Çıkış Yolu • 13.09.2023

Çıkış Yolu • 13.09.2023

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, bir “Çıkış Yolu” programı ile daha sizlerle birlikteyiz. Çok kısa bir reklam aramız var, ardından konuklarımızla konuşmaya başlayacağız.

Evet, Çıkış Yolu devam ediyor. Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek bizlerle, hoş geldiniz efendim.
— Hoş bulduk, merhabalar.
— Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İlker Yücel, siz de hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, iyi yayınlar.

Evet, haftanın konu başlıklarını sizler için hazırladık. İlk konumuz, “Değerler Eğitimi” adı altında yapılan bir girişim oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı; “İlk, Ortaokul ve Liselerde Manevi Danışmanlık Hizmeti” adı altında imam, müezzin, din hizmetleri uzmanı ve Kur’an kursu öğreticisi görevlendirdi. Vatan Partisi konuyla ilgili ne söyler, siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu girişimi?

Türkiye 200 yıldır, yani 19. yüzyılın ortalarından beri batıdan dayatılan değerlerle ve artık eskimiş olan feodal değerlere —yani şeyhlik, dervişlik, ağalık, aşiret reisliği gibi değerlere— karşı mücadele ediyor. Şimdi de batının dayattığı bireyci, bencil, gözü doymayan çıkarcı değerlerle bizim geleneksel değerlerimiz; yani vatan sevgisi, insan sevgisi, dostluk, kardeşlik, arkadaşlık, paylaşma gibi değerler arasında bir çarpışma yoğunlaştı. Bu bakımdan bir “değerler eğitimi” Türkiye’nin de büyük bir ihtiyacı. Aslında 200 yıllık sorunumuz bu. Edebiyat alanında şairlerimiz, romancılarımız bu savaşı yürütüyorlar. Kültür adamlarımız, eğitim sistemimiz; 1876 devrimi, 1908 devrimi, arkasından Cihan Savaşı ve Atatürk devrimi ile hep o paylaşmacı, vatansever değerleri topluma aşılamaya çalışan bir 200 yıl var arkamızda.

Buna karşı da feodalizmin ve emperyalizmin dayattığı değerler var. Değerler eğitimi dediğiniz zaman, hangi değerlerin eğitimi? Bu çok önemli. Biz Vatan Partisi olarak Türkiye’de milli, halkçı, devrimci değerlerin eğitimini bir zaruret olarak görüyoruz. Ancak eğer değerler eğitimi adı altında —ki öyle kokular geliyor ve öyle izlenimler var— Türkiye’de bu millete şeyh olmayı, mürit olmayı, cemaat mensubu olmayı, boyun eğmeyi, emperyalizme uşak olmayı dayatacaksanız; bunlar değer değil, değersizliktir, yozlaşmadır, çürümedir.

Dünyada hangi ülkenin eğitim bakanlığının başında “milli” ifadesi var? Türkiye’de Türk devrimi özellikle milli sıfatını koymuş. Biri Milli Eğitim Bakanlığı, biri Milli Savunma Bakanlığı. Eğitim bakanlığı her yerde eğitim bakanlığıdır ama bizim Türk devrimi ona “Milli Eğitim” demiştir. Şimdi kalkıp da bu milleti milletsizleştirerek cemaat mensubu yaparsanız, o millet kimliği kaybolur. FETÖ veya herhangi bir tarikatın müridi olursanız, bağlandığınız kimlik cemaat kimliğidir, millet kimliği değildir. Bunları AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi içindeki büyük çoğunluğa hitaben söylüyorum: Bir yandan milliyetçi olacağız, bir yandan da feodal değerleri bu millete “değerler eğitimi” diye aşılayacağız; bu millete karşıdır. Tarihsel olarak vatandaşlık, sultanın kulluğuna karşı büyük devrimci mücadelelerle ortaya çıktı.

Biz nasıl vatandaş olduk? Namık Kemal ve Mithat Paşa ile başlayan, Gedikpaşa Tiyatrosu’ndaki yürüyüşle simgeleşen süreçte biz millet olduk. Şimdi tekrar feodal değerleri; padişahlığın, şeyhliğin, ağalığın değerlerini getirip bu millete dayatmaya kalkarlarsa, bunun altında kalırlar. Türkiye Atatürk’ün parladığı bir döneme girdi; hiç kimse bunun önünde duramaz. Demokrasi ve özgürlük, her türlü ortaçağ bağımlılığından kurtulmuş, başı dik insanla yapılır. Şeyhin müridiyle, ağanın marabasıyla demokrasi olmaz.

Değerler eğitimi dendiği zaman soru şudur: Hangi değerler? Milli değerler mi, emperyalizmin değerleri mi, yoksa feodalitenin değerleri mi? Bugün Türkiye emperyalist kültürün baskısı altındadır. Eğer siz milli devrimci değerleri savunan bir eğitim politikası izlemezseniz, LGBT gibi yozlaşmaların kucağına düşersiniz. İstanbul Sözleşmesi’ni AK Parti’si, CHP’si, İYİ Parti’si, MHP’si, HDP’si oy birliğiyle kabul etmişti; demek ki o zamanlar o çürüyen sözleşmeye teslim olan bir siyasi yapı vardı.

Vatan Partisi’nin değerleri çok nettir: Vatan, millet, özgürlük. Vatansızlık düşmanın değeridir. Milleti bölmek isteyenlerin “milletsizleşme” cereyanı yozlaşmadır. Şeyhe kul olmak, el öpmek, boyun eğmek ise bir çürümedir. Bu ikisi çarpışıyor. İlkokulda biz hakiki bir değerler eğitimi aldık. Siyah önlük, beyaz yaka giyerdik; hepimiz Cumhuriyet’in yurttaşları olarak eşitlenirdik. Çalışkanlık büyük bir değerdi. Tasarruf, tutumlu olmak, emeğe değer vermek, birbirine yardım etmek gibi değerleri Cumhuriyet öğretmenleri verirdi.

Bugün de yapılması gereken; milli kültürümüzden, Orhun Yazıtları’ndan, Kutadgu Bilig’den beslenen, nefsi ve bencilliği öldürüp “biz” olmayı öğreten değerleri vermektir. Vatan Partisi yönettiği zaman Türkiye’ye bu milli devrimci değerler eğitimini kazandıracaktır. Babam Yargıtay’da Başsavcı Yardımcısıyken, koleje gitmemi isteyen anneme karşı babam “Hayır, bütün Türk çocukları gibi diğerleriyle eşit okuyacak” demişti; kolejde okuduğunuzda farklılaşıyorsunuz, oysa millet olmanın temelinde eşitlik vardır. Yani kolej çocuğu oluyorsun, ondan sonra neyse… Her zaman annem evde hakimdir; fakat orada babam taviz vermedi. Ben Atatürk Lisesi’ne gittim. Sonra kız kardeşim Işık ilkokulu bitirdi, bir tartışma da orada oldu. Bu sefer annem, “Işık’ı hiç olmazsa koleje yollayalım” diye tutturdu. Babam ise “Yok” dedi. O sırada babam milletvekili olmuştu. Yani milletvekiliydi; hâkimken de Yargıtay’dayken de beni koleje gönderecek maddi durumu vardı. Kolej de o zamanlar çok pahalı değildi. Sonuçta kız kardeşim Işık da koleje gitmedi, Bahçelievler Cumhuriyet Lisesi’ne, yani devlet okuluna gitti.

