Merhabalar efendim. Hoş geldiniz ekranlarınızın başına. Çıkış Yolu gününde ve saatinde sizlerle birlikteyiz. Önemli gelişmeler var. Hem Türkiye’nin gündemi hem de Vatan Partisi’nin gündemi hareketli. Tabii Sayın Doğu Perinçek’in ne söyleyeceği, ne açıklayacağı da merak ediliyor. Geçtiğimiz hafta canlı bir program olmamıştı, Vatan Partisi’nin “Rusya ile Altın Fırsatlar” toplantısını yayınlamıştık. Biraz biriken konular da var; o yüzden hareketli ve bol sorulu bir program olacak diyelim. Araştırma sonuçları var, hükümetin yeni sistemi kararı var. Üreticilerimizi ve esnafımızı ilgilendiren önemli başlıklarımız olacak. İzleyemeyen varsa eşine dostuna haber versin; bu Çıkış Yolu yine bol haberli, bol gürültülü olacak gibi görünüyor.
Efendim, hoş geldiniz. İlker Yücel, sizler de hoş geldiniz. Şimdi Saros Araştırma Şirketi’nin sık sık anketlerini yayınlıyoruz, başvuruyoruz. Buraya da yine önemli bir araştırma yaptı; 2020 kişi üzerinden bütün Türkiye’de yapılan bir araştırma. Şimdi orada önemli veriler var. İki veri çok dikkat çekiyor. Birincisi Türkiye’nin en önemli sorunu… İkinciyi isterseniz konuşalım, sonra hangisiyle başlayalım? Bir liderler araştırması var, “Hiçbiri” diyenlerin oranının %47 olmasıyla başlayalım.
O zaman şunu getirelim arkadaşlar: “Sizce Türkiye’nin en önemli sorunu hangi parti çözebilir?” kısmını getirelim. Şimdi Mayıs ayında ilk yapıldığında bu araştırmada %34 gibi bir oran geliyordu. Temmuz ayında %46 bulundu. Siz tabii hep vurgularını yapıyordunuz. “Cumhur İttifakı mı, Biden cephesi mi?” diye… Siz hep bunun sahada daha farklı bir gerçekliği olduğuna ve büyüyeceğine vurgu yapıyordunuz. Araştırma sonuçları da o şekilde oldu; Eylül ayında %47,1 sonucu geldi. Bunu nasıl değerlendirirsiniz?
(Grafik hazırlanırken devam edelim) Bakın, “anketler” falan deniyor. İşte Türkiye’nin anketi bu. Türkiye köklü, büyük bir değişikliğe gidiyor. Bu anketin özeti bu. Nedir? Toplumun %47’si —ki bu 34 ile başladı, 46’ya çıktı, şimdi Eylül’de %47 oldu— yani hemen hemen Türkiye’nin yarısı diyor ki: “Ne Biden ittifakında, yani Cumhuriyet Halk Partisi merkezli Millet İttifakı’nda çözüm var, ne de Cumhur İttifakı’nda.” Cumhur İttifakı %28, öbürü %24. Ama toplumun %47’si “Hiçbiri” diyor. Ve bu kararlı bir kesim. Bu kararsızlar değil. Hani bu kararsızlar seçimlerde sandığa gidince bir tarafa oy veriyordu; şimdi bunlar kararlı. Kararlı olduğu artışından da belli. Seçim yaklaştıkça %34’ten 46’ya, oradan da 47’ye çıktı. Türkiye’nin yarısına geldi. Burada bir kararlılık var; sistem içindeki çözümleri benimsemiyor, sistem dışı arayışa girmiş. Türkiye halkının yarısı sistem dışı, yani devrimci bir çözüm arayışına girmiş. Bu çok çok önemli. O bakımdan televizyonlarda istedikleri kadar gevezelikler yapsınlar; “CHP şöyle, AK Parti böyle” deyip Türk milletini Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı arasına sıkıştırmaya çalışsınlar. Gözlerini bununla kapatmaya çalışsınlar ama Türkiye’nin gerçeği bu. %50 bir arayış içine girdi ve bu arayış sistemin dışında.
“Sistem dışı” derken tam neyi kastediyorsunuz? 1980’den bu yana Türkiye’ye dayatılan, 12 Eylül askeri rejimi ve Turgut Özal ile gelen programı kastediyorum. Yani dünya ekonomisiyle bütünleşme denen o süreç; dünyadan borç alacağız, kapıları bacaları açacağız, gümrükleri kaldıracağız, Türk parasını korumayacağız, tarım desteklerini kaldıracağız. “Üretici kambur” diyen sistem. Sistemin özü üreticiye kambur diyordu; çiftçi kambur, esnaf-zanaatkar kambur, sanayici-tüccar kambur. Ama Türkiye’nin başına bu süreçte kim geldi? Sıcak para komisyoncuları, dolar-borsa vurguncuları; yani havadan para kazananlar. Havadan para kazananlarla üretenler arasında bir savaş yaşanıyor ve sistem 80’den bu yana havadan para kazananların sistemiydi. Şimdi toplum, veya üretici toplum diyelim, “Havadan para kazanmaya son” diyor ve sistemin dışında çözüm arıyor.
Peki, %47 daha çok emekçi kesim mi o zaman? Burada öyle demek tam isabetli olmaz. Çünkü emekçiler dışında da ayağı Türkiye’ye basan milli sanayiciler, milli tüccarlar ve diğer vatansever güçlerin hepsi, sistemin bizi kenarlara ittiğini ve aşağı bastırdığını görüyor. Eskiden Türkiye’de milli sermaye sahiplerinin parlamentoda bir ağırlığı vardı, sesi vardı. Ama şimdi onlar da sistemin ezdiği güçler arasına katıldı. Sistem, tüccarları ve sanayicileri de emekçilerin yanına itti. Hepsinin menfaati ne? Ekmek teknesini korumak, üretim çarkını döndürmek. Sistem bunları kenara itiyor.
Şöyle bir soru sorulabilir: Vatan Partisi son yıllarda Türkiye’yi savunma konusunda ön planda. Siz, AK Parti ve MHP ile birçok konuda eleştiri yapsanız da son dönemde, özellikle 15 Temmuz gibi ciddi hadiselerden sonra, sistemin bir parçasının yanında görünüyorsunuz. Bu bir çelişki değil mi? Sistem dışına çıkan o %47, Vatan Partisi’ne baktığında sizi sistemin dışında mı görüyor?
Sayın İlker Yücel, işin gerçeğine bakalım. Vatan Partisi olduğu yerde ısrarla, kararlı olarak mücadelesini sürdürüyor ve ilerliyor. AK Parti, Vatan Partisi’nin çizgisine geldi. Bugün iktidarda olan AK Parti-MHP bloğu, ekonomide ve geçmişleriyle sistemin içindeler ama güvenlik politikalarıyla ve dış politikalarıyla sistemle savaşmaya başladılar. PKK’nın üzerine yürümek, 24 Temmuz 2015’te “hendeklere gömme” harekatını başlatmak sisteme karşı savaş açmak demek. Amerika’nın egemenliğindeki o Amerikan-İsrail koridorunu yarmak, sınır ötesinde sistemle mücadele etmeye başlamaktır. O bakımdan AK Parti biraz sistemin içinde, biraz dışında.
Peki, AK Parti’den Vatan Partisi’ne katılımların yoğunlaşması bu yüzden mi? Evet, AK Parti’nin artık bu sorunları çözemeyeceğini gören tabanındaki kesim Vatan Partisi’ne katılıyor. Ekonomi sorunu, güvenlik sorunu, terörle mücadele… Güvenlikte AK Parti itibar kazanıyor ama ekonomide evdeki tenceresine, kirasına, faturasına bakan vatandaş durumu görüyor. O yüzden bir kopma var.
Vatan Partisi’nin daha çok büyümesi için daha çok tanınması lazım. Çünkü “Hiçbiri” diyen kitle sizin potansiyel oylarınız. Ama bu kitle sizi tam keşfedebiliyor mu? Keşfetseydi “Hiçbiri” demez, Vatan Partisi derdi. Dolayısıyla bu, Vatan Partisi’nin tanınma meselesi. Vatan Partisi üretim devrimiyle ve güvenlikteki sistem karşıtı politikalarıyla o kesimle buluşuyor. Tanındığı kadar ona yöneliyor, tanınmadığı kadar da “Hiçbiri” diyor ve protesto mevzisinde kalıyor. Oraya yönelmek, Vatan Partisi’nin kendini daha çok göstermesine bağlı.
