Çıkış Yolu • 13.09.2022

Çıkış Yolu • 13.09.2022

Merhabalar efendim, ekranlarınızın başına hoş geldiniz. Türkiye’nin gündemi yoğun ve bu yoğunluk doğal olarak yeni bir bakış açısı gerektiriyor. “Çıkış Yolu”, her hafta önemli meselelere farklı bir bakış açısı getiren bir program. Yine aynı gününde ve aynı saatinde sizlerle birlikteyiz.

Bugünkü gündemimizde neler var? Doğu Akdeniz’i, Türkiye-Rusya ilişkilerini ve önümüzdeki günlerde yapılacak olan Şangay İşbirliği Örgütü toplantısını konuşacağız. Bugün stüdyomuzda Aydınlık Gazetesi İstihbarat Şefi Sayın Tevfik Kadan bizlerle. Hoş geldiniz.

Efendim, açılışta da belirttiğimiz gibi 15-16 Eylül tarihlerinde Şangay İşbirliği Örgütü toplantısı var. Bu kapsamda gözler Türkiye-Rusya ilişkilerine ve Asya ülkeleriyle kurulan bağlara çevrilmiş durumda. Bir yandan Ukrayna’dan gelen mektuplar, yaptırım çağrıları ve çeşitli talepler söz konusu; diğer yandan Türkiye ile Rusya arasında 100 milyar dolarlık bir ticaret hacmi hedefi var. Sizce bu hedef nasıl sağlanabilir ve gidişatı nasıl görüyorsunuz?

Tevfik Kadan: Bütün izleyicilerimizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. 100 milyar dolarlık ticaret hacmine ulaşmak için öncelikle Türkiye’nin Amerika zincirlerinden özgürleşmesi lazım. Zincirlenmiş, yaptırımlarla kuşatılmış bir Türkiye’nin bu hedefe ulaşması bir yana, ABD yaptırımlarına tam uyum sağlamak, ticareti neredeyse sıfıra indirmek demektir. Türkiye ekonomisinin sorunlarını çözmesi; Rusya, İran, Irak, Suriye ve Çin gibi komşu ve dost ülkelerle yoğun ilişkiler kurmasından geçiyor. Yaptırımlara karşı tavır almak; biber fiyatlarından enerji maliyetlerine, çiftçinin mazot ihtiyacından kışın nasıl ısınacağımıza kadar uzanan sorulara verilecek tek cevaptır. Batı’da enerji yok, onlar zaten soğuk bir kışa hazırlanıyorlar. Türkiye’nin enerji güvenliği Rusya, İran, Irak, Katar ve Cezayir ile kuracağı ilişkidedir.

Rusya, son dönemde Türkiye’nin en önemli üç ticaret ortağından biri konumunda. Rusya ile ilişkilerimizde enerji güvenliğinin yanı sıra sanayi ve tarım ürünleri ihracatı noktasında vazgeçilmez bir bağ var. Soçi zirvesinden sonra Cumhurbaşkanımız ile Sayın Putin arasında gelişen dayanışma süreci oldukça olumlu. Ancak bir de ABD’nin bu sürece müdahalesi var. Ukrayna Dışişleri Bakanlığı mecralarında, Türkiye’deki iş insanlarımızın isimleri ve fotoğrafları verilerek hedef gösterilmeleri kabul edilemez.

Türkiye, bu yaptırımlara boyun eğmeyerek büyük bir fırsatı değerlendirebilir. Rusya pazarı, bizim sanayi ve tarım üreticilerimiz için hayati önem taşıyor. Temmuz ayı başında Rus devlet temsilcileriyle İstanbul’da görüştük ve “Altın Fırsat Toplantıları” düzenleme kararı aldık. Bu toplantıların amacı, yaptırımları göğüsleyen bir ekonomik sürece girmektir. Bunun başarısı hükümetin kararlı duruşuna bağlıdır.

Şimdi Sayın Cumhurbaşkanımız Şangay’a gidiyor. Orada Xi Jinping ve Putin ile yapılacak görüşmeler dünya dengelerini değiştirebilir. Türkiye, bu altın fırsatı değerlendirirse halkımız için umutlu bir dönem başlayacaktır. Şangay İşbirliği Örgütü; dolar saltanatının çöktüğü, emperyalist sistemin tıkandığı bir dünyada Asya uygarlığının yükselişini temsil ediyor. Türkiye’nin bu örgüte katılması, Vatan Partisi’nin programında yer alan tarihi bir hedeftir ve aslında Türkiye bu sürecin fiilen içine girmeye başlamıştır.

Türkiye, 2015’ten beri sınır ötesi harekâtlarla ve içeride FETÖ ve PKK gibi yapıları temizleyerek sistemin dışına çıkmaya başladı. NATO içinde “üvey evlat” muamelesi gören, hatta doğrudan tehdit edilen Türkiye, artık Atlantik sisteminin zincirlerini kırma aşamasındadır. Halkın da Rusya ve Çin ile dostluktan yana olduğunu anketlerde görüyoruz.

Özetle, 42 yıldır uygulanan “dünya ekonomisiyle bütünleşme” programı Türkiye’yi batırmıştır. Bu bataktan çıkış, ancak Atatürk devrimlerinin yolunda, yani yeni bir üretim ekonomisiyle mümkündür. Önümüzdeki günlerde yapılacak Şangay zirvesinde, Sayın Cumhurbaşkanımızın örgüte tam üyelik talebini açıklama ihtimalini bile görüyorum; süreç bizi o yöne taşıyor. Zaten Xi Jinping, Putin ve Erdoğan’ın bir üçlü olarak toplantıda ayrıca buluşmaları, bu zirve buluşması çok önemli.

Şimdi siz Asya’ya yönelişi anlatırken, Vatan Partisi ile ilgili şöyle sorular geliyor: “Vatan Partisi bizim Avrupa ülkeleriyle ilişkimizi biraz geride mi bırakacak? Ya da Türkiye’nin Avrupa ülkeleriyle ilişkisi ne olacak?” Vatan Partisi’nin dış siyasetinin temel kavramı Avrasya’dır. Avrasya ne demek? Avrupa artı Asya. Yani büyük kıta. Asya ve Avrupa tek kıtadır, dünya uygarlığının ana karasıdır. Vatan Partisi Avrupa düşmanı değildir; Amerikan emperyalizminin hegemonyacılığına ve dolar saltanatına karşıdır. Avrupa ülkelerinde de Amerikan emperyalizmine karşı direnme eğilimleri yükselmeye başladı; Almanya’da, Fransa’da, Çekya’da ve Doğu Avrupa ülkelerinde Atlantik sistemine karşı başkaldırılar başladı. Herkes “Avrupa’ya soğuk bir kış geliyor” diyor ve Avrupa’da Atlantik sistemi dışında çözüm arayışları hızla yükseliyor. Başka çareleri yok. Dolayısıyla bizim Avrasyacı stratejimizin gerçekçi olduğu ve Türkiye ile Avrupa ülkeleri arasında ilişkilerin düzelebileceği bir sürece girdiğimiz hayal değil.

Ancak şu iki şeyi ayırmak lazım: Avrupa Birliği’ne girmek başka, Avrupa ile dost olmak başkadır. Avrupa Birliği bir devlettir; oraya girdiğinizde kapıda devletinizden, yani Türk devletinin egemenliğinden vazgeçerek girersiniz. Sonuç itibarıyla Avrupa Birliği bir üst devlettir. Oraya girdiğinizde başkentiniz Brüksel olur ve oradan yönetilirsiniz. Avrupa Birliği bir Hristiyan kulübüdür; ama ondan evvel bir zenginler kulübüdür. Yöneticileri de bunu söylüyor: “Biz zenginler kulübüyüz, Hristiyan kulübüyüz.” Türkiye ne zenginler kulübündedir ne de Hristiyan bir ülkedir. Dolayısıyla Türkiye Avrupa Birliği’ne girdiği zaman Almanya veya Fransa gibi Avrupa Birliği’nde başı çeken ve kendi menfaatlerini kabul ettiren bir ülke konumunda olamaz; hemen bağımlılık ilişkisi içerisine girer. Ama Türkiye, bağımsızlığını ve egemenliğini koruyarak Avrupa ile çok iyi ilişkiler geliştirebilir. Vatan Partisi bunu temsil ediyor. Avrupa Birliği yandaşları, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne köleleşmesi programını savunuyorlar.