Aynı hikâyeyi Feyza’da da yaşadık. O da ilkokulu bitirdiği zaman kolejler çoğalmıştı, birçok seçenek vardı ama o da devlet ortaokuluna ve devlet lisesine gitti. Peki ne oldu? Ortaokuldan başlayarak İngilizce öğrenemedik, hayatımızın sonraki süreçlerinde o eksiklerimizi tamamladık, dil öğrendik falan. Ama başka bir şey kazandık: Hangi değerleri aldık? Bu memleketin evlatlarıyla, akranlarımızla eşit olmayı; onlara üstten bakmamayı, onlarla bir olmayı öğrendik. Bunlar çok önemli.

Milli Eğitim Bakanlığı, 81 ilde “Değerler Eğitimi” ile ilgili bir genelge yayımladı. İlk önce pilot uygulamalar yapılmıştı, şimdi ise yaygınlaşıyor. Diyelim ki sizin karşı çıktığınız yönde eğitimler verilmeye başlandı; ne yapacaksınız? O zaman değil, şimdi harekete geçiyoruz. Çünkü karşı çıktığımız eğitimler başladıktan sonra mücadele etmenin etkisi çok olmaz. Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ve cemaat mensupları ülkesi olamaz; ancak özgür vatandaşların ülkesi olabilir. Vatansever, paylaşımcı, tok gözlü; arkadaşının sırtına basarak yükselmeyi değil, arkadaşına omuz vermeyi amaçlayan bir gençlik yetiştireceğiz. Türkiye’nin geleceği bu değerlerdir.

Atatürk, Türk devriminin simgesidir ve en büyük değerimizdir. Kimse onun, Talat Paşa’nın, Enver Paşa’nın ya da Nâzım Hikmet’in karşısında duramadı. Bunlar hep Türk devriminin; emeğin, vatanın, milletin ve hürriyetin değerleridir. Bunlar 200 yıllık büyük mücadeleler içerisinde kanla, canla kazanılmış değerlerdir. Onun için hiç kimse bu değerleri yıkmaya yeltenmesin; yeltenenler kaybeder. Bugün Türkiye’de yükselen değer, Türk devriminin değerleridir. Amerika’nın dayattığı “CIA demokrasisi” veya “sandık demokrasisi” değil; özgür vatandaşın demokrasisi esastır. Biz Vatan Partisi olarak şimdiden uyarıyoruz ve harekete geçiyoruz. Türk milletinin vatansever ve halkçı birikimiyle; bu değerlerin çiğnenmesine, yerine saltanatın veya emperyalizmin değerlerinin dayatılmasına kesinlikle izin vermeyeceğiz.

2018 yılında Milli Eğitim Bakanlığı benzer bir anlaşmayı bir vakıfla yapıyor ve Danıştay; Bakanlığın asli görevini devredemeyeceği gerekçesiyle bunu bozuyor. Bu, olumlu bir karardır. Ben de bir yargıç çocuğuyum; Cumhuriyet’in yetiştirdiği o önemli hâkim geleneğinin ayaklarının arasında büyüdüm. Babamın arkadaşları Cahitler, Fehmiler, Hakkı Umanlar hep önemli hukukçulardı. Onların savunduğu yargıç değerleri, aslında Cumhuriyet’in değerleridir. Mahkemeler hiçbir zaman yozlaşmanın, çürümenin veya emperyalist değerlerin yanında yer almayacaktır.

Saraçhane mitingi, bizim Türkiye’nin gündemine getirdiğimiz LGBT dayatmasına ve yozlaşmaya karşı savunduğumuz değerlerin mücadelesidir. Oraya kim geliyorsa; AK Partili, CHP’li, İYİ Partili, HDP’li fark etmez, herkes gelebilir. Vatandaşlarımızın herhangi bir kesimiyle beraber olmamak gibi bir hataya düşemeyiz. Sonuç itibarıyla mesele, LGBT propagandasının ve örgütlenmesinin yasaklanmasıdır. Vatan Partisi bu konuda kanun teklifi de hazırladı.

LGBT propagandası veya örgütlenmesi, toplumsal ahlaka ve kamu değerlerine aykırıdır; tıpkı şiddeti tahrik eden bir derneğin kurulamayacağı gibi, bu da yasaklanmalıdır. Ancak bu süreçte bireylerle uğraşmak, onları incitmek veya gururlarını kırmak bizim değerlerimize aykırıdır. Hazreti Muhammed’in “Gece ol ve başkasının ayıbını ört” hadisindeki gibi; kimsenin özel hayatını hedef almadan, son derece akıllı ve doğru bir çizgide mücadelemizi sürdürüyoruz. Türkiye’de bu tür toplumsal tepkilerin şiddet sarmalına dönüşmesi söz konusu değildir; Türkiye bu birikimi aşmıştır. Hacı Bektaşlardan, Kutadgu Biliglerden gelen insana saygı kültürümüzle, bu marjinal çürümeye müsaade etmeyeceğiz.

17 Eylül’deki mitinge Cumhuriyet Kadınları Derneği başta olmak üzere yüzden fazla kurum katılacak. Bu, muhafazakâr, milliyetçi, devrimci ve ilerici bütün kesimleri kucaklayan bir mitingdir. Bu durum, farklı fikirlerden insanların birbirine saygı duyduğu, birbirinin konuşma metinlerini paylaşarak ortak bir akıl yürüttüğü gerçek bir “değerler eğitimi” örneğidir. Dünya çapında Rusya’dan Çin’e, Macaristan’dan Batı’nın entelektüellerine kadar pek çok kişi bu dayatmalara karşı durmaktadır. Bu, özgürlük değil; bir çürüme projesidir ve buna karşı Türk milleti yine öncülüğünü göstermektedir.

Bugün 12 Eylül. Türkiye’yi dış tehdide karşı savunmak, Cumhuriyet’i yaşatmak ve orduyu güçlendirmek esastır. 1980’de Türkiye İşçi Köylü Partisi (Vatan Partisi) yöneticileri olarak, Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte hapse atılan iki partiden biriydik. 1500’ün üzerinde arkadaşımız tutuklandı, mahkemelerde aslanlar gibi başımız dik, fikirlerimizi savunduk. O gün sıkıyönetim mahkemelerinde dış tehdide nasıl dikkat çektiysek, bugün de aynı kararlılıkla vatan savunmasını sürdürüyoruz. Ankara Adliyesi’nin merdivenleri… Mamak Cezaevi’nden devamlı, haftada en az 1-2 kere Ankara Adliyesi’ne o dava, bu dava; hakkımda 20-25 tane dava vardı. Merdivenlerden inerken 12 Eylül engellenebilir miydi? Engellenebilirdi. Nasıl engellenirdi? Şöyle engellenirdi: 12 Eylül’e doğru giderken, 1980 yılı Ocak ayında biz bu uyarıyı yaptık. Dedik ki “Bir müdahale geliyor.” 1980 Ocak ayında Aydınlık Gazetesi’nde bulabilirsiniz onları.