Devrimci partiler barışçıl yollarla, normal süreçler içerisinde büyümezler. Krizler derinleştikçe toplum bunlara yönelir. Türkiye öyle bir sürece girdi. Toplum bugünkü sistemin çıkmazını gittikçe daha ağır yaşıyor. Vatan Partisi de bu “ameliyatı” yapacak parti; yani sistemi bu toplumun içinden kazıyıp atacak.
Geçmişte Vatan Partisi ne zaman ciddi bir tempo tuttursa bir tertibin hedefi oluyordu. Seçim süreçlerinde milli kuvvetleri bastırmak amacıyla hep Vatan Partisi hedef alındı. Şimdi de bazı kuvvetler, Vatan Partisi’ne benzer söylemlerle kendini öne atmaya başladı. Vatan Partisi, sistemin bu %47’lik potansiyeli size bırakmayacağını, engellemek için türlü hileler yapacağını öngörüyor mu?
Vatan Partisi birkaç yıldır “Çetin bir döneme girdik, zorlu mücadelelere hazır olun” vurgusunu yapıyor. Gençlik örgütümüzün kamplarının başlığı bile “Hazır Ol”. Vatan Partisi, sistemin iktidarı kuzu kuzu teslim etmeyeceğini; hile, hurda, tertip, baskı ve şiddet uygulayacağını biliyor. Biz 7 ateşten geçerek geldik, 77 ateşten geçmeye de hazırız. Öyle bir döneme girdiğimizin bilincindeyiz. Ama neye güveniyoruz? Partimizin tarihsel tecrübelerine, genç kadrolarına, dinamizmine, çetin mücadele geleneklerine… Bir nevi feleğin çemberinden geçip buralara gelmiş olmamız, bizim en büyük güvencemizdir. Böyle çeşitli tecrübeler kazandığımız için önümüzdeki zorlu mücadeleler karşısında ne çaresiziz ne de teslim olmaya niyetliyiz. Onları alt edecek birikimimiz var. Bunun bilincindeyiz ve bu bilinci hem parti örgütümüze hem de Türk milletine aşılıyoruz.
Anketlerdeki bu oranın yükselişi Mayıs 2022’de %34 iken Eylül’de %47’ye ulaştı. Ocak’ta ne olacak? Bu, krizin derinleşmesine bağlı. Bakın, kriz derinleştikçe bu oran artıyor. Temmuz-Eylül arasında bir istikrar kazanılmış gibiydi. Yani Mayıs ile Temmuz arasındaki artış yaklaşık üçte bir civarındaydı. Şimdi ise “hiçbiri” diyenlerin sayısı belli bir istikrara kavuşuyor gibi. İki kişiden biri… Ama önümüzde neler var? Avrupa’da soğuk bir kış geliyor. Avrupa donacak, değil mi? Herkes görüyor. Avrupa donacak derken, orada insanlar ısınamayacak anlamında değil; Avrupa’nın ekonomisi donuyor. Bu çok önemli. Enerji bulamadıkları için şimdiden büyük kitle hareketleri başladı.
Türkiye, Avrupa’ya önemli bir ihracat yapıyor. Avrupa ekonomisi krize girdiği, ithalatını kısıtladığı zaman bu durum Türkiye’nin ihracatına yansıyacak ve Türkiye’deki ekonomik krizi daha da derinleştirecek. Ayrıca Türkiye’nin önemli bir enerji bunalımı var. Bugünkü hükümet, bu bunalımı çözmeye yönelik siyasetler izlemediği gibi, bankalar üzerinden kredi kartlarının kullanımını baskı altına alıyor. Hem kamu hem de özel bankalar bunu yapıyor. Bu ne demek? Krizin artması demek. Turizmde, ihracatta, üretimde krizin derinleşmesi demek. Kriz derinleştikçe “hiçbiri” diyen kitle büyüyecek. Bu kitlenin içinden devrimci, üretim devrimi çözümüne yönelen kitle de büyüyecek.
Sistem bu tabloya razı mı olacak? “Amerika razı olur mu?” diyorsun. Yıkılan sınıflar için razı olmak diye bir şey yoktur; razı olmasa ne olacak? İstediği kadar razı olmasın. Türkiye’de Mustafa Kemal Anadolu’ya çıktığında İstanbul Hükümeti razı mıydı? Razı olmadı da ne oldu? Anadolu’daki hükümete karşı Kuvay-ı İnzibatiye kurdu, isyanlar örgütledi, İngiliz ve Fransızlarla iş birliği yaptı. Razı olmadı ve en sonunda gemilere binip kaçmak zorunda kaldı. Onun için bir sistem yıkılışa doğru gidiyorsa, istediği kadar razı olmasın. Tabii ki her şeyi yapacaktır; suikast yapar, tertip yapar, darbe yapar, etnik veya dinsel grupları birbirine vurdurmaya çalışır. Bunlar, tarihten bildiğimiz, ömrünü tamamlamış sistemlerin çaresizlikleridir. Bakın, “çare” demiyorum, “çaresizlikler” diyorum. Razı olmazlar ama tarihi onları süpürüp götürüyor. Tarihin çöplüğü, razı olmayan sistemin efendileriyle doludur.
Oy avcılığına çıkan siyasi partiler hep güzel manzaralar çizer, umut ve gelecek vaat ederler. Sizi dinleyince vatandaşın, “Zor bir döneme giriyoruz, herkes hazırlıklı olsun” vurgunuzdan korkacağını düşünebiliriz. Ancak gerçek bu. Halkıma yalan söyleyemem. Türkiye zor bir döneme girdi ve bizim bir tek çözümümüz var: Bu zorlukları halkımıza anlatmak, kavratmak ve halkımızı bu zorluklara göre örgütlemek. Yoksa halkımıza “Merak etme, sen otur, oyunu bana ver, biz bu işi çözeriz” demek; halkı kandırmaktır. Bunun sonunda halk bizi lanetler, mahkûm eder. Bugün Türkiye’de millete bağlı gerçek bir devlet adamının söyleyeceği ilk cümle şudur: “Ey Türk milleti, önümüzde zorluklar var! Ancak bu zorlukları; tarihsel birikimimizle, bugünkü birikimimizle, Vatan Partisi önderliğinde Türk milletinin büyük gayreti ve kararlılığıyla aşacağız.”
Biz şu an Mustafa Kemal’in konumundayız. Büyük çözümlere önderlik etmiş liderlerin konumundayız. İstiklal Savaşı’nın parolası neydi? “Ya istiklal ya ölüm.” Ölüm, zorluğun en ilerisidir. Ona “İstiklale ulaşmazsan ölürsün” diyor. Nutuk’un başında da “Müslümanların halifesine, Osmanlı saltanatına isyan etmek lazım geliyordu” der. Zorluklar karşısındaki tavır budur.
Cumhurbaşkanı Erdoğan zaman zaman “ikinci Kurtuluş Savaşı” tanımını kullanıyor. Sizin zorluklarla mücadele vurgunuz, Cumhurbaşkanı’nın bu söylemiyle aynı noktada buluşmuyor mu?
“Kurtuluş Savaşı” demek, zorluklara hafif bir göndermedir ama yetmez. Kurtuluş Savaşı halkla verilir. Sayın Cumhurbaşkanı halka “Zorluklara karşı fedakârlık yapman lazım” diyemiyor; çünkü oy kaybederim diye düşünüyor. Devrimci değil, kısa vadeli düşünüyor. Oysa çözüm, fedakârlıktadır. Vatan Partisi olarak biz formülümüzü şöyle koyuyoruz: “Plan, Tasarruf, Yatırım, İstihdam, Üretim ve Hakça Bölüşüm.”