Brüksel’de kararlar alındığında, kanunlar oradan geldiğinde bu Türk çiftçisinin, işçisinin, sanayicisinin yararına olur mu? Örneğin, “Rusya’dan gaz almayacaksınız” gibi kararlar, Avrupa emperyalistlerinin çıkarlarına göre alınıyor. Bir dönem bizde de “ikiz yasalar” gibi ekonomiyle ilgili yasalar Avrupa’dan ithal edildi ve bu, Türkiye’yi büyük sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Özü şudur: Türk halkının menfaatleri Ankara’da belirlenmelidir. Ankara’dan kanunlar çıkarsa Türkiye refaha ilerler, özgürleşir ve zenginleşir. Karar Brüksel’den alınırsa Türkiye çiftçisi neden zenginleşsin? Bütün problem burada. Biz bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi Avrupa’ya ve bütün dünyaya karşı koruduğumuz zaman milletimizin refahı için doğru kararlar alabilir ve dünyayla ilişkilerimizi eşitlik ve karşılıklı yarar temelinde düzenleyebiliriz.

O zenginler kulübü artık Doğu Avrupa ülkelerini bile yük olarak görüyor; onları fakirleştiriyor. Buna karşı direnen eğilimler çok yükseliyor. Le Pen iktidara yürüyor; Macaristan’da Orban, İtalya, Fransa ve Almanya’da Alternatif Parti gibi yapılarla bütün Avrupa’da Amerika’ya karşı bağımsızlık ve milliyetçilik eğilimi yükseliyor. Bu, şoven veya bağnaz bir milliyetçilik değil; hepsi cephesini Amerika’ya dönmüş, Rusya ve Türkiye dostu bir eğilimdir.

Bu hafta sıkça karşılaştığımız bir soru da şu: “Avrupa’daki eylemlerin amacı, mevcut sistemin lehine mi?” İddiaya göre bu eylemler, halkların Rusya’ya olan kızgınlığını artırarak sistemin işine yarıyor. İddiayı şöyle güçlendiriyorlar: “Doğal gaz meselesi Putin’in öfkesini artırmanın bir yolu. Avrupa bu kış üşüyecek, sanayi sorun yaşayacak ve bunun sebebi Putin.” Oysa halk öyle düşünmüyor. Halk, “Siz Ukrayna’yı desteklediniz, Putin’in dostluğunu kaybettiniz, doğal gazı ve sanayimizin ihtiyaçlarını göz ardı ettiniz” diyerek kendi hükümetlerine cephe alıyor. Avrupa’daki halk hareketlerinin hiçbirinde bir Putin düşmanlığı görmüyoruz. Tam tersine, “Putin ile dost olalım, Ukrayna konusundaki yanlışlardan vazgeçelim, Amerika’nın güdümünden çıkalım, doğal gazımızı eskisi gibi Rusya’dan sağlayalım” talebi yükseliyor. Almanya’da Scholz’ün karşısındaki eylemlerde “Amerikan kölesi oldunuz” diye bağırıyorlar. Hiçbir yerde Putin karşıtı bir cereyan yok çünkü öyle bir gerçek yok. Atlantikçi organlar dışında Avrupa’da canlı bir Rusya ve Putin dostluğu eğilimi var. Vatan Partisi olarak Avrupa’daki bu eylemleri destekliyoruz. Göreceksiniz, Avrupa sallanmaya başladı ve bu deprem dalgaları Türkiye’ye de gelecek.

Avrupa Birliği hedefi Türkiye’de unutuldu. Bunun bir masal olduğunu, Avrupa’nın Türkiye’yi almayacağını artık herkes görüyor. Ancak bir takım Atlantikçiler hâlâ bunu savunuyor. 1980’lerde *Frankfurter Allgemeine Zeitung*’da çıkan bir başyazıda Helmut Schmidt, Amerika’nın kendilerine “Türkiye’yi Avrupa’nın kapısına bağlayın ama Avrupa Birliği’ne almayın” dediğini ifade etmişti. Aslında Schmidt, Schröder, Merkel dönemlerinde Almanya’da Avrasya ile bütünleşmeci ve Çin dostu bir damar hep oldu. Alman sanayicilerinin Rusya ve Çin ile çok kuvvetli bir dostluğu var; çünkü sırtını Rusya ve Çin’e dönerek Almanya’nın devam edemeyeceğini çok iyi biliyorlar.

“Amerika emperyalist, peki Rusya ve Çin konusunda bir güvence var mı? Amerika gitsin de Çin mi gelsin?” sorusu çok geliyor. Bir kere emperyalizm sosyoekonomik bir kavramdır. Emperyalizm; kapitalist bir ülkenin belli bir aşamada üretim fazlası oluşturması ve bu fazlayı satmak için arkasına silahlı güç alarak başka ülkelere dayatmasıdır. Çin sosyalist bir ülkedir ve planlı ekonomisiyle kendi ülkesinde üretim fazlası oluşturmaz. Rusya ise Türkiye gibi bir üçüncü dünya ülkesidir, gelişmiş bir kapitalist ülke değildir. Çin’in veya Rusya’nın, Amerika’nın yaptığı gibi bir sömürü ekonomisi kurduğuna dair dünyada hiçbir iddia yoktur.

“Amerika gitsin de Çin mi gelsin?” diyenler, aslında “Amerika gitmesin” demek istiyorlar. Bu, Amerikancılığın en sinsi, en örtük ve en hileli halidir. “Ne Rusçuyuz ne Çinciyiz, Türkiyeciyiz” diyerek gizlenen bir Amerikancılıktır. Türkiye ile Rusya veya Çin arasında, 19. yüzyıldaki gibi bir ekonomik dengesizlik yoktur. Aksine, Çin ve Türkiye ilişkileri birbirini hem güvenlikte hem ekonomide tamamlayan özellikler taşıyor. Bu yüzden “Amerika gitsin, Çin veya Rusya mı gelsin?” görüşü bugün Türkiye’deki en sinsi Amerikancı görüştür; çünkü üzerindeki “Türkiyecilik” örtüsünü kaldırdığınızda altından doğrudan Amerikancılık çıkar. O rekabet sistemi içerisinde gelişelim, o rekabet sistemine uyum gösterelim ve o rekabet içinde Türkiye’yi büyütelim diyen neoliberalizme karşıyız. Bunlar sizin söyledikleriniz, bunlar sinsi yaklaşımlar.

Rusya ve Çin’le ilişkilerin gelişmesi, ihracatı artıracağı gibi ithalatı da artırabilir mi? Arttırsın, ne var? İthalat düşmanlığı da doğru değil. Yerli üreticimizin önünü tıkar mı? Özellikle Çin’in gelişmesi… Yerli üreticinin temeli; tarımcıyla, sanayiciyle konuşalım. En temel talepleri ne? Ucuz enerji. Çiftçi “Traktörümü ucuz mazotla doldur” diyor, sanayici “Bana ucuz doğalgaz ve ucuz elektrik ver” diyor. Lojistik sektörü ise “Ulaşım fiyatları düşsün, taşıdığım ürünleri tüketim merkezlerine ucuza ulaştırayım” diyor. Sanayicinin talebi de aynı; elektrik doğalgazdan veya ithal kömürden üretiliyor. Dolayısıyla Türkiye ile Rusya arasındaki ilişkiler, sonuç itibarıyla ucuz enerji kapısını açabilecek ilişkilerdir. Vatan Partisi de bunu söylüyor. Rusya ve İran dostluğuyla mazotu, doğalgazı ucuzlatabiliriz. Her gün televizyonlarda domates, biber, patlıcan fiyatlarının yükselmesinden bahsediliyor. Bu fiyat artışının temel sebebi maliyet enflasyonu, yani enerji fiyatlarının yüksek olmasıdır. Rusya ve İran ile kurulacak ilişkiler, bu enerji maliyetlerini düşürecektir.

