Çıkış Yolu • 15.09.2023

Çıkış Yolu • 15.09.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Bir ulusal özel programında birlikteyiz. Bu hafta özel bir konuyu konuşacağız: Türkiye ve dünya ekonomisini. 2030’da nasıl bir tablo göreceğiz? Nasıl bir gelişme olacak? Cumhuriyetimizin 100. yılına baktığımızda nasıl bir Türkiye ile karşılaşacağız? 2030’u rakamlarla, sayılarla ve verilerle konuşmaya çalışacağız.

Çok değerli konuklarım var. Hemen sizlere onları tanıtmak istiyorum: Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim. Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı Hakan Topkurulu İzmir’den bizlerle birlikte olacak, siz de hoş geldiniz efendim. Vatan Partisi Merkez Disiplin Kurulu Üyesi ve ekonomist Prof. Dr. Ercan Enç ve ekonomist Serhat Latifoğlu da stüdyoda bizle birlikte. Hoş geldiniz efendim.

Sayın Genel Başkan, sizinle başlayalım istiyorum. 2030’a bugünden baktığımızda nasıl bir Türkiye ve nasıl bir dünya görüyoruz? “Dengeler değişiyor” deniyor, bu gerçek mi? Çok kutuplu bir dünyaya geçiyoruz. Veriler ışığında 2030’a doğru nasıl bir gelişme yaşanacak? Bize özetleyebilirseniz seviniriz. Ancak izin verin, kısa bir ara verelim. Ekonomi konusu açılınca heyecanlandık; Cumhuriyetimizin yüzüncü yılında 2030’u konuşmak insana gerçekten heyecan veriyor. Kısa bir reklam arası verelim, hiç ara vermeden devam edeceğiz.

***

Evet efendim, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sayın Doğu Perinçek’e söz vermiştik; Türkiye ve dünya ekonomisiyle ilgili 2030 görünümü ve veriler nelerdir?

“Bütün izleyicilerimizi ve katılan arkadaşlarımızı, İzmir’i ve Ankara’yı selamlıyorum. Şimdi hakikaten veriler derken, bizim kendi projeksiyonlarımızı yansıtmıyoruz. Dünyanın önemli finans kuruluşları ve ekonomik merkezleri, dünyanın geleceğine ilişkin tahminler, yani yansıtma (projeksiyon) çalışmaları yapıyor. Örneğin, Ocak 2019’da Londra merkezli Standard Chartered Bankası bir yansıtma yayınladı. Bu çalışma, 2030’da dünya ekonomisinde büyük güçlerin üretimi nasıl paylaştığını ve satın alma gücü paritesine (SAGP) göre ilk 10’da kimlerin yer alacağını inceliyor. Bu banka, dünya çapında etkili bir kuruluş; kapitalist dünyanın büyük merkezlerinden biri. Bu çalışmasını Amerikalı ve Kanadalı uzmanlarla yürüttüler. O dönemde Şule Perinçek bazı yayınlar yapmış ve konuyu Türkiye’nin gündemine getirmişti. Tabii ‘Olur mu böyle şey?’ gibi itirazlar olmuştu. Ben şimdi önce Standard Chartered’ın verilerini, arkasından Dünya Bankası, OECD ve IMF gibi büyük kuruluşların verilerini sunacağım.”

“Bu arada, değerli konuklarıma bir hatırlatmada bulunayım: Benim programlarımda katılımcılar her zaman fikirlerini söylerler. Ben de bir yönetici olarak, buraya fikriniz olmadan oturmamak gerektiğini düşündüğüm için tartışmaya katılırım. Sizin de soru sorma özgürlüğünüz var; dolayısıyla İzmir ve Ankara’daki konuklarımdan rica edeyim, istediğiniz zaman birbirimize soru sorabiliriz.”

“Standard Chartered’ın 2019’daki projeksiyonuna göre, 2030 yılında satın alma gücü paritesi baz alındığında şöyle bir sıralama var. Neden SAGP? Çünkü dolar bazında verdiğiniz zaman ülke ekonomilerinin gerçek üretim gücünü yansıtmazsınız. Ancak SAGP üzerinden baktığınızda o ülkelerin gerçek ekonomik potansiyelleri ve üretim kapasiteleri ortaya çıkar. Buna göre; birinci ekonomi Çin Halk Cumhuriyeti. Çin, zaten şu anda satın alma gücü olarak Amerika’yı geçti. 64 trilyon dolarlık bir üretim kapasitesine sahip. İkinci sırada 46 trilyon dolarla Hindistan var.”

“Tabloyu incelediğimizde 1990, 2000, 2010 ve 2020 yıllarını görüyoruz. Mesela Çin 1990’da beşinci ekonomi iken, 2020’de birinci sıraya yükseliyor. Bu veriler, 2019’da yayınlandığında 2020 ve sonrası tahmindi; ancak bugün bu tahminlerin doğrulandığını görüyoruz. 2030’a geldiğimizde Çin 64 trilyon dolarla rakipsiz birinci, Amerika ise 31 trilyon dolarla üçüncü sıraya düşüyor. Hindistan da Amerika’yı geride bırakıyor. Yani 2030’da dünya ekonomisinin ilk üçünde; Çin birinci, Hindistan ikinci, Amerika üçüncü konumda olacak.”

“Dördüncü ekonomi ise 10,1 trilyon dolarla Endonezya. İlginç olan şu; Endonezya 2010’da ilk 10’da bile yokken, 2020’de yedinci sıraya çıkıyor ve 2030’da dördüncü olacağı öngörülüyor. Beşinci ekonomi ise Türkiye. 9,1 trilyon dolarla Türkiye, Endonezya’nın hemen ardından geliyor. Brezilya, Mısır, Rusya, Japonya ve Almanya ilk 10’da yer alıyor. Mısır’ın dünya yedincisi olması şaşırtıcı gelebilir ama veriler bunu gösteriyor. Japonya ve Almanya gibi eski devlerin ise merdivenden aşağı doğru indiğini görüyoruz. Özetle, dünya ekonomisinin ağırlık merkezi Asya ve gelişen dünyaya kayıyor. Bu tablolar, bir Batılı finans merkezinin kendi aleyhine dahi olsa gerçeği itirafıdır. Emperyalizm bile gerçekçi olmak zorundadır; aksi takdirde strateji üretemezler. Bu veriler, Çin devriminin, Hindistan’ın devletçilik başarısının ve Türk devriminin potansiyelinin bir sonucudur.” Bu tablolar, Amerikan rüyasının bittiğini gösteriyor. Amerikan rüyası bitti; Çin ise rüya görmüyor. Türkiye de rüya görmüyor. Peki, bu nasıl oluyor? Şimdi, standart Chartered’ın tablosuna baktığımızda; OECD, Dünya Bankası, IMF ve diğer dünyanın büyük emperyalist, kapitalist ekonomik kurumlarının yaptığı araştırmalarda da aynen bu tablo çıkıyor. 2022-2023 tahminleri ve 2030 projeksiyonları için yaptıkları araştırmalarda, hepsi bu sıralamaya ulaşıyor ve aynı rakamları buluyor.