O zaman iki büyük parti; Adalet Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi birleşip bir Milli Birlik Hükümeti kurarsa askeri müdahale önlenir dedik. Neden yanaşmadılar? Hatta manşetleri bile bulabilirler. 1980 yılı Ocak ayında “Milli Birlik Hükümeti” manşetiyle çıktık. Yani “Böyle devam ederseniz askeri müdahale geliyor” dedik. Çünkü devamlı sokaklarda insanlar öldürülüyordu. Sağ-sol çatışmaları altında kan gövdeyi götürüyordu. Mahalleler, okullar paylaşılıyordu. Mesela okullarda “öğrenci kimliği olan herkes okula girebilmeli” diye şebeke öğrenci kartı önerdik. Okullardaki sağ-sol kavgasına karşı ciddi bir önlemdi bu; öğrenci kimliği varsa okula girecek. Sen kapıyı tutup kimseyi engelleyemezsin. Tabii o kapıyı tutanlar sonra çok pişman oldu, yanlış yaptıklarını gördüler. Maalesef büyük bir kısmı teslim oldu. Aydınlıkçıların güçlü olduğu yerlerde diğer siyasi gruplar bunu yapmadı mı? Hayır. Hatta o yüzden bizi solun bazı kesimleri, “Maocu Bozkurtlar” diye eleştirdi.

Yani önlenebilirdi. Nasıl önlenebilirdi? Alparslan Türkeş ile Cumhuriyet Halk Partisi bir hükümet kursaydı 12 Eylül askeri darbesi gelmezdi. Biz bunu 1980’in Ocak ayından itibaren bu kadar açıklıkla işledik. Bakın, hükümet kurmadılar ama Zincirbozan’da o süreç onları buluşturdu. Birileri sizi hapse attığı zaman “Bu koltuklarda oturmayın” demeliydik. O liderler hapse atılmadan önce sizin gibi uzun süre yattılar mı? Hayır, Zincirbozan’da Hilton gibi 15-20 gün… Öyle bir görüntü var. Ben o zaman Sayın Ecevit’le de, Sayın Demirel’le de görüştüm. Bir Milli Birlik Hükümeti kurmanın şart olduğunu, gelen askeri darbeyi ancak böyle önleyebileceğimizi anlattım.

12 Eylül’ün amacı neydi peki? Ecevit biraz farklıydı. Biz Kirazlıdere’de hapishanedeyken bir aralık Ecevit oraya geldi, birkaç ay kaldık. Ecevit, ben ve Alparslan Türkeş aynı cezaevinde bir süre kaldık. Beraber sohbetlerimiz de oldu. Erbakan’la yattığımız cezaevine de Ecevit bir süreliğine geldi. Hatta bana o zaman herkesin içinde şunu söyledi: “Ben yargılanıyorum, koskoca Cumhuriyet Halk Partisi benim mahkemelerime 15-20 kişi gönderiyor. Kayseri’den falanca geliyor hiç unutmuyorum; ama sizin yargılamalarınıza 1500-2000 kişi geliyor, mahkemelerin önüne yığılıyorlar.” Ergenekon davasında da benzer bir tablo vardı aslında. Ecevit oradan şunu çıkardı: “Bu CHP’den hiçbir şey olmaz, liderini bile savunmuyor, korumuyor. Bu CHP’den hiçbir hayır gelmez.” Zaten galiba o sırada istifa etti.

Hukuk darbe sürecinde kendi teamüllerine uygun işledi demeyelim; hukuk çiğnendi. Biz Kirazlıdere’de tutukluyuz. Tutukevinde Milli Selamet Partisi’nden Sayın Erbakan, MHP yöneticileri, Vatan Partisi yöneticileri ve İlhami Soysal, Ertuğrul Günay gibi aydınlar var. 12 Eylül neden oldu? Bu önemli bir hikaye. Havalandırmaya çıkıyoruz, yan binadan feryatlar yükseliyor. Elektrik verildiği zaman duyulan o feryatlar… “Biz bunu kabul edemeyiz” dedik. Bulunduğumuz binanın yanındaki binada Türk subaylarına işkence yapılmaktadır, müdahale edilsin diye Genelkurmay Başkanlığı’na iki cümlelik bir dilekçe yazdık. İçlerinde sağ olan birçok MHP’li, Türkeş ve Erbakan da vardı, hiçbiri imza atmadı. “Bizi tekrar Mamak Cezaevi’ne götürürler” dediler. “Götürürlerse götürsünler” dedim. İşkence seslerini duyarak orada “Türkiye’yi kurtaracağız” diye nasıl oturursunuz? 24 Vatan Partisi yöneticisi olarak dilekçeyi imzaladık. 4-5 gün geçti, cezaevi komutanı geldi. Jipe bindirip beni Merkez Komutanlığına götürdüler. Merkez Komutanı Korgeneral Naci Şekerefe, “Perinçek, günahımı alma, oralara ben komuta etmiyorum” dedi. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Necdet Üru’nun görevlendirdiği üç albay dilekçemizi incelediğini ve “O duyduğunuz feryatlar sinir krizi geçiren subayların feryatlarıdır, işkence yoktur” dediklerini söyledi. Sonra o subaylar tahliye olduklarında Ramada Oteli’nde bir grup kurdular. Toplantılarına bir tek beni çağırıyorlardı, salona girdiğimde hepsi hazır ola geçip “Komutanımız geldi” diyorlardı. Türkiye’yi Mamak Cezaevi’ne gitmekten korkanlar kurtaramaz. Vatan Partisi orada hem Mamak’ta hem Liderler Hapishanesi’nde kararlı bir mücadele vermiştir.