Çin ise Türkiye’nin bir yatırım ekonomisi kurmasında ve bir “yatırım üssü” haline gelmesinde en önemli ortaktır. Çin’in elinde 2 trilyon dolarlık devasa bir servet var. Birçok ülke bundan yararlanıyor. Türkiye de Çin’le iyi ilişkiler yürüterek hem güvenliğinde sağlam bir pozisyon kazanabilir hem de yatırım ekonomisiyle işsizliği azaltıp üretimi artırarak halkın refahını yükseltebilir. Bu ülkelerle ilişkiler, zenginleşme ve üretim etkenleridir; tabii doğru bir şekilde değerlendirilirse.

“İktidarınızda enerji fiyatlarını nasıl düşüreceksiniz?” diye soruyorsunuz. Rusya ve İran’la zaten çalışmalarımız var. Ancak Ukrayna’ya SİHA verip aynı zamanda denge politikası izlerseniz, Rusya size neden ucuz enerji versin? İran’a yan bakıp Amerika’nın düşmanlıklarını pratiğe geçirirseniz, İran neden size ucuz enerji sağlasın? Ucuz enerji; İran, Rusya, Katar, Cezayir ve Azerbaycan dostluklarından geçer. Türkiye, Rusya ile ilişkilerinde çok daha üstün imkanlara sahip olabilir. Rusya’ya yönelik yaptırımları tanımadığımızda, Türkiye büyük fırsatlar elde eder; turizmden sebze-meyve ihracatına, İstanbul’u finans merkezi yapmaktan hava ve deniz trafiğinin merkezi haline getirmeye kadar muazzam kazançlar sağlarız. Karşılığında Rusya’nın yaptırımlarını göğüsleriz, Rusya ile dünya arasındaki ticari ilişkileri örgütleriz. Bu, Türkiye-Rusya dostluğunun karşılıklı çıkar temelinde gelişmesidir. Tek taraflı yarar, hiçbir zaman dostluğun temeli olmaz.

Rusya’nın tahılını dünyaya ihraç etmesine aracılık yapan bir ülke olduğumuzda, bunun Türkiye’ye getireceği kazançları düşünün. Bu kombinezonun içine Avrupa’yı da çekebiliriz. Dünya bir devrime doğru gidiyor; hatta bazı Avrupalı devletler bile Rus petrolünü taşımaya devam ediyor. En Amerikancı görünen Yunanlar bile birtakım hilelerle Rus petrolünü taşımada en ön planda.

Türkiye ile Rusya arasındaki dış ticaret hacminde enerji ithalatından kaynaklanan bir dengesizlik var. Bunu düzeltmenin tek yolu, Rusya’ya ihracatı artırmaktır. Amerika’nın yaptırımlarına uyarsanız, ihracat yapamazsınız. Enerjiyi de pahalı almak zorunda kalırsınız. Rusya’ya yaptırım uygulamayıp ticari fırsatları kullandığımızda, turizm ve finans gibi alanlarda dengeyi sağlayabiliriz. Rusya pazarı şu an Avrupalı şirketlerin çıkışıyla boşaldı, orayı doldurabiliriz. Çin’e karşı uygulanan yaptırımlar da Türkiye için bir fırsattır. Şangay İşbirliği Örgütü’ne yönelim de bu yüzden önemlidir.

Ukrayna’ya silah satmak ekonomik bir gerekçe değil, Amerika’nın dayattığı denge politikasının sonucudur. Rus uçağının düşürülmesi olayına benzer şekilde, akılsızca atılan bu adımlar, enerjiyi pahalı almamıza ve ihracatımızın kısıtlanmasına yol açar. Enerji ticaretinde doları kenara iten, milli paralarla ticaret yapan bir sistem kuruyoruz. Dolar saltanatı dünyada yıkılıyor; Amerika doları topladığı için doların fiyatı yükseliyor. Ancak Türk lirasındaki asıl değer kaybı, Türkiye ekonomisindeki üretim sıkışıklığından kaynaklanıyor. Türk parasının değerinin düşmesi, ihracat olanaklarımızı teorik olarak artırsa da, temelde üretim odaklı bir ekonomi kurmalıyız.

Son olarak, “Amerika ile Çin veya Rusya birbirine bağlıdır, asla çatışmazlar” tezi gerçek dışıdır. Bunlar birbirine rakip stratejik güçlerdir. Aralarındaki anlaşmazlıklar gerçektir ve dünya çapında bir hegemonya mücadelesi vermektedirler. Türkiye de bu gerçekleri görerek stratejik konumunu belirlemelidir. Yani Amerika’nın Türkiye’ye dayattığı ilişkiler nedeniyle Türkiye de Amerika’yla anlaşamaz. Geçici boyun eğmeler, teslim olmalar olabilir ama anlaşma olmaz. Amerika, Türkiye’yi kaybetmeyi göze alamaz; bu, çok söylenen bir tez. “Rusya’ya karşı göze alamaz” deniyor ama Amerika zaten kaybediyor; kaybettiğini de saptıyor. Bu göze almakla ilgili bir durum değil. Tam tersine Amerika Birleşik Devletleri, Türkiye’nin Asya’ya yöneldiğini 2000’lerin başında saptadı. 22 sene evvel, Cihan’ın “Perspektifler” raporundan bunu okuyoruz. Amerika şöyle bir siyasete girdi: “Madem Türkiye’yi kaybediyorum, öyleyse yaralı olarak gitsin. Türkiye benim kontrolümden çıkıyor, o zaman yaralıyım. Yaralı olarak gitsin.”

2030’da ülkemiz beşinci büyük ekonomi olacak deniyor. Londra’daki Standard Chartered, dünyanın en büyük bankalarından birinin yaptığı araştırmaya göre; 2030 yılında dünyanın en büyük ekonomisi 66 trilyon dolarla Çin, ikinci büyük ekonomisi 6 trilyon dolarla Hindistan, üçüncü büyük ekonomisi 33 trilyon dolarla Amerika olacak. Yani Amerika, Çin’in yarısı kadar. Ondan sonra dördüncü büyük ekonomi 10 trilyon civarında Endonezya, beşinci 9,5-10 trilyon dolarla Türkiye, altıncı Brezilya, yedinci Mısır. Bunlar; Endonezya, Türkiye, Mısır ve Brezilya aşağı yukarı 19 trilyon dolarla birbirine denk ekonomiler. 8. ekonomi Rusya, 9. Japonya, 10. Almanya. Amerika 1.’likten 3.’lüğe düşüyor. Geri kalan yedi ülke ise Asya ülkeleri; içinde bir tane Mısır var Afrika’dan, bir de Brezilya var Latin Amerika’dan. Yani Asya’nın yükselişini dünya ekonomisindeki gelişme paylarında görüyoruz.