Burada önemli bir vurgu yapmamız gerekiyor: Ülkelerin ekonomik potansiyelleri ve üretim güçleri, satın alma gücü paritesine göre ölçülüyor. Yani Çin’de üretilen değer, sadece dolar ifadesiyle değil, gerçek ekonomik karşılığıyla hesaplanıyor. Örneğin, 10 kilo buğdayın fiyatı ülkeden ülkeye farklılık gösterse de 10 kilo buğday olarak değeri sabittir. Satın alma gücü paritesi, fiyat farklarını bir kenara bırakarak gerçek üretim değerlerini verir; bu da doğru bir hesaplama yöntemidir.

İkincisi, Türkiye ve diğer ülkeler için yapılan hesaplamalarda kayıt dışı ekonomi de o ülkenin üretim potansiyeline dahil ediliyor. Ekonomik açıdan bakıldığında, merdiven altı üretimle büyük fabrikalarda üretilen mal arasında bir fark yoktur; her ikisi de ülkenin ekonomik gücüne katkı sağlar. Uzmanlar; orta sınıfın durumu, tüketici potansiyeli ve iç pazarın gücü gibi çeşitli kriterleri değerlendirerek bu tabloları oluşturuyor.

Türkiye açısından en olumlu kıstas ise genç nüfustur. Genç nüfus ekonominin sırtında bir yük değil, tam tersine üretim potansiyelidir. Almanya gibi ülkelerde 70-77 yaş arasındaki nüfus üretmeden tüketirken, Türkiye’nin genç nüfusu üretimde yer almaktadır. Bu veriler değerlendirildiğinde, önümüzdeki 40 yıl içinde (1990-2030) dünyada bir güç değişimi yaşandığı görülüyor. Merdivenden inenler Batı’nın gelişmiş ekonomik ağları, merdivenden çıkanlar ise dünyanın gelişen ülkeleridir.

Türkiye’de muazzam bir ekonomik birikim görülüyor ve 2030 yılında 5. ekonomi olacağı tahmin ediliyor. Daha önce 2010 yılında ilk 10’da yer almayan Türkiye’nin, 2019 projeksiyonunda 9. sırada yer alacağı öngörülmüştü ve bu tahmin tuttu. Dördüncü sıradan onuncu sıraya kadar olan ülkeler (Endonezya, Türkiye, Brezilya, Mısır, Rusya, Japonya ve Almanya) birbirine çok yakın, adeta atbaşı giden ekonomilerdir. Ancak ilk üçteki ülkelerin (Çin, Hindistan, ABD) aralarındaki farklar çok daha açıktır.

Çin’in 2000 yılından bu yana gerçekleştirdiği büyük sıçramanın arkasında ise Çin Devrimi, planlı ekonomi, halkçılık ve devletçilik ilkeleriyle harmanlanmış bir model yatmaktadır. Çin; devlet sektörünün lokomotif olduğu, ancak özel teşebbüsün ve küçük üreticinin de üretim potansiyelinin harekete geçirildiği bir “karma ekonomi” modeli uygulamıştır. İnsan kaynağını özgürleştiren, kadını hayatın içine katan ve eğitimi merkeze alan bu devrim, ülkeyi bir mucizeye taşımıştır.

Türk Devrimi de 1930-1940 yılları arasında benzer bir başarı sergilemiştir. Atatürk önderliğinde planlı ekonomi ve devletçilikle yönetilen Türkiye, 1929 Büyük Buhranı’nı bile büyüyerek ve denk bütçe yaparak atlatmış, dünyanın en hızlı gelişen iki ekonomisinden biri olmuştur.

Bugün dünyadaki genel tabloya baktığımızda; gelişmiş Batı ülkeleri finansallaşmanın getirdiği tıkanıklıkla karşı karşıyayken, eğitimli ve dinamik nüfusa sahip gelişmekte olan ülkeler öne çıkmaktadır. Almanya ve Amerika’nın listedeki yerini korumasının sebebi ise dolar hegemonyası ve göçmenlerin sağladığı katma değerdir. Ancak önümüzdeki 15-20 yılın projeksiyonlarında bu ülkelerin yerlerini daha üretken ve dinamik ülkelere bırakacağı öngörülmektedir. Onları bir getirelim. 22-23. Evet. Ses sorunumuz halledilene kadar… Yansıtabilir miyiz o iki tabloyu? Evet, evet. Şimdi 2022 ve 2023’teki büyümelerle ilgili olarak OECD’nin yaptığı çalışmalar, araştırmalar… Bunun önemi şu: 2019 yılında Standard Chartered’ın yaptığı projeksiyonel süreci doğruluyor. Nasıl doğruluyor? Şimdi bakın, 2022 ve 2023 yılındaki büyüme sıralamasına, yani büyümeye katkı sıralamasına bakalım: Suudi Arabistan birinci sırada büyüyor. Yani ekonomisi birinci değil, büyümeye katkısı dünya ekonomisi içinde birinci. İkinci Hindistan, üçüncü Endonezya, dördüncü Çin, beşinci Türkiye. Bu beş ülke, G20 ortalamasının üzerinde.

Burada neyi görüyoruz? 2030’da olacakların haberini veriyor. 2030’da ne oluyordu? Çin, Hindistan, Endonezya ve Türkiye ilk beşin içine giriyordu. Demek ki bunlar 2022-2023’te öyle hızlı büyümeye başlamışlar ki, 2030’daki o tablo doğrulanacak. Suudi Arabistan’a da dikkat çekmek lazım; o da bir şeyin haberini veriyor, “Ben yakında ilk ona bile girebilirim” diyor bu büyüme hızıyla. Türkiye nasıl olur da 2030’da ilk beşe girer? Zaten 2022-2023’te büyümeye katkısı itibarıyla ilk beşe girmiş. Bu tempoyu sürdürdüğü zaman 2030 yılında beşinci ekonomi olacak.

Rusya’da tabii savaş dolayısıyla bir eksi büyüme var. Ama listenin en altındaki ülkelere bakın: Almanya, Birleşik Krallık, Arjantin, İtalya, Amerika, Fransa… Arjantin’i çıkarırsak hepsi Batı’nın, Atlantik ülkeleri. Bu tablo geleceğe dair bize çok esaslı bilgiler veriyor.

Salgın dönemine de bir bakalım. Hem Türkiye hem de Çin süreci çok daha iyi atlattı. Devletin kamu refleksi açısından; Çin mesela hemen tedbirlerini aldı, küçük ve orta çaplı ekonomiler için destekleri salgının daha ikinci haftasında konuştu. Türkiye de o dönemde büyümeyi sürdürdü. Şu an sancılı bir dünyada yaşıyoruz. Ekonomiler bulvarda elini kolunu sallayarak yürümüyor; salgınlar, depremler, savaşlar var. Dolayısıyla bunlar dayanıklı ekonomiler; büyüme kabiliyeti olan ve meydan okuyan ekonomiler.

