Bu geçmişteki, yakın geçmişteki devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir halkın yüzde elli, elli ikiye bölündüğü bir durum tasavvurundu. Türk milletinin önü açılmakta… Ben yere atarım ve onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülkedeki bu yangın, Irak’taki… Hayır da birleşmek; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.
Sevgili izleyiciler, merhaba. Yaklaşık iki buçuk aylık bir süreden sonra tekrar birlikteyiz. Bu arada sağ olsunlar, genç arkadaşlar hiç aratmadılar beni. Hatta daha da güzel oldu, teşekkür ediyorum. Hayati bir şey değildi ama biraz aksilikler çıktı, uzamak zorunda kaldı. Nasılsınız efendim? İyidir, sağ olun. Yani doğru dürüst hiç görüşemedik bu iki aydır. En son İran’da beraberdik, siz bizden üç gün sonra döndünüz. Tatil size yaramış. Sağ olun. Yüzdünüz bol bol. Yüzdük. Bu sene yasak bana, “Bir sene yüzmeyeceksiniz” dediler. Sanki çok gidiyormuşuz gibi, dikişleri patlatmamak için. Var mı yeni bir seyahat? İran deyince oradan başlayalım. 14’ünde Berlin’e gidiyoruz. Üç-dört günlüğüne. Ama İran seyahati benzeri bir seyahat değil; devlet seyahati değil yani, parti seyahati. Bir de 14’ünde biliyorsunuz; dört kurumun, Sabancı Üniversitesi’nin de dahil olduğu dört kurumun yaptığı bir Ermeni soykırımı çalıştayı var. Ona da oradan bir selam yollayacağız.
Bir basın toplantısı bugün yaptınız onunla ilgili. Doğrusu ben programa hazırlık telaşı içinde tam yerine oturtamamıştım. Konuyu biliyordum ama sizin basın toplantısı yaptığınızı yeni öğrendim. Neden hemen böyle bir refleks verme ihtiyacı duydunuz?
Şimdi Berlin’de dört kurum; Michigan Üniversitesi, Potsdam Lepsius House, Ermeni Araştırmaları Kurumu ve Sabancı Üniversitesi birlikte “Geçmişte ve Bugün Ermeni Soykırımına Avrupa’nın Yaklaşımı” diye bir çalıştay düzenliyorlar. Çalıştay da “Türk-Ermeni akademisyenlerinin iş birliğiyle” diye takdim ediliyor. Bu tabii bilimsel olmayan bir çaba. Bilimde hiçbir zaman suçlama, hurafe, peşin hüküm veya önyargı yoktur. “Ermeni soykırımı” diye koyduğunuz zaman orada bilim yapılmaz; “1915 olayları” diye başlık atarsanız bilim yapılır. Soykırım dediğiniz zaman mahkemenin yetkisini gasp ediyorsunuz. Kalkıyorsunuz, “Biz bilim adamlarıyız” diyerek kendi soykırım hükmünüzü, önyargınızı, safsatanızı; Türkler açısından vatan hainliğini, Almanlar ve diğerleri açısından da Amerikan emperyalizminin Kürdistan planlarına alet olmayı topluma dayatıyorsunuz. Tabii bu kabul edilemez. Türk üniversitelerinin, Sabancı gibi bir üniversitenin buna alet olması hiçbir şekilde… Sabancılardan bir açıklama okudum, üniversiteden “Kurumsal olarak yokuz” demişlerdi. Doğru değil mi o?