Şimdi izleyici şöyle soruyor: “Bu başarı, AK Parti’nin başarısı mı olacak?” Bakın, bu soru Türkiye’ye dair değil. Bunu soran vatandaşımızın kalbi Türkiye için çarpmıyor. “Nasıl olacak peki?” diye eklemiş. İngiltere’deki banka diyor ki: “Ben kanalı, uzmanları, Amerikalı uzmanları aldım topladım. Bir projeksiyon, yani bir öngörü yaptım.” Ülkelerin çeşitli kabiliyetlerine; nüfusuna, nüfusundaki gençliğin payına, ekonomisinin gelişme oranlarına, jeostratejik durumuna ve güvenliğine bakarak bir değerlendirme yapıyor. Ama biz kendimize güvenmediğimiz için buna inanamıyoruz. AK Partililer bile inanmıyor. Türkiye’nin devrim yapacağına, üretim devrimi gerçekleştireceğine inanmıyorlar. Kafaları şu: “Türkiye batsın, yoksulluğa sürüklensin, parçalansın da AK Parti’yi yıkalım.” Bu soru maalesef Türkiye’nin sömürgeci kafalı aydınının geldiği noktayı yansıtıyor. Türkiye gelişsin, refaha ulaşsın; bunlardan sevinç duymuyorlar.

Çanakkale Köprüsü açıldığında oradaki mutluluğu, yollara dökülen yüz binleri gördük. Vatandaş bunun gururunu duyuyor. Ama CHP ve İYİ Parti etkisi altındaki kesim, hiçbir şeyin iyi olmasını istemiyor; hep karanlık ve umutsuzluk yaymak istiyorlar. Türk milletinin acılarını da sevinçlerini de paylaşmıyorlar. Hatta sevinçlerinden acı, acılarından sevinç duyuyorlar. Türkiye beşinci ekonomi olacak diye sevinmiyorlar, “Bu AK Parti iktidarında olacak” diye üzülüyorlar. Beşinci ekonomi olan kim? AK Parti değil, Türkiye. Türkiye’nin yeteneğini görmüyorlar. 2030’a kadar Türkiye’yi AK Parti yönetecek diye bir şey de yok. Bu iyi ki sorulmuş bir soru, zira bir kısım Batıcı, Atlantikçi kesimde Türkiye’ye yabancılaşmış, soğumuş bir ruh hali var.

Mevsim etkisinden arındırılmış işsizlik oranı TÜİK tarafından %10,1 olarak açıklandı. İş gücüne katılım oranı da %25 ile %30 arasında değişkenlik gösteriyor. Bizim politikamız tasarruf, yatırım ve istihdam odaklıdır. Tasarruf yapacağız ki yatırıma ayıralım. Türkiye’nin tasarruf oranını yüzde otuza çıkartacağız. Yatırım yapmak, iş sahası açmak ve işsizliği yok etmek demektir. Bu da kamu ekonomisiyle, kamu iktisadi teşebbüsleriyle olur. Türkiye’nin tam istihdama ilerlemesi kamucu politikalarla, ücret-maaş politikalarıyla ve kaynakların dışa akışının engellenmesiyle gerçekleşir. Dışarıdan gelen sıcak para komisyonculuğunu kesmek, bankaların faiz gelirlerini yatırıma yönlendirmek gerekir.

Bazıları “Türkiye’de iş çok ama insanlar iş beğenmiyor” diyor. Düşük istihdamın sebebi beğenmemek değil. Tasarruf oranını artırıp fabrika açarsanız kimse “iş bulamıyorum” demez. Bir kere sadaka ekonomisine son vermek lazım. Tarımda dönüm başına destek dağıtmak, üretime değil de tarlaya destek vermek, sırt üstü yatmaya destek vermektir. Çalışma çağında, çalışabilecek durumda olan insanlara sadaka vermeyi kesip, o kaynağı yatırıma ve fabrikaya yönlendirmeliyiz. Biz topluma çalışmayı vaat ediyoruz. Atatürk “Türk, Öğün, Çalış, Güven” derken bunu vurgulamıştır. Üretim, çalışmanın ürünüdür. Teknoloji geliştikçe çalışma saatlerinin düzenlenmesi de gündeme gelebilir.

Vatan Partisi iktidara ilerliyor; bunu devamlı söylüyoruz. AK Parti hükümetinin bir çıkmazda olduğunu ve bu seçimlerde tek başına iktidar olamayacağını sürekli ifade ediyoruz. Vatan Partisi’nin üretim devrimi kaçınılmazdır. 113 tane üretim devrimi kurultayı yaptık. AK Parti’nin ekonomi programına karşı Vatan Partisi’nin programı budur. Yaptırımlara boyun eğenler iktidarlarını sürdüremezler; biz boyun eğmeyiz. Seçimlerin merkezinde ekonomi olacak gibi görünüyor ama ekonomi ve güvenlik birbirini destekler. Zayıf ekonomiyle güvenlik sağlanamaz, güvenlik olmadan da ekonomi gelişemez.

Kararsızlar artmıyor; tam tersine, “Ne Tayyip Erdoğan ne Kılıçdaroğlu ne de Akşener; ikisine de oy vermeyeceğim” diyen kararlı bir kitle büyüyor. Bu kitle %50’yi geçti. Bu insanlar sistemin dışına çıktığı için sistemin dışındaki çözüme, yani Vatan Partisi’ne yöneliyor. NATO konusuna gelince; NATO’ya hayır kampanyası yürüten, programına “NATO’dan çıkalım” maddesini yazan ve bunu Aydınlık Gazetesi ile Ulusal Kanal’da her gün işleyen tek parti Vatan Partisi’dir.

Doğu Akdeniz ve Ege’deki gerginlik had safhada. Yunanistan jetlerimizi taciz etti, S-300’le kilit attı, sivil gemimizi taradı. Miçotakis, “Bizim sizden daha fazla müttefikimiz var; en güvenilir olanları da Fransa ve ABD” diyerek cesaretini nereden aldığını açıkça ifade ediyor. Türkiye’nin ciddi bir milli gücü ve donanması var. Türkiye ile Yunanistan hiçbir zaman tek başlarına karşı karşıya gelmezler; aralarında büyük bir dengesizlik var. Ancak Türkiye’de “Yunanistan kendine güvenmesin, ABD onu ortada bırakır” gibi çok yanlış bir bakış açısı var. ABD, Yunanistan’ı Türkiye’nin üzerine sürüp ortada bırakırsa; Yunanistan yenildiği zaman Amerika Birleşik Devletleri de yenilmiş olur. Amerika, Doğu Avrupa ve Avrupa’daki tüm denetimini kaybeder, NATO dağılır. Yunanistan’ın yenilmesiyle kalmaz, olay çok daha geniş bir boyuta taşınır. Onun için buradan birkaç tespit yapmamız lazım. Bir: Amerika karar vermeden Yunanistan, Türkiye’ye karşı bir hesaplaşma sürecine girmez. Yani ancak Amerika’nın itmesiyle ve ona güvence vermesiyle bu sürece girer. Yunanistan da hakikaten o güvencenin gerçekliğine bakar; Amerika desteklemeyecekse Yunanistan öyle bir savaşa girmez. Bunları saptamamız lazım. Peki, Amerika bunu niçin yapar? Demin konuştuğumuz gerçekler ortada; yani Türkiye elinden gidiyor. Amerika, Türkiye’ye nereden yüklenebilir? Türkiye’nin zayıf olduğu yerden. Miçotakis de bunu söylüyor: “Burada bizim müttefiklerimiz daha kuvvetli, burada biz kuvvetliyiz.” Yani Türkiye ile kendi arasındaki kuvvet dengesini karşılaştırmıyor; ittifaklar hesabıyla terazinin kefelerini değerlendiriyor. Bu çok önemli. Demek ki Türkiye’nin düşmanları, Türkiye’nin ittifak potansiyelini kendi ittifak birikimlerinin altında görüyorlar ve buradan cesaret buluyorlar. Buradan çıkarılacak ders; Türkiye’nin kendi öz güçlerinin yanında, Yunanistan’ın ittifak birikiminin karşısına daha kuvvetli bir ittifak birikimi yığmak durumunda olduğudur.