Şimdi geldik 2023-2024’e; burası da çok enteresan. Büyümeye en büyük katkıyı Hindistan veriyor. Zaten 2030’da ikinciliğe gidiyor. Çin, ondan sonra Endonezya, ondan sonra Türkiye. Yani ilk dörtte yine Amerika dışındaki o dörtlü var. Suudi Arabistan 2022-2023’te olduğu kadar olmasa da bir istikrar yakalamış. Arkasından Meksika gibi gelişen dünyanın önemli ülkeleri geliyor. Amerika ise büyümeye katkı itibarıyla %1 oranıyla sıralamanın gerilerine düşmüş.

Rusya burada farklı bir ülke; savaş olduğu için eksi bir büyüme vardı ama gelecek yıl toparlanmaya başladı. Petrolünü satmaya başladı, yaptırımları bir şekilde aştı. Yüzünü tekrardan Asya’ya dönerek ticaretini geliştirdi.

(Hakan Topkurulu’nun konuşması)

Şimdi bu büyüme meselesinde, Sayın Genel Başkanımın da belirttiği gibi iki kütle çarpışıyor. Asya kütlesi; buna Latin Amerika ve Afrika da dahil. Sonuçta şunu görüyoruz: Atlantik ülkeleri göreceli olarak geriye çekilirken, Asya ülkeleri daha çok üretmeye odaklanıyor. Aslına bakarsanız, Almanya ve Japonya haricinde özellikle Amerika Birleşik Devletleri, sınai üretim haricinde büyüme rakamlarını temel olarak hizmetler sektöründen karşılıyor. Çünkü sanayi ürünlerini esas olarak Hindistan’dan ve Asya ülkelerinden satın alıyorlar.

Kapitalizmin belli periyotlarda krize girme ve kendini yenileyerek çıkma özelliği vardır. 2000’li yıllara kadar 1929 bunalımı dahil bunu gerçekleştirdiler. 1971’de dolar-altın bağlantısını kopardıklarında bile krizleri kendi içinde atlatabiliyorlardı. Ancak 1990 ve 2000’li yıllardan sonra Amerika Birleşik Devletleri artık üretimde gerilemeye başladı; Çin öne çıktı. Eskiden dünyanın en büyük on şirketini saydığınızda beş tanesi ABD, bir Japon, iki İngiliz, bir Alman çıkardı. Şimdi ise yarısı Çinli.

Amerika, 2008’de mortgage kriziyle patlak veren durumu 4 trilyon dolar basarak kontrol edilebilir hale getirdi. 2019’da tekrar para bastı, 2020’de pandemi ile birlikte bu rakam 9 trilyon dolara çıktı. Sadece ABD değil; AB, Japonya gibi Atlantik sistemi ülkeleri artık üretememeye başladı. Sistem saldırgan, hegemonyasını kurmak için müthiş harcamalar yapıyor ama vergi toplayarak bunu finanse edemediği için sürekli borçlanmaya ve para basmaya ihtiyaç duyuyor.

Türkiye’ye dönersek; Türkiye’de çok önemli bir girişimci potansiyeli var. Türkiye’de işçi sınıfı da çok önemlidir. Bizde yukarıdan bu yana yetişmiş, disiplinli bir işçi potansiyeli var. Bu, Türkiye’deki sanayinin gizli gücüdür. Rusya gibi doğal kaynak zengini ülkelerin aksine Türkiye, doğal kaynak tembelliğine sahip olmadığı için kendi girişimci dinamiğini geliştirmiştir.

Ayrıca Türkiye’nin çok ciddi bir mali gücü var. Türkiye’de üretilip yurt dışına kaçırılan yaklaşık 500 milyar dolar olduğu tahmin ediliyor. Bunun yanında yastık altında yaklaşık 4 bin ton altın var; parasal değeri 350 milyar dolar civarında. Eğer bu insanlar sistemin geleceğine güven duyarlarsa, bu kaynaklar ekonomiye kazandırılabilir. Türkiye’nin sahip olduğu gizil gücün ne kadar büyük olduğunu anlatmaya kelimeler yetmez. Bakın, Çin Halk Cumhuriyeti bir mucize yarattı. Size bir iddiada bulunayım: Türkiye, doğru bir iktidarla yönetilmeye başlandığı an, Çin’in mucizesi unutulur. Türkiye’de hem insan kaynağı hem de doğal kaynaklar bakımından müthiş bir birikim var.

Türkiye; 2018’deki Rahip Brunson krizini, 2020 pandemi sürecini, ardından gelen dünya enerji krizini yaşadı. Özellikle 2022’deki krizi en ağır hisseden ülkelerden biri olduk; bunun sebebi cari açık veren bir ülke olmamızdır. Üstüne üstlük bu yılın başında 11 ilimizi yıkan deprem felaketini yaşadık. Bu kadar arka arkaya felaket yaşayan bir ülke olmasına rağmen Türkiye hâlâ %4 büyüyor. Sanayi tarafında ufak bir durgunluk olsa da büyüme yönelimi daha çok hizmetler sektörü kaynaklı. Gelir dağılımında müthiş bir bozulma var, bunları bir yana koyabiliriz; ama bu ülke hâlâ dünya ortalamasının üstünde büyüyor.

Bugün Türkiye’yi yönetenler, özellikle 14 Mayıs seçimlerinden sonra Atlantik sistemiyle yakınlaşma seçeneğini tercih etseler de, bu kadar kötü yönetilmeye rağmen Türkiye’nin hâlâ büyümesi, o gizil gücün mevcut olduğunu gösteren çok önemli bir göstergedir. Halk arasında bu durum, “Yahu Türkiye bir türlü bitmedi, tükenmedi” şeklinde ifade edilir. Bunun nedeni, Türkiye’deki ciddi potansiyel ve büyük kaynaklardır.

IMF, OECD, Dünya Bankası ve Standard Chartered gibi dünyayı yakından takip etmek zorunda olan kurumların tahminleri oldukça kritiktir. Genel başkanımızın da belirttiği gibi, bu kurumlar dünya pazarlarına yatırım yaptıkları için gerçekçi verilerden yola çıkmak zorundadırlar. Sözü uzatmayayım; Vatan Partisi’nin “Üretim Devrimi” programı altında yönetilen bir Türkiye, büyük mucizeler yaratma yeteneğine sahiptir. 1930’lu yıllarda dünya ekonomik krizle boğuşurken Türkiye Cumhuriyeti’nin 1932-1939 yılları arasında dünyada en çok kalkınan iki ülkeden biri olması bunun kanıtıdır. O dönemde dünyada açlık sorunu varken Türkiye’de bu sorun yoktu. Türkiye’nin geleceğinin çok parlak olduğuna ve bunun ancak doğru bir yönetimle mümkün olacağına inanıyorum.

***

(Moderator: Biz teşekkür ederiz. Son turda şunu konuşalım: Bu para nasıl içeri döner? Hangi somut önlemleri almak lazım? Yastık altındaki tasarruflar nasıl yatırıma döner? Sayın Ercan Enç, siz bu tabloyu nasıl açıklıyorsunuz?)