AK Parti bu tasarruftan hiç söz etmiyor. Tasarruf, israfı önlemek değil; tüketime gidecek kaynağı yatırıma ayırmaktır. Ürettiğimizin bir kısmını yatırıma dönüştürmek… Madem tasarruf yapmıyorsun, yatırım sermayesini nereden bulacaksın? Biz diyoruz ki; milli sermayeyi harekete geçireceğiz. Ayrıca dışarıdan, yüksek faizli olmayan, üretime yönelik sermaye ithal edebiliriz ama esas olan kendi tasarrufumuzdur. AK Parti tasarruf kelimesini yutarak, yeterli yatırım yapamayacağını ilan etmiş oluyor.
Son olarak para politikasına değinecek olursak; faiz ve kâr birbiriyle rekabet eden iki unsurdur. Kaynakları faize ayırırsan yatırıma gitmez. Sanayici ve üretici sermaye daima faizin düşmesini ister çünkü üretici o faizi öder. Faizleri yüksek tutmak; sanayiciye ve tarım üreticisine darbe vurmaktır. Aslında kapitalizmin çelişkisi de buradadır. Rasyonel gelişen bir kapitalizm, faizi sıfıra indirir. Bunu kaynaklar üretime gitsin ve kâr büyüsün diye yapar. Kâr ile faiz arasında bir kavga vardır ve kapitalizm kârdan yanadır; faiz ise feodal dönemin bir kalıntısıdır. Tefecilik ve faiz, sonuç itibarıyla feodal dönemin bir kalıntısıdır. Dolayısıyla saf, pür bir kapitalizm faizi sıfıra indirir, girişimciden yana olur; tasarruf ve yatırımı destekler. Ama dünyada böyle bir kapitalizm hiç olmadı.
Paraya kolay ulaşım, paranın değerini düşürmez mi? Türk lirası diğer paralar karşısında değer kaybetmez mi? Hayır, Türk lirasının dolar karşısında değer kaybetmesinin sebebi dış ticaret açığı ve ödemeler dengesi açığıdır. Siz açık verdiğiniz için doların fiyatı yükseliyor ve Türk lirası buna bağlı olarak düşüyor. Ancak benim önerdiğim sistemde üretim yapıldığı için dış ticaret açığı kapanır ve Türk lirası güçlenir. Üretim ile Türk lirası arasında doğrudan bir bağ vardır; ne kadar çok üretirseniz Türk lirası o kadar değer kazanır, üretim zaafına düşerseniz o kadar değer kaybeder.
Ekonomiden bahsetmişken, geçen hafta düzenlenen görkemli toplantıya da değinmek gerekir. Toplantının ana vurgusu, Türkiye-Rusya ekonomik iş birliğinde Türkiye için altın fırsatlar olduğuydu. Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu (DEİK) veya hükümet bu konuda sessiz kalırken, Vatan Partisi “altın fırsatlar” vurgusuyla öne çıktı. Rusya’ya uygulanan yaptırımları, Türkiye’nin bir altın fırsat olarak değerlendirmesi gerektiğini savunduk.
Eğer bu ablukanın içinde yer alırsanız hiçbir fırsatınız olmaz ve Rusya ile olan ilişkiniz kesilir, dolayısıyla kayıplara uğrarsınız. Ancak bu yaptırımlar Türkiye için bir fırsattır; İstanbul’u Rusya ile dünya arasındaki parasal ilişkilerde bir finans merkezi yapabiliriz. Boğazları, hava trafiğini ve lojistik tedarik bağlantılarını bir fırsat olarak değerlendirip büyük kazançlar sağlayabiliriz. Amerika’nın baskısıyla İspanya, İtalya ve Yunanistan gibi ülkeler kapılarını kapatmak zorunda kaldı; oysa biz “Gelin, Ege’de, Akdeniz’de ayaklarınızı sıcak sulara sokun” diyerek turizmde patlama yapabiliriz. Rusya ile ticaretin engellenmesi bizim ihracatımız için de bir fırsattır; onların ihtiyaç duyduğu tarım ve sanayi ürünlerini biz gönderebiliriz.
Vatan Partisi’nin farkı, bu durumu bir altın fırsat olarak görmesidir. Hükümet ve DEİK ise Amerika’nın baskılarına boyun eğdiği için buna karşı çıkıyor. “Altın fırsat” demek, siyasette Amerika’ya boyun eğmemek ve bağımsız kararlar vermek demektir. “MİR kartını askıya almayacağım, Rusya’ya enerji bağımlılığımı koruyacağım, ilişkileri sürdüreceğim” demek bağımsızlık demektir. Bunu yapmazsanız Rusya’ya uygulanan yaptırımlar, Türkiye’ye uygulanmış yaptırımlara dönüşür.
Buna “İkinci Kurtuluş Savaşı” söylemi üzerinden bakanlar, bazen geri çekilmelerin (Sakarya mevzisi gibi) olabileceğini savunuyor. Ancak bu bir geri çekilme değil, bir bozgun ve boyun eğmedir. MİR sistemini askıya alarak Antalya turizmini çökertir, halkın hoşnutsuzluğunu artırırsınız. Rusya, Türkiye’nin en büyük ticaret ortağıdır. 100 milyar dolarlık hedefi hem Amerika’nın dayatmalarına boyun eğip hem de Rusya ile ticaret yaparak tutturamazsınız. MİR sistemine set çekmek, bu hedeften vazgeçmektir. Üreticiler şimdi, “Turpun büyüğü heybede” diyerek yaşanacakların henüz başlangıç aşamasında olduğumuzu söylüyor.
Vatan Partisi, AK Parti’nin kuyruğuna takılarak iktidar olamaz. Bizim dayandığımız kitle emekçilerdir ve üretim yapan sermaye güçleridir. Rus heyetini ve Türkiye’nin en önemli sanayicilerini ağırladığımızda, dış basının da ilgisini çekiyoruz. Bu, Vatan Partisi’nin gücünü ve iktidara yürüdüğünü gösterir. Fatih Altaylı gibi isimler bunu bildikleri halde farklı yansıtıyorlar.
Saros Araştırma Şirketi’nin Eylül ayı anketinde %29,1’lik oranla en başarılı lider olarak görünmemiz, toplumdaki sistem dışı arayışın bir göstergesidir. Anketteki “hiçbiri” cevabı, aslında sistemin bugünkü haliyle gitmeyeceğine dair halkın tepkisidir. Biz, 113 üretim devrimi kurultayı ile Trakya’dan Van’a kadar toplumun nabzını tutuyoruz ve eğilimleri bizzat sahada görüyoruz. Anketlere mahkûm değiliz, çünkü toplumun içindeyiz. Şimdi hattımızda Adnan Çınar var, kendisinden görüşlerini alalım. Tamam, hazırlayalım. Ben durumu bir anlatayım. Kızıl Elma Ocakları İstanbul İl Başkanı kendisi, birazdan hattımızda olacak. Türkiye’de 4 bin tane yakıt istasyonunun kapatıldığını söylüyor. Bununla birlikte Sayın Adnan Çınar’dan hemen sonra Diyarbakır’da dolandırılan arıcılarımızı bağlayacağız. Yani programa iki farklı kesimden bağlantı yapacağız; Diyarbakır’dan Sayın Mehmet Akkoyun ve Sayın Remzi Balık beyefendileri bağlayacağız. Onlar da bizi bekliyorlar, sırayla iki konuyu işleyeceğiz.
Sayın Adnan, hızlıca hazırlayalım. O arada isterseniz Kayseri Şeker konusuna değinelim. Bir süredir Vatan Partisi olarak takip ettiğiniz, hem yöneticilerinizin gittiği hem de temaslarınızın olduğu bir konu. Üreticinin, sanayicinin ve ekonominin sorunlarını takip eden bir profil çiziyorsunuz. Biraz bunu konuşalım isterseniz.
Vatan Partisi şu anda 3 alanda, ileride 4-5’e çıkacak bir halk hareketine önderlik ediyor. Birincisi, Kayseri Şeker Fabrikası’ndaki işten atmalara karşı pancar üreticilerinin ve şeker işçilerinin mücadelesi. Orta Anadolu’nun Kayseri, Sivas, Yozgat, Erzincan, Nevşehir ve Aksaray illerindeki pancar üreticilerini topluyoruz. Kayseri Şeker Fabrikası’nda da işçilerin mücadelesine önderlik ediyoruz. Kayseri’de çok esaslı, Erciyes Üniversitesi’nin kurucu rektörü Prof. Dr. Selahattin Eyüp Karakaş gibi değerli başkanlarımız ve önder arkadaşlarımız var. Artık Kayseri’de kitleselleşme yönünde ilerliyoruz. Kitle önderleri, işçi önderleri ve pancar üreticisi önderleri Vatan Partisi etrafında toplanıyor. Mücadelemiz sonuç almaya başladı; “Ekmeğiyle oynayamazsın, attığın işçiyi geri alacaksın” dedik. Genel Sekreterimiz Özgür Bursal, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Elitaş ile görüştüklerini belirtti. Bu, Vatan Partisi’nin kararlı mücadelesinin sonucudur, ürün almaya başladık.