Hayır, kurumsal olarak varlar. Bakın, bugün basın toplantısında da gösterdik. Belki burada da yansıtabilirler arkadaşlarımız. Programın ilan edildiği bölümünde, bu çalıştayın burada Sabancı Üniversitesi’nin de logosu var. Kurumsal olarak varlar. Biz kesinlikle “Derhal buradan çekileceksiniz” dedik. Bir, ikincisi; Türk akademisyenlerinin oraya gitmesine izin vermeyeceksiniz. Ankara Sosyal Bilimler ve Sabancı Üniversitesi’nden varlar. Koç’tan bir kişi vardı ama Zeynep Hanım diye bir hanımefendi; onun Koç’tan altı ay önce ayrıldığı bugün açıklandı. O güzel, onlar “Biz yoğuz” diyorlar. Ama birçok Türk var; Amerika’dan, Avrupa’dan gelen… Bu şekilde bir çalıştay düzenleniyor. Ama çalıştay dediğimiz gibi önyargılı, bilimsel değil ve yargının yetkilerini gasp ediyor. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararında da belirtiliyor; üniversiteler, parlamentolar, belediyeler soykırım hakkında hüküm veremez. Soykırım hükmü vermeye yetkili olan yalnız o ülkenin yetkili mahkemesidir ya da Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir.
Bugünkü basın toplantınızın başlığı ilginç bana göre: “Sabancı Üniversitesi’ni Bilime ve Vatana Sadakate Çağırıyoruz.” Bilimi anladım; bilime aykırıdır. “Vatana sadakat” kısmı?
Şimdi bakın, bu çalıştayın beşinci panelinde “Ermeni-Kürt Kader Birliği” diye bir bölüm var. Ermeniler ve Kürtlerin kader birliği Türkiye’ye karşı tarih boyunca vardır. Yani Türkiye’yi hedef alan bir kader birliğinden söz ediliyor. Kürt yurttaşlarımız da bizim canımız ciğerimizdir, Türk milletinin bir parçasıdır. Hepimiz Türk milletiyiz. Bu çalıştay neyin hizmetinde? Amerika’nın Büyük Kürdistan/İkinci İsrail projesinin hizmetinde. Bunu bilimle örtmeye çalışıyorlar. Burada 1915 olayları tartışılmıyor; Türkiye’nin kendini savunma mekanizmalarını köreltme amaçlı bir çalıştay düzenleniyor. Türk ordusu kuvvet kullanamasın, terörü ezemesin, hendeklere gömmesin, Amerika’nın-İsrail’in o terör koridoruna giremesin, Afrin’deki terör faaliyetlerini bastıramasın diye yapılıyor. Türkiye’nin bölünmesini hedefleyen bir kurultay. O nedenle de bu kurultaya katılmak, aynı zamanda Türkiye’ye karşı bir eyleme katılmaktır.
Sizin dışınızda partilerden bir tepki oldu mu?
Hayır, olmadı. Bir nesnel durum mu bilmiyorum. Partilerden olmadı ama YÖK başkanlığının çok kararlı, dirayetli bir tutumu var, onu söyleyeyim. Üniversitelerin Türkiye’nin bölünmesine yönelik bir faaliyete alet olmasını kabul etmediklerini gördüm, kendim de konuştum. Sevindirici.
Partiler bu konuyu size bırakmış gibiler.
Mevcut sistem partileri zaten bu planların içinde oldular çoğu zaman. Bugün Cumhuriyet Halk Partisi zaten “Referandum hakkıdır” diyor. Kılıçdaroğlu, Barzani’nin Kürdistan referandumunun hak ve hukuka uygun olduğunu birkaç gün önce ziyaret eden Barzani’nin adamlarına açıklamış. Bir tekzip de gelmedi.
Peki, ikinci sorum: Çağrınızdan sonra herhangi bir gelişme oldu mu?
Olacak. Kesinlikle Sabancı buradan geri çekilecek. Başka hiçbir çıkış yolu yok onlar için. Öğretim üyelerinin yollanmasına izin vermeyecek, izinleri iptal edecekler. Memur Kanunu’na, Üniversiteler Kanunu’na göre görevliler yurt dışına giderken izin alır. Şu ana kadar o iznin verildiği anlaşılıyor ama göreceksiniz, o izinler iptal edilecek. Koç Üniversitesi de oraya katılan Zeynep Hanım’ın altı ay önce ayrıldığını belirtti. Bu, emperyalizme alet olan Fransızların Türkiye’de koruyucularının pek kalmadığını gösteren çok güzel bir olay.
