Çıkış Yolu • 16.02.2022

Çıkış Yolu • 16.02.2022

M.K.: Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başına, “Çıkış Yolu” gününde, “Çıkış Yolu” saatinde sizlerle birlikteyiz. Bugün “Çıkış Yolu”nu iki bölümde yapacağız. Birinci bölümde gündemdeki önemli başlıkları konuşacağız; elektrik, altılı toplantı, NATO ve Karadeniz’deki gelişmeleri değerlendireceğiz. Programımızın ikinci bölümünde Sayın Doğu Perinçek’in “Aydın ve Kültür” kitabının genişletilmiş baskısını ele alacağız. Kitabın içinde neler var, hangi başlıklar öne çıkıyor ve esasında kitabın konusuyla ilgili merak edilenleri konuşacağız. Orada da bize Kaynak Yayınları Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tunç Arslan eşlik edecek ve güzel, keyifli bir sohbet gerçekleştireceğiz.

Efendim, merhabalar, hoş geldiniz. Vatan Partisi’nin elektrik eylemleriyle başlayalım isterseniz. Geçen hafta ilan ettiniz; siz ilan ettikten sonra hemen hemen her saatte bir ilden, bir ilçeden eylem haberi geldi. Bir yandan da elektrikle ilgili bir süreç işliyor. Genel değerlendirmenizle başlayalım.

Doğu Perinçek: Evet, yüzün üzerinde il ve ilçede bu elektrik eylemleri yapıldı. Diyarbakır’da, Ergani’de bazı yerlerde bu, kitlesel gösterilere dönüştü. Yerel basın bunu çok güzel veriyor. Sayın Özgür Bursalı bugün rakamları paylaştı; o rakamlar hızla artıyor. Onlarca yerel gazetede manşetten verildi ve yine yüze yakın yerel gazetede bu eylemlere geniş bir şekilde yer verildi. Yani Türkiye’yi sarsan eylemler oldu. Çok etkili eylemlerdi. Bir de Vatan Partisi’nin doğrudan yaptığı eylemlerin yanı sıra halkın kendiliğinden gerçekleştirdiği eylemler var. Mesela Diyarbakır’da üç gündür Sanat Sokağı esnafı eylem yapıyor. Bunun gibi çok örnek görüyoruz.

M.K.: Vatan Partisi’nin dışındaki eylemliliği nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu Perinçek: Onlar halkın kendiliğinden olan tepkileridir. Vatan Partisi de böyle bir zemin gördüğü, halkın tepkilerini ölçtüğü, bildiği ve onlarla aynı yürek atışlarını paylaştığı için bu eylemleri başlattı. Halkın çok haklı tepkileri var; çiftçimizin, sanayicimizin, esnafımızın, 84-85 milyon insanımızın sorunu bu. Herkes bugün elektrikle kalkıp elektrikle yatıyor. O bakımdan son derece etkili eylemler. Tabii biz eylemlere başladıktan sonra ilk başlarda, “hükümet istifa” gibi taleplerle, yani elektriği ucuzlatmak değil de “bağcıyı dövmek” amacıyla bazı eylemler başlamıştı. Yeter Artık platformu gibi yapılar kurulmuştu. Bizimki “Ucuz Elektrik Platformu”. Diğerleri tamamen Biden tayfasının planladığı, yönlendirdiği eylemlerdi; onlar kesildi, bitirdik. Çünkü arkasında halkı göremediler. Halk Vatan Partisi’nin eylemlerine bakıyor, onlara yöneliyor. Artık o “yeter” sloganlarıyla hükümeti hedef alan, hatta Cumhurbaşkanımıza hakaretler içeren birtakım eylemler bıçak gibi kesildi. Daha doğrusu o eylemleri biz kestik.

M.K.: Kamuoyu hem içeriği hem de tarzı bakımından bu eylemleri konuşuyor. Vatan Partisi Genel Sekreterliği’nden paylaşılan eylem bilançosu; dün akşamki rakamlarla 123 merkezde eylem yapılmıştı, bugün tabii daha da arttı. 89 merkezde basın açıklaması ve eylem gerçekleştirildi, 15 merkezde daha planlanmış görünüyor. Binlerce katılım var, 10.000’in üzerinde imza toplanmış. İlk aşamada 150.000’in üzerinde bildiri ve afiş dağıtıldı; çok ciddi bir rakam. Afişleriniz çok rağbet gördü, esnaf kendisi alıp dükkanına asıyor. İlk başta bazı örgütlerimiz “Vatan Partisi logosuz basalım” gibi düşünceler içerisindeydi ancak bunu yanlış bulduk. Kimliğimizi gizlemeyeceğiz. Vatan Partisi imzası hem dükkan sahiplerine hem de vatandaşa güven veriyor. Başarı ihtimali görüldüğü için mi katılım bu kadar yoğun?