İkincisi, Rusya’nın “Mir” kartı ödeme sisteminin askıya alınmasına karşı yürüttüğümüz mücadele. Bu, tüm Akdeniz ve Ege kıyılarında, turizm alanlarında ve İstanbul’da yürütülüyor. Esnafın, turizmcinin ve tüm halkın menfaati burada olduğu için bu mücadele kitleselleşiyor. Trabzon’daki vatandaşımız da bunun sonuçlarına katlanmak zorunda kalacak, çünkü bu durum Türkiye ekonomisini zora sokuyor.
Üçüncüsü, bal üreticileri ve arıcıların mücadelesi. Diyarbakır İl Örgütümüz, Sayın Ferdi Tanman başkanlığında harekete geçti. Türkiye Tarım ve Hayvancılık Arıcılık Federasyonu, “size şeker vereceğim” diyerek yüz milyon liranın üzerinde para toplamış ancak ne şekeri vermiş ne de parayı iade etmiş. Bir dolandırıcılık olayı yaşanıyor. Bu mücadelemiz de bütün Türkiye çapında; Doğu, Güneydoğu, Ege, Marmara ve Trakya’daki arıcıları etrafında topladı.
Dördüncü olarak buna benzin istasyonları ile ilgili mücadele eklenmek üzere. Kızıl Elma Ocakları İstanbul İl Başkanı Sayın Adnan Çınar ile görüştük. Şimdi kendisini yayına alalım.
Adnan Bey hoş geldiniz.
“Hoş bulduk. Genel Başkan Doğu Perinçek Bey’e ve konuklarınıza, bizi izleyen herkese selamlarımı yolluyorum. Bugün durumu kendisine arz ettik. Programınızda yer verdiğiniz için teşekkür ederim.”
Bağlandığınız için biz teşekkür ederiz. Bizdeki bilgi 4 bin akaryakıt istasyonunun kapandığı yönünde. Nedir buradaki sorun?
“Biz de akaryakıt sektöründeyiz. Seçilen dağıtım firmalarından kaynaklı şu ana kadar 1600 civarında istasyonumuz kapandı, bu sayı 4 bine çıkacak. Konuyu bugün Genel Başkanımızla da paylaştık. Sektörde ciddi bir sıkıntı var; özellikle taşra dediğimiz bölgelerde istasyonların çoğu kapalı. Bu durum çiftçiye de zarar veriyor, yakıta ulaşamıyorlar. Bir dağıtım firmasında usulsüzlük olduğu iddia ediliyor. Henüz bir mahkeme kararı da yok. Olsaydı bile istasyonların mühürlenmesi doğru değil, çünkü kusur dağıtım firmasının. İstasyoncuya yaptırım uygulamak, yarım milyon insanın işsiz kalması demektir.”
Adnan Bey, ileri sürülen gerekçe nedir?
“Vergi kaçırıldığı iddia ediliyor. Biz herhangi bir firmayı savunmuyoruz, ancak vergi kaçırılmışsa bunu dağıtım firması yapmıştır. Bu, EPDK ve firma arasındaki bir konudur, vatandaş mağdur edilmemeli. Devletimiz güçlüdür, dağıtım firmalarının lisansını iptal edebilir.”
Hukuk hocası olarak şunu söyleyeyim: Vergi kaçırdı diye herhangi bir işletmenin kapısına kilit vuramazsınız. Mali ceza kanunlarında yaptırımlar bellidir ama hiçbir şekilde girişim özgürlüğüne kilit vurulamaz. Bu gerekçe hukukla açıklanamaz. Eğer böyle bir uygulama varsa Türkiye’de hukuk kalmamış demektir.
“Kesinlikle başkanım. İstasyon sahipleri kiracı durumunda olabilir, yanlış firmayı seçti diye yatırımın heba edilmesi, milli servetin yok olması çok anlamsız. Ayrıca bu durum dışarıdan bakıldığında Türkiye’de büyük bir kriz varmış algısı yaratıyor. Suçlu kimse lisansını iptal edersiniz, istasyon başka bir dağıtım firmasıyla yoluna devam eder.”
Akaryakıt fiyatlarının yüksek seyretmesiyle bir alakası var mı?
“Kötü niyetli dağıtım firmaları yüzünden rekabetin önü kesiliyor. Küçük firmalar gidince büyük yabancı sermayeli firmalar indirim yapmıyor, olan çiftçiye ve esnafa oluyor.”
Bakın, biz bu bunalım karşısında hatayı akaryakıt istasyonlarında aramayı tartışmayalım. Kamu makamları hatalıdır. Eğer bir vergi borcu varsa bunun tahsil edilmesinin hukuki yolları bellidir; ticaret hürriyeti anayasal güvence altındadır. Vatan Partisi olarak bu istasyon sahiplerinin ve çalışanlarının yanındayız. Bu kapatılmalar kanunsuzdur. Sayın Adnan Çınar, bizi bilgilendirdiğiniz için teşekkürler. Bugünden itibaren bu kamusal hatanın önlenmesi için harekete geçiyoruz.
“Ben çok teşekkür ediyorum. Ulusal Kanal’a, vatanına milletine bağlı, Vatan Partisi gibi köklü partilerin konuyu gündeme getirmesine minnettarız. Dağıtım firmalarından kaynaklı mağdur olan istasyoncu arkadaşlarımızın sesi olduğunuz için sağ olun.”
Biz teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, konuyu takip edeceğiz. Hazine ve Maliye Bakanlığı 2021’de çıkarılan bir kanuna dayanarak 26 dağıtım firmasına yönelik denetimleri artırmış. Sektörde ciddi bir krizin ayak sesleri geliyor. Peki, kanunlarda kapatma diye bir şey olabilir mi? Ben bunun Anayasa’ya aykırı olduğu kanısındayım. Bunun cezası varsa para cezası olur, başka türlü cezalar olur. Ama ticaret hürriyetini ve girişim özgürlüğünü ortadan kaldıracak uygulamalar olamaz. Hemen bir beyefendiyi dinlerken bir baktım; 30 Nisan 2021’de yürürlüğe giren 7318 sayılı Vergi Usul Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun kapsamında, akaryakıtta kaçakçılıkla mücadele için Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın Vergi Denetim Kurulu Başkanlığı bünyesinde bir çalışma başlatıldı. Burada dağıtım firması sayısına baktık, acaba tekelleşmiyor mu diye. Bakın, vergi denetim kurumlarının yargı yetkisi yoktur. Denetlerler, bir vergi kaçakçılığı varsa o vergiyi tahsil etmek için kamunun hukuki yolları bellidir; bu yollar uygulanır ama hiçbir şekilde ticarethanenin kapatılması söz konusu olamaz. Bunları tabii inceleyeceğiz ama ilk bakışta değil, son bakışta da bu şekilde ticaret ve girişim hürriyetini ortadan kaldıracak uygulamalar yapılamaz.
Peki, bu akaryakıt konusu açılmışken, ucuz akaryakıtla ilgili sizin açıklamalarınız oluyor. Bu konuda ne dersiniz? Ucuz akaryakıt sorunu Türkiye, Rusya ve İran dostluğuyla çözülür ve Vatan Partisi bunun için çalışıyor. Biraz evvel Rusya ile yapılan iş birliği toplantılarından, “altın fırsatlardan” söz ettiniz. Bu fırsatlardan biri de Türkiye için ucuz benzin, ucuz mazot ve ucuz doğal gazdır. Yani siz “Mir” sisteminden çıktığınız zaman, Türkiye aynı zamanda mazotu da pahalı alacağını ilan etmiş oluyor. Onun için Trabzon’daki insandan Van’dakine, Trakya’dakine kadar herkesi ilgilendiriyor bu “Mir” sistemi meselesi. Çünkü siz Rusya’ya karşı, İran’a karşı Amerika’nın yaptırımlarının yanında yer alıyorsunuz ey hükümet! Dolayısıyla da ucuz mazot, ucuz benzin ve ucuz doğal gaz yollarını kapatıyorsunuz. Yine iş Vatan Partisi’ne düşecek.