Sabancı grubu Türkiye’nin iki büyük iş grubundan biri. TÜSİAD üyesi diye düşündüğümüzde Koç ve Sabancı gelir akla. Bu kadar rahat, kamuoyunun karşısında yer almasını neye bağlıyorsunuz?
Bence rahat değil. Bugüne kadar öyle oldu diye bir cüretkarlık var. Ama şunu belirtelim: Sabancı Holding, Türkiye toprağından kazandığı kazançlarla Türkiye toprağının bölünmesine hizmet eden bir girişimin içinde olamaz. Türkiye emekçisinin alın teriyle kar yapıyorsun, sonra da bu ülkeyi böleceksin; bu, Sabancı’nın kendi sınıfsal konumuna da aykırı. Bu ülkede huzur ve asayiş olması lazım ki ekonomi gelişsin. Fabrikanın ayakta kalması için vatanın bütünlüğü şart. Bizim Perinçek-İsviçre davası kararına kadar herkes zannetti ki Tayyip Erdoğan yönetimi de boyun eğmişti Amerika’nın dayatmalarına. “Ermeni soykırımını Türk devleti kabul edecek” sanıyorlardı. Ama mücadelemizden sonra soykırım yalanı yerle bir oldu.
Biz sadece “Soykırım yalandır” deme özgürlüğünü değil, şunu da kazandık: 1915 olayları, Yahudi soykırımı sınıflamasına girmez. AİHM Büyük Dairesi diyor ki; Yahudi soykırımı hakkında bir mahkeme kararı var, ancak 1915 olaylarında soykırım suçunun işlendiğine dair bir mahkeme hükmü yok. Bu yüzden soykırım yoktur. Bunu maalesef dışişleri bakanlığımıza, aydınlarımıza anlatamıyoruz. Kararın ertesi günü Avrupa basını, “Doğu Perinçek davayı kazandı, mahkeme soykırım yoktur noktasına geldi, bu iş bitmiştir” diye verdi.
Peki, 14’ünde gideceğiniz Almanya Meclisi, sizin davayı kazanmanızdan sonra soykırımla ilgili çok kötü bir karar aldı.
Alman hükümeti sözcüleri “Bu karar hukuki değil, siyasi bir karardır” dediler. Yani “Biz Türkiye’yi sıkıştırmak için siyasi manevra yaparız ama hukuki değeri yoktur” diyorlar. Ben Alman Meclis Başkanı’na yazdığım mektupta şöyle dedim: “Dortmund-Bayern maçında seyirciler ‘gol’ diye bağırıyor ama hakem ‘gol değil’ diyor. Siz Alman Meclisi olarak gole karar verebiliyor musunuz? Veremiyorsunuz. Öyleyse soykırıma da karar veremezsiniz; çünkü soykırıma ancak yetkili mahkeme karar verir.” Alman Meclis Başkanı da oturumu açarken, “Evet, biz Alman meclisi olarak yetkili değiliz ama bu konuyu bir tavır olarak tartışmaya açıyorum” dedi. Orada da bir tane namuslu ve ciddi bir Alman milletvekili bu kararın aleyhine oy verdi ve bunu ifade etti. Ancak ne yazık ki sadece bir kişiydi. Şimdi konuyu biraz daha genişleterek şuraya geleyim: Şu anda Almanya’daki Bonn, Leipzig, Berlin, Frankfurt gibi çeşitli üniversitelerin hukuk fakültelerinde bu konu ders olarak okutuluyor. Yani “Perinçek-İsviçre Davası”, hukuk ve siyaset bilimi fakültelerinde bir vaka çalışması olarak işleniyor. Elimizdeki metinlere göre bu derslerde şu öğretiliyor: Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “Perinçek-İsviçre” kararından sonra, Avrupa’da “soykırım vardır” veya “yoktur” diye konuşmak serbesttir; kimse bu nedenle cezalandırılamaz. Ayrıca, 1915 olaylarının “Yahudi soykırımı” sınıflamasına girmediği gerçeği de üniversite hocaları tarafından müfredata dahil edilmiş durumdadır.