12 Eylül’ün anayasası ve bugün tartışılanlar konusuna gelince; Sayın Cumhurbaşkanımız bugün 12 Eylül’ün ekonomi politikasını uyguluyor. 2002’den bu yana 21 yıldır süren bu program, Turgut Özal’ın 24 Ocak 1980 kararlarıyla getirdiği programdır. Yani üreticiyi kambur ilan eden, özelleştirmeyi öngören, tarım desteklerini kaldıran ve emekçinin üstüne çullanan bir ekonomi programı. 1980-1985 arasında 600 bin kişi gözaltına alındı. 12 Eylül’ün ekonomi programı emekçilere karşı zorbalık ifade ettiği için ancak sopayla, şiddetle uygulanabilirdi. Parlamenter sistem içinde sendikaları kapatamaz, partileri dağıtamaz, kitleleri tutuklayamazlardı. 12 Eylül, Turgut Özal’ın programının sopası oldu. Turgut Özal, 12 Eylül rejiminin başbakanıdır, darbenin ürettiği bir liderdir ve o ekonomi programının patronudur. Dolayısıyla bu durum Cumhuriyet Halk Partisi açısından da, İYİ Parti açısından da büyük bir ayıp; AK Parti açısından da çok büyük bir ayıp. Hepsi için büyük bir ayıp. Hepsi Turgut Özal mirasını savunuyor ama paylaşamıyorlar. Özellikle AK Parti bir yandan “Efendim, 12 Eylül darbelerine karşıyız” diyor. Darbelere karşıysan, niye Turgut Özal’ı baş tacı yapıyorsun? 12 Eylül öncesinde bu partileri temsil eden yapılar yine liberal ekonomi politikasını savunmuyor muydu? Değil. 1980 yılı Türkiye için bir dönüm noktasıdır. 1980’e kadar Türkiye, her şeye rağmen Atatürk’ten kalan devletçilik ilkesini sürdürdü; Kamu İktisadi Teşekkülleri (KİT) vardı. Mesela Demirel’in hükümetleri zamanında iplik fabrikaları, şeker fabrikaları açılıyordu. 1950-60 döneminde; Menderesler, Bayarlar döneminde de durum aynıydı; şeker fabrikaları, yirmiden fazla iplik fabrikası, barajlar hep KİT’ti. Yani Türkiye 1980’e kadar Atatürk’ün devletçi politikalarını az çok sürdürdü.

1980’de, o kamucu Atatürk programına karşı bir karşı devrim geldi. Turgut Özal ile birlikte özelleştirme ve çiftçiye tarımsal desteklerin kaldırılması gibi programlar uygulamaya konuldu. O dönemin işçi mücadelelerine, özellikle 1988-89 bahar eylemlerine Vatan Partisi liderlik etmiştir. Tersanelerde, tekellerde, Sümerbank’lardaki mücadelelerin öncüsü Vatan Partisi’dir. Türkiye emekçileri ve halkı, 1988-89’daki büyük kitle hareketleriyle 12 Eylül politikalarına direnmeyi başardılar ve birçok alanda özelleştirmeleri durdurabildik. 24 Ocak kararları, 1980 darbesi ve Turgut Özal dönemi ile bugünkü Erdoğan hükümetinin politikalarını birleştirdiniz mi? Evet, kendisi birleştirdi. Sayın Cumhurbaşkanımız Tayyip Erdoğan, konuşmalarında hep Turgut Özal’ın takipçisi olduğunu söylemiyor mu? Ben mi onu takipçi yaptım? Kendileri bunu ifade ediyorlar.

Ancak aynı Erdoğan, 2016-17’ye kadar bu politikaları uyguladı. Berat Albayrak “Sıcak para peşinde koşmak sürdürülemez hale geldi” dedi; çünkü devamlı borçlanma ve ithalatta patlama yaşanmıştı. Borç yükü 300-400 milyar dolara gelince sistem tıkandı. Şimdi aynı Erdoğan hükümeti, 12 Eylül Anayasası ile hesaplaşmak üzere bir çıkış yapıp “sivil anayasa” çağrısında bulunuyor. Bunu nasıl değerlendirirsiniz? Türkiye’nin yaşadığı süreç şöyledir: Aynı Tayyip Erdoğan ve AK Parti, bizi 2008 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarıyla birlikte hapse attırdı. 2014’ten sonra ise mücadelemiz ve Türk milletinin tavrı sayesinde politikasını değiştirmek zorunda kaldı. 2014’e kadar Sayın Erdoğan, Fethullah Gülen ile beraber Amerika’nın Türkiye’ye karşı kurduğu komploda icracıydı. 2014-15’ten sonra ise Vatan Partisi’nin de etkili olduğu mücadeleler sonucunda, Fethullah’ın yanındaki yerinden ayrıldı ve üzerine yürüdü. Bunu alkışlıyoruz. Amerika’ya karşı, PKK’ya ve DEAŞ’a karşı yürütülen bu süreç bir dönüm noktasıdır. 2014’ten sonra Türkiye, Amerika’nın yönetiminden çıkıp direnmeye başladı. Bu süreçte AK Parti ikiye bölündü; Abdullah Güller, Davutoğulları, Babacanlar bir tarafta kalırken, Erdoğan önderliğindeki kesim diğer tarafta kaldı.

Yeni dönemdeki sivil anayasa girişimlerini buna mı bağlıyorsunuz? Bütün grubu olan partileri ziyaret edeceklerini söylediler, buna HDP de dahil. 12 Eylül Anayasası’na biz de karşıyız ve Türkiye’de anayasa hazırlamış olan tek parti biziz. 2013 yılında, biz hapisteyken Meclis Başkanı’ndan gelen yazı üzerine 400 küsur sayfalık, gerekçeli anayasa önerimizi sunduk. Benim “Cumhuriyet’in Yeniden Örgütlenmesi” kitabım altında bu önerimiz yer almaktadır. 10 yıl önce biz Türkiye’yi 12 Eylül’den kurtaracak anayasayı hazırladık. Ancak AK Parti’nin getirmek istediği anayasanın içeriğini hala bilmiyoruz. Girdikleri yol ise Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’dir. Bu sistem, mafyalaşan ekonominin ve siyasetin sistemidir. Turgut Özal ekonomisi; sanayiciyi kenara itip faizcileri, sıcak para komisyoncularını ve borsa vurguncularını ödüllendirerek sistemi mafyalaştırdı. Siyasi partiler de bu sistemde liderler tarafından atanan kadrolarla, milletin iradesini devre dışı bırakmaktadır. Cumhurbaşkanlığı sistemi, Bakanlar Kurulu’nu meclisten koparıp Cumhurbaşkanı’nın memurlarına dönüştürerek meclisi etkisiz kılmıştır. 1924 Anayasası gibi kuvvetli yürütmeyi savunan bir anlayışla, meclisi devre dışı bırakmadan da Türkiye hızlı ve çevik yönetilebilir. Atatürk bunu başarmıştı.

Şimdi anayasa diyerek Cumhurbaşkanlığı sistemini daha da ileri götürüp, yürütmeyi meclisten iyice koparmak istiyorlar. Bir de Sayın Tayyip Erdoğan’ın önümüzdeki seçimde adaylığı meselesi var; mevcut anayasaya göre bu mümkün görünmüyor. Kanaatimce yeni anayasa arayışının bir sebebi de bu. “Sivil anayasa” kavramına gelince; bu bir cehalettir. Anayasa, devletin organlarını ve kamusal ilişkileri düzenleyen temel hukuktur. “Sivil” demek “devlet dışı” demektir; devlet dışı anayasa olmaz. Bu kavramı maalesef Cumhuriyet Halk Partisi de benimsedi. 13 yıldır bu kavram kullanılıyor. Bu, askeri vesayet söyleminin yükseltildiği dönemin bir ürünüdür. Askeri olmayan devlet mi olur? Devletin temel tanımı, cebir ve kuvvet kullanma tekeline sahip olmasıdır; bu da orduyla mümkündür. Asker düşmanlığı, AK Parti’nin çok büyük bir problemidir. Türkiye 2014’ten beri FETÖ, PKK ve darbe girişimi gibi bütün sorunlarını askerle çözmektedir. Ordusuna yan bakan, onu vesayet kurumu olarak gören bir anlayış, Türkiye’nin önündeki tehditleri karşılayamaz. Bugün Amerika bütün Ege kıyılarına üs kurmuşken, “vesayet” diyerek bu sorunları çözemezsiniz.