Sayın Enç: Başkanım başta olmak üzere, izleyicilerimize saygılar sunuyorum. Tartışmanın daha iyi anlaşılması için Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH) tanımından hareketle, bunun neyi ölçüp neyi ölçmediğini ve büyümenin ne anlama geldiğini açıklamak istiyorum. Ardından, bu verilerin uluslararası karşılaştırmalarda ortak bir para birimine (dolara) dönüştürülürken nasıl çarpık sonuçlar çıkardığına, satın alma gücü paritesine ve oradan çıkardığım politik sonuçlara değineceğim.

GSYH; ülke içindeki üretim faktörleriyle üretilmiş, ticarete konu olan ve kayıt altına alınmış mal ve hizmetlerin parasal ifadesidir. Bu tanımdaki üç unsur çok önemlidir. Birincisi, “ülke içindeki üretim faktörleri” ifadesidir; burada emeğin veya sermayenin milliyeti önemli değildir. Yani üretim Türkiye’de yapılıyorsa yabancı sermaye de yerli sermaye de bu tanıma girer. Bu çerçevede yerli, yabancı veya göçmen ayrımı yoktur.

Sosyal medyadaki sığınmacı karşıtlığına gelecek olursak; bu insanlar sadece hükümetin yardımlarıyla yaşamıyor, üretim faaliyetinde bulunuyorlar. Erzurum’da, Van’da veya Bilecik’te çobanlık yapan yabancı uyruklu kişiler olmasa hayvancılığımız çöker; eti bin liraya bile yiyemeyiz.

İkincisi, “ticarete konu olan” kısmıdır. Tonlarca domates veya limon üretilse de, bunlar piyasaya çıkmayıp dökülüyorsa GSYH’ye dahil edilmez. Üçüncüsü ise “kayıt altına alınan” kısmıdır. Mal ve hizmetler üretilip ticarete konu olsa bile kayıt dışıysa, GSYH olduğundan küçük görünür. Dolayısıyla GSYH büyümesi, ülkenin feodal artıklardan ne kadar arındığını ve piyasa ekonomisine ne kadar entegre olduğunu gösterir. Ancak bu veri, gelir dağılımını veya üretim faktörleri arasındaki bölüşümü (ücret, faiz, kâr, rant) göstermez.

Türkiye ekonomisi büyüyor, 2023 büyüme tahminleri %3.6’dan %4’e revize edildi. Ancak bölüşüme baktığımızda, ücretlerin milli gelirden aldığı payın düştüğünü görüyoruz. Kayıt dışı ekonomi enflasyonla birlikte artar. Türkiye’de yapılan çalışmalarda kayıt dışılığın %30 civarında olduğu tahmin ediliyor. Eğer bu kısım kayıt altına alınsaydı, GSYH’miz mevcut üretimimiz hiç artmadan üçte bir oranında daha büyük görünecekti. Gerçek ücretler de kayıtlı olandan çok daha farklıdır; Türkiye’de aslında ücretlerin çoğu asgari ücret seviyesinde değildir, asgari ücret beyanı genellikle kayıt altındaki kısımla ilgilidir.

(Moderator: Sayın Enç, kısa bir ara vermek zorundayız. 50 saniye sonra devam edeceğiz.)

(Moderator: Evet Sayın Enç, kaldığımız yerden devam edelim.)

Dediğim gibi, GSYH büyümesi kapitalizmin gelişmesini gösterir ama bu her zaman ihtiyaçlarımızın daha iyi karşılandığı anlamına gelmez. Eskiden evde üretilen (kazak örme, salça yapma, reçel yapma) veya evde alınan hizmetler (berber yerine evde tıraş olma) milli gelirde görünmüyordu. Kapitalizmin gelişimiyle bunlar piyasaya taşındı. Şimdi kuaföre, berbere gidiyoruz; bu da GSYH’yi şişiriyor.

Uluslararası karşılaştırmalara gelince; her ülke GSYH’sini kendi para birimiyle hesaplıyor, karşılaştırma için dolara çeviriyoruz. Ancak bu, parite farkları nedeniyle hatalı sonuçlar verebiliyor. Örneğin, Avrupa’ya avro ile ihracat yapıyorsunuz, bunu dolara çevirince avro/dolar paritesi nedeniyle rakam olduğundan küçük veya büyük görünebiliyor. Türkiye ekonomisinde de 2002’den sonra kurdaki değişime rağmen ihracatın artması gibi, ders kitaplarındaki teorilerle gerçek hayatın uyuşmadığı durumlar yaşanmaktadır. Hani “kur düştüğü zaman ihracat azalır, kur arttığı zaman ihracat artar” denir ya; bakın, Türkiye’de kur düşüyor ve ihracat artıyor. Bunu açıklamamızı isterlerdi. Aslında buradaki teori yanlış değildi; Türkiye dolar bazında ithalat yapıp avro bazında ihracat yapıyordu. Avro da dolar karşısında değer kazanıyordu. İlk çıktığında bir avro 0,80 dolarken 1,47’lere kadar çıktı. Dolarla ithalat yapıp avro ile ihracat yaptığınızda tabii ki ihracatınız artıyor, burada kazançlı çıkıyorsunuz. İşte avro ile dolar arasındaki parite değişimi budur. Bu nedenle diyorum ki, dünya ekonomisindeki bu büyüklükleri dolar yerine avro olarak hesapladığınızda farklı sonuçlar ortaya çıkar. Ancak dünyada sanki her şeyi dolar üzerinden hesaplamak zorundaymışız gibi bize dayatılan bir sistem var, biz de dolar üzerinden hesaplıyoruz.

Şimdi, büyümemizi hesaplarken ne yapıyoruz? İki yıl arasındaki gayrisafi yurtiçi hasılaya bakacak olursak; bir, ürettiğimiz mal ve hizmetlerin miktarı artıyor; iki, fiyatlar artıyor. Dolayısıyla cari fiyatlarla, yani o yılların fiyatlarıyla hesaplanan verileri karşılaştırarak “ne kadar büyüdük” diyemeyiz. Çünkü bunun içerisinde hem reel büyüme hem de fiyat artışı var. Mal ve hizmetlerdeki miktar bazlı büyümeyi bulmak için deflatör denilen yöntemle, yani fiyat artışlarından arındırarak sabit fiyatlarla “şu kadar büyüdük ya da küçüldük” diyoruz.

Ancak dolara çevirirken ne yapıyoruz? Kritik nokta buradadır. Cari fiyatlarla hesaplanmış gayrisafi yurtiçi hasılayı o yılın ortalama döviz kuruna bölüyoruz. Şayet kur da enflasyon kadar artmış olsaydı, dolar cinsinden büyüme ile TL cinsinden büyüme aynı olacaktı. Çünkü dolar enflasyon oranında artmış olsaydı, gayrisafi yurtiçi hasıladaki fiyat artışları bu artışla telafi edilecekti ve ikisi birbirine eşit olacaktı. Ama anahtar nokta burası; kurdaki artış ile ülke içerisindeki fiyat artış oranı arasındaki fark karşımıza garip sonuçlar çıkarıyor.