Nasıl bir birikim bu? Hangi ülkeler nasıl olur? Hangi ülkeler Amerika ile savaşıyorsa o ülkeler. Rusya bugün Amerika’yla savaşıyor, İran Amerika’yla karşı menfaatlere sahip, Çin Amerika’yla bir cebelleşme içinde, Suriye Amerika’yla silahlı mücadele veriyor, Irak ise Amerika tarafından bölündü ve ona direnmeye çalışıyor. Yani çıkarları Amerika’yla çatışan ülkeler, Türkiye’nin ittifak birikimini oluşturur. Bu nesnel bir durumdur. Biz kimseyi kendimize zorla bağlayamayız ama nesnel olarak Amerika’nın karşısında konumlanan ülkeler Türkiye için bir ittifak birikimidir. Bu arada bazı ülkeleri de tarafsızlaştırabilir, yani Amerika’dan koparabilir ve kendi konumumuza daha yakın bir yere çekebiliriz. Doğru politika budur.

“Siz Rusya Akdeniz’e mi insin diyorsunuz? İran Akdeniz’e mi gelsin?” denilebilir. Evet, insinler. Doğu Akdeniz’de Amerika, Yunanistan ve İsrail beraberliğine karşı bir denge yaratalım. Peki, bize karşı Doğu Akdeniz’de tatbikatlar yapan, namlularını bize çevirenler kimler? Nemesis tatbikatlarını yapan Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi… Fransa da biraz onlarla beraber. Esas destekçiler Miçotakis, ABD ve Fransa. O zaman bakın; Doğu Akdeniz’deki bir savaş deniz ve hava savaşıdır, kara savaşı değildir. Kara savaşı sonra başlar. Trakya’da kuvvetler arasında az çok denge vardır ve savaşın kaderi orada belli olmaz. Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaş, esasen Türkiye ile Amerika arasındaki savaştır. Deniz ve hava kuvvetleri burada karşı karşıya gelir ve karşımızdaki kuvvet sadece Yunanistan’ın değil; Yunanistan artı Amerika, İsrail ve belki de Fransa’dır.

Eğer Amerika böyle bir çatışmayı başlatıyor ve Yunanistan’ı Türkiye’nin üzerine sürüyorsa, Türkiye’nin orada zayıf olduğu hesabını yaparak bunu yapar. “Yunanistan’ı sürer, sonra ortada bırakır” düşüncesi Amerikancı bir fikirdir. Neden? Çünkü Amerika’yı olduğundan daha az düşman gösterir. İngiltere, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanistan’ı üzerimize sürüp ortada bırakmadı; sonuna kadar destekledi. Biz onları, İngiltere’nin kendi içindeki çelişkiler ve İtalyanların çekilmesi sayesinde yendik. ABD, Ukrayna’yı da yalnız bırakmadı; milyarlarca dolar silah desteği verdi ve vermeye devam ediyor.

Türkiye’de bir zayıflık var mı? Bunu söylemek yanlış olur ama şu var: Türkiye, ittifak potansiyelini Doğu Akdeniz’de devreye sokmakta kararlı değil. Suriye’de yanlış yapıyor; Suriye bir Doğu Akdeniz devletidir ve o da İsrail tehdidi altında, Amerika ile savaşıyor. Öyleyse Türkiye’nin en sıcak müttefiki Suriye’dir. İkincisi, Rusya Amerika ile silahla savaşıyor ama Türkiye bir yandan Ukrayna’ya silah satıp, diğer yandan Zelenski ile fotoğraflar çektirerek denge politikası izliyor. Bunlar ciddi yanlışlardır ve bedeli Doğu Akdeniz’de ödenir. Türkiye düşmanlarıyla kendisi arasında denge politikası izleyemez. “Rusya ile Amerika arasında denge politikası izliyorum” demek, “Türkiye ile Amerika arasındaki çelişmede tarafsızım” demektir. Türk vatanseverinin tek bir çözümü vardır: Türkiye’den yana olmak. Dolayısıyla Rusya’dan, Suriye’den ve İran’dan yana olmak bugün Türkiye’den yana olmaktır. Onların düşmanı bizim de düşmanımızdır. Bugünkü AK Parti hükümetinin denge politikası tam anlamıyla bir çıkmazdır.

Bu savaştan kaçış var mı? Güçlü olursa Türkiye, Amerika’yı caydırır. Bazıları, Amerika’nın Yunanistan’a yaptığı yığınağın sadece güvenlik amaçlı olduğunu ve Türkiye’ye karşı düşmanca olmadığını söylüyor. Bu çok yanlış. İhsan Sefa komutanımızın da belirttiği gibi, yığılan silahlar esas olarak saldırı silahlarıdır. Amerika’nın buna mecburiyeti var; çünkü Türkiye, Amerika’nın kontrolünden çıkıp Asya’ya kayıyor. Türkiye’nin kamp değiştirmesi dünya dengelerini kökten etkiler. Amerika da bunu önlemek için, Türkiye’yi zayıflatarak kendi yörüngesinde tutmaya çalışıyor.

Ermenistan-Azerbaycan arasındaki çatışmalar, Ege’deki tacizler, radar kilidi atmalar ve gemilerimize yapılan saldırılar… Bunların hepsi Türkiye’ye “Birkaç cephede birden savaşmak zorunda kalırsın” mesajıdır. Şöyle bir senaryoyla karşılaşabilir miyiz? Yunanistan 12 mil ilan ettiği gün, Suriye’nin kuzeyinde terör devleti ilanı ve diğer cephelerde saldırılar… Evet, hepsi birlikte olur. Çünkü bu cephelerin hepsinde Amerika-İsrail beraberliği var. Türkiye ile bir hesaplaşmaya karar verdikleri an, bütün cephelerde düğmeye basarlar.

Bizim önerdiğimiz tek şey hesap kitaptır. Türkçülük her zaman matematiktir; Hunlardan Osmanlı’ya kadar büyük devlet geleneğimiz stratejik hesaplara dayanır. Bizim de potansiyel ittifaklarımızı kinetik enerjiye dönüştürmemiz lazım. Suriye’yle anlaşacağız, Rusya ve İran’la tam bir beraberlik kuracağız. Vatan Partisi olarak “çekelim kılıcı, üzerine gidelim” demiyoruz; hesapsız, kitapsız bir milliyetçilik değil, zaferi hedefleyen akıllı bir program öneriyoruz. Suriye’deki terör örgütlerini temizleyip, içimizdeki misafirlerimizi yerlerine yerleştireceğiz. Türkiye’yi bu ittifaklarla güçlendireceğiz. Akıllı politika budur; Ukrayna konusundaki yanlışları düzeltip düşmanlarımızı güçlendirmemek, Rusya ile beraber hareket etmektir. Türkiye düşerse Rusya da ayakta duramaz; bu yüzden stratejik akıl, ortak menfaatlerde buluşmayı gerektirir. Efendim, Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun da konuyu değerlendiren bir açıklaması oldu. Şimdi arkadaşlar bir Twitter’ı ekrana getirirse, Sayın Kılıçdaroğlu’nun paylaşımına ben de bir yandan bakayım. Şöyle diyordu: “Yunanistan meselesi ve savaş tamtamlarıyla ilgili… Miçotakis ile Erdoğan’ın ortak bir noktası var; ikisinin de oyları düşüyor. Haliyle iki popülist savaş kartını oynuyor. Kafa bu. Adaların silahlanmasıyla ilgili tavrımız nettir. İktidara geldiğimizde meseleyi biz çözeceğiz.”

