir. İkinci bir İsrail devleti kurmak için Türkiye ve İran’ın direncini kırmak zorundalar. Türkiye kamuoyunda ‘İran’da Türkçe yasak’ gibi yalanlar yayıyorlar. Oysa İran’da Türkçe çok serbest konuşulur; restoranlarda, otellerde, hatta Meclis’te bile. İran’ın Rehberi Sayın Hameney de bir Türk’tür ve Türk olduğunu hiçbir zaman saklamamıştır. İran Devleti’nin yöneticileri, Cumhurbaşkanı ve Rehber, İran’ın birliği konusunda sağlam duran çok kıymetli Türklerdir. İran’a karşı düşmanlık yaratma kampanyasının arkasında Amerika ve İsrail var.” Çok teşekkürler. Rica ederim, sağ olun. Çok güzel bir program oldu. Çok konu işledik ama her birine biraz dokunduk; son gelişmelere değindik.
Haftanın kitabı olarak Yahya Sinvar’ın “Diken ve Karanfil” adlı eserini seçtik. Biliyorsunuz, Yahya Sinvar çok kahramanca bir figürdü. Hamas’ın lideriydi; yaralı halde koltukta otururken üzerine gelen drone’a elindeki sopayı fırlatan, son anına kadar direnen ve bize o mücadele mirasını bırakmış bir kahramandı. Onun kitabı Türkiye’de yeni çıktı. Henüz okumadım ama o, hepimizin şehidi ve kahramanıdır. Bunu, Filistin halkıyla dayanışmamızın bir ifadesi olarak bu haftanın kitabı seçtik. Müzik olarak da demin söylediğim gibi Sayın Hamaney’in yönettiği toplantıda okunan Türkçe marşı sunuyoruz.
Türk-İran kardeşliği, dostluğu ve dayanışması hem bizim hem de insanlığın geleceği için çok önemli. Biz şanslıyız; sırtımızı İran’a, o yaylalara, dağlara ve kahraman İran halkına yaslamışız. Türkiye sırtını onlara yaslamış, onlar da sırtını bize yaslamış durumda. Bu İran-Türk kardeşliği ve dayanışması, hem Batı Asya’nın hem de bütün insanlığın geleceğini belirleyecek değerdedir.
Bizler, bu dostluğu bozmak isteyen ABD ve İsrail güdümlü basına göz açtırmayacağız. Onların her adımını izliyor, her haberlerini mercek altına alıyoruz.
Çok teşekkürler. Biz teşekkür ederiz. Değerli Ulusal Kanal izleyenlerine bu şarkıyla veda ediyoruz. Haftaya tekrar “Çıkış Yolu”nda buluşmak üzere.