Örneğin; 2003 yılında ekonomimiz TL bazında %5,8 büyürken dolar cinsinden %30,9 büyüdü. 2004 yılında TL bazında %9,8, dolar bazında %29,9; 2005 yılında ise TL bazında %9, dolar bazında %23,9 büyüdük. Peki, dolar bazındaki bu büyüme bizim gerçek durumumuzu gösteriyor mu? Eğer gerçeği bilmeden bakarsanız, kurdaki artışın fiyat artışının altında kaldığını sanırsınız. Hatta o yıllarda kur artmamış, aksine düşmüştü. Bir ara “1 dolar 1 TL olacak” deniyordu ve halkımız buna seviniyordu. Oysa bu korkunç kötü bir şeydir; ülke ithal mallarına boğulur. Dolayısıyla mesele “kur yükseldi, paramız pul oldu” değil, bizim savunmamız gereken “gerçekçi kur politikası” meselesidir.

2002 ile 2008 yılları arasına bakalım. Dolar bazında ekonomi %220 büyürken, TL bazında sadece %43,3 büyümüşüz. İkisi de gerçektir ancak dolar bazındaki büyüme ekonomimizin gerçek gücünü göstermez. Dolayısıyla dolar bazındaki o %220’lik büyümenin bir anlamı yoktur.

2013 yılından bugüne bakarsak; 2013, dolar bazında gayrisafi yurtiçi hasılamızın en yüksek olduğu (957 milyar dolar) yıldı. O yıldan itibaren ekonomi TL bazında sürekli büyüdü, hiç küçülme olmadı. Ancak 2022’ye gelindiğinde dolar bazında 905 milyar dolara düştük. Bazı siyasi sözcüler “2013’ten 2022’ye Türkiye yerinde saymıştır” diyor. Bu rakamlara bakarsanız söylenen doğrudur ama TL bazında bakarsanız, Türkiye o süreçte %53,8 büyümüştür. Gerçek üretim gücümüzü gösteren şey TL bazındaki büyümedir.

Sonuç olarak, cari döviz kuruyla dolara dönüştürme yöntemi ne bizim ekonomimizi ne de dünyadaki hiçbir ekonomiyi doğru göstermez. Bizim ekonomimiz büyüyen bir ekonomi; ancak her on yılda bir büyümeden sonra kur kaynaklı bir küçülme yaşıyoruz. Bu oynaklığı dünyanın başka hiçbir yerinde görmezsiniz. Aslında gayrisafi yurtiçi hasılamızın olduğundan çok daha fazla olduğunu düşünüyorum; kayıt dışı ekonomi ve satın alma gücü paritesi hesaba katıldığında Türkiye dünya sıralamasında 12. veya 13. sıradadır.

Satın alma gücü paritesine baktığımızda ise Türkiye, dünya genelinden bakıldığında oldukça ucuz bir ülkedir. Yani 27 lira olan doları 9 liraymış gibi düşünürseniz, Türkiye’de üretilen mal ve hizmetlerin aslında çok daha büyük bir değeri olduğunu görürsünüz. Bulgarların veya Yunanların alışveriş için Türkiye’ye gelmesinin sebebi de budur. Türkiye’de turizm yabancılar için ucuzdur; Türk vatandaşları için ise durum tam tersidir.

Sözlerimi toparlayacak olursam; kapitalizmin temel yasası “dengesiz gelişme yasasıdır”. Bir takım güçler batarken bir takım güçler yükselir. Bu işleyen süreç içerisinde Türkiye de vardır. Yeter ki doğru, milli ve kamucu bir ekonomik sistemi gerçekleştirebilelim. Sayın Latifoğlu, sizin ekleyeceğiniz bir şey var mı bu konuda? Bu hesaplama konusundayım. O zaman bazı sorular geldi. 22 yıllık AK Parti iktidarı var, ben toparlayarak soruları bir araya getirip sormak istiyorum: Türkiye’yi bunlar yükseltiyor mu? “Bu kriz üretim devrimiyle aşılacak” diyordunuz. Eğer AK Parti iktidarı Türkiye’yi yükseltiyorsa, o zaman neden değişsin? “Sistemde bir çıkışsızlık var, sistem bitti” deniyordu. Oysa Türkiye’nin önünde 5 yıl sonra müthiş bir gelişme olduğu söyleniyor. Bu ikisi çelişmiyor mu?

Bir diğer soru da bununla ilişkili: Türkiye, 1930’da yani 7 yıl içinde 5. sıraya fırlayacak olduğuna göre, bu hızla gelişen bir ülkede devrim ihtiyacı ortaya çıkar mı? Ya da Türkiye bir devrim sürecine girecek boyutta çelişkiler içindeyse, öngörülen hızlı gelişmeyi nasıl başaracak? Yani 2030 yılına uzanan süreçte devrimin yeri nedir?

Çok güzel sorular; bence asıl bunları konuşmamız lazımdı. Bu sorulara iki cevap vereceğim ve onları sonra açacağım. Birincisi; Türkiye, AK Parti’nin politikalarına ve 1980’de yürürlüğe giren dünya ekonomisiyle bütünleşme programına rağmen büyüyor. Türkiye’nin öyle bir büyüme potansiyeli var ki, atın üzerine 50-60 kiloluk bir joker de koysanız, 120 kiloluk bir korsan da bindirseniz o at koşar. Türkiye’nin büyümesini bir at gibi düşünürsek; Turgut Özal, Tansu Çiller ve Tayyip Erdoğan’la o atın sırtına 150 kilo yük bindirdiler ama o at yine de koşuyor. Birinci sorunun cevabı bu.

İkinci soru; devrim niçin lazım? O 150 kiloyu atın sırtından indirip atın daha hızlı koşmasını, Türkiye’nin daha çabuk büyümesini ve daha önemlisi, büyüyen Türkiye’nin refahının adil bir şekilde paylaşılmasını sağlamak için devrim lazım.

Sayın Prof. Dr. Ercan Enç benim çok değerli bir arkadaşımdır; onunla Söke dağlarında 26-30 kilometre beraber yürümüştük. Onun söylediklerine katkı olarak şunu ifade edeceğim: Türkiye’nin milli gelirini dolar üzerinden ifade ettiğinizde, hesaba girmeyen değerler vardır. Ailelerimizin birçoğu buğday üretir; bir kısmıyla un ve ekmek yapar. Bunlar piyasaya çıkmadığı için milli gelir hesabına girmez. Evinin altında ahırı olan, sütünü içip peynirini ve yoğurdunu yapan bir çiftçi için de aynı durum geçerlidir. Piyasaya girişin az olduğu ülkelerde milli geliri sadece dolar üzerinden hesaplarsanız, o ülkeler daha az gelişmiş görünür. Ercan Enç arkadaşımız bunu çok güzel anlattı.

Örneğin, bazı hesaplarda kayıt dışı ekonomi de hesaba katılıyor. Evde pişirilen ekmek veya KOBİ’lerin (yüzde 99’u KOBİ’lere dayanıyor) kriz anındaki üretimleri gerçek refah faktörleridir. Dünya ekonomisinin büyümesine katkı tahminlerinde, Türkiye’nin Çin, Hindistan ve ABD gibi ülkelerin ardından ilk sıralarda yer alması, Türkiye’de üretilen bir refahın varlığını kanıtlıyor.