Burada Kılıçdaroğlu diyor ki: “Biz, Türkiye ile Yunanistan arasındaki savaşta tarafsızız; hatta Yunanistan’ın yanındayız.” Utanç verici bir açıklama. Ne olursa olsun, bu hükümet -bakın, ben de biraz evvel hükümeti eleştirdim ama- sonuç itibarıyla ne kadar yanlışlar yaparsa yapsın, Türkiye’nin savaşa girdiği bir ortamda tabii ki biz vatanımızdan, devletimizden ve milletimizden yana olacağız. O tavrı burada göremiyoruz. Kemal Kılıçdaroğlu, Miçotakis ile Tayyip Erdoğan’ı aynı kefeye koyuyor. Burada ne Türkiye’nin vatan savunması ne de güvenliği var; sadece oy meselesine bakıyor. Yani burada Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin Mavi Vatan’ını, Ege’deki haklarını savunuyor olduğunu söylemiyor; Türk ordusu da onları savunuyor değil. Ona göre burada bir seçim, oyları artırma veyahut oy peşinde koşan bir iktidar var. Yunanistan’da da var, burada da var. Dolayısıyla “Ben burada tarafsızım” diyor.

Hatta bakın, bu siyaset… Cumhuriyet Halk Partisi’ni de İYİ Parti’yi de Atlantik cephesinde bir savaş durumunda bile o cepheye savurdu. Hani İzmir Belediye Başkanı diyor ya: “İstiklal Savaşı’nda iş birliği yaptılar bazıları.” İşte bu, Damat Feritlerin tutumudur; Kemal Kılıçdaroğlu’nun tutumu da budur. İstiklal Savaşı’nda iş birliği yapanlar bile bu kadar İngiliz yanlısı değillerdi. Çok açık söyleyeyim, Damat Feritler bu kadar İngiliz yanlısı değildi. Her şeye rağmen onlar “Türkiye’nin gücü yetmez, karşı koyamayız” diyorlardı. Onu net olarak saptayalım. Yani Damat Ferit Paşaların tavrı “Türkiye direnemez, yorgun düştü” şeklindeydi ama burada Kılıçdaroğlu’nun kalbi, yüreği Türkiye ile birlikte atmıyor. Çok açık; tamamen savrulmuş durumdalar. Aynı şey Meral Akşener için de geçerli. Hepsi “Aman Tayyip Erdoğan’ın hükümeti başarısız olsun, yenilsin; Amerika yensin de bizim iktidar yollarımız açılsın” diyor. Olaya böyle bakıyorlar. Yüreklerinde Türkiye ile ilgili ortak bir şey kalmamış, bir çarpıntı yok; Türkiye cephesinde değiller.

“Adaların silahlanmasıyla ilgili tavrımız nettir. Nasıl çözersin? Sen bir kere Yunanistan ve Amerika’nın yanındasın. Onlar seni iktidara getirecek. Onlar iktidara getirdiği için de… Tabii iktidara gelmeyecekler ama diyelim o senaryodan gidersek, onlar iktidara getirdiği için de Yunanistan ve Amerika’dan, Atlantik’ten yana çözersin. İşte o kadar. O zaman bir problem kalmamış olacak.” Türkiye’den yana çözmeyi tamamen dışlayan bir konumlanma, mevzillenme görüyoruz.

(Reklam arası)

“Türk milletine söz veriyoruz. Ege’mizdeki 152 ada, adacık ve kaya parçası; Türkiye’nin egemenliği altında olan vatan topraklarını yeniden Türkiye’mize kazandıracağız. Söz veriyor muyuz? Söz mü? Biz yaparız. Biz Vatan Partisi’yiz.”

Efendim, bu 2015’te yaptığınız bir miting. O çizgide Vatan Partisi devam ediyor. Mavi Vatan kavramını Türkiye’nin gündemine Vatan Partisi oturttu. Soner Polat Amiral’imize ve diğer amirallerimize de tabii çok şey borçluyuz. Ama Vatan Partisi’nin siyasi mücadelesiyle Mavi Vatan kavramı, Türkiye’nin vatan kavramının bir parçası haline gelmiştir. O 26 Nisan 2015’te Kuşadası’nda yaptığımız mitingde çok büyük bir kalabalık vardı. O kararlılığı Vatan Partisi sürdürüyor.

Şimdi Tunç Soyer’in söylemlerine gelirsek; 9 Eylül’ün 100. yıl dönümünde, zafer yıl dönümünde İzmir’de bir miting oldu. Tunç Soyer’in burada yaptığı konuşma sosyal medyada ve siyaset içerisinde çok tartışıldı. Soyer diyor ki: “Yüzyıllar önce bu toprakları yönetenler gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içindeydi. Sadece sarayındaki saltanatı korumak için bütün milleti ateşe attılar.” Şimdi “yüzyıl önce” deyince 1922 kastediliyor, bu yanlış. 1922’de iktidarda Atatürk vardı. Şöyle söyleyelim: Bu Soyer, eğer Kemal Kılıçdaroğlu’nun bu açıklamasını hedef alarak “gaflet, dalalet ve hıyanet”ten söz etseydi çok isabetli bir açıklama olurdu. Yani bırak yüzyıl öncesini, bugünkü gaflet, dalalet ve hıyanete bak.

Kemal Kılıçdaroğlu diyor ki: “Miçotakis ile Erdoğan’ın ortak bir noktası var. İkisinin de oyları düşüyor. Haliyle iki popülist savaş kartını oynuyor.” Yani Türkiye; Tayyip Erdoğan’ın oyları düştüğü için mi Ege’de ve Doğu Akdeniz’de Amerikan emperyalizmine ve Yunanistan’a direniyor? Bunu okuyan bir Türk; “Ya bana ne, Tayyip Erdoğan’ın oyu yüzünden ben Mavi Vatan’ımı mı savunacağım?” diye düşünür. Eğer Tunç Soyer “gaflet, dalalet ve hıyanet”ten söz ediyorsa, asıl burayı hedef alması lazım. İstiklal Savaşı döneminde Türkiye’nin zaferine inanmayan, bizim emperyalizme karşı direneceğimizi görmeyen bir güç vardı ve Atatürk onlardan “gaflet, dalalet ve hıyanet içindedirler” diye bahsetti. Bugün de var onlar. Meral Akşener mesela; ses yok. Ege’de Türkiye’ye karşı radar kilidi atılıyor, tacizler oluyor ama Atlantikçi olduğu için ses çıkarmıyor. Sayın Kılıçdaroğlu da bu klibiyle doğrudan Türkiye’deki Amerikancılığı temsil ediyor.

Osmanlı Devleti tartışmasına gelirsek; büyük bir medeniyetten bahsediyoruz ancak son döneminde emperyalizmle bir iş birliği süreci de var. Burada ayrımı yapmak lazım. Bir tane Osmanlı yok. Selçuklulardan başlayarak Osmanlı’nın yükseliş dönemi, Türklerin tarih sahnesine çıktığı ilerici ve devrimci bir dönemdir. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Selim ve Kanuni Süleyman’a kadar gelen bu süreç yükseliş dönemidir. Hatta Machiavelli dahi “Hükümdar” adlı eserinde Fatih Sultan Mehmet’i örnek gösterir. Ondan sonra bir duraklama, çöküş ve çürüme dönemi var.

Osmanlı’nın içinden çıkan bir de devrimci cereyan var; 1876 Meşrutiyeti, Namık Kemaller, Mithat Paşalar, ardından İttihat ve Terakki… Oradan demokratik, milli bir çizgi ve en sonunda Atatürk’ü getiren cereyan ortaya çıkıyor. Eğer Türklerin arkasında Hunlardan, Göktürklerden, Selçuklulardan gelen bir imparatorluk birikimi olmasaydı Atatürk diye bir şey olmazdı. Türkiye’nin imparatorluklar tarihini karalamak, hiçe saymak yanlıştır. Ancak o imparatorluğun çürüme dönemlerine, yani emperyalizme teslim olan anlayışa da sahip çıkmıyoruz. “Yani siz bize ‘süfle edin’ diyor Fuat Paşa, Tanzimat zamanında. Tanzimat’la başlayan bir cereyan var: Elçiliklerden hangisine teslim olacağız? İngilizlerle mi yapalım, Fransızlarla mı yapalım yoksa Rus ağırlığıyla mı yapalım? Bir de öyle bir Osmanlı var. Tabii o, Tanzimat’la başlanan Osmanlı’nın karşısındayız. Ama o Tanzimat’a karşı ayağa kalkan Türk devrimciliği de Osmanlı, onunla beraberiz.”