Önümüzdeki dönem gündeme gelecek olan İklim Kanunu teklifiyle ilgili olarak Vatan Partisi Genel Başkan Başdanışmanı Osman Ünsal’dan bilgi alalım. Osman Bey hoş geldiniz. İklim Kanunu’na neden karşı çıkıyorsunuz? Kısa bir bilgi alabilir miyiz?

Osman Ünsal: Hoş bulduk, iyi akşamlar. Birleşmiş Milletler ve G20 nezdinde sürekli gündeme getirilen iklim değişikliği meselesini, bir bilim kurulu olarak araştırdık. Konusunda uzman birçok bilim insanıyla görüştük. Yapılan açıklamaların aksine, iklim değişikliğinin küresel bir tuzak olduğu noktasındaki görüşlere şahit olduk. Bir sesle ilgili sorun var; arkadaşlarımız ilgileniyorlar, tekrardan bağlanacağız Osman Bey’e. Evet, sizin paylaşımınız da bu arada ekrana geldi. “AK Parti hükümetince Meclise getirilen İklim Kanunu küresel merkezlerin kanunudur” diyorsunuz. “Evet, bu yasa Türkiye’mizin geleceğinde ağır sorunlara neden olacaktır. Bütün halkımızı İklim Kanunu’na karşı mücadeleye çağırıyoruz. İklim Kanunu’na geçit yok, başaracağız” diye bir paylaşımınız oldu.

Neden bu küresel merkezlerin kanunu? İklim kanunu güzel değil mi? Çevremiz temiz olsun, ağaçlarımız kesilmesin. İlk önce bir efsane üretti emperyalizm. O efsane şu: İklim bozuluyor ve iklimin bozulmasının faturasını esas olarak gelişen dünyanın sırtına yüklüyorlar. Karbondioksit salınımı çok fazla; dünyada ısınma var, ısı artıyor ve dünya bu artan ısı nedeniyle felaketlerle dolacak; seller, yağmurlar, sıcaklar, kuraklık olacak, su kalmayacak vs. Bütün bunları her gün dinliyoruz. Bunların hepsi uydurma. Gerçek bilim insanları bunları reddediyor.

Bir kere bu karbondioksit düşmanlığı çok acayip. Çünkü karbondioksit olmasa ne ağaç olur, ne ot olur, ne buğday olur, ne erik olur, ne kayısı olur, ne çilek olur; hiçbir şey olmaz. Bitkiler karbondioksit solunumu yapıyor. Dolayısıyla karbondioksitsiz bir dünya ya da karbondioksiti azaltarak böyle efsanelerle… Amaç ne? Kendileri sanayileştiler; emperyalist ülkeler, yani kapitalizmin gelişmiş ülkeleri, şimdi arkadan gelen, gelişen ülkelerin karbondioksit oranını gerekçe göstererek “dünyanın damını deldiklerini” söylüyorlar. Yani karbondioksit yüzünden ozon tabakasında delinme oluyor ve bu dünyaya büyük felaketler getirecek diyorlar. Amaçları ne? Gelişen dünyanın sanayileşmesini, gelişmesini önlemek.

Aynı zamanda ABD’nin bir “Green Project” yani yeşil proje, yeşil tasarım diye bir projesi var. Bu yeşil tasarım, dünyanın başına gelecek bu iklim felaketlerini önlemede Amerika Birleşik Devletleri’nin dünyaya olan ihracatını pompalayacak bir proje sonuç itibarıyla. Yani Amerikan ekonomisine bu yeni bir çare olarak sunuluyor. Dolayısıyla bu İklim Kanunu tamamen Amerika merkezli, küresel merkezli bir kanun; bütün dünyaya dayatılıyor. Maalesef bizim hükümetimiz de bunu kabul etti. Hatta ne oldu? Bakanlıkların adını bile değiştirdiler; İklim Değişikliği Bakanlığı değil mi? Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın yanına bir de İklim Değişikliği Bakanlığı adını koydular. Bunlar çok yanlış ve emperyalizmin, Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerin gelişmesine ket vurma amaçlı projelerine teslim olan bir kanundur.

Osman Bey yayınımıza geldi tekrardan. Hoş geldiniz Osman Bey, iyi akşamlar.

“Evet, hoş bulduk. Tekrar hayırlı akşamlar, iyi yayınlar dilerim.”

Sesiniz gayet iyi geliyor. Benim az önce sorduklarımı herhalde siz de duydunuz. İmza kampanyanızdan kısaca bize bahseder misiniz?

“Evet, tabii. Özellikle biz dediğimiz gibi, bu ‘iklim değişikliği yalanı’ ulusal bir açıklamayla bütün dünyaya deklare edildi ve toplumun manipüle edildiği bir süreci yaşadık. Bununla alakalı birçok araştırma yaptık. Bilimin yolu birdir; dünyanın birçok ülkesindeki bilim insanları artık bu noktada bir iklim değişikliğinin olmadığını, tamamen küresel güçler tarafından, özellikle Amerika emperyalizmi tarafından ulus devletlere dayatılan bir baskı politikası olduğunu açıkça beyan ettiler. Dolayısıyla öncelikle bugün Sayın Genel Başkanımızın yaptığı açıklamayı son derece tarihi buluyorum. Özellikle 12 Eylül darbesinin yıl dönümü olarak nitelendirilen bu süreçte, böylesine hassas bir konuda duyarlılık göstermemiz gerekir. Eğer biz buna engel olmazsak, bu İklim Kanunu tasarısının geçmesine izin verirsek tekrar bir darbe niteliğinde bir sıkıntıyla karşı karşıya kalacak ülkemiz.

Geçen hafta sağ olsun Erkan Bey ve diğer arkadaşlarımızla birlikte bir kamuoyu oluşturduk. Birkaç arkadaşımızın girişimiyle Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bu tasarı geçmesin diye bir imza kampanyası başlattık. Çok kısa bir sürede üç yüz binin üzerinde imzaya ulaştık. Zannediyorum Meclis’in açılmasına on beş gün var, iki milyon imzayı geçeceğiz diye tahmin ediyorum. Halkımızın bu konudaki teveccühü çok önemlidir. Çünkü bu İklim Kanunu çok ciddi sıkıntılar barındırmaktadır. Kampanyamıza toplumun birçok kesiminden; akademisyenler, sanatçılar, gazeteciler, sivil toplum kuruluşlarının değerli temsilcileri destek veriyorlar. Sayın sanatçımız Yıldız Silve de bu sürece destek verdi, imzasını attı. Bu ciddi, sıkıntılı bir süreç. Sayın Genel Başkanımızın öncülük etmesi bizim için büyük bir mutluluk.

