Çıkış Yolu • 12.09.2017

Çıkış Yolu • 12.09.2017

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Halkın %50-52’ye bölündüğü bir durum tasviri. Türk milletinin sahaya çıktığını… “Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada.” Bırak! Bölgedeki bu yangın, Irak’taki ve… Hayır da birleş, birleşmek güzel. Birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız, söz veriyoruz.

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, yepyeni bir Çıkış Yolu programıyla karşınızdayız. Çok değerli gazeteci büyüğümüz, Rafet Ballı abimiz Çıkış Yolu programını sunuyordu; ancak kendisi sağlık sıkıntıları sebebiyle bugünkü programa katılamıyor. Çok iyi durumda, programın hemen öncesinde kendisiyle konuştuk. İyileşiyor ve haftaya Çıkış Yolu’nda Rafet Ballı sizlerle olacak. Ancak bugün ben sizlerle birlikte olacağım. Konuğumuz her zamanki gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek.

Hoş geldiniz efendim.

Hoş bulduk.

Sizleri iki güzel bayram arasında Çıkış Yolu programında ağırlıyoruz. Zafer Bayramımızı coşkuyla kutladık, yarın da Kurban Bayramımız başlayacak. Bu iki bayramın arasındaki günde, Arife gününde bir araya geldik. İsterseniz bayramla başlayalım. Bayramlarla ilgili hep güzel, olumlu şeyler söyleriz ama bir yandan da hep bir geçmişe dönük özlemler dile getirilir. Sizin için bayramlar ne anlam ifade ediyor?

Öncelikle bütün izleyicilerimizin, Türk milletinin ve Müslüman aleminin, hatta tüm insanlığın bayramını kutluyorum. Bayram öyle bir şey ki tekerleğin icadı gibi. İnsanlığın gelişmesinde ateşi icat etmek, tekerleği icat etmek, arkasından atın üzerine binmek; bunlar çok önemli, büyük buluşlar. Bayram da öyle. Çünkü bayram sonuç itibarıyla insan toplum halinde yaşadığı için değerlidir; yani birey olarak insanın tek başına yaşama şansı yok. Einstein’ın çok güzel bir sözü var: “Ben her gün, her saat, her dakika başka insanlar sayesinde yaşadığımı biliyorum, bunun farkındayım ve bunu hatırlıyorum.” Gerçekten ekmeğimizi yerken, suyumuzu içerken, otobüse binerken; hepsi sonuç itibarıyla başka insanlar sayesinde yaptığımız eylemler. O nedenle bayram bizi bütün insanlıkla, toplumla, üretenlerle, çalışanlarla, hizmet yapanlarla birleştiriyor. Ocağımızla, ailemizle, akrabamızla, dostumuzla, milletimizle birleştiriyor. Bu bakımdan tekerleğin icadı kadar önemli; insanı ateşleyen ve insana toplum içinde yaşadığı bilincini veren bir gün.

Şimdi bakın, yaşadığımız kapitalist sistem neyi aşılıyor? Bireycilik, çıkarcılık, benbencilik, kar etmek, kazanmak, başkasının sırtına basarak yükselmek. Ama siz de dediğiniz gibi, üzerimize giydiğimiz kıyafet de bir emekçinin ürünü; esnafımız sayesinde ulaştığımız bir ürün. Bugün Mehmetçiğimiz nöbet beklediği için onların sayesinde güvenle, huzurla yastığa başımızı koyuyoruz. İnsan, hayvanlar gibi sürüler halinde değil, toplum halinde yaşıyor. İşte bayram bize bu büyük gerçeği, toplumun parçası olduğumuzu hatırlatıyor. O bireyci, özel kar sistemi bizi toplumdan koparıyor. Bayramla birlikte biz o toplumun parçası olduğumuzu hatırlamış oluyoruz. Köyümüzdeki kardeşliği, imeceyi, el birliğini, güç birliğini kaybettik büyük kentlerde. Büyük kentlerde kum yığınından bir tanesi gibi olduk; insanlık o beton blokların, duvarların, gökdelenlerin altına gömüldü. Ama bayramda o insanlığı tekrar gökdelenin altından çıkartıyoruz.