İsviçre’de ise kanun değişikliği süreci devam ediyor; öneri komisyondan geçti. İvnideger adındaki milletvekili ve arkadaşlarının önerisi, Perinçek-İsviçre AİHM kararına dayanıyor. Bu öneriye göre, soykırımı inkârı cezalandıran ceza yasasının 272. maddesinin 4. fıkrası artık uluslararası hukuk açısından geçerli değildir ve bu madde Ermeni soykırımı iddialarına uygulanamaz. Çünkü Ermeni soykırımı bir mahkeme kararıyla kabul edilmiş bir olay değildir. Bu nedenle ya “Yahudi soykırımı” ifadesiyle netleştirilmesi ya da Doğu Perinçek’in formüle ettiği gibi “yetkili mahkeme tarafından soykırım olduğu kabul edilmiş eylemleri inkâr edenler cezalandırılır” şeklinde değiştirilmesi gerekiyor. Yani İsviçre’de yaptığımız savunmalar ve konuşmalar, orada kanun yapım sürecine dönüşüyor.
Almanya ile ilişkilere gelince; işler iyi gitmiyor, atışmalar hızlandı ve derinleşti. Hem Berlin’den hem Ankara’dan yapılan açıklamalar ortamı tırmandırıyor. “Kim haklı?” sorusuna gelirsek; esasında Türkiye haklı. Almanya’nın, Türkiye’nin toprak bütünlüğüne karşı terörü hoşgören, terörü destekleyen ve PKK’yı kollayan tavırları hiçbir şekilde haklı görülemez. Ancak Türkiye, bu haklı konumunu yöntem, usul ve erkan konusunda yaptığı hatalarla zayıflatıyor. Türk devlet adamlarına yakışmayan bir eda, üslup ve karşı tarafa yönelik sövgüler; sonuç getirmeyecek, kabadayı tavırlardır. Maalesef bunlar Türkiye’ye zarar veriyor. Türkiye’yi yönetenler, devlet adamı terbiyesine sahip olmadıkları için haklı olduğumuz bir konuda olumsuz bir duruma düşüyoruz.
Almanya gibi kazanabileceğimiz bir güce karşı bu tavırlar yanlış. Mesela ben, Almanya’nın yeni Cumhurbaşkanı Sayın Steinmeier’e, Goethe’nin “Batı-Doğu Divanı” adlı kitabını, meşin ciltli bir baskısıyla ve bir mektup ekleyerek hediye ettim. Goethe’nin Türk ve İslam uygarlığına verdiği değeri vurguladım; bu tür yaklaşımlar oralarda son derece iyi karşılanıyor. Türk devlet geleneğine uygun, ağırbaşlı ve kararlı bir tutum sergileseydik, Almanya bu tavrı anlar ve olumlu sonuçlar alırdık. Ancak yöneticilerimiz; Almanlara “faşist”, “Nazi” gibi, orada ana avrat küfretmekten daha ağır kaçan yakıştırmalar yaparak bilgisizce bir tavır sergiliyorlar. Bu durum bizim için utanç vericidir.
Ankara’dan yapılan bu açıklamalar, sadece devlet adabını bilmemekten mi kaynaklanıyor? Hayır, bu bilinçli bir hesap değil, devlet adabının eksikliğidir. Bir de şunu görmüyorlar: Almanya, Amerika’dan kopuyor ve Çin’e yöneliyor. Helmut Schmidt başta olmak üzere, Almanya’nın önde gelen isimleri uzun süredir “artık kıblemiz Çin, Rusya ve Avrasya’dır” fikrini savunuyor. Almanya’da bu akım büyük bir yükseliş içerisinde. Hatta Almanya’daki seçimler öncesinde, Sosyal Demokrat Parti’nin başkan adayı iktidara gelince NATO üslerini kaldıracağını söyledi. Alman kamuoyu Avrasya’ya yöneldiği için partiler de bu doğrultuda değişiyor. Merkel yüzünü Çin ve Rusya’ya döndü. Eski Doğu Almanya topraklarında milliyetçi ve Asya’ya yönelen partiler yükselişte.