“Peki, biraz daha açık sorayım; çünkü kafalarda bu tartışmalar çok fazla. Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, Sultan Abdülhamid, Sultan Vahdettin… Bunların hepsi bir değil, hepsi aynı şey değil bir kere. Nasıl bir ayrım yapıyorsunuz?”

“Şöyle bir ayrım: Tarihte ilerici rol oynamış, yani diyelim kabile toplumundan çıkışa ve bir feodal uygarlık kurmaya önderlik eden bir süreç var. M.Ö. binlerden başlayıp Hunlardan, Fatih’e kadar devam eden bir süreç. Mesela oralardaki ilerici sultanlar ile çok güç döneminde emperyalizmle iş birliği yapan, Türkiye’deki gericiliğe ve feodal güçlere dayananları ayırmak lazım. Feodalizmin de ilerici olduğu bir dönem var, gerici olduğu bir dönem var. Yani feodalizm, sınıfsız toplumdan çıkışta ilerici bir rol oynuyor. O zamanın feodalizmiyle, diyelim 1800’lerin sonundaki veya 1900’lerde Atatürk’ün, İttihat Terakki’nin mücadele ettiği feodalizm aynı şey değil.”

“Mesela yel değirmenini icat ediyorsunuz; ilerici bir şey. Ama elektrikli değirmen bulunduğunda yel değirmeni gerici bir şey olur. Onun için tarihte ‘yel değirmeni hep ileridir’ diye bir şey yok; ‘elektrikli değirmen hep ileridir’ diye de bir şey yok. Bugün yapay zekâ geliyor ve o geride kalıyor. Tarihsel bakış çok önemli. Mesela Hz. Muhammed, 6. ve 7. yüzyılda dünyada büyük bir ticaret uygarlığı kurulmasına önderlik ediyor. Ama Hz. Muhammed’in zamanının üretim araçlarıyla veya ideolojisiyle bugün bir şey yapmaya kalkarsanız olmaz. Hz. Muhammed tarihin o döneminde büyük bir devrimci atılıma önderlik ediyor. Tarihi hep tarihsel mukayeselerle, bulunduğu dönemdeki seçenekleriyle değerlendirmek lazım.”

“Bugün dünyada kimler ön planda? Türkiye, Rusya, Çin, İran. Bunları diğer mazlum ülkelerden ayıran ne? Hepsinin arkasında imparatorluk birikimi var. İmparatorluk birikimi, bugün de dünyanın gelişmesinde çok önemli bir rol oynuyor. Bakın ispatlı; bugün Amerikan emperyalizmine ve hegemonyasına karşı mücadelede hangi ülkeler var? Şanghay’da buluşan Rusya, Çin, Türkiye, İran, Hindistan… Hepsi imparatorluk geleneğine sahip. Türkiye’de Selçuklu ve Osmanlı, Hindistan’da Babür, Rusya’da Çarlık, Çin’de M.Ö. 2000’lerden yakın tarihe kadar süren imparatorluk… Bu ülkelerde bağımsız yaşama, uygarlık, bürokrasi ve ordu birikimi var. Afrika’nın kenarında kıyısında kalan ülkelerde bunu göremiyoruz. İmparatorluklar tarihine yan bakmak aptalca; gelişen dünyanın lideri bu ülkeler.”

“Bir başka eğilim de Osmanlı düzenine isyan etmiş olan Pir Sultan Abdal, Şeyh Bedrettin, Celali isyanları ya da Köroğlu gibi figürler; bunların safında durmak da gerekir. Bunlar maneviyat ve moral olarak bize haksızlığa karşı direnme karakteri kazandıran olaylar. Ama bunlar iktidara gelse ne olacaktı? ‘İstanbul şehrinde ol sahip sultan / Tacı devlet ile salınmalıdır’ derlerken Osmanlı programının karşısına başka bir padişahla çıkıyorlar. Çünkü tarihin o döneminde başka çözüm yok. Ama aynı zamanda haksızlığa ve zorbalığa karşı direnme, cesur olma, hayatını ortaya koyma var. Pir Sultan Abdal, ‘Kadılar, müftüler fetva yazarsa / İşte kement, işte boynum asarsa / Ben geçmezem yolumdan’ diyor. O direnci, kahramanlık ruhunu, zulme karşı boyun eğmeyişi yaşatıyorlar. Ancak sundukları çözüm padişahlığı başka bir padişahla değiştirmek. Atatürk ise çürüyen, biten bir sistemin yerine milli demokratik bir cumhuriyet getiriyor.”

“Tarihte dönemsel olarak ilerici veya gerici süreçler vardır. Mesela Osmanlılık, Yavuz Sultan Selim döneminde ileri bir şeydi. Ama 1900’lere geldiğimizde artık Türkiye’nin bağımsızlığını ve güvenliğini koruyamıyordu. İstiklal Savaşı’nı niçin İstanbul hükümeti değil de onlara isyan edenler yaptı? Nutuk’un 10. sayfasında Atatürk, padişaha ve halifeye isyan etmenin lazım geldiğini belirtir. Çünkü isyan etmese İstiklal Savaşı yapılamayacaktı. Fatih döneminde Fatih’le beraber olursan ilericisin, ama Vahdettin döneminde onunla beraber olursan ilerici olamazsın. Hatta ilericiliği geçelim, vatanına ve milletine hizmet edemezsin. Her şeyin içinde ikiye bölünme vardır; tarihsel süreçte daha ileri rol oynayanlar ile daha tutucu olanlar her akımın içinde bulunur.”

“Osmanlı Devleti’ndeki halifeliği nasıl değerlendiririz? Halifelik, Osmanlı’ya bir iktidar kaynağı olarak güç verdi ama halife olmasa da kudretleri vardı. Mesela Göktürk veya Selçuklu sultanları halife değildi ama Orhun Yazıtları’nda geçtiği gibi, ‘gökten aldıkları bir kudret’ ve kendi alplikleriyle kazandıkları bir manevi güçleri vardı. Halifelik, o zamanın ideolojisine göre bu kudreti pekiştiren bir rol oynuyordu.”

“Bugün bir kesim, Osmanlı’ya ve Selçuklu’ya düşman olan entel bir takımdan bahsediyor. Osmanlı ve Selçuklu düşmanı bir ‘ilerici’ olabilir mi? Dünyada Osmanlı ve Selçuklu, döneminin kudret ve ilericilik merkezidir. Machiavelli bile Fatih Sultan Mehmet’e hayran. Selçuklular da kabile toplumundan çıkış sürecinde eski kalıntıları temizleyen, merkezi bir devlet kuran ilerici bir süreçtir. Türkiye’de bir Arap düşmanlığı var. ‘Sıfır’ kavramını bile Araplardan öğrendik, matematik ve cebir onlarsız olmaz. Ama algoritma deyip dururken, sıfırı bize öğretenleri lanetliyorlar. Biz devrimciliğimizi ve Atatürk’ümüzü o imparatorluk birikimine borçluyuz. Nasıl ki Çinliler Mao’yu, Ruslar Lenin’i imparatorluk birikimlerine borçluysa, biz de Osmanlı ve Selçuklu’ya borçluyuz.”