Bakın şimdi öyle bir yere geldik ki her şey dijital. Koklaşmak dijital, haberleşmek dijital, selamlar dijital, buluşmak dijital, öpüşmek bile neredeyse dijital. Bu ortamda bayramlar bize hakiki insan sıcağını veriyor; insana sarılmak, elinden tutmak, halamızla, amcamızla, teyzemizle, dayımızla, anamızla, babamızla, dostumuzla buluşmak… O bakımdan bütün milletimizin bayramlarını kutluyoruz. Bizi biz yapan değerlerle, “biz” dediğimiz o tek heceyle ifade ettiğimiz değerlerle, bayram biz demektir. Benim, biz olduğu günler bayramlardır.

Siz bir Yörük çocuğusunuz değil mi? Milas’ın Hüsamlar Köyü’nden…

Evet, Hüsamlar Köyü. Ama bu sistem, Hüsamlar Köyümüzü altındaki kömür sebebiyle şu an tamamen ortadan kaldırmış durumda. Neyse… Ama diğer akrabalarımızın olduğu köylerde yine bayramlara gidiyoruz. Tabii orada aile, ocak, kardeşlik, el birliği, güç birliği, köylüm, komşum gibi değerlerin içinden geliyorsunuz. Ne mutlu size!

Ulusal Kanal’da yeni görev aldığım için ve yoğun çalışmam gerektiği için bu Kurban Bayramı’nda gelemeyeceğimi söylemiştim anneme babama. Ama onlar atladılar geldiler; yine buluştuk. Akrabalarımızla, komşularımızla… Buluşmanın mutlaka bir yolu bulunuyor. Çocuklar anaların elini öpmeye giderken, analar çocukların gözünü öpmeye geliyor.

Aynen öyle diyebiliriz. Çocukluğumuzdan beri bayram günleri bizim için neşedir, coşkudur. Bayramlıklar alınır, el öpmeye gidilir, ikramlar yapılır. Kimse kendi karnını doyurmakla uğraşmaz; gelenlere ikram etmekle, onları mutlu etmeye çalışmakla geçirir bayramları. Vericiliğin günüdür; sofraların paylaşıldığı, herkese sofrada yer olan bir gün.

Sayın Perinçek, aslında bir nevi yaratmak istediğimiz Türkiye’nin, insanlığın bir prototipini bayramlarda görüyoruz. Gelin bunu 365 güne çıkaralım. Topluma çağrımız bu olsun: 365 günümüz paylaşma, imece, dostluk, yardımlaşma günü olsun. Bu günlerde sevgi ve insanlık hükümdar olsun.

Bu dilekleri bizler de ifade ediyoruz. Bütün izleyicilerimizin tekrar tekrar bayramlarını kutluyoruz. Bu konuda yarın Aydınlık Gazetesi’nde, bayram kültürümüzü canlandıran çok güzel bir yayın var. O aydınlığı da bütün izleyicilerimize öneriyoruz.

Bayramların direnci… Direnç burada çok önemli bir kavram. Mevcut sistem insanı erdemlerinden yabancılaştırırken, bayram bu erdemleri tekrar yaşama dönük bir direnç manasına da geliyor, değil mi?

Evet, bayramlar omuzlarımızdan tutup bizi sallıyor: “Nereye gidiyorsun hemşerim? Sen güzel değerleri bırakıyorsun. Eskiden paylaşıyorduk, birbirimize sarılıyorduk. Şimdi menfaatçilik, bireycilik… Kendine gel!” Bayramlar bizi kendimize getiren, kendi özümüze döndüren güzel günlerdir. Ama artık bunu sadece özel gün olmaktan çıkarıp her gün haline getirmemiz lazım.

Türkiye’de bayramların 365 gün yaşanabilmesi için bize düşen görevler ne? Pek çok sorun var Türkiye’nin önünde, ama bunu çözecek bir irade de var. Vatan Partisi Genel Başkanı olarak bugünün Türkiye’sini nasıl tanımlarsınız? Hangi stratejik perspektiften bakmak lazım?