Peki, Almanya Barzani referandumuna karşı olduğunu belirttiğinde, bu süreçle Türkiye’nin PKK meselesindeki tutumu nasıl birleşir? Bu bir süreçtir. Almanya, Amerika’dan kopup Avrasya’ya doğru giderken eskinin tortuları bir anda temizlenmiyor. Bizim görevimiz, hükümet olarak bu süreçleri yönetmek ve müdahale etmektir. Rusya’nın ve Almanya’nın tavrını etkilemek gerekir. Vatan Partisi’nin milli hükümeti iktidarda olsaydı, Almanya’yı kesinlikle Türkiye dostu ve PKK’ya karşı bir konuma çekerdi. Bu, olayları görerek başarılabilecek bir siyasi çizgidir. Kabadayı tavrıyla süreç yönetilmez; nitekim Rusya uçağı düşürüldüğünde de aynı hatalar yapıldı, sonra özür dilendi. Türkiye’yi yönetenler dünyadaki süreçlerin farkında değil.
Almanya, Barzani referandumuna “Bu doğru değil, ertelenmeli” diyerek karşı çıktı. Bu, Almanya’nın Avrasya çizgisine girdiğini gösterir. BRICS ülkeleri de Irak’ın toprak bütünlüğünü savundu. Amerika ve İsrail dışında kimse Kürdistan planını desteklemiyor. Almanya, Amerika’dan koptuğu için Türkiye’nin PKK politikasına çok daha yakın bir noktadadır. Eğer Türkiye yönetimi bunu bir devlet adamı tavrıyla anlatabilse, Almanya bunu kesinlikle anlar.
Referandum konusuna gelecek olursak; Barzani referandumu ertelemek zorunda kalacak. İran’da Ali Ekber Velayeti ile birlikte yaptığımız basın açıklamasında, ikinci bir İsrail devletine izin vermeyeceğimizi dünyaya ilan ettik. Türkiye yönetimi de aslında bu planlara karşı kararlı bir noktadadır; aksi takdirde Afrin’e asker yığmaz, Fırat Kalkanı’nı gerçekleştirmezdi. Bu kararlılığı görmezden gelmek, muhalefet adına yanlış bir noktada durmaktır. Referandumun arkasındaki asıl irade ise Amerika’dan ziyade İsrail’dir. Köln mitinglerinde açılan çok sayıda İsrail bayrağı ve o bayrak üzerine secde edenlerin görüntüleri, bu işin arkasındaki merkezleri açıkça ortaya koymaktadır. İkisi yan yana. Bakın, Kürdistan adıyla anılan sözde bayrak ile İsrail bayrağını mitingde yere seriyorlar. Ardından orada Kürtçe, İsrail’e dua eden konuşmalar yapılıyor. Biraz sonra bu mitingin kürsüsünü de göreceğiz. Mitingde sadece bir tek bayrak yok, görüyorsunuz; PKK da var. PKK’nın ve diğer bölücülerin, Irak’taki bölücülerin, Barzani’nin ve diğerlerinin birlikte yaptıkları bir miting bu. O mitingde çok sayıda İsrail bayrağı var. Neredeyse Kürdistan bayrağından çok İsrail bayrağı var. Bir de Amerika bayrağı var. İşte burada da görüyorsunuz, bakın İsrail bayrakları… Orada çok sayıda İsrail bayrağını görüyorsunuz. Bu da çok çarpıcı.