Diğer konuya geçelim mi efendim? Konuklarımız da hazır galiba. Diyarbakır’dan arıcılarımız bağlanıyor. İki ismi ağırlayacağız: Sayın Mehmet Ata Akkoyun, TAHAP (Türkiye Tarım, Hayvancılık ve Arıcılık Platformu) Diyarbakır Şube Başkanı olarak bildirildi; diğeri ise Sayın Remzi Balık. Kendisi de bir üretici. Hoş geldiniz. Teker teker ikinize de hoş geldiniz diyelim, hayırlı yayınlar diliyorum.
“Sayın Genel Başkanımız Doğu Perinçek hocamıza çok teşekkür ederim. Bizi bu yayına davet ettiğiniz için teşekkürler. Ayrıca bütün Türkiye’deki 81 il başkanımıza ve ilçe başkanlarımıza ayrı ayrı selamlarımı gönderiyorum. Gönül hareketi olarak bu işe başladık, mağduriyet hareketine girdik.”
Şimdi Mehmet Bey; sizi kim dolandırdı, nasıl dolandırıldınız ve sorununuz tam olarak ne? Yani sizi nasıl kandırdılar? Size ne taahhüt ettiler de yerine getirmediler? İsterseniz bu soruyla başlayalım.
“Bizim Türkiye genel Arıcılar Federasyonu Başkanı Mustafa Sarıoğlu, ilkbaharda bir açıklama yaptı. Arı besleme şekeri için çuval başına 400 lira karşılığında bize şeker gönderecekti. Biz de Türkiye’nin 80 ilindeki bütün üreticilerimizden para topladık ve bu parayı genel merkeze, yani Mustafa Sarıoğlu’nun federasyon hesabına gönderdik. Bir hafta içerisinde şekeri gönderecekti. Arı ilkbaharda beslenmezse biter; çünkü bitki yok, mera yok. Arıya şeker vermek zorundayız. Bir hafta içerisinde denilen şeker, yedi ay oldu, gelmedi. İlkbahar bitti, sonbahar bitti, şeker yok. Biz paramızı isterken yandaşı oluyorduk, parayı isteyince de terörle ilişkilendiriliyoruz, FETÖ yandaşı oluyoruz. Allah’a şükür, biz FETÖ’cü de değiliz, terörist de değiliz. Biz üreticiyiz, arıcıyız, çiftçiyiz; biz Türk vatandaşıyız.”
Peki, bu kayıp sadece Diyarbakır’da mı oldu? Yurdun başka yerlerinde de var mı?
“Türkiye’nin her ilinde, her ilçesinde var.”
Peki, herhangi bir şikâyette bulundunuz mu?
“İki ay önce Adana Yüreğir’de savcılığa verdik. Parayı vermeyince ben de şikâyetçi oldum. Artık şeker istemiyorum, kışın ortasında arıya şeker veremeyiz; paramızı istedik. Göndermeyince savcılığa başvurdum. Soruşturma açıldı mı bilmiyorum, ulaşamadık. Geçen hafta Ankara’da İçişleri Bakanlığı Dernekler Masası Müdürlüğü’ne dilekçe verdim.”
Remzi Bey, sizin eklemek istediğiniz bir şey var mı?
“Elbette. Öncelikle Doğu Bey’e bizi yetkili makamlara duyurma imkânı tanıdığı için teşekkür ederiz. 16-17 Mart 2022 tarihinde, bahar dönemi besleme şekeri başlığı altında çuvalı 50 kilogram olan toz şeker için 400 liradan anlaştık. Paralar Ankara Federasyonu’nun merkez hesabına aktarıldı. 7-8 aydır ‘bugün gelecek, yarın gelecek’ diye bizi oyaladılar. Besleme şekeri tedarik edilmediği için benim kendi üretimimde yüzde 50 oranında düşüş yaşandı. Buna ilave olarak arılarda gelişimsel aksaklıklar ve hastalıklar baş gösterdi. Bilirkişi raporlarımız da mevcut; bunun temel sebebi besleme şekerinin tedarik edilememesidir. Mustafa Sarıoğlu’nun kişisel çıkarları mı, parayı başka noktalarda mı harcadı yoksa başka kişilere mi kaptırdı, bilmiyoruz. Savcılığa suç duyurusunda bulunduk, İçişleri Bakanlığı Sivil Toplumla İlişkiler Genel Müdürlüğü’ne dilekçelerimizi ilettik, henüz net bir cevap gelmedi. Üreten bir Türkiye için bu mağduriyetimizin giderilmesini rica ediyoruz.”
Remzi Bey, Aydınlık gazetesi konuyu manşetten işledikten sonra TAHAP Genel Başkanı Mustafa Sarıoğlu bize şu açıklamayı yaptı: “Benden sözlü istediler, yazılı verin dedim. Kanunen 15 günlük hakkım var, beni sıkıştırıyorlar.” Bu konuda ne diyeceksiniz?
“Dilekçemiz elimizdedir. Kendisine ‘başkan olarak şeker istemiyoruz, paramızı iade et, IBAN gönder’ dedim. Dilekçeden bahsetmedi. İki ay önce Ankara’da yanımızda şahitler varken 10 gün süre verdim, yine sonuç yok. Açıklamaları boşa düşüyor, para da gelmedi.”
Peki, Sabah gazetesi sizin terör örgütüyle bağlantılı olduğunuzu iddia eden bir haber yayınladı. Buna ne diyorsunuz?
“Biz PKK’lıysak neden Türkiye Cumhuriyeti’ne üretim yapıyoruz? Hakkımızı istediğimizde PKK’lı, batıdaki hakkını istediğinde FETÖ’cü olacaksak bu olayın arkasının irdelenmesi gerekir. Biz örgütçü değiliz. Vatan Partisi’nin olduğu yerde böyle bir söylemin olması abestir. Haberi yapan muhabire ulaştık, hiçbir belge sunamadılar. Bu habere onay verenlerin kimlerle bağlantısı olduğunu biz sorgularız.”
(İzleyicilerden gelen mesajların özeti): “Üreticinin kanına ekmek doğrayanlarla mücadelemiz devam edecek”, “550 torba şeker alacağım var”, “Her ilde aynı mağduriyet”, “Parayı ödediğimize dair dekontlarımız var”, “Bize vatan haini demeye çalışıyorlar, asıl vatan haini yolsuzluk yapanlardır.”
Özetle, üreticilerimiz ya paralarının iadesini ya da şekerlerinin teslim edilmesini talep ediyor ve bu konuda yetkililerden, özellikle İçişleri Bakanlığı’ndan ve yargı mercilerinden acil bir çalışma bekliyorlar. Sayın Genel Başkan Doğu Bey’den ricamız bu konuyla ilgilenmeleridir. Bir üreticimiz, Aydınlık Gazetesi’nin haber küpürünü paylaşmış; Türkiye Tarım Hayvancılık Dayanışma Federasyonu genel merkezinin Sabah gazetesinin yaptığı haberi paylaşmasını eleştirerek, “Bize böyle yanıt veriyorlar” ifadesini kullanmıştır. Hilmi Ağır beyefendi, “Geçen gün arılarımın kovanlarının her birine 10 tane, inşallah 10 tane, maşallah 10 tane; sabredin şeker gelecek diye koydum. Bugün baktım yine aç, arılar doymamış. Demek ki inşallah, maşallah, sabredin demekle olmuyor. Duasına talip olduğumuz arılar bize beddua edecek o noktaya geldik” demiştir.
Yazılı olarak talepte bulunan Adana yöresi üreticilerimizin paraları 5 aydır iletilmemiştir. Abdurrahman Bey ise Bitlis’ten, “2 aydır yazılı olarak verdik ama herhangi bir dönüş olmadı” şeklinde mesajlar gönderiyor. Türkiye’nin her yerinden arıcılardan gelen bu tepkiler, büyük bir toplumsal harekete dönüştü. Burada açık bir dolandırıcılık var. Arıcılardan “Size şeker vereceğiz” diye para toplanıyor, 7-8 ay geçiyor, ne şeker veriliyor ne de paralar iade ediliyor. Bunun peşini bırakmayacağız; bu parayı söke söke alacak ve arıcılarımıza dağıtacağız.