Bizi bayramlara götüren ve bize bayramlar kazandıran büyük olay Atatürk devrimidir, İstiklal Savaşımızdır. 19 Mayıs, 23 Nisan, 30 Ağustos, 29 Ekim… Bunlar bizim devrim günleridir. Vatan Partisi’nin hedefi de Atatürk devrimini, Kemalist devrimi tamamlamaktır. Yani halkçı, devrimci, milliyetçi, bağımsız, laik ve aydınlanmış bir Türkiye kurmak.

Atatürk devrimi bizi padişahtan, zulümden kurtardı. Biz Atatürk devriminden önce padişahın kullarıydık, beylerin yanaşmasıydık, şeyhlerin müritleriydik. Atatürk’ün o çok güzel formülü aslında en güzel bayram formülüdür: Türkiye, şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar, cemaat ve tarikat mensupları ülkesi olamaz. İnsan kul olmaktan kurtulacak, hür doğacak, hür yaşayacak. Cumhuriyet yurttaşı, eşitlik demektir. Tepemizde bir sultanlık yok ama cumhuriyetimiz var.

Bunu yaratmak için Köy Enstitüleri gibi muazzam bir atılım yapıldı. Fakir Baykurtları, Talip Apaydınları yetiştiren o sistem, köylü çocuklarını alıp dünya çapında sanatçılar, kültür adamları haline getirdi. 17 bin Köy Enstitülü; Türkiye’de öyle muazzam bir etki yaptı ki, ben hayatımda o mezunların bir tanesinde bile bozuk bir karakter görmedim. Atatürk devrimi işte böyle bir yurttaş, böyle öğretmen, böyle aydın yetiştirdi. Vatan Partisi de bu programı, yani altı oku tamamlamayı hedefliyor.

Siz bu ilkelerin toplumda daha fazla karşılık bulduğu bir dönemde çocukluğunuzu yaşadınız. O günlerden bir bayram hatıranız var mı?

Çok var tabii. Ankara Maltepe’de oturuyorduk, babam Yargıtay’da Cumhuriyet Başsavcı yardımcısıydı. Bayram namazını açık alanda, toplumun içinde kılmak beni çok mutlu ederdi. “Ben o toplumun bir parçasıyım, yalnız değilim” duygusunu verirdi. Sabahın köründe kalkar, bayram namazına gider, sonra bütün köyü dolaşırdık. Yaşlıların elini öperdik. Çok eğleniyorduk.

Atatürk’e olan sevginin, özellikle son dönemde 30 Ağustos gibi kutlamalarda hiç olmadığı kadar arttığını görüyoruz. Toplum yaşadığı tecrübelerle tekrardan Mustafa Kemal’e sarılma ihtiyacı mı hissediyor?

Bakın, bugün bir vatan savaşı veriyoruz. İstiklal Savaşı veriyoruz. İstiklal Savaşı verirken bize örnek olan, model olan; Vahdettin veya Damat Ferit değil, Atatürk’tür. Atatürk, hâlâ Türkiye’nin gündeminde olan büyük bir önderdir. Türkiye’nin geleceğini belirleyen fikriyatın, birikimin, kültürün ve eylemin örneğidir. İstiklal Savaşı denince akla kim gelir? Atatürk.

Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’da, Eyfel Kulesi’ne nazire olarak yapılmış bir kule var. O kuleye çıktığımızda, bize rehberlik eden Koreli yetkililer asansör kapısındaki bekçiye “Türkiye” dediklerinde bekçi “Atatürk” diye cevap verdi. Türkiye deyince akla Atatürk geliyor. Okyanusun, Pasifik’in diğer ucunda bile Türkiye denince akla Atatürk geliyor. En son Nicolas Maduro… Maduro’ya ulusal kanalda Türkiye’nin emperyalizme karşı verdiği mücadeleyi sorduklarında, “Atatürk” diye cevap verdi. Yani Kore’deki asansör bekçisinden Maduro’ya kadar herkes Atatürk diyor. O, dünyada geçerliliği olan en büyük Türk değeridir.