Sonuç itibarıyla bu; bir ulusal kurtuluş savaşı, bir milli devletin veya bir Kürt devletinin kuruluşu değil; ikinci İsrail’in kuruluşudur. Şimdiden bayraklarını açmışlar. Dünyada böyle bir kurtuluş savaşı var mı? Alet oldukları İsrail’in bayrağını açıyorlar. Hangi millet kalkıp da emperyalistlerin bayraklarıyla kurtuluş savaşı vermiş? Tıpkı Kosova’da olduğu gibi. Yugoslavya’yı parçalarken de bunu gördük. İşte görüyorsunuz, burada çok sayıda İsrail bayrağı var. Burası bir miting alanı; öyle miting dışında kurgulanmış bir senaryo falan değil. Mitingin kürsüsü de burada ve kürsüde olanlar “Bu İsrail bayraklarını toplayın” demiyor. Onlar belli ki o bayrakları oraya getirmiş; bir kabul olduğu kesin.
Peki, “Referandum iradesinin arkasındaki asıl dış güç bana öyle geliyor ki…” dediniz. Evet, İsrail geliyor. Çünkü Amerika şu anda daha tereddütlü ve şundan çok korkuyor: Türkiye ve İran yan yana geldi, birleşti. Türkiye ve İran’ı birleştiren de bu referandum oldu. Evet, Amerika bunu başardı. Ama İsrail burada daha çok bir kargaşaya oynuyor. Kürdistan falan kurulamasa bile… Benim sorum başka; İsrail’in amacı muhakkak önemlidir ama tartışılması gereken asıl konu şu: Amerika, Türkiye’nin ve bölgenin büyük tepkisine rağmen, en azından son iki ayda sizin verdiğiniz rakamı kullanayım, 1300 tır dolusu modern silah sevk etti. (Ben vermedim, bunu Amerika’nın kendisi açıkladı). Amerika o konuda pervasız, sert ve tavizsiz bir tutum alabiliyor. Referandum konusunda ise ikincil bir konumda. Neden? Çünkü şunu görüyor: Türkiye’yi Suriye’nin kuzeyinde Rusya ile İran arasında bazı çatlaklar ve fitneler sokarak yalnızlaştırma politikası izliyor. Amerika, Türkiye’nin o bölgeye yönelik askeri müdahalesinin Suriye, İran veya Rusya tarafından gönülden desteklenmeyeceğini umuyordu. Ancak Barzani’nin referandumu konusunda Irak, İran, Türkiye ve Suriye kaya gibi beraber hareket ediyorlar. Bu da Amerika’yı korkutuyor çünkü Türkiye, Irak, İran ve Suriye birleştiği zaman bütün Amerika planları çöker.
Amerika’nın istemediği bu birlik sağlandı. Türkiye ile İran gerçekten çok ciddi anlamda yakınlaştı. Eğer bir ortak harekât söz konusu olursa -ki gündemde- Türkiye ile İran tarihte ilk kez silah arkadaşlığı yapmış olacak. 1640’tan bu yana bakıyorum, silah arkadaşlığı anlamında ilk defa… Kurtuluş Savaşı yıllarında belki silah arkadaşı değildik ama destek vardı. Pehlevi Türkiye’yi ziyaret etti, Atatürk ile dostlukları vardı ama beraber silahlı eylem yoktu. Kurtuluş Savaşı’nda Sovyetler Birliği bize çok büyük yardım yaptı ama biz aynı mevziye girip savaşmadık. Kocatepe’de Rus komutanlar yoktu. Ancak Kafkasya’daki Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan devletlerini temizlerken Türk ordusu ve Kızıl Ordu silah arkadaşlığı yaptı. İki taraftan preslediler ve sonunda Nahçıvan’da Türk ordusu ile Bolşevik ordusu birleşti. Atatürk bunu 10 Ağustos 1920’de meclise büyük bir müjde olarak verdi. İki devrimci ülkenin askerleri buluştu. Bugün de Türkiye ile İran beraber bir askeri harekât yaptıkları zaman Türk ve İran askerleri aynı birliklerin içinde değil, aynı savaşın iki farklı cephesinde görev alacaklar.