Doğu Perinçek: O da var ama Vatan Partisi’ne duyulan güven de etkili. Vatan Partisi’nin olduğu yerde kışkırtma olmaz, yabancı güçler etkili olamaz. Vatan Partisi haklı zeminde doğru eylemler yapar. Rakamlara dönecek olursak; faaliyet noktası bugün itibarıyla 166’ya çıktı. Siyasi partiler, oda ve meslek kuruluşları ile birebir görüşmeler yapıldı. 66 yerel gazetede haber yer aldı, bunların 10 tanesinde manşet oldu. Toplamda 84 yerel internet sitesinde haber çıktı. Bunlar çok ciddi rakamlar. Uluslararası basına da yansıdı; Rusya, Avrupa ve Amerika medyasında yer aldı. İran merkezli Univs Ajansı görüntü istedi, Batı Asya’daki komşularımızda da eylemlerimiz yankı buldu.

M.K.: Hükümetin elektrik şirketleri ile görüşmelerini ve saha analizlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu Perinçek: Hükümet ya halkın talebinin farkında değil ya da buna doğru bir yanıt üretemiyor. En son KDV indirimi yapıldı; sonuçta kamu gelirlerinden fedakarlık ediyorlar. Biz ne diyoruz? Kamulaştırma. Devlet eliyle elektrik dağıtımını yapalım. Üretim, iletim ve dağıtım tamamen kamu eliyle olsun. Eskiden böyleydi, dünyanın birçok ülkesinde de böyle çünkü enerji stratejik bir üründür. Devlet tekeli maliyetleri düşürür, özel kârı ortadan kaldırır. Kamulaştırma hem ucuz elektrik hem de güvenlik için şarttır. 21 tane şirket var, bunların bir kısmı yabancı ortaklı. İçerideki provokasyonlara karşı bu hayatı öneme sahip kaynağın kamu kontrolünde olması zorunludur.

M.K.: Sanayide ve tarımda üretim kapasitesi sorunu yaratır mı?

Doğu Perinçek: Türkiye 55 milyar dolarlık enerji ithal ediyor. Türkiye’nin enerji üretim kapasitesi ihtiyacının çok altında. Su kaynaklarımız, kömürümüz var ama çok zengin değiliz. Güneş ve rüzgar enerjisi için donanım süreci yavaş ilerliyor. Bu nedenle Türkiye için nükleer enerji şarttır. Nükleer enerji en temiz ve atığı en güvenli şekilde saklanabilir enerjidir.

M.K.: Sayın Devlet Bahçeli bugün grup toplantısında elektrik konusunu gündeme aldı, kamulaştırma çağrısına destek verdi ve elektrikte özel şirketlere devredilen yetkilerin TEDAŞ’a geri verilmesi gerektiğini belirtti. Ayrıca CHP liderinin fatura ödememe çıkışını “provokasyon” olarak niteledi. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Doğu Perinçek: Sayın Bahçeli’nin elektrik dağıtımının devlet eliyle yapılması çözümünü savunması çok yerinde ve olumludur. Vatan Partisi programında yıllardır bu var. Milliyetçi Hareket Partisi’nin iktidar ortağı olması hasebiyle AK Parti’yi de etkileyeceğini sanıyorum. Özel sektörün ihmalleri, niteliksiz personel çalıştırması ve bakım işlemlerindeki kusurları nedeniyle maliyetlerin yükseldiği ortadadır. Sayın Bahçeli’nin bu noktalara değinmesi çok kıymetlidir. Öte yandan, Kılıçdaroğlu’nun tutumu ise tamamen bir savrulmadır. CHP, marjinal, bireysel terörü ve macerayı savunan, solculukla ilgisi olmayan yapıların diline yaklaşıyor. Bunların halkla birleşmek ya da halk falan diye bir meseleleri yok; zaten kolay yönlendirilen örgütler bunlar. Uyuşturucuyla ilişkileri açısından da büyük dünyadaki belli merkezlerle bağlantılı oldukları, kendi aralarındaki tartışmalarda uyuşturucu işi yaptıkları ifade ediliyor. Kılıçdaroğlu ve ekibi, Cumhuriyet Halk Partisi’ni bu tür örgütlere benzeyen bir konuma düşürdüler. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi; tavırları okkalı, büyük halk kitleleriyle bağı olan, devleti kurmuş, geçmiş dönemde Türk Silahlı Kuvvetleri ve devletin yargı gibi diğer organları üzerinde ağırlığı olan o eski parti değil; aksine marjinalleşmiş, kışkırtmalara ve tertiplere alet olan sahte sol örgütlere benzemiş durumda. Bu zihniyet hem partinin içine yoğun bir şekilde girdi hem de yönetimi etkiledi. HDP ile kurulan ilişkiler de partiyi aynı konuma çekti ve tabanda destek görmedi.