Ülkelerin kıyaslanmasındaki temel problem şudur: Ülkeler sadece buğday veya çelik üretmiyor. Hizmetler, enerji ve daha birçok sektör var. Peki, bu farklı değerleri nasıl toplayacaksınız? İşte orada Ricardo ve Marx devreye giriyor. Bir malın değeri, içinde sarf edilen ortalama toplumsal emektir. Ancak piyasada dolar mı, avro mu yoksa Türk Lirası mı kullanılacak konusunda ortak bir ölçüt bulamıyorsunuz. Bu yüzden “satın alma gücü paritesi” devreye giriyor. IMF, Dünya Bankası ve OECD gibi kuruluşlar, ülkelerin gerçek üretim miktarlarını bu pariteyle ölçerek nesnel bir ortak ölçüt üretmiş oluyorlar.

Şimdi gelelim sizin iki sorunuza. Türkiye’nin geliştiği doğru, ama bu gelişme 1980’den beri boğuluyor. Türk Devrimi’nin yarattığı bir insan birikimi var; nitelikli işçisi, mühendisi, araştırmacısı, üniversitesi… En büyük üretici güç insandır. Gelişmeyi yaratan o Türk insanıdır. Ancak o üretici gücü dizginleyen bir program var. At koşuyor ama sırtındaki binici (Özal, Çiller, Erdoğan) dizginleri çekiyor. Türkiye, 500 milyar dolarlık muazzam bir değer tasarruf ediyor ancak yöneticiler bunu yatırıma dönüştüren bir siyaset izlemiyor. Yastık altındaki altınlar, fabrikada makine üretiminde sarf edilen emeğin karşılığıdır. Bunlar yatırıma dönüşmüyor çünkü izlenen ekonomi politikaları; faize, borsa vurgununa ve dış rantlara odaklanıyor.

Özetle; Türkiye ekonomisi, tepesindeki binicilere rağmen gelişmiştir. Eğer dizginler kamucu, planlı ve halktan yana bir programın elinde olsaydı, rakamlar çok daha ileride olur ve elde edilen gelişme halka adil bir şekilde yansıtılırdı.

Devrim konusuna gelince; devrimler her şeyin battığı yerlerde değil, üretim ilişkilerinin potansiyeli boğduğu yerlerde olur. Bir kazanın içinde ısınan su gibi; bir potansiyel var ve bu potansiyel, üzerindeki baskıyı patlatıyor. Eğer bir ülkede büyüme potansiyeli varsa, asıl devrim orada olur; çünkü o potansiyeli gemleyen üretim ilişkileri mevcuttur. Çin ve Rusya örneklerinde olduğu gibi, devrimler o gizil gücün zincirlerini kırarak azami büyümeyi sağlamıştır. O potansiyel; o gemleri, o zincirleri kabul etmez, ona katlanmaz ve o zincirleri kırıp gider. Ama zinciri kırmak için bir potansiyel lazım. Bakın, bu çok önemli. Yani demek ki büyüme potansiyeli olan ülkelerde devrim oluyor; Rusya gibi, Çin gibi, Türkiye gibi. Onun için şu rakamlar… Çin birinci sırada gidiyor; devrimle birinci sırada gidiyor. O büyüme, aynı zamanda Çin’deki devrimi sürdüren bir etkendir. Hindistan da aynı şekilde; İngiliz sömürgeciliğine karşı bir kurtuluş hareketi yürütmüştür. Hindistan’ın ekonomisine baktığımız zaman başından beri halkçı, devletçi, Atatürkçü bir ekonomi modeli görürüz. O sayede Hindistan fakirlikten kurtuldu ve bugün devam edebiliyor.

Aynı şeyi Türkiye’nin geleceği açısından da söyleyebiliriz. Türkiye 1980’e kadar kamu ekonomisi önderliğinde, çiftçiyi ve tarımı destekleyerek, planlı bir şekilde geldi. 1980’den sonra Turgut Özal ile onu boğan bir program devreye sokuldu. Ama Türkiye’nin öyle bir birikimi var ki; Türk devrimiyle yarattığı insan birikimi, üretici güç birikimi öylesine güçlü ki bu zincirleri kırıp parçalayacak. İşte bunun adı devrimdir ve Türkiye o noktaya gelmiştir. Bugün Türkiye’deki çarpışmayı kısaca ifade edersek, üretici güçleri geliştiren bir program ile üretici güçleri boğan program arasındaki çatışmadır. Mevcut ekonomi ilişkileri üretici güçleri boğmaktadır.

Mesela biz “500 milyar doları Türkiye’ye getireceğiz” diyoruz. Bu, mevcut üretim ilişkilerine bir müdahaledir. Birinin mülkiyeti var, “Serbest dünya ekonomisi var, ben bunu Londra Bankası’na yatırırım” diyor. Hayır, yatıramazsın; onu buraya getireceksin. Plan dahilinde, sana gösterdiğimiz yere yatırım yapacaksın. İşte bu bir irade meselesidir. Ancak bu, mülkiyet özgürlüğüne ve üretim ilişkilerine bir müdahaledir. Aynı şekilde borsa vurgununa giden kaynaklara veya faize müdahale etmek de ekonomi ve üretim ilişkilerine müdahaledir. Yastık altındaki altınlar için de durum aynıdır; “Altınlar yastık altında kalsın” derseniz Türkiye yeterince büyüyemez. Sayın Erdoğan’ın “Ey vatandaşım, altınları getirin bankaya” demesiyle olmaz; öyle kurallar koyarsınız ki insanlar tıpış tıpış o altınlarını, dövizlerini getirip Türk lirası ile değiştirmek durumunda kalırlar. Bu halk için, kamu için ve Türkiye’nin bekası içindir.

Aynı şekilde, Vatan Partisi’nin önerdiği “kira fiyatlarını dondurma” fikri de üretim ilişkilerine bir müdahaledir. Serbest piyasa ekonomisinde kiralar %100, %300 artabilir ancak “Arttıramazsın” dediğiniz anda mülkiyet ilişkilerine müdahale etmiş olursunuz. Çiftçiyi desteklemek de böyledir; topladığınız vergileri üretim yapsın diye çiftçiye aktarırsınız. Türkiye, mülkiyet ilişkilerine müdahale etmeden bu darboğazdan çıkamaz. Özel mülkiyeti kaldırmaktan bahsetmiyoruz; ancak “Altta kalanın canı çıksın” diyen sınırsız liberalizm veya neoliberalizm Türkiye’yi tıkamıştır.

Bugün dolar, borsa vurgunları havada uçuşuyor. Serbest piyasada bunlar meşru görülebilir ama rasyonel bir kapitalizmde kaynakların verimliliğe göre dağılması gerekir. Emperyalizmle birlikte kapitalizm mafyalaşmış ve aşırı noktalara savrulmuştur. Türkiye, emekçi ve millet yararına bu serbest piyasaya sınırlar getirmeden darboğazdan çıkamaz. Korkarsanız traktörünüze mazot koyamaz, tırınıza benzin alamazsınız. Devrim; traktöre mazot, üreticiye ucuz gübre, sanayiciye düşük faizli kredi demektir. Türkiye’de devrim; dolar vurguncusundan, faizciden yana değil, üreticiden yana olacaktır.