Şunu söylemek lazım: İklim Kanunu Türk milletinin egemenliğine yapılmış bir darbe niteliğindedir. Çünkü ‘sıfır karbon’ diye bir şey yoktur. Sayın Genel Başkanımız az önce söylediler; sıfır karbonda hiçbir canlı yaşamaz. Sıfır karbon demek, sıfır canlı, sıfır insan demektir. Böyle bir söylemi kabul etmek mümkün değildir. Emine Erdoğan’ın, Sayın Cumhurbaşkanı’nın ve bakanların sıfır karbon idealleri noktasındaki açıklamalarının ne bilimsel ne de vicdani bir geçerliliği vardır.

Özellikle bu tasarıyı STK’cı olarak inceledik. Buradaki birçok madde, Türkiye’nin hayvancılık gibi temel üretim konularında önümüzü tıkayan, 85 milyon insanımızın hayatını, geleceğini, özgürlüklerini ekonomiden sosyal hayata kadar etkileyecek tehlikeler barındırmaktadır. Hatırlarsanız birkaç gün önce Çevre ve Şehircilik Bakanı Mehmet Özhaseki ‘Nefes’ adlı bir uygulamadan bahsetti. Önce 51 ilimizde, akabinde 81 ilin tamamında havadaki karbon miktarının ölçüleceğini ve buna uyulmadığı takdirde birtakım cezaların hayata geçirileceğini söyledi. Bakınız bu çok tehlikeli bir yaklaşımdır. Herhangi bir ilde ‘karbon miktarı yükseldi’ diye insanlara sokağa çıkma yasağı uygulayabilirsiniz, iklim pandemisi ilan edebilirsiniz. Bu tamamen bir dayatmadır. Batıdan alınan bu politika; Türkiye’nin kalkınmasına değil, hem ekonomik olarak sömürülmesine hem de insanlarımızın baskı altına alınmasına yönelik bir çalışmadır.

Diğer bir konu, birçok ülke; İngiltere, Hollanda gibi sistemin içindeki ülkeler aynı anda bu kanun maddelerini meclislerinden geçirmeye başladılar. Bu küresel yapılara bir teslimiyet mi söz konusudur? Bu da ayrı bir şüphedir. İngiltere, yeni iklim tasarısında ev sahiplerine ‘evlerinizi iklime duyarlı hale getirmezseniz hapis cezası vereceğiz’ dedi. Bunun yarın Türkiye’de uygulanma ihtimali yüksektir çünkü bu takvim tek merkezden yönetiliyor; bu bir nevi mülkiyetsizleştirmeye doğru giden bir süreçtir.

G20 zirvesinde 4 trilyon dolarlık bir iklim bütçesinden bahsedildi. Bu paralar bizim tarafımızdan, ülkeler tarafından ödenecek. Türkiye’nin ekonomik konjonktürü belli. Bizim derhal üretim devrimi kodlarına dönmemiz gerekirken bu çalışma, üreticiyi zorlayacak bir çalışmadır. Bir fabrikayı iklime duyarlı hale getirmek, fabrikanın üretim maliyetinin dört katı para harcamanızı gerektiriyor. Şu an hiçbir iş insanının buna gücü yok. Bu, küresel dönüşümün başındaki şirketlere ‘gelin Türkiye’deki fabrikalara ortak olun ve üreticimizi el çektirin’ demektir. Çok tehlikelidir. Türkiye dünyayı yüzde 1,5 kirletirken, dünyayı yüzde 8-10 kirleten Amerika ve Fransa’nın hiçbir çalışma yapmayıp bize baskı yapması kabul edilemez.

KOBİ’lerle birlikte büyük bir kampanya daha düzenleyeceğiz. Mehmet Şimşek’in Dünya Bankası’ndan aldığı 35 milyar dolarlık kredi, üreticiyi, tarımı ve çiftçiyi bu sisteme köle etmek için verilmiştir. Bu kredinin Türkiye’ye kârı değil, zararı vardır. Bugün kredi kartlarına limit getirildi; alışverişler, seyahatler kısıtlanıyor. Çok dikkatli olmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Teşekkür ederim Sayın Ünsal. Son olarak izleyenler imzayı nereden verecekler?

“Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ‘edilekçe’ sayfası var. Orada ‘İklim Kanunu hayır’ şeklinde hazır dilekçeler mevcut. Elektronik imzanızı atabiliyorsunuz. 300 bini geçtik, halkımızda çok ciddi bir teveccüh var. Yakında sokaklarda da fiili imzalar toplamaya başlayacağız.”

Katıldığınız için sağ olun, iyi akşamlar.

“Sağ olun, teşekkür ediyorum.”

Bu konuda benim şahsen beklemediğim bir duyarlılık var kamuoyunda. Paylaştığım “AK Parti hükümetince Meclise getirilen İklim Kanunu küresel merkezlerin kanunudur” mesajı bir günde 300 bini geçti. Çok büyük bir ilgi var. Türkiye halkının küresel merkezlerden yayılan bu efsanelere pek kanmadığını gösteren güzel bir gelişme. AK Partili vekillerden herhangi bir ses yok. Galiba yoğun bir bilgilendirme faaliyeti yapmamız gerekiyor. Vekillerin bile kanuna tam hakim olmadığını fark ediyorum. “Çevre dostu” diyerek takdim ediyorlar ama “sıfır karbon” demek büyük bir cehalet. Karbondioksit olmadığı zaman orman, buğday, bitki kalmaz.

Karbondioksit düşmanlığı, gelişen dünyanın sanayileşmesine ket vurmak ve Amerika Birleşik Devletleri’nin çıkmaza giren ekonomisine yeni bir saha açmak için gündeme getirilen bir olaydır. “Green Project” dedikleri projeyle birlikte değerlendirmek lazım. Hakan Topkurulu arkadaşımızın bu konuda çok güzel aydınlatıcı bilgileri vardı. Sayın Topkurulu’nun tweetlerini verebiliyor muyuz arkadaşlar? 307.900 görüntüleme olmuş. Greta isimli küçük bir çocuk üzerinden bu fikrin pazarlamasını yaptılar. Hatırlıyorsunuz değil mi Greta’yı? İklim Kongresi’nde küçük bir kızı çıkardılar, “ağaçları, ormanı savunuyorum” diye. Fikrin figürleri de özel olarak parlatılıyor. Ormanlar “bana karbondioksit verin” diyor, bunlar “Greta’yı alın” diyor. Mesela linyit kömürünü çıkarıyorsun, buna karşı çıkıyorlar. Fabrika kuruyorsun, buna karşı çıkıyorlar. Maden çıkartmaya kalkıyorsun, “Maden çıkaramazsın” diyorlar. Ama kendileri madenleri çıkartmışlar, linyit kömürünü kullanmışlar ve sanayileşmişler. Şimdi dünyanın geri kalanının sanayileşmesini önlemeye çalışan bir efsane dünyada yayılıyor. İngiliz bilim insanlarının bir makalesini okudum, onu Türkçeye çevirip yayınlayabiliriz. Orada dünyadaki bilim insanları, küresel ısınma denen olayın ancak doğanın kendisinden kaynaklanabileceğini, insan müdahalesiyle olamayacağını çok güzel anlatıyorlar. Jeolojik tarihlere baktığımızda; buzul çağlarını, soğuma ve ısınma dönemlerini görüyoruz. Sanki iklim insan eliyle ısınıyormuş gibi birtakım efsaneler yaratıldı ve bunları şiddetle eleştiriyorlar. Aynı zamanda “sıfır karbon”, “sıfır karbondioksit” gibi cehalet ürünü olan sloganları da dünyanın önemli bilim insanları hep birlikte eleştiriyor.