Sabah gazetesini de burada protesto ediyoruz. Utan Sabah gazetesi diyoruz, kınıyoruz. Alın terinin hakkını arayan, üretmek isteyen arıcıya “terörist” diyorsunuz. Üreticiyi terörist diye suçlayarak PKK’ya en büyük hizmeti yapıyorsunuz. Sabah gazetesi bu manşetleriyle PKK terörüne hizmet etmiştir. O manşeti düzelttireceğiz.
Oda TV de arıcılık konusunda cahillik etmiştir. Arıyı beslemek için verilen şekerle bal yapma zamanında bal yapsın diye verilen şeker farklıdır. Arı da insan gibi suyla, şekerle beslenir; burada herhangi bir hile yoktur. Bütün arıcılarımıza söz veriyoruz; o alın teri olan paraları o platformdan alacağız, şeker dağıtılacak veya paralar iade edilecektir. Ayrıca 8 ay boyunca parayı kullanıp yolsuzluk yaptıkları için şikâyetçi de olacağız; burada sadece ekonomik bir borç değil, bir dolandırıcılık suçu vardır.
Sayın Mehmet Ataakkoyun ve Sayın Remzi Balık, sizlerden son sözlerinizi alalım.
Mehmet Ataakkoyun: “İçimde kalmasın söyleyeyim. İlkbaharda kirvem koronadan vefat etti. 730 tane arısını genel merkez sekreteri Sinan Gürböz’e sattı. O arıların parası yetimlerin parasıdır, 10 tane çocuk yetim kalmış. O para da henüz gelmedi. Yetimlerin parası yenirken arıcıların parası da yeniyor demek ki. Ayrıca vurgulayayım; Türkiye’deki bal üreticileri tertemiz insanlardır. Onların vatana bağlılığına, teröre karşı kararlı tavırlarına kefilim. Onlara terörist diyenler teröre hizmet etmektedir.”
Remzi Balık: “Pancar şekerine gelen yüzde 245 zamdan sonra yeni yılda şekere ulaşma noktasında ciddi sıkıntılar yaşayacağız. Doğu Bey’den ricamız, şeker ofislerinin kurulması veya üreticilerin direkt şekere ulaşması konusunda kolaylık sağlanmasıdır. Eğer bu tedarik yapılmazsa, ay sonunda Vatan Partisi öncülüğünde Türkiye’nin 81 ilinden gelecek üreticilerle meclis önünde eylem yapacağımızı duyuruyoruz.”
Doğu Perinçek: “Arıcılarımızın haksızlığa ve dolandırıcılığa boyun eğmedikleri için alın terini savunan o güzel kardeşlerimize teşekkür ediyoruz. Türkiye bu mücadelelerle çıkış yolunu üretiyor. Mesaj gönderen bütün üreticilerimize, Diyarbakır’daki ve Türkiye’deki tüm üreticilerimize selamlarımızı gönderiyorum.”
(Programın devamında İzmir’deki Kur’an-ı Kerim yakma hadisesi değerlendirildi)
İzmir’de yaşanan bu olay, Türkiye’yi kaosa götürmek isteyenlerin kışkırttığı ve planladığı bir olaydır. Türkiye’de böyle bir eylemi kimse tesadüfen yapmaz. Bu olaylar Amerika Birleşik Devletleri’nin bir kaos planıdır; amaçları Türkiye’de iç cepheyi bölmek ve direncini kırmaktır. Türkiye’nin manevi değerleriyle oynamak, bir kışkırtma ve gerginlik yaratma projesidir. İran’da da benzeri yaşandı; karakollar yakıldı ve planlı bir şekilde kargaşa çıkarıldı. 68 Devrimci Gençlik Hareketi’nin genel başkanı olarak söylüyorum; Amerikan emperyalizmine karşı mücadelenin yılı olan 68’in ismini, bu Amerikancı hareketleri destekleyerek kirletenleri kınıyorum.
Yarın akşam saat 20.00’de Doğu Akdeniz’de savaş senaryolarını konuşacağımız özel bir programımız olacak. Sayın Emin Gürses, KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Hüseyin Macit Yusuf, Prof. Dr. Hasan Ünal, Prof. Dr. Mehmet Yuva, Deniz Kurmay Albay İhsan Sefa ve tarihçi yazar Koray Kamacı ile birlikte uzman bir kadroyla bu konuyu tartışacağız. Tüm vatanseverleri Ulusal Kanal ekranlarına ve YouTube yayınımıza bekliyoruz. YouTube hesabından da Ulusal Kanal’ın… Ulusal Kanal TV, “Ulusal Kanal” yazınca çıkıyor. Oradan da izleyebilirler.
Tartışma kadrosunu bir daha sayıyorum: Doğu Perinçek; Yeditepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Emin Gürses; KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Hüseyin Macit Yusuf; Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasan Ünal; yine öğretim üyesi Prof. Dr. Mehmet Yuvaş; emekli Hava Kurmay Albay Şefa; emekli Deniz Kurmay Albay Halil Öztaracı ve tarihçi yazar Koray Kamacı.
Böyle bu konuları çok iyi bilen bir kadroyla Doğu Akdeniz ve Ege’deki savaş senaryolarını, çeşitli olasılıklarını; orada düşman kim, savaş nasıl kopar, nasıl gelişir, sonunda ne olur, Amerika’nın tavrı ne olur, Fransa’nın tavrı ne olur, Rusya’nın tavrı, Çin’in tavrı… Yarın saat 20.00’de Ulusal Kanal’da ve YouTube kanalımızda. Bu vesileyle duyurmuş olalım. Bu yayına özel ana haberimiz de yarın olacak. Tabii bu, Teori Dergisi’nin bir çalıştayı; Amiral Değerli Komutanımız ve Genel Başkan Yardımcımız, Amiral Soner Polat anısına yaptığımız bir çalıştay. Bunu da duyurmuş olalım.
Efendim, şimdi Sayın Kemal Kılıçdaroğlu dün internetten bir paylaşım yaptı. Türban konusunu garantiye almak için bir kanun teklifi getireceklerini söyledi. Bugün de CHP parti grubu Meclise o kanun teklifini verdi. Ayrıntılar sizde, isterseniz okuyayım mı? Çok kısa zaten. Direkt teklifin maddesini okuyayım:
“Başlık: Kadınların yürüttükleri mesleğin icrası kapsamındaki kılık ve kıyafeti giymek dışında herhangi bir zorlamaya tabi tutulmaması hakkında kanun teklifi.
Madde 1: Kamu kurum ve kuruluşlarında istihdam edilen ve kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları ile üst kuruluşlarına bağlı olarak bir mesleği icra eden kadınlar, yürüttükleri mesleğin icrası kapsamında giyilmesi gerekli cübbe, önlük, üniforma ve bunun gibi kıyafetler dışında kıyafet giymek ya da giymemek gibi temel hak ve özgürlükleri ihlal edecek biçimde herhangi bir zorlamaya tabi tutulamaz.
Madde 2: Bu kanun yayın tarihinde yürürlüğe girer.
Madde 3: Cumhurbaşkanı yürütür.”
İki açıklama geldi bugün. Birincisi Aile Bakanından, “Bu çözülmüş bir meseledir,” dedi. Yıllar önce çözüldü. İkincisi Sayın Devlet Bahçeli’den gelen açıklama; o da “Başörtüsü çözülmüş bir meseledir,” diyor.
Bakın değerli arkadaşlar, bu olayın Türkiye’nin gündemine getirilmesi; üzüntü ve acıyla söylüyorum, İzmir’de birtakım kendini bilmezlerin, ahlaksızların ve vatan-millet düşmanlarının Kur’an yakması ile aynı gündemin içindedir. Şimdi Türkiye’nin hallettiği bir konu var; artık Türkiye’nin gündeminde başörtüsüydü, türbandı falan, bu yok. Bu geçti, arkada kaldı. Bu konuda bir mutabakat oluştu, Türkiye toplumu burada bir istikrar kazandı. Burada bir sorun, bir talep yok. Peki, niçin Cumhuriyet Halk Partisi böyle bir şey getiriyor ve tekrar ortalıkta bir gerginlik yaratmaya çalışıyor? İşte o da aynı Kur’an yakanlar gibi Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’yi bölme, gerginlik yaratma ve kaos planına hizmet etme amacıdır. Başka hiçbir izahı yok bunun.