Atatürk bugün de gündemimizde çünkü Türkiye bir vatan savaşı veriyor. Amerikan tanklarının namluları Türkiye’ye dönmüş, Amerikan uçakları bölgemizde Türk ordusuna karşı havalanıyor. Bu koşullarda yaşadığımız için Atatürk hâlâ var; bize cesaret, kuvvet veren ve yol gösteren büyük bir ışık. Mustafa Kemal Atatürk, geçmişteki bir hatıra değil, bugünün ihtiyacı ve gündemimizdeki büyük devrimdir.

Peki, bir taraftan Atatürk’e olan ilgi bu kadar yükselirken, diğer taraftan “Türkiye’de irtica mı geliyor, iktidar eliyle daha geri noktalara mı itiliyoruz?” soruları neden bu kadar sık soruluyor? Okullara mescit açılması, yönetmelik değişiklikleri ve imam hatip okullarının sayısının artması üzerinden “Laiklik elden gidiyor, irtica geliyor” kaygısı dile getiriliyor. Siz bu süreci nasıl görüyorsunuz?

Sayılan olaylar; okullara mescit veya abdesthane açılması, yönetmelik değişiklikleri ve imam hatip okullarının sayısının artması… Ben imam hatip okullarını doğrudan suçlamayı doğru bulmuyorum. Türkiye’nin ihtiyacı kadar imam hatip okuluna ihtiyacı vardır ancak bu sayı ihtiyaçtan taştığında başka bir anlam kazanır. Bu durum, eğitimin birliğini zedeler. Nasıl tornacı veya elektrikçi okulunun sayısı ihtiyaçla sınırlıysa, imam hatip okulu da nihayetinde bir meslek okuludur ve din görevlisi ihtiyacını karşılamalıdır. Ötesine geçmek mantıklı değildir.

Ancak dikkatten kaçan başka bir gerçek var. Bugün Türkiye’de 51 bin kişi FETÖ bağlantısı sebebiyle hapiste. Türkiye tarihinde 51 bin gericinin hapse atıldığı başka bir dönem var mı? Türk Silahlı Kuvvetleri’nin mahkemelere sunduğu resmi rapora göre, 30 bin general, subay, astsubay ve askeri öğrenci ordudan temizlendi. Devlet kurumlarından toplam 105 bin kişi FETÖ bağlantısı nedeniyle tasfiye edildi. Bu rakamlara baktığınızda, Türkiye’de gericiliğin en ağır darbeyi yediği bir dönemi yaşadığımızı görürsünüz. Bu, Tayyip Erdoğan’ın veya bugünkü hükümetin başarısı değil; Türkiye’nin dinamiklerinin, Atatürk birikiminin ve aydınlanma mücadelesinin başarısıdır. Çünkü geçmişte FETÖ ile hükümet kuran, “Ergenekon-Balyoz” kumpaslarını birlikte yürüten bir iktidar vardı. O beraberlik bozulduğuna göre, Türkiye’de artık başka bir dinamik işliyor. 15 Temmuz 2016 gecesi, Amerika’nın Fethullahçı Gladyo’su Türk ordusu ve milleti tarafından ezildi.

İlerici kesimlerdeki “İrtica geliyor, orta çağ geliyor” söylemleri, gerçeklerden ziyade sosyal medyanın yönlendirdiği bir moda haline geldi. İnsanlar toplumsal gerçekliğin mihenk taşına vurmadan ezbere konuşuyorlar. Hem FETÖ’ye karşı bu kadar büyük bir mücadele veriliyor hem de irticanın geldiği söyleniyor; bu durum çelişkili değil mi?

FETÖ ile diğer tarikat ve cemaatler arasında temel bir fark vardır: FETÖ, doğrudan Amerika ile bağlantılı, küresel ölçekte örgütlenmiş bir terör örgütüdür. Vatan Partisi olarak “Fethullahçı Terör Örgütü” adını 40 yıl önce biz koyduk. “Bunlar sivil toplum kuruluşudur, özgürlük tanınmalıdır” denilerek yıllarca korunmalarına karşı çıktık. Bizim için kriter, bir grubun Amerika ile olan ilişkisidir. Çağımızda gericiliğin merkezi Amerikan emperyalizmidir. Bugün Amerika’ya direnen güçler ilerici, Amerika ile iş birliği yapanlar ise gericidir.