En başta kendi partisinin belediyelerinden “su ve doğalgaz faturalarını ödemeyin” çağrıları geldi; ancak acaba kendi söylediklerini uygulayacaklar mı, orası şüpheli. Böyle bir çıkış yaptılar, sandılar ki geniş yığınlar “biz de ödemeyeceğiz” diyecek. Bir tek HDP, yani PKK destekledi. HDP ve PKK aynı partidir; “biz de uygulayacağız” dediler. Onun dışında bu çağrı toplumda ve Cumhuriyet Halk Partisi tabanında hiçbir yankı bulmadı.

Sık sık işaret ettiğiniz kaos planı, bu yaşananların denemeleri veya ayak sesleri olarak görülebilir mi? Tabii ki bağlantılı. Kafalarında, Tayyip Erdoğan’ı yıkmak için o “yaratıcı yıkıcılık” dedikleri bir çizgi var. Bu politikaya hizmet eden, bir kamu kurumuna münacaat etmek yerine kapısına dayanan, “görüşmeye geldim” diyen bir tavır sergiliyorlar. Bu, bir muhalefet partisi liderinin veya herhangi bir kurum başkanının yapacağı işler değildir; randevu alırsınız, sonra gidip görüşürsünüz. Buna benzeyen tavırların ve stratejinin ipucunu zaten Sayın Kılıçdaroğlu 2017 yılından beri veriyor. 2017’den bu yana “bu anayasa gayrimeşrudur” diyerek, bu anayasaya göre yapılan bütün işleri, icraatları, yürütme organını ve yargıyı gayrimeşru ilan etti. Siyaset biliminde ve hukukta bir devlet faaliyetini gayrimeşru ilan etmek, ihtilal çağrısıdır. Bunun tek bir eylem sonucu vardır; o da ayaklanma ve kalkışmadır. Ne yaptıklarını da bilmiyorlar.

Vatan Partisi olarak Doğu ve Güneydoğu’da ucuz elektrik talebiyle bir eylem takvimi başlattık. Yarın, yani 16 Şubat Çarşamba günü saat 17.00’de Ağrı Patnos Cumhuriyet Caddesi’nde ve saat 18.00’de Mardin Kızıltepe Lamo Cafe’de açıklamalarımız var. Perşembe günü saat 14.00’te Malatya Malazgirt Meydanı’nda, 20 Şubat Pazar günü ise saat 14.00’te Şırnak Cumhuriyet Meydanı’nda eylemlerimiz sürecek. Bu sadece başlangıç; ilçelere, hatta beldelere inen onlarca farklı noktada eylemlerimiz olacak. Hükümetin bu konuda duyarlı olması lazım; çünkü bu seçim sonuçlarını da etkileyebilecek, halkın ortak talebidir. Vatan Partisi olarak ucuz elektrik ve güvenlik için kamulaştırma eylemlerini halkın talebini yerine getirmek, başarıya ulaşmak için yapıyoruz. Sadece Güneydoğu değil; Sakarya, Adana, Kahramanmaraş, Nevşehir, Malatya ve Mersin gibi birçok ilde de eylemlerimiz ve imza masalarımız açılıyor. Halktan yoğun bir ilgi ve katılım var; vatandaşlarımız akın akın partimize üye oluyor.