Dış krediye karşı değiliz; ancak bu kredi milletin ve milli ekonominin menfaatine kullanılmalıdır. Turgut Özal’dan bu yana dış borç alındı ama üretime yönlendirilmedi, eşe dosta dağıtıldı. AK Parti de aslında o 12 Eylül ekonomi politikalarının çocuğudur. Türkiye’de devrim potansiyeli vardır. OECD, IMF ve Dünya Bankası verileri Türkiye’nin birikimini doğruluyor. Eğer bu kurumlar Türkiye’nin 2030’da 5. ekonomi olacağını öngörüyorsa, bu potansiyel gerçektir.

İşsizlik nasıl çözülecek? Yatırım demek istihdam demektir. Yabancı bankalarda yatan 500 milyar dolar Türkiye’ye geldiğinde, 1 milyon insan çalışacak; bardak, gözlük, kalem, buğday üretecek. “Hazine boş” diyorlar, oysa hazineyi boşaltanlar bu kaynakları yurt dışına kaçıranlardır. Doğru vergi sistemi ve kamu iktisadi teşekkülleriyle yapılacak planlı yatırımlar, Türkiye’nin kendi hazinesini tekrar ayağa kaldıracaktır.

Borsaya gelince; evet, bu bir realitedir ve halkımız yatırım aracı olarak kullanmaktadır. Ancak küçük yatırımcılar için uyarım şudur: Kulaktan dolma tüyolarla hisse senedi almasınlar; bilançoyu, değerlemeyi öğrensinler. Yabancı oyuncuların ekonomiye müdahalesine gelince; yabancı yatırımcı kötü değildir ancak süreç mutlaka kontrol altında olmalıdır. Döviz piyasasını hariç tutarsak, hisse senedi piyasaları şu an piyasayı domine edecek güçte değil. Yatırımcı sayısı ve özellikle yabancı yatırımcı sayısı oldukça azaldı. Şu anda Türk portföy yönetim şirketleri, bankalar ve aracı kurumlar daha etkin. Dolayısıyla o aşamada değiliz; ancak ileride o aşamaya gelindiğinde —geçmişte 2011, 2012, 2013 dönemlerinde yabancıların daha ağırlıklı ve etkili olduğu gibi— yine benzer bir durumla karşılaşabiliriz. Bununla ilgili sınırlı işlem yapma, açığa satış veya gün içi işlemlerin kısıtlanması gibi önlemler alınabilir.

Yabancı yatırımın gelmesi kötü bir şey değildir. Kötü olan, sıcak paraya reel faiz verilmesi, yani enflasyonun üzerinde bir faiz oranı uygulanmasıdır. Bu, ülkemizin kaynaklarının doğrudan dışarıya aktarılması demektir. Türkiye geçmişte bunu ne yazık ki çok yaptı. Şu anda uygulanan ortodoks politikalar da tekrar bu yöne doğru gidiyor; adım adım faizler artırılıyor. Eğer bu politikalar devam ettirilirse, muhtemelen enflasyona çok yakın ya da üzerinde bir reel faize doğru gideceğiz. Bu durum hem ekonomiyi kilitler hem de faiz üzerinden Türkiye’nin kaynaklarının yabancıya aktarılmasına neden olur ki bunun hiçbir rasyonalitesi yoktur.

Diğer taraftan, borsanın şirketler ve KOBİ’ler tarafından bir enstrüman olarak kullanılması teşvik edilmelidir; çünkü bu, bankalara alternatif bir kaynaktır ve üretime güç katar. Aşırı spekülatif ve manipülatif hareketlerin engellenmesi adına daha sıkı düzenlemeler yapılabilir ancak yerli yatırımcının katılımı ve şirketlerin halka açılması mutlaka desteklenmelidir.

Ekonomi alanında pek çok şehir efsanesi var. Bunlardan biri de “serbest piyasa” kavramıdır. Dünyada ne Amerika’da ne de Avrupa Birliği’nde serbest piyasa vardır; orada aşırı tekelleşmiş oligopol yapılar ve onların kontrolü altında piyasalar mevcuttur. Bu durum hem finansal hem de reel piyasalar için geçerlidir. Neoliberallerin artık bu ezberleri bırakması gerekir. 1970’lerden, 80’lerden beri faiz artırarak enflasyonu düşürme ve serbest piyasa takıntısıyla hareket ediyorlar ancak sürekli duvara çarpıyorlar. Aynı hatayı tekrar tekrar yapmak bizi kötü bir yere götürüyor. İktidarın yine aynı neoliberal politikalara dönmesi büyük bir hatadır; Türkiye’yi zaafa uğratan bu politikalardan bir an önce vazgeçilmelidir.

Dünyadaki bu oligopolleşme süreci sermaye birikimiyle daha da katılaşmış durumda. Ancak bir umut ışığı var: BRICS ülkelerinin yükselişi bu sistemi yavaş yavaş kırıyor. Bu hem finansal hem de reel piyasalarda görülüyor. İnsanlık ve Türkiye adına bir umut var. Dünyadaki değişim tıkanan ülkelerden değil, Çin, Hindistan ve Endonezya gibi kamucu, planlı ve halkçı ekonomiyle büyüyen ülkelerden geliyor.

Borsa konusunda şunu da eklemek gerekir: Borsa iki türlüdür. Biri İstanbul Borsası’nda gördüğümüz gibi “havadan para kazanma” mekanizmasıdır; diğeri ise yatırım için sermaye biriktirme aracıdır. Biz borsaya karşı değiliz, ancak borsayı düzenlemek zorundayız. Örneğin, yabancı sermaye geldiği zaman Çin Halk Cumhuriyeti’nin yaptığı gibi, paranın yatırıma dönüşmesi için 3-5 yıl gibi bir süre kalma zorunluluğu getirebiliriz. Bir gecede girip çıkan, dolar-TL oyunlarıyla piyasayı manipüle eden sermayeye izin vermemeliyiz.

Ayrıca, Merkez Bankası’nın müdahale etmemesi gerektiği söylemi de çok tehlikeli bir şehir efsanesidir. Dünyada hiçbir merkez bankası “serbest” değildir; Japonya’dan Çin’e, Avrupa’dan Amerika’ya kadar her merkez bankası milli ekonomisini korumak için piyasaya müdahale eder. Merkez bankası, devletin para piyasalarına müdahale etmek için kurduğu en temel milli kurumdur. Merkez bankasını hükümetin denetiminden çıkarmak, onu özelleştirmek veya yönetemez hale getirmek, geminin dümensiz bırakılması demektir. Vatan Partisi yönetiminde Merkez Bankası, milli ekonominin gelişmesine, yatırımın ve istihdamın artmasına hizmet edecek şekilde yönetilecektir.