Şimdi gündemin sıcak gelişmelerine, yani 25 Eylül 2017’de yapılması planlanan Kürdistan referandumuna bakalım. Köln’deki referanduma destek mitinginde bir detay dikkat çekti: Kürdistan bayraklarının ortasında taşınan İsrail bayrağı. Bu, olayın “Kürdistan” değil, “İkinci İsrail” projesi olduğunun en açık kanıtıdır.

Bunu İran’da yetkililerle de konuştuk. Barzani’nin peşmergeleri veya PKK/YPG, kendi devletlerini kurmak için değil, Amerika ve İsrail’in bölgeyi bölen planları uğruna ateşe sürülüyorlar. Orada kurulmak istenen yapı, Doğu Akdeniz’e açılmak isteyen bir terör koridorudur. Bu durum, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğüne yönelik bir tehdittir. Biz, İran ile yaptığımız görüşmelerde, bu “İkinci İsrail” planına kesinlikle izin verilmeyeceği konusunda mutabık kaldık. Bölge ülkeleri olarak beraber hareket etmemiz gerektiği noktasında anlaştık. Kuzey Irak’ta ikinci bir İsrail’in kurulması imkânsızdır. Zaten dikkat ederseniz, bu referandum girişimi şimdiden kayaya çarpmış durumda. Almanya da bunu doğru bulmuyor; dengelerin aleyhine olduğunu gören Amerika Birleşik Devletleri de bu sefer “erteleme, zamanı değil, başarılı olmayacak” şeklinde bir telaşa girdi. Bu iyi de oldu. Sağ olsunlar, bu ikinci İsrail tehdidiyle bölge ülkelerini birleştirdiler. İran, Türkiye, Suriye, Irak ve Rusya yan yana geldi, el birliği ve güç birliği çabasına girdi. Ayrıca İran, Irak hükümetinin bunu silahla bastıracağını ve kendisinin de bu harekâtı kesinlikle destekleyeceğini ifade etti. PKK ise büyük bir telaş içinde. Türkiye’nin Irak, İran ve Suriye ile birlikte hareket etmesi ve ortak askerî harekâtların gündeme gelmesi PKK’da büyük bir korku yarattı. Bu gelişmeler son derece olumlu; hem halkları hem de ülkeleri uyandırdı. Türkiye’de de Türk milletinin ezici çoğunluğu, Kürt yurttaşlarımız da dâhil olmak üzere, bu referanduma karşı bir tavır içindeler. Bu tehdit, bizim millî birlik ve beraberliğimizi güçlendirdi.

Sorular peş peşe gelmeye başladı, dilerseniz onları sıralayayım. Sayın Perinçek, cevaplamaya başlayalım.

Ayhan Çamursoy, Twitter üzerinden sormuş: “BOP’çu ve FETÖ ile geçmişte ortak olan iktidar, hangi mecburiyetlerle ulusalcı çizgiye geliyor?”

Bu şekilde formüle etmek yanlış. “Geçmişte sen şöyleydin, böyleydin” diyerek insanları uzaklaştırmak mı istiyorsunuz? Ben şu misali veriyorum: Timur geldi, Ankara Meydan Savaşı’nda 500’er bin kişilik iki ordu karşılaştı. Anadolu beyliklerinin askerleri, Bayezid’in Osmanlı ordusundan Timur’un tarafına geçti. Şimdi Timur onlara, “Siz eskiden Bayezid’in askeriydiniz, benim askerlerimi 15 dakika önce öldürdünüz, niye geliyorsunuz namussuzlar?” mı diyecekti? Savaşlar böyle kazanılmıyor. “Efendim, eskiden BOP eş başkanı şöyleydi, böyleydi” demeyi bırakın. Gün bugündür; Türkiye büyük tehditlerle karşı karşıyadır ve bu tehditleri büyük bir güçle göğüsleyecektir. Kim Vatan Partisi’nin savunduğu cepheye gelirse, yani “Burada bir tehdit var, Amerika ve İsrail ikinci bir İsrail kurmak istiyor, ey Türk milleti, ey Türkiye’nin güçleri birleşelim” çağrımıza uyarsa, süreç içinde yanlış mevzilerden doğru millî mevzilere gelir. Gelene “Niye geldin?” demek, savaşan insanların tutumu değildir. Sayın Çamursoy’un sorusu çok isabetli ama ben olsam öyle formüle etmezdim.