Bu süreçte Vatan Partisi’nin tanık olduğunuz aktif tavrı ve etkisi de önemli. İran, kendi ideolojisinin dışında Türkiye’den bir partiyi devlet ziyaretiyle, en üst düzeyde misafir etti. Şimdi Türkiye-İran birleşti. Türkiye, Amerikan safından, koalisyondan Suriye ve Kürt meselesi bağlamında koptu ve Avrasya’ya geçti. Ancak Amerika’nın PKK tavrında henüz bir oynama, bir değişme yok. Amerika orada değişmez. Çünkü Amerika artık Türkiye’yi kaybetti. Aydınlık’taki yazımda da belirttim: Güneş batıdan doğarsa Türkiye de tekrar Atlantik sistemine döner. Güneş batıdan doğmayacağına göre, Türkiye de kesinlikle dönmeyecektir. O ipler koptu. Bunu ekonomik temellerle de okumak lazım. Türkiye’nin birinci ticaret ortağı Çin, ikincisi Rusya, üçüncüsü Almanya. Enerji güvenliğini sağladığı ülkeler Irak, İran, Azerbaycan, Rusya. Türkiye’nin güvenliği artık Asya’dadır. Büyük sermaye de artık Çin’e, Rusya’ya, Hindistan’a ve komşu ülkelere yönelmiş durumdadır. İş dünyası bunu solculardan daha iyi görüyor. Fransa bile yönünü Çin’e ve Rusya’ya çevirdi.
Peki, Amerika PKK konusundaki politikasını niye değiştirmeyecek? Çünkü Türkiye’nin Asya’ya yaralı olarak gitmesini istiyor. Diri ve güçlü bir Türkiye yerine; iç çekişmeleri olan, dış cephede sorunlar yaşayan, başı belada bir Türkiye istiyor. O zaman bir savaş mı var gündemde? Ona Amerika karar verecek. 1300 tır silah, 26 bin ton eder. Bu, Amerika’nın açıkladığı rakam. Bu silahlar resmi geçitte kullanılmayacak, savaşa geliyoruz. Türkiye kararlıdır ve bu kararlılıktan dönme ihtimali yoktur. Amerika artık “fesini önüne koyup” Türkiye’nin bu kararlılığına nasıl karşı koyacağını düşünecek.
Sizin son yazılarınızda bir “silahlı iklim” kavramı var. “Silahların konuştuğu iklimde hükümet etmek” başlıklı yazınızda “Türkiye’nin önünde 15 Temmuz değil, Temmuzlar var” diyorsunuz. Türkiye, dolaylı kuvvetlerle yürütülen bir savaşın içindedir. ABD emperyalizmiyle karşı karşıyayız ve ABD’nin silahlı piyonları var. En önemli gerçek budur. Vatan savaşı veriyoruz; hem iç cephede hem dış cephede. Türkiye Suriye’de bir savaşa mecbur mu? Hayır, Türkiye vatan bütünlüğü için zaten bir savaşın içine girmiş durumda. 24 Temmuz 2015’ten itibaren, hendek operasyonlarıyla bu savaşa girdik. Arkasından 15 Temmuz darbesiyle bizi iç cepheden vurdular ama yenildiler. 25 Ağustos 2016’da Türk ordusu, Amerikan koridoruna girdi. Savaş iç cepheden dış cepheye taştı. El-Bab’a kadar gidildi ve IŞİD vuruldu.
Bu iklimde, 1300 tır silahın verildiği, savaş borularının çalındığı bir dönemde, Türkiye’de hükümet etmek isteyenler savaşı yönetmeye hazır olmalıdır. Kümese saklananlar, 15 Temmuz gecesi masanın altına sinenler çıkıp da “biz hükümet oluruz” demesinler. Bu çok önemli. Biz bunu halka söylüyoruz çünkü… Türkiye’de hürriyet, milliyet, vatan gibi kavramlar etrafında dönen, gazetelerin al gülüm ver gülüm ilişkileriyle süren bir hava var. Meral Akşener’in çıkışları, oyların nereye gideceği, şu oyla şu kadar toplanınca kimin kazanacağı gibi hesapların hepsi sistemin içindedir ve yanlıştır