Altılı masaya gelince; bu fotoğrafta bir başıbozukluk görüyorum. Devlet otorite ve disiplinle yönetilir; başıbozuk olanlar devlet iktidarına gelemezler. Fotoğrafa baktığınızda, en büyük parti olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin en kenarda, Demokrat Parti ile beraber durduğunu, merkezde ise Meral Akşener ile Ahmet Davutoğlu’nun olduğunu görüyoruz. Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün veya diğer liderlerimizin hiç böyle fotoğrafları var mıdır? Liderler daima merkezdedir. Bu fotoğraf, o partilerin iktidar olamayacaklarını ve bir başıbozuk takımı olduklarını gösteriyor.

Bu birlikteliğin siyasetini Amerika Birleşik Devletleri belirliyor. RAND Corporation’ın 2020 yılı başındaki raporunu okuduğunuzda, bu 6 partinin programının ve eylem planının orada belirlenmiş olduğunu görürsünüz. Meral Akşener ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerikan Büyükelçileriyle sık sık görüşmeleri tesadüf değildir. Ayrıca bu masanın gizli bir unsuru da var: HDP, yani PKK ve FETÖ. Fotoğrafta görünmeseler de bu yapının içinde FETÖ ile bağlantılı unsurlar ve HDP/PKK çizgisi mevcuttur. HDP ve PKK da zaten bu altı partili platformu destekliyor; hatta “Biz niye yokuz?” diyorlar. “Siz bizsiz hiçbir şey yapamazsınız, bu resimde biz de olmalıydık çünkü biz burada varız” diye ekliyorlar. Tabii burada halka karşı bir hile var. Halka bir şeyleri kabul ettirmek için yedinci ortaklarını fotoğrafa almıyorlar. Gazetecimiz Hasan Öztürk’ün güzel bir şakası vardı; “Bu fotoğrafı çeken de HDP” diyor. Yani HDP o fotoğrafta var ama fotoğrafı çeken olarak var. Bir iletişim stratejisi mi izliyorlar? HDP’yi gizleyerek halka bunun hesabını nasıl verecekler? Eylemlere baktığımızda hepsi HDP’yi savunuyor. HDP’nin kapatılmasına karşı çıkıyorlar ve şu veya bu şekilde onunla ilişki halindeler. Ancak Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun bahsettiği bu “yol arkadaşlığı” görevini, CHP ve Davutoğlu kendi sırtlarına yüklemiş durumdalar.

Görüşme sonrası CHP medyasına baktığımızda, bazı isimlerin memnuniyetsiz olduğunu görüyoruz. Özellikle Meral Akşener ve Davutoğlu’nun görüşmeden pek memnun kalmadıkları ifade ediliyor. Yani bir taraf “çok iyi oldu” derken, diğer taraf durumu açık eden açıklamalar yapıyor. Bu tabloda bir başarı ihtimali görünüyor mu? “Biz yönetemeyiz” diyenler hiçbir zaman başarıya ulaşamaz. Hükümet ve iktidar olmak için her şeyden önce “biz yönetiriz” kararı gerekir; ikincisi, halkın da “evet, bunlar yönetir” demesi lazım. 6’lı, 7’li veya 8’li; FETÖ ve PKK’yı da kattığımız zaman bu koalisyon Türkiye’yi hiçbir şekilde yönetemez. Yönetemeyecekleri için de iktidar olamazlar.

Bildiride Avrupa Birliği ve Avrupa Parlamento’suna da bir selam gönderilmişti. Bu deklarasyonun bir parçası tabii ki. Çünkü artık Türkiye’de Avrupa’ya, Amerika’ya selam vererek hükümet kuramazsınız. Tam tersine, Atlantik sistemine ve kuvvetlerine başkaldırarak hükümet olunacak. Türkiye, Amerika ve Avrupa emperyalizmine, NATO’ya karşı bir mevziye yerleşiyor. Gelecek hükümetler bu mevziden çıkacak. Kim var o mevzide? Vatan Partisi var, AK Parti var, Milliyetçi Hareket Partisi var. Bunlarla beraber olan başka kuvvetler de var. O mevzi dışından, Amerika’nın ve Avrupa’nın gemisinden artık Türkiye’de hükümet kurmak mümkün değil.