Reklamdan önce Sayın Hakan Topkurulu’nun yaptığı paylaşıma değinmiştik. Topkurulu, Sayın Doğu Perinçek’in bugün yaptığı açıklamanın altına yanıt olarak şunları yazmış: “İnsan doğayı sadece kirletir, iklimi değiştiremez. İklimi üç şey değiştirir: Bir, kıta plakalarının hareketleri; iki, dünyanın yörüngesindeki değişiklikler; üç, güneşteki patlamalar.” Bu çok önemli. Hakan Topkurulu arkadaşımıza çok teşekkür ediyoruz.

Bakın, şöyle yanlışlar var: “İnsan denizleri, ırmakları, ormanları kirletiyor.” Evet, denizlerin, ormanların, ırmakların, kısacası çevrenin kirletilmesi diye bir insanlık sorunu var. Ancak bu kirlenmeler iklimi değiştirmiyor. İklim değişikliği başka, çevre kirlenmesi başkadır; ikisini ayırmak lazım. Hakan Topkurulu çok güzel yazmış, bunlar bilimsel tespitlerdir. İnsanın doğayı kirletmesi zararlı bir olaydır ama buradan “iklim değişir” sonucuna varmak çok büyük bir yanlıştır. İklimi değiştiren üç unsur; kıta plakalarının hareketleri (ki bunlar depremlere de yol açıyor), dünyanın yörüngesindeki değişiklikler ve güneşteki patlamalardır. Zaten jeolojik evrelerde güneşteki patlamaların büyük rolü olduğunu biliyoruz.

Yorumlara göz gezdirdiğimizde daha çok muhafazakâr yurttaşlarımızdan destek aldığınızı görüyoruz. Bunu analiz ederken şunu belirtmek gerekir: Bu insanlar KOBİ, bunlar sanayici. Gaziantep’te, Kayseri’de, Bursa’da, Denizli’de faaliyet gösteren bu sanayiciler, “İklim kanunu değişikliğinin bizimle ne ilgisi var?” diye soruyorlar. Çünkü iklim değişikliği kanunu, “Siz iklimi değiştiriyorsunuz” diyerek sanayi faaliyetlerine yükler ve sınırlar getiriyor. Bu yükün altında kalacak olan sanayicimiz, Amerikan ekonomisinin kendine alan açmasına hizmet eden “Green Project” (Yeşil Proje) dedikleri bu efsaneye karşı çıkıyor. Bursa’daki, Denizli’deki, Kayseri’deki, Antep’teki, Trabzon’daki, Konya’daki, Diyarbakır’daki, Erzurum, Erzincan ve Malatya’daki sanayicimiz iklim değişikliği kanununa karşı çünkü bu kanun doğrudan onları hedef alıyor. Küçük, orta ve büyük sanayicilerimizi; yani Türkiye’nin üretim faaliyetini hedef alan ve rekabet kabiliyetlerine darbe indiren bu süreci kamuoyuna doğru takdim etmek lazım. Bir takım efsaneler ve abartmalarla konuyu saptırmak çok yanlıştır.

Eylül ayı içerisinde vefat eden kıymetli isimler var: Erkan Yücel, Durmuş Uyanık ve Turan Dursun. Çıkış Yolu’nda onları da analım.

Durmuş Uyanık, Söke’nin Avşar köyünden bir köylü önderiydi. 17 yaşında okuma yazma öğrenmiş bir Yörük’tü. “Aşılı Zeytin” ve “Sarı” romanlarının yazarıydı. Samimiyetle söylüyorum, Durmuş Uyanık’ın doğa tasvirleri, edebiyat olarak Yaşar Kemal’in tasvirlerinden çok daha kalitelidir. Çünkü o doğanın içindeydi; ormanlarda, keçilerin, ağaçların, çadırların arasındaydı. Romanındaki “aşılı zeytin” metaforu, Türkiye’deki Vatan Partisi’nin önderlik ettiği Öncü Devrimci Hareket’in onun üzerindeki etkisini anlatır. Dürüstlük, ahlak, karakter, sözünde durmak ve emeğe bütün hayatını adamak gibi değerleri taşıyan Durmuş Uyanık’ın hayatı, Türkiye’de yapılacak bir “değerler eğitimi” için örnek alınmalıdır.

Erkan Yücel ise bambaşka bir değer, büyük bir sanatçı ve yetenekti. Benim arkadaşımdı, Mamak Cezaevi’nde hücre komşumdu. Olağanüstü bir sanat yaratıcılığı vardı; bir toprak işçisini de, bir patronu da, bir eşkıyayı da aynı başarıyla oynardı. Hapishanede tiyatro oyunları yazar, bizlere roller dağıtırdı. 12 Mart döneminde işkenceciler, “Madem artistsin, bize bir oyun oyna” dediklerinde, Bertolt Brecht’in bir eserindeki işkence sahnesini oynamış ve o sahnede işkencecilerin suratına tükürerek onları kendi tuzaklarına düşürmüştü. 1985 yılında, bir otomobil kazasında genç yaşta kaybettik. Herkesin saydığı, birleştirici bir insandı.

Üçüncüsü Turan Dursun. İslam tarihini ve fıkıh ilmini çok iyi bilen, Diyanet’in dahi danıştığı, “Buhari”leri, “Süyuti”leri çok iyi analiz eden bir arkadaşımızdı. Gladio tarafından katledildiğinde Diyarbakır Cezaevi’ndeydim; ölümünün ardından orada günlerce süren derin bir sükûnet ve yas yaşanmıştı. Turan Dursun, “Müftüler ve din adamları aramızda toplanıp gerçekleri konuşuruz. İçimizde bu konuştuklarımızı topluma yazan bir tek ben varım” derdi. Onun kitapları son 30-40 yılın en çok satan kitapları arasındadır. Hatta bir keresinde Bingöl Solhan’da bir grup genç, “Biz Solhan medresesinin talebeleriyiz, hepimiz Turan Dursun’un talebesiyiz” diyerek yanımıza gelmişti.