Biden zaten Cumhuriyet Halk Partisi’ne ne görevi verdiğini hem televizyonlardan açıkladı hem de RAND Corporation raporlarında ifade edildi. Kapatılmış bir konuda birdenbire Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeniden bir tartışma başlatması, aynı zamanda Türkiye toplumunun sırtını Doğu Akdeniz’e, Ege’ye ve Türkiye’nin sınırlarındaki güvenlik sorunlarına dönmesini sağlamak içindir. Yani toplum; Amerika’nın üstlerini düşünmesin, Ege’deki Türkiye’ye yönelik acizleri görmesin, Amerika ve İsrail’in Akdeniz’de yaptığı donanma tatbikatlarını unutsun, gözlerini kapatsın; neyi tartışsın? Tekrar bir türban tartışmasına girsin.
Onun için burada Cumhuriyet Halk Partisi’nin yüklendiği misyon, Amerika’dan aldığı görev bir kez daha ortaya çıkıyor. Bu, Kur’an yakma gibi elim, vahim ve iğrenç gözükmeyen bir olay ama onunla aynı merkezlerden gündeme getirilen bir girişim. Kur’an yakanlar nasıl Türkiye’de bir gerginlik ve toplumda bölünme yaratmak istiyorlarsa, Cumhuriyet Halk Partisi de aynı plana alet oluyor.
Cumhuriyet Halk Partisi tabanına soralım, emin olun yüzde beşi bile bunu desteklemez. Çözülmüş, bitmiş bir mesele. Koskoca Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri burada Amerika Birleşik Devletleri’nin gerginlik ve kaos planlarına hizmet ettiklerini görmeyecek kadar budala mı? Üstelik Amerika’ya gitmenin birkaç gün öncesinde de “Bak Amerika, ben sana çok güzel hizmetler yapıyorum,” mesajını vermiş oldular. İç cepheyi zaafa uğratacak her türlü çıkışı yapıyorlar şu anda. “Düşmanın planlarına bağlıyım ve orada rolümü oynuyorum,” diyorlar.
Mesela Doğu Akdeniz’de nasıl direneceğiz, milleti nasıl birleştireceğiz? Bu konularda bir kanun teklifi veya mecliste bir girişim var mı? Tersine, orada da Amerikan tehdidinin, Yunanistan’ın ve İsrail’in tarafındalar. Geçtiğimiz günlerde Mersin’de bir polisevine saldırı oldu, şehidimiz de var. Bu olayla birlikte Cumhuriyet Halk Partisi’nin “gazeteciler” raporu ortaya çıktı. O raporda çoğu ismin PKK’lı olduğu, hatta bir kısmının… Biz Vatan Partisi olarak “Bunların gazetecilikle ne ilgisi var?” dedik. Bir gazeteci terör yaparsa ona gazeteci mi diyeceğiz? Bir işçi teröre alet olursa ona işçi mi diyeceğiz? O raporda bulunan isimlerden 15 tanesinin hâlâ terör faaliyetinde bulunduğunu yayınladık. Dünkü manşetimiz oydu. CHP raporunda bu kişilerin bağlı bulundukları örgütlerin isimleri de yer alıyor. Yani Özgür Özel’in “Biz nereden bilelim 10 yıl sonra bu kişinin terörist olacağını?” açıklaması gerçeği yansıtmıyor. Raporun görsellerini yayınladık; o raporda kişinin zaten PKK hükümlüsü olduğu yazıyor. Devlet bunu biliyordu, biz de biliyorduk. O şahıslar zaten gazetecilik faaliyeti nedeniyle hapse atılmadılar, terör faaliyetinden yargılanıyorlar.
Murat Karayılan, 4-5 gün önce yaptığı açıklamada “Beka sorunu Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı etkiliyor, kuşatmış durumda,” ifadesini kullandı. Sizi de, daha önceki açıklamalarında “Ergenekon takımı” diyerek hedef almıştı. Bundan bir gün önce de Sayın Akşener, “Türkiye’de beka sorunu var masalı yaratarak iktidarını ayakta tutmaya çalışanlar var,” ifadesini kullandı. PKK ve Meral Akşener, “Türkiye vatanını savunmasın, devleti ve bağımsızlığını korumasın,” noktasında buluşuyor. Türkiye’nin ayakta kalmasını savunursan “beka soruncusu” oluyorsun. Meral Akşener için bu durum tesadüf değil. Bu buluşma 1990’lardan beri sürüyor. Mesut Yılmaz, “Bu devletin içinde casuslar var,” diyerek onun fotoğraflarını basmıştı. Emniyet İstihbaratı’nın başına FETÖ’cüleri Meral Akşener tayin etmişti. Bunlar unutulacak olaylar değil. MHP’yi bölmesi ve PKK’nın dostu yapması, Amerika hesabına yapılan işlerdir.
Sayın Cumhurbaşkanı 1 Ekim’de Meclis’te yeni anayasa çağrısı yaptı. Bugün de Adalet Bakanı Sayın Bekir Bozdağ, “Dil birliği olan, iç bütünlüğü yerinde olan yeni bir anayasa Türkiye’nin acil ihtiyacıdır,” diyerek bunun altını doldurmaya çalıştı. Türkiye’nin anayasa ihtiyacı var mı? Evet. Ama hükümet bir anayasa önerisini meclise getirebilir. Vatan Partisi’nin hazır anayasa önerisi var, kitap hâlinde yayınladık. Doğu Perinçek, “Türkiye’nin Anayasa Birikimi Altında Cumhuriyet’in Yeniden Örgütlenmesi” diyor. Biz anayasa taslağımızı gerekçesiyle beraber Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı’na ve Anayasa Komisyonu’na sunduk. Hani AK Parti’nin böyle bir anayasa önerisi yok? Cumhuriyet Halk Partisi’nin İbrahim Kaboğlu başkanlığında bir taslağı vardı; Türk kelimesini anayasadan silen, ilk dört maddeyi değiştiren bir taslak. Ama Vatan Partisi’nin 400 küsur sayfalık, gerekçeli bir anayasa taslağı var.
Şu anda mecliste 3’te 2 çoğunluk yok. Anayasa herhangi bir kanun gibi değiştirilemez. O yüzden bu tartışmalar gerçekçi değil. Ama şunu yapabilirler: “Evet, mecliste çoğunluk yok ama ileride bu çoğunluk oluştuğunda önerimiz budur,” diyerek Türk milletine açıklama yapabilirler. Vatan Partisi bunu yapıyor. İktidarı talep ederken, Cumhuriyet’in yeniden örgütlenmesinin anayasasını da Türk milletine sunuyoruz.
Bir de “sivil anayasa” diyorlar. Anayasanın sivili olur mu? “Susuz deniz” gibi bir şey. Sivil demek devlet dışı demek. Anayasa, devletin temel hukukudur. “Staatsrecht” yani devlet hukuku. Anayasa kurucu hukuktur. Abdullah Gül döneminden beri bir “sivil anayasa” lafıdır gidiyor. Çok ayıp. Anayasa kamusal bir olaydır, devletseldir. Kitabın kapağında kılıç var, çekiç var; çünkü anayasa kılıçla yapılır. Kılıçsız anayasa olmaz.
Bu kapak, bizim gelinimiz Ece Perinçek’in eseri. O da yakında doğum yapacak, sağlıklı günler diliyoruz. Alp’e arkadaş geliyor. Utku’nun çocuğu, Çağdaş’ın çocuğu… Aykut Diş’in oğlu Ali Aslan. İsmini de ben koydum. Ali Aslan bir belge bulmuş arkadaşlar. Getirsinler mi ekrana? Döner mi? Evet, getirelim arkadaşlar, çünkü o önemli bir belge. Bakın, “Bu devlete savaş açmışlar” diyen ülkenin başbakanı Yılmaz, milliyeti açıkladı. Refah-Yol döneminde Genelkurmay’ı izlemek için özel bir birim kurulmuş diyor. Orada da Akşener’in resmi var. Yanında Bülent Akarcalı falan… Genelkurmay’ı kim izler? CIA’dan, Mossad’dan başka Türkiye’de kim izler? CIA, Mossad izler; FETÖ de izleyip onlara malzemeleri verir. Bir tane daha olacak, biz bunu bulabildik.