Türkiye’nin mecburiyetlerini ve dinamiklerini anlayalım. Şunu söylüyorum: Türkiye bölünmez. Türkiye’nin tepesindeki güçler de bu kanuna eninde sonunda uymak zorundadır. Türkiye’nin başında kim olursa olsun, ülkenin bölünme sürecine sonuna kadar hizmet edemez; bir noktadan sonra Türkiye’nin güçleri onu hizaya getirir. 2014 yılından sonra Tayyip Erdoğan Türkiye’yi yönetmiyor, Türkiye Tayyip Erdoğan’ı yönetiyor. Eskiden Fethullah ile beraberdi, şimdi üzerine yürüyor. Çünkü Türkiye onu yönetiyor. Veya eskiden açılım yapmıştı, PKK ile “al gülüm ver gülüm” içindeydi, belediyeler teslim edilmişti. Ama şimdi ne geçerli? O hendeklere gömüldü. Erdoğan’ın açılım politikası iflas etti, bitti. Türk Silahlı Kuvvetleri PKK’nın üzerine yürüdü. Bu, Türkiye’nin millî birlik çizgisinin yürüdüğü anlamına gelir.

Ertan Doğu ise farklı bir soruyla devam etmiş: “AKP, ABD’nin desteğiyle iktidara geldi. Peki, AKP ve ABD neden birbirine düştü? ABD’nin Türkiye için yeni seçeneği ne?”

Neden birbirine düştü? Türk milletinin öncülerinin mücadelesi sayesinde. Amerikan emperyalizmi, Vatan Partisi’ni ve Türk Silahlı Kuvvetleri komutanlarını FETÖ tertipleriyle hapse attı, AKP hükümeti de buna katıldı. Ancak bizim Silivri zindanlarında ve dışarıda verdiğimiz mücadele sonucunda, Tayyip Erdoğan şunu gördü: Eğer PKK ve FETÖ ile birlikte Türkiye’yi bölme planlarına hizmet eden çizgide devam ederlerse, iktidarda kalmaları mümkün değil. Türkiye, yöneticilerini hizaya getirdi.

Umay Erinç ise referandumla ilgili olarak Türkiye’nin doğrudan tepki göstermesi gerektiğini, Habur Sınır Kapısı’nı kapatmanın ve suyu kesmenin çözüm olacağını belirtmiş.

Bu referandumun ilan edilmesi üzerine Vatan Partisi Merkez Karar Kurulu toplandı ve “Kesinlikle izin verilemez” kararı aldı. Bu referandum bir Kürdistan bağımsızlığına yol açacağı için Türkiye buna izin veremez. Bunu caydırmak için yalnız lafta kalmayan önlemler alınmalıdır. Habur kapatılmalıdır; en önemli önlem budur. Çünkü Habur kapandığı zaman, Barzanistan’ın ekonomik olarak yaşama koşulları ortadan kalkar. Barzani’nin buna direnme şansı yoktur. Silahlı yaptırımlara varmadan, barışçıl yollarla; yani kapıyı kapatıp belirli bir süre tanıyarak bu iş çözülmelidir. Hükümetin sözde kalan açıklamaları yetersizdir. İran da buna benzer bir tavır aldı; suları ve elektriği kesti. İran’ın tavrı Türkiye ile paralel ve daha aktiftir.

Değerli izleyiciler, bu sorular üzerine Sayın Perinçek’in görüşlerini almaya devam edeceğiz. Şimdi çok kısa bir ara veriyoruz, sonrasında birlikte olacağız.

Paylaş