“Osmanlı yükseliş çağında, Fatih ve Yavuz dönemlerinde dünyanın en merkezi ve en büyük gücüydü. Arap ticaret uygarlığı, Horasan’daki Biruniler, İbn-i Sinalar, İbn-i Rüştler, El-Harezmiler… Bilimin, coğrafyanın, matematiğin merkeziydi oralar. Çoğu Türk’tür ama o dönemin bilim dili Arapça olduğu için Arapça yazmışlardır. 600 yıl bir hanedan yönetiyor, dünya tarihinde bunun çok az rakibi var. Bunu nasıl sağladılar? Ticaret yollarında barışı ve huzuru getirerek, asayişi sağlayarak. Selçuklular Anadolu’ya girdiklerinde Bizans’ın yapamadığını yaptılar; korsanlığı ve yağmayı kaldırıp pazar güvenliğini getirdiler. İslamiyet ve Cengiz Han da benzer şekilde ticaretin gelişmesine ve para ekonomisine hizmet ederek yayıldı. Avrupa’da o dönemde ‘Katolik kılıcı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih ederiz’ sözünün arkasında bu düzen vardır.”

“Son olarak, Osmanlı’nın kökeni ve imparatorluk dönemine geçiş tartışmaları… Osmanlılar Türkçe konuşuyorlar, Osmanlıca diye Türkçeden ayrı bir dil yok; sadece Arapça ve Farsçadan etkilenmiş bir Türk dilidir. Eğer imparatorlukları hor görürsen, Türk diye bir şey kalmaz tarihte. Türkleri sadece dağlarda koyun otlatan, çadırlarda yaşayan ilkel insanlar olarak mı tanımlayacağız? Türk dediğin Hun’dur, Göktürk’tür, Mete’dir, Bilge Kağan’dır, Karahanlı’dır, Selçuklu’dur ve Osmanlı’dır.” Geçen gün Muhalistan’da, İltere Şahan’ın da sanırım yazıtları… “O zaten bulunmuştu” falan gibi şeyler söylendi. Çıkacak onlar tabii. Şimdi bakın, 8. yüzyılda Türk dünyasında kimin eseri var? Hani Almanların mı, Fransızların mı, İngilizlerin mi var? 8. yüzyılda Orhon yazıtları gibi bir edebi metin var. Ondan evvel Yenisey yazıtları gibi eserler var. Bu, Türkçenin işlenmiş ve gelişen bir dil; bir uygarlık dili olduğunu gösteriyor. 11. yüzyılda kimin Kutadgu Bilig gibi bir eseri var veya Nizamülmülk’ün Siyasetname’si gibi bir eseri var? 13. yüzyılda kimin Yunus Emre gibi bir büyük şairi, erdemli bir filozofu var?

Yunus Emre, bir imparatorluk birikimi olmasa ortaya çıkabilir miydi? Yunus Emre bir cahil oduncu veya cahil bir köylü değil; çok büyük bir entelektüel birikimi olan bir insan. Yunus Emre ile övünüyoruz ama imparatorluğu lanetliyoruz. Bugün hâkim medeniyet kim? Yıkılan medeniyet Atlantik, yükselen medeniyet ise Asya. Sadece bir ülke değil, Asya’dan demokratik bir medeniyet yükseliyor; hümanist, insancıl, paylaşmacı, kamucu, halkçı ve barışçı bir medeniyet. Bunun önderleri de Türkiye, Rusya, Çin, Hindistan ve İran. Şu an hâkim konuma geliyorlar; artık onlar ağır basıyor ve dünyaya yön veriyorlar.

Osmanlı, Selçuklu ve Arap düşmanlığının arkasında tarihi bir yanlış bakış açısı var. Türklerin İslam’a geçişinin bize zarar verdiği fikri çok vahim bir hatadır. Türkler İslam’a geçerek o çağın çağdaş uygarlığına katıldılar. 7., 8., 9., 10., 11. ve 12. yüzyılların çağdaş uygarlığı İslam-Türk uygarlığıdır. Karahanlılarla ve Selçuklularla birlikte İslam’ı kabul eden Türkler, o medeniyet havzasına girdiler. Nasıl bugün Türkiye’nin Asya’da mevzilenmesi çağdaş uygarlığa girişin bir adımıysa, o gün İslam’ı kabul etmemiz de benzer bir tarihsel atılımdı. Türkler İslamiyet’i kılıç zoruyla mı kabul etti? Hayır. Esas olan, Türklerin zaten o imparatorluk birikimiyle İslam’ı kabul edecek bir tarihsel altyapıya sahip olmasıdır. “Tengri” kavramı bile tek tanrıcılığa işaret eder. Ticaret yollarında huzuru, sükunu ve asayişi sağlamak; bunu tek tanrılı inançla manevi açıdan garanti altına almak, İslam için bir ön birikimdir. İmparatorluk yönetimi ve ticaret yollarının idaresi İslam’la bağdaşıyordu. Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i kabulü de buradan gelir.

“Sayın Perinçek, neden her farklı fikri Amerikancılıkla suçluyor?” sorusuna gelince; bu saçma sapan bir soru. Hangi farklı fikri Amerikancılıkla suçlamışım? Bu çok yanlış bir itham. Bir kere “Amerikancı” lafını çok nadir kullanırım. Kılıçdaroğlu, çok açık bir şekilde Ege’de Amerika’nın ve Yunanistan’ın yanında yer aldığını ifade ediyor. “Savaş taraftarıyız” dediği zaman Türkiye’nin Mavi Vatan savunmasını, egemenliğini ve güvenliğini çöpe atıyor. Ben ona doğrudan “Amerikancı” demedim, sadece Amerika’nın yanında tavır aldığını belirttim. Tayyip Erdoğan’ın veya Devlet Bahçeli’nin de farklı fikirleri var ama onlara “Amerikancı” diyor muyum? Hayır. Akşener konusuna gelince; o tam anlamıyla Amerika’nın Türkiye’deki örgütsel olarak kendine bağladığı bir unsurdur. Bunun farklı fikirle ilgisi yok. İyi Parti, Amerika’ya CHP’den çok daha yakın ve yönetimi doğrudan Amerika tarafından idare ediliyor. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi tabanının ve birçok yöneticisinin vatansever olduğunu, vatansever güçler içinde yer alacaklarını tahmin ediyor ve bekliyorum.

Benim hayatım farklı fikirlere saygıyla geçmiştir. Aydınlıkçıların en önemli özelliği kendi içlerinde tartışma geleneğini yaşatmalarıdır. Ben bir bilim insanıyım, bilim insanı olarak farklı fikre sahip olanı “Amerikancı” diye suçlar mıyım? Bu soruyu soran vatandaş beni tanımıyor. Kendi partimiz içinde de, Türkiye’de de her zaman farklı fikirlere hürmet ettim. Bizim partimizde Merkez Yürütme Kurulu toplantılarında devamlı farklı fikirler ve tartışmalar olur; biz bundan mutluluk duyarız. Aydınlıkçı gelenek şiddet yoluyla değil, fikir mücadelesiyle gelişir. 1970’lerde ve 80’lerde sol içi şiddetle binlerce insan birbirini öldürdü. Bu şiddet sarmalına karşı çıkan ve fikir mücadelesini savunan tek akım Vatan Partisi’dir.

Kitap ve müzik önerime gelirsek; Osmanlı tarihinden başlayarak günümüze kadar gelen ve sivil toplumcu tezleri eleştiren “Osmanlı’dan Bugüne Toplum ve Devlet” adlı kitabımı öneririm. Müzik olarak ise 17. yüzyılda Avrupalı bestecilerin Türk hayranlığıyla yazdıkları eserlerden birini seçtim. Jean-Baptiste Lully’nin 1659’da bir Osmanlı paşasını karşılamak için yazdığı Türk Marşı’nı bu haftanın müziği olarak seçtik. Avrupa’da bir Türk korkusu olduğu kadar, Türklerin askerliğine, devlet kudretine ve medeni vasıflarına duyulan büyük bir hayranlık da vardı. Son olarak, “Teori” dergisinin 21. yüzyılda bilimsel sosyalizm üzerine çıkan çok kıymetli ve dünya çapında yazılar içeren yeni sayısını herkese öneriyorum.

Paylaş