Son olarak dış politikaya geçecek olursak; Sayın Genel Başkan, bugün Putin’in Karabağ açıklaması hakkında ne düşünüyorsunuz? Özetle, “Karabağ Azerbaycan’dır” dedi. Lavrov bunu bir gün önce söyledi, Paşinyan imzaladı. “Ermenistan, Karabağ’ın Azerbaycan’ın egemenliğinde olduğunu kabul etti” dedi. Bunu Kasım 2020’de imzaladı. Ermenistan daha önce, “Biz Rusya yüzünden Karabağ’ı kaybettik” deyince Putin, “Yok, siz kendiniz imzaladınız” dedi. Ama burada şöyle bir hakikat var; Paşinyan’ın dediği yanlış değil. Neden yanlış değil? Bizim Vatan Partisi olarak o süreçte de savunduğumuz gibi, Rusya Türkiye’den yana ağırlığını koydu. Bunu Cumhurbaşkanı Erdoğan da birkaç kez, “Putin olmasaydı, Karabağ’da bu sonucu alamazdık” diyerek ifade etti.

Evet, Karabağ, Azerbaycan askerinin, neferlerinin ve ordusunun savaşması sayesinde kurtarıldı. Bu da Vatan Partisi’nin teziydi; emperyalist merkezlere yalvararak değil, silahla kurtarılır. Türk Silahlı Kuvvetleri de Azerbaycan ordusuna yardımcı oldu. Ancak orada Rusya’nın, Türkiye ve Azerbaycan yanındaki konumlanması, dünya ölçeğindeki dengeler bakımından da hayati önemdeydi. Dolayısıyla Paşinyan’ın açıklaması da Putin’in açıklaması da sonuç itibarıyla o Türkiye, Rusya, Azerbaycan ittifakını dolaylı olarak anlatmış oluyor. Paşinyan imzaladı ama imzalattırıldı; bir güç ile imzalattırıldı.

Bu süreçte Habertürk’te, CNN Türk’te çeşitli tartışmalara katıldım. “Rusya bizim düşmanımız, Rusya Ermenistan’ın yanında” gibi görüşler ileri sürülüyordu. Bir tek biz, “Yanlış, Rusya Ermenistan’ın yanında değil” dedik. Hükümetimiz, Ermenistan’ın saldırıları başladığında hemen dünya merkezlerine dönerek “Müdahale edin, kurtarın, Azerilerin yardımına koşun” dedi. Biz de, “Siz kimden ne istiyorsunuz? Emperyalistlerden mi Karabağ’ı kurtarmasını istiyorsunuz? Ey Tayyip Erdoğan hükümeti, bu silahla kurtarılır” dedik. O tartışmalarda bize karşı, “Nasıl silahla kurtarılacakmış, üstelik Rusya var karşımızda” diyerek karşı çıkmışlardı. Bir tek biz, “Silahla kurtarılır ve Rusya da bizim yanımızda olacaktır” tezini savunduk ve öyle de kurtarıldı.

Yarınki manşetimiz bu: “Ermenistan imza attı.” Aslında gerçek şu ki, Ermenistan’a imza attırıldı. Hiçbir devlet kendi iddiasından vazgeçmez, onlara imza attırılır.

Bakın, orada da Tayyip Erdoğan hükümetinin yanlışları ortaya çıktı. Mısır’da darbeci ilan edilmişti, aslında Sisi’nin önderlik ettiği o olay Mısır halkının büyük desteğiyle oldu ve Mısır’ın despotizmden kurtuluşu yolunda çok önemli bir adımdı. O dönemde hükümetimiz çok yanlış siyasetler izledi. Bir tek Vatan Partisi, Mısır halkının o mücadelesini destekledi. 2013 yazı sonuydu. Neredeyse 10 sene kaybettik Mısır’la ilgili. Biz Vatan Partisi olarak o zamandan beri Mısır’daki bu özgürleşmeyi destekleyelim dedik. İnatla ülke yönetilmiyor, hayat hakikati herkese kabul ettiriyor. Şimdi ne oldu? Sisi Türkiye’ye geliyor; Vatan Partisi’nin programı galebe çaldı.

Önümüzde değerlerle ilgili bir eğitim girişimi var. Bir mücadele yürütmemiz lazım. Değerler eğitimi adı altında Türkiye’ye feodal değerlerin, sultanlık, aşiret, şeyhlik, cemaat ve tarikat değerlerinin dayatılması tehlikesi var. Biz buna karşı mücadele ediyoruz, aynı zamanda emperyalist değerlerin dayatılmasına da karşıyız. Tayyip Erdoğan yönetiminin bu konuda sabıkası var; İstanbul Sözleşmesi’ne zamanında oy birliğiyle imza attılar, sonra vazgeçtiler. Demek ki emperyalist değerlerin önünde eğildiler. Vatan Partisi’nin mücadelesi olmasa vazgeçmeyeceklerdi.

Fakat bu mücadelede çok doğru bir çizgi izlemek lazım. Bu mücadeleyi İslam’a, camiye, imamlara karşı bir mücadeleye dönüştürmek isteyenler olacak; buna izin vermeyeceğiz. Amerika da onları destekleyecek. Bu bakımdan “Aydın ve Kültür” kitabımın “İslam Uygarlığına Tarihsel Bakış” bölümü çok önemli. 9’dan 15. yüzyıla kadar Türklerin girdiği uygarlık havzası, o dönemin çağdaş uygarlığı olan İslam medeniyetiydi. El Harazmi, İbn-i Sina, Biruni ve Farabi gibi büyük alimler, aynı zamanda İslam uygarlığının alimleriydi ve Batı medeniyetinin, Rönesans’ın doğuşunu çok etkilediler. “Türkler İslam olmadan önce ilericilerdi, İslam onlara gericilik getirdi” gibi Selçuklu’yu, Osmanlı’yı, Karahanlıları reddeden fikirler çok yanlıştır.

Değerlerimizden bahsettik; şiirimizde Yunus Emreler, Hacı Bektaş Veliler, Hatayiler, Kazak Abdallar ve Karacaoğlanlar var. Bu müziğin son temsilcilerinden biri Nesimi Çimen’di. Benim çok iyi dostumdu. Evvelki gün Seda Anıt ile Erman Ateşoğlu’nun düğünlerinde Nesimi Çimen’in torunlarıyla tanışmaktan çok mutlu oldum. Nesimi Çimen, cura’nın son ustasıydı. Bir sefer, Erdoğan Alkan’ın evinde 17.00’de buluştuk, Nesimi Çimen cura’yı eline aldı ve ertesi gün saat 12.00’ye kadar, yaklaşık 19 saat çaldı. O, ta Orta Asya’dan taşıdığımız kardeşlik, dostluk ve sevgi değerlerini sazıyla ve sesiyle dillendirirdi. Nesimi Çimen’i Madımak’ta şehit ettiler. Onu saygıyla anıyoruz.

Paylaş