Fotoğraf sonrası bir şey daha gündeme geldi: Kararsızların oranı. Artık herkesin kabul ettiği yüzde yirminin altında görülmeyen bir kitle var. Biz onlara “kararlı” diyoruz. Bu fotoğraf sonrası durum daha da tartışılmaya başlandı. “Şu yüzden biz kararsızları ikna edemiyoruz” diyorlar. “Yönetemeyiz” diyenler halkı nasıl ikna edebilir? Başıbozuk takımı halkı ikna edebilir mi? Bazı anketlere göre yüzde 30’a yakın bir kararsız kitle var. Bunlar şu anda kararsızlıkta kararlı. AK Parti’den, MHP’den, CHP’den, İYİ Parti’den kopmuşlar; ortada toplanıyorlar ama geldikleri partiye dönme niyetleri yok. Bu kitleyi AK Parti ve MHP’nin ikna etmesi zor, CHP ve İYİ Parti’nin ikna etmesi ise daha zor. Onları ancak Vatan Partisi ikna eder; çünkü bu kitlenin talepleri Vatan Partisi’nin programı, siyaseti ve kadrolarının verdiği güvenle örtüşüyor.

Partiye gelen yoğun katılımlar da bu kitle içerisinden mi oluyor? Hem bu kitleden hem de diğer partilerden oluyor. Partilerdeki çeşitli üyeler, liderler, yöneticiler kararsız kitleye gideceklerine doğrudan Vatan Partisi’ne geliyorlar. Vatan Partisi’nin hedefi 85 milyon insanımızı kazanmaktır. Çünkü programımız Türk milleti ve üreticiler içindir. Şu anki siyasi tablo itibariyle o kesimin taleplerine biz yanıt veriyoruz.

“Yönetemeyiz” fotoğrafı; başıbozuk fotoğrafı… Bunlardan devlet yönetimi olmaz. Bunlarda devlet ve örgüt terbiyesi yok. Özellikle CHP’de durum böyle; öbürleri ise bu anarşiden yararlanan partiler. Cumhuriyet Halk Partisi, bu grubun merkezindeki parti olarak “ben hiçbir zaman Türkiye’yi yönetemem” diyor. Çünkü hiyerarşi tanımıyor, ast-üst ilişkisi veya disiplin yok. Bu da devlet yönetimiyle ilgili hiçbir yetenekleri olmadığını gösterir. Sayın Piligin, yakın zamana kadar Putin’in partisinin dış ilişkiler sorumlusuydu. Aşağı yukarı iki ayda bir İstanbul’a gelir; Tugay Şen, Serhan Bolluk, Erman Sülük ve Dış İlişkiler Büromuz ile toplantılar yapardı. Bu gelişinde özellikle benimle görüşmek istediğini bildirdi. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Piligin ile İstanbul’da buluştuk ve bir toplantı yaptık. Putin-Erdoğan görüşmesi öncesinde bu toplantıyı özellikle o talep etti.

Ukrayna meselesi, Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Suriye’nin kuzeyi, Irak’ın kuzeyi, dünya durumu, Tayyip Erdoğan-Putin görüşmesi ve bu görüşmeden karşılıklı beklentilerimizi konuştuk. Ayrıca Putin ile Şi Cinping’in yayınladıkları manifestoyu birlikte değerlendirdik. Piligin, bu görüşmemizi dün Putin’e aktaracağını söyledi ve aktardığı da bize bildirildi. Yani bu, Sayın Putin’e de duyurulan bir istişare ve görüş alışverişi oldu. Bu görüşme, Türkiye-Rusya ilişkilerinin nasıl olması gerektiğine ışık tutan bir nitelikteydi.

Biz özellikle üç ayak üzerinde durduk: Ukrayna-Kırım; Ege, Doğu Akdeniz ve KKTC’nin tanınması; Suriye ve Irak’ın kuzeyi. Türkiye ve Rusya’nın bu üç cephede beraber hareket etmesinin tarihi önemini anlattık. Bu arada kazanılmış başarı modellerini de Piligin’e aktardım. Karabağ, Türkiye ve Azerbaycan silahlı güçleri tarafından kurtarıldı; Rusya da buna katkıda bulundu. Sayın Cumhurbaşkanımız da iki kez, Rusya’nın katkıları olmasa Karabağ’ı kurtaramayacağımızı ifade ederek Rusya’nın buradaki dayanışmasını vurguladı. Kafkaslarda barışı ve Karabağ’ın kurtarılmasını Türkiye, Rusya ve Azerbaycan ortaklığı getirdi.