Bir şey soracağım; bu olay hiçbir zaman yargılama konusu oldu mu? Bu açıklamalar döneminde başbakan bunu açıklıyor. Evet, sanırım “sarımsak” yargılandı galiba, hani Genelkurmay’a kulak yerleştirmede kullanılan. “Böyle bir tane daha olacak, ancak casuslar yapar” gibisinden birinci sayfa görseli var. Hatırladığıma göre Akif Eras, Ankara’da… Genelkurmay o zaman Sayın Akşener’le ilgili bir suç duyurusunda bulunmuş ama yargılama olup olmadığına dair… Akif Eras diye hatırlıyorum, Ankara’daki dostumuz; Mülkiyeli, Şule Perinçek’in de sınıf arkadaşıdır. Akif Eras yine bana böyle bir gazete küpürü atmıştı, onu hatırlıyorum. Eğer o attıysa bir daha atmasını rica edelim.
Bu arada bu haberlerden sonra Sayın Akşener önümüze düşüyor tabii. O zaman DYP’den istifa edip ANAP’a gidiyor ama ANAP’a da almıyorlar; almazlar tabii. Genelkurmay’ı izleyen bir Gladio görevlisini hiçbir partinin almaması gerekir. Bu son Rusya çıkışı da çok önemliydi. Tabii bunlar hep uluslararası Atlantik görevleriyle bağlantılı. Yani herhangi bir kınama değildi; bir tweet serisi attı ve Putin’i, Rusya’yı Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden kuvvet olarak tarif etti. Sayfada bununla ilgili bir başlık olabilir. Yine Milliyet Gazetesi’nden diye hatırlıyorum, Hürriyet de olabilir; bizim Ozan Özarslan da bulabilir. Benim telefonumda da o küpür olabilir, bulurlarsa gösterelim.
Aslında konularımız bitti, soracaklarımız bitti. Son bir kez daha söyleyelim: Yarın akşam 20.00’de Teori Dergisi’nin düzenlediği “Akdeniz’de Savaş Senaryoları” konulu bir çalıştayımız var. Amiralimiz, Genel Başkan Yardımcımız, Büyük Komutan Devlet Adamı Soner Polat’ın anısına düzenliyoruz. Doğu Perinçek, Prof. Dr. Emin Gürses, KKTC Cumhurbaşkanı Danışmanı Hüseyin Macit Yusuf, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Hasan Ünal ve Yaşar Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Yuva ile Doğu Akdeniz’deki savaş senaryolarını konuşacağız. Hangi güçler karşı karşıya olur? Savaş nasıl başlar? Kim başlatır? Kimin arkasında kim var? Türkiye nasıl caydırır ve savaşı nasıl önleyebilir? Güçler dengesi nedir? Savaş ne kadar devam eder? Hangi alanda; havada mı, karada mı, denizde mi olur? Nerede başlar, coğrafi olarak hangi alanlara yayılır? O savaştan bir bölge savaşı mı çıkar, yoksa dünya savaşına kadar gider mi? Bütün bu soruları tartışacağımız bir program olacak. Bütün vatanseverleri, meraklıları ve milletimizi ekran başına çağırıyoruz. Ulusal Kanal dünyanın her yerinden izleniyor; Rusya’dan, Yunanistan’dan, Amerika’dan, Çin’den her taraftan izlendiğini görüyoruz. Aynı zamanda YouTube üzerinden de izlenebilir; yolda olan da telefonunu çıkarıp bu tartışmayı izleyebilir ve sorular sorabilir. Çok kıymetli bir kadro; Emin Gürses kardeşimle de yarın burada stüdyoda bu konuyu konuşacağız. Ayrıca İhsan Sefa Komutan’ın da kitabı çıktı, “Bir Subayın NATO Anıları”. Onu da izleyenlerimize duyuralım, yarın tanıtırız. İhsan Sefa ve Halil Özsaraş komutanlarımız Vatan Partisi’nin ve Türk ordusunun seçkin kurmaylarıdır; onlardan çok şey öğreniyoruz.
Efendim, kitap ve müzik ne var heybenizde diye sorayım. Teori Dergisi bu ay çok önemli bir sayı çıkardı. Yeni bayilere ulaştı, zaten Ekim başındayız. Bu sayıda “LGBTİ İdeolojisi” konusu var. Teori’nin geçmişte İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ konusunda çok güzel sayıları olmuştu; “Amerika ve Avrupa’nın Tanrısı Eşcinsel” başlığıyla çok önemli bir sayı çıkmıştı. Şimdi bu sayıda “LGBTİ İdeolojisi” özellikle son Saraçhane mitinginden sonra kamuoyunda çok konuşuluyor. Sayın Yusuf Kaplan’ın dün Yeni Şafak’ta bir yazısı çıktı. Araştırmalarda LGBTİ geni olmadığı saptandığını söylüyor, bu doğru. Genlerimizde erkek olmayı veya kadın olmayı belirleyen genler var. Bazıları LGBTİ geninin olduğunu, eşcinselliğin doğuştan geldiğini iddia ediyordu; bu tez bilimsel olarak tamamen çürütüldü. Çok küçük, yüzde birin altında oranlarda çeşitli organik farklılıklar olabilir ama bunların LGBTİ’ye yol açması gerekmiyor. Yusuf Kaplan bu bakımdan doğruyu ifade ediyor fakat sonrasında bunun bir hastalık olduğunu söylüyor, bu yanlış. Eşcinsellik bir hastalık değil, ideolojik ve kültürel bir olaydır. Sağlam erkek veya sağlam kadın, Batı’nın ideolojik ve kültürel dayatmaları nedeniyle bu yöne çekiliyor. Bu bir yabancılaşma türü; insanın kendi cinsiyetine yabancılaşmasıdır. Teori Dergisi’nin bu sayısı çok önemli bir ideolojik mücadele sayısı. Doç. Dr. Atakan Hatipoğlu, Meltem Ayvalı, Şule Perinçek, Tuğba Altan, Ali Mercan, Zeynep Öztürk, Eylem Yıldırım, Halil Terdem, Göksel Çan gibi pek çok değerli ismin çok güzel yazıları var. Yine Prof. Dr. Cüneyt Akal’ın “Geleceğe Yolculuk: Şangay İşbirliği Örgütü’nün 25. Yılı” yazısı da büyük bir katkı. Derginin görseli de çok ilginç; “Kocanı öldür”, “erkek doğrama cemiyeti”, “trans çocuk” gibi ifadeleri işleyerek çocukların nasıl trans yapıldığını sorguluyorlar. Cumhuriyet Kadınları Derneği’nden Işıl Hanım da Aydınlık’ta, Milli Eğitim Bakanlığı’nın BM ile yürüttüğü bir projedeki cinsel yönelim maddelerine dair aydınlatıcı bir yazı yazdı. Bakanlık bürokratlarını uyarmamız gerekiyor, ayrıntılı bir haber yapacağız.
Ayrıca Bilim ve Ütopya’nın Ekim sayısı “İslam Kültüründe Muhalifler” üzerine; Ebu Bekir Razi, Farabi, Harezmi ve Mutezile ekolü gibi İslam medeniyetinin kurucularını, bilim ve felsefeyi inşa edenleri işleyen çok çarpıcı bir sayı. Bir de Salih Tuna’nın bugünkü yazısında bahsettiği, ezanın makamlı okunmasına tahammül edemeyen yobazlar konusu var. Ezanı nerede dinlersek dinleyelim, makamlı okuyuş İslam’ın estetik üstünlüğünü yansıtır.
Şimdi bir Antalya Teke havası çalalım dedik; Antalya’da liman kartının askıya alınmasına karşı esnafımız, turizmcimiz ve tarımcımız büyük bir mücadele yürütüyor. Bu güzel türküyle veda edelim efendim. Teşekkür ederiz, görüşmek üzere.