Son olarak, Çin’in para değerini ihracat odaklı yönetmesi gibi esnek politikalar uygulanabilir; bazen devalüasyon bazen de değer kazandırma gerekebilir. Bu, tamamen ekonominin o anki ihtiyacına bağlıdır. Ayrıca, yapay zekanın sınıfsız bir topluma gidişte önemli bir rol oynayacağını düşünüyorum; ancak bu konuyu başka bir programda detaylıca ele almalıyız. 1930’larda 5. büyük ekonomi olma hedefi ve bugünkü emekli maaşları konusuna gelince; bizim asıl üzerinde durmamız gereken konu, üretimi güçlendirecek faktörlerin nasıl ve ne derece etkili olduğudur. Eğer 2030’da büyük bir ekonomi olmayı hedefliyorsak, üretimi artıracak ve bu üretimi adil paylaşacak politikaları hayata geçirmemiz şarttır. Üretimin önünü açacak olan güçler iktidara geldiğinde, bu çoğalan üretimin adil olarak dağıtılmasını da sağlayacak güçlerdir. Çünkü bunlar paket program şeklindedir. Üretimin önünü tıkayan unsurların temel nedeni, üretilenin adil dağıtılmasını engellemektir. Üretimin önünü açacak unsurlar, aynı zamanda üretilenin adil dağıtılmasını sağlayacak olanlardır. Bunu çok net bilmek gerekir.

Çin’de devrimi yapan köylülüktür; çünkü köylü üreticiydi. Mustafa Kemal’in 1920 veya 1922 yılındaki meclis açılış konuşmasında ifade ettiği gibi: “Türkiye’nin efendisi üreten köylüdür.” Mustafa Kemal devrimi üreten köylüyle gerçekleştirdi. Halkı ayaklandırdı ve devrime kalktı; zaten bu yüzden devrim başarılı oldu. Çin Halk Cumhuriyeti’nde de devrim, üreten köylüyü ayaklandırarak ve ona toprak dağıtarak gerçekleşti. O dönem Çin’de köylüye müthiş bir şekilde toprak dağıtıldı ve bu durum üretimi artırdı. İktidara gelenler, üretimin önünü köylüyle birlikte açtılar. 10 tane askerle veya 10 tane aydınla devrim ne Türkiye’de ne de başka bir yerde olur. Devrim, halkın katılımıyla ve halkla birlikte yapılır. Üretici güçlerin önünün açılmasıyla refah da adil bir şekilde dağıtılacaktır; çünkü üretici güçlerin önünü açanlar emekçiler olduğu için, artan üretimin paylaşılmasında “Biz de varız” diyeceklerdir. Yani İstiklal Savaşı’na katılan çiftçi veya Çin’de devrime katılan köylü; devrimden sonra köyüne dönüp kerpiç evine girerek yönetimi başkalarına bırakmayacaktır. Sonuç itibarıyla devrimi yapan ve üretimi artıran güçler, aynı zamanda o üretimin adil bir şekilde paylaşılmasını sağlayacak güçlerdir. Bu bir paket programdır.

Atatürk devrimi de bir köylü devrimidir. Yakup Kadri’nin romanındaki Mihalıççık’ta bitini ayıklayan köylü, silaha sarılıp cepheye koştuğu için bu devrim gerçekleşmiştir. 1925 yılında Aşar vergisinin kaldırılması, Türk devriminin ekonomideki en büyük olayıdır. O dönemde Atatürk’e “Devletin gelirlerinin yarısını yok ediyorsun” dediler; ancak Atatürk Aşar’ı kaldırarak üretime ivme kazandırdı ve üretim artınca devletin geliri de arttı. Aşar’ın kaldırılması üretici güçlerin önünü açan, onları özgürleştiren ve ateşleyen muazzam bir olaydı. Ardından Köy Enstitüleri, Halkevleri gibi kurumlarla köylünün siyaset ve ekonomi alanına girişi sağlandı. Türk devrimi bir köylü devrimi, İttihat ve Terakki dönemi ise bir esnaf ve köylü devrimidir. Bugün yapılması gereken de budur: Üretici güçlerin zincirlerini kırmak; esnafın, çiftçinin, sanayicinin önündeki engelleri temizlemek.

Enerji meselesi hem iç hem de dış politikayla çözülür. Kısa vadede Türkiye’nin tek başına yeterli enerji sağlaması mümkün olmasa da, komşularımızdan enerji fışkırıyor: İran, Azerbaycan, Rusya, Irak ve Suriye. Eski Merkez Bankası ve Halk Bankası yöneticilerinin döneminde Türkiye, İran ile mal takasıyla ticaret yapıyordu. Amerikan yaptırımlarına rağmen, İran bankalarının hesapları Halk Bankası’ndayken Türkiye, İran’dan akaryakıt ve doğal gaz alıyor, karşılığında mal satıyordu. Bu yöntemle İran ile ticaret hacmi 15-20 milyar dolara çıkmıştı. Bugün ise bu rakamlar çok daha düşük. Rusya’dan aldığımız petrolün bize pahalı satılması olayını geçiyorum; İran ile aynı o dönemdeki politikaları izleyerek döviz harcamadan enerji bulma şansımız var. Ancak bunun için bağımsız bir siyasi irade gerekir. İran’a, Rusya’ya sırtını dönersen; ne Doğu Akdeniz’i ne Kıbrıs’ı savunabilirsin, ne de sanayine enerji bulabilirsin. Ukrayna’ya İHA satmak gibi küçük hesaplarla bu işler yürümez. Türkiye’nin dış politikası kökten yanlıştır.

Emekli maaşları ve memur maaşları konusuna gelince; rakamları sürekli artırarak enflasyonun peşinde koşmakla mesele çözülmez. Esas olan enflasyonu durdurmaktır. Mevcut durumda enflasyonu durdursanız bile tek bir maaşla geçinmek zordur. Gerçek çözüm, haneye giren gelir sayısını artırmaktır. İşsizliğe son vererek, aile içindeki bireyleri üretime katarak refah sağlanır. Emeklinin en büyük vaadi, evladına iş bulmaktır. Toplam geçim üretimle sağlanır; üretimi artırıp adil paylaştırdığınızda sorunlar çözülür. Üretimi artırmadan verilen tüm vaatler, enflasyonla geri alınacak ve halkı aldatmaya yönelik olacaktır. Ayrıca vergi sisteminin de adil hale getirilmesi, dolaylı vergilerin düşürülüp doğrudan vergilerin artırılması gerekir. “Vergiyi tabana yaymak” söylemi artık eskimiştir; bugün yapılması gereken adaleti sağlamaktır. Özetle; büyümek isteyen Türkiye, kabına sığmayacak, üretecek, büyüyecek ve bölüşüm ilişkilerini düzeltecektir. Bu programdan aldığımız en güzel haber bu oldu. Bu devrimi yapacak olan güçlü bir iktidar oluşacaktır; bu da kaçınılmazdır. Çünkü Türkiye’nin muazzam bir potansiyeli var ve kimse bu potansiyeli zincire vuramaz. “Kopar zincirlerini Gül Sarı!” Gül Sarılar koparsın, ondan sonra arkasından diğerleri de gelir.

Efendim, çok teşekkür ederim. İzmir, Ankara ve stüdyomdaki çok değerli konuklarım; ekonomik dersi oldu, çok güzel. Yolumuz açık olsun.

Paylaş