Öte yandan, Amerika Birleşik Devletleri’nin Türk dünyasında sahnelemeye kalktığı renkli devrim girişimi; yine Türk devletleri ve Rusya’nın birlikte hareket etmesiyle bozguna uğratıldı. Ayrıca 2017 yılının Eylül ayında, “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurma girişimi ve sözde bağımsız Kürdistan ilan edilmesi girişimi de Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Rusya’nın birlikte hareket etmesiyle bozguna uğratıldı. Bunlar başarı modelleridir. Bu modeli hem Ukrayna, Kırım ve Karadeniz’de hem de KKTC’nin tanınması ile Ege ve Doğu Akdeniz’deki Amerikan tehditlerine karşı sürdürmemiz gerektiğini anlattık.

Türkiye’nin Atlantik sisteminden ayrılıp Asya mevzilerine yerleşmesinin, geri dönüşü olmayan nesnel bir süreç olduğunu anlattık. Türkiye ekonomisinin Atlantik’te boğulma noktasına geldiğini ve bu nedenle geri dönüşün imkansız olduğunu belirttik. Atlantik sistemi, Türkiye toprakları üzerinde sözde bir Kürdistan, gerçekte ise ikinci bir İsrail devleti kurmaya kalkıştı. Dolayısıyla Türkiye’nin tekrar Atlantik’e dönmesi; bölünmek ve batağında boğulmak demektir. Türkiye gibi tarihi birikimi olan bir ülke ne bölünmeyi ne de boğulmayı kabul eder. O bakımdan Türkiye’nin Asya mevzisine yerleşmesi kaçınılmazdı.

Rusya, Türkiye’nin yaşadığı süreci çok iyi anlıyor ve doğru değerlendiriyor. Çünkü Türkiye ile dostluk, Rusya için hayati öneme sahip. Vatan Partisi olarak geçmişte yaşanan güvensizlikleri aşmak adına tarihi işler yaptık. Bugün Rusya’nın Türkiye’ye daha çok güvendiğini söyleyebiliriz. Sadece Putin değil, Rusya’nın dış politikasını inşa eden kurmaylar arasında da bizim görüşmemiz değerlendirildi.

Kırım ve KKTC konusuna gelince; Kırım’ın Rusya toprağı olduğu kabul edilmeli. Çünkü Rusya toprağı olmazsa, orası Amerikan toprağı olur. Türkiye için oranın Rusya toprağı olması önemlidir. Öte yandan Rusya için de KKTC’nin tahkim edilmesi ve oraya yönelik tehditlerin bertaraf edilmesi çok önemlidir. Dolayısıyla, Azerbaycan’ın Karabağ’ı kurtarmasında olduğu gibi, hem Kırım’da hem de KKTC’de bölge ülkelerinin, Rusya-Türkiye iş birliğinin gündeme gelmesi şarttır.

Kuzey Kore ile ilgili olarak şunu söyleyebilirim: Dünyanın pek çok yerini gezdim ama şehircilik açısından Pyongyang kadar başarılı bir kent görmedim. Parklar, geniş caddeler, modern binalar, temizlik; hepsi hayranlık verici. Amerika, Kore Savaşı’nda Pyongyang’ı yerle bir etmişti; ancak onlar küllerinden yepyeni, modern bir kent yarattılar. Toplumsal yaşamda bir ferahlık var; halkın yüzü mutlu. Özellikle stadyumlardaki gösterileri dünyanın en iyisi.

Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti, çok çetin mücadelelerden geldi. Kore Savaşı’nda Amerika’ya karşı verilen o destansı mücadele, tarihe geçecek bir kahramanlıktır. Batı medyası ise yıllardır bu ülke hakkında kara propaganda yapıyor. Oysa 2,5 milyonluk kentte 34 tiyatro salonu var; her mahalleye bir kültür merkezi kurulmuş. Çocuklar için her türlü sanat ve spor dalının öğretildiği saraylar var. Sosyalizmin başarısı da burada; bütün halkı sanatçı, bütün halkı sporcu yetiştiriyorlar. Olimpiyatlarda nüfusuna oranla kazandıkları madalya sayılarına bakılırsa bu başarı açıkça görülür. Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti çok gelişmiş. Güney Kore’de Seul’de çok yüksek bir yapı var; Televizyon Kulesi’nin olduğu yer. Oraya çıkınca bütün kenti 360 derece görebiliyorsunuz. Her taraf haç, neon; evet, onları da Hristiyanlaştırıyorlar. Güney Kore’de muazzam bir tarikat var, tıpkı bizim FETÖ gibi bir yapı. Bir ilginç şey daha; Güney Kore ile Kuzey Kore arasında bir duvar var ama bu duvarı Güney Kore yapmış. Güney Kore’den Kuzey Kore’ye insanlar kaçıyor. Ayrıca Güney Kore’de milyonlarca insanın dahil olduğu çok kuvvetli bir Kuzey Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti taraftarlığı var. Sınırda, Güney Koreli 200 iş adamının bağışlarıyla yapılmış, şu an boş bir tren istasyonu bulunuyor. İki Kore birleştiği zaman Trans-Sibirya Ekspresi oradan başlayacaktı. Yani güneyde öyle bir birleşme özlemi ve dostluk var; çünkü akrabalar orada, kardeşler orada, aynı millet.

Bir hatıramı daha anlatayım: Kim Il-sung ile buluştuk. Yönetmen arkadaşlar görüntüleri yayınlayabilirler; karşılıklı oturduk, görüştük, yemek yedik ve fotoğraflar çektirdik. Kim Il-sung, Kore Devrimi’nin önderi olarak bana Kunuri Savaşı’nı anlattı. “Kunuri’de Türk birliği büyük ölçüde imha edildi, bunun sebebi tamamen Amerikalıların kalleşliğiydi” dedi. Amerikalıların ricat ettiğini, yani bozguna uğrayıp geri çekildiklerini, onlar geri çekilince Çin ve Kore birliklerinin o boşluğa dalarak Türk birliğini kuşattığını ifade etti. Lecdet Albay da bana o Kunuri Savaşı’nı, oradan kurtulan subaylardan biri olarak anlatmıştı; o birlikte Türk tarafının çok büyük kayıplar verdiğini belirtmişti. Biz o savaş alanına gittik. Kim Il-sung, oraya girdiğimizde şehitlerin cesetlerinin kokusundan dolayı maskeler takmak zorunda kaldıklarını, o alanı görünce gözlerinin yaşardığını anlattı. “Bu Türkler ta binlerce kilometre öteden geldiler, yazık değil mi bu çocuklara?” demişti. Bu görüntüler 32. Gün imzalıdır ve Kore televizyonlarında da yayınlandı.

Heyetimizde Ali adında kıymetli bir yüksek fırın işçisi arkadaşım da vardı. Neden bir işçiyi götürdüğümüz sorulabilir; parti heyetimiz iki kişilikti ve Çin heyetimizde de Metin Oğuz adında bir maden işçisi vardı. Kim Il-sung ile yaptığımız görüşmede şuna hayret ettim: 83 yaşlarında olmasına rağmen 90 dakika boyunca, önündeki kağıda hiç bakmadan iki parti arasındaki ilişkileri ezbere anlattı. Hafızası saat gibi çalışıyordu ve söylediği her şey bilgiye dayanıyordu. Ben de 60-70 dakika konuştum. Görüntülerde birlikte bir resim sergisine bakıyoruz; yemek masasına girerken veya ayrılırken çekilmiş görüntüler bunlar. Pyongyang’da doğduğu evi, yani bir kulübeyi olduğu gibi korumuşlar.

Kendilerini dünyaya iyi anlatamıyorlar mı, yoksa dertleri mi yok? Dünyayı istediğin kadar anlat; Amerikan emperyalizmine kafa tutan bir Cumhurbaşkanımız var, kendini dünyaya anlatsa da Batı gazeteleri hemen “diktatör” yaftasını yapıştırıyor. Kuzey Kore hakkında da yapılan propagandalar benzer şekilde; anlatarak olacak bir şey değil. Tabii bir talihsizlikleri de var, bunun öz eleştirisini de yaptı. 1990’lara kadar Sovyetler Birliği ile ticari olarak çok iyi ilişkileri vardı; Küba için de bu geçerli. Sovyetler Birliği birdenbire dağılınca yaşadıkları büyük bir sarsıntı ve bunalım oldu.

Bugün katıldığım etkinlik, Kim Il-sung’un oğlu Kim Jong-il’in doğumunun 80. yıl dönümüydü. Dünya çapında bir toplantı düzenlediler. Nepal Başbakanı ile beni birinci konuşmacı yapmışlardı. Teknik sorun nedeniyle Nepal Başbakanı biraz geç bağlandı; dünya partileri adına ben, dünya devletleri adına ise Nepal Başbakanı konuşma yaptı.

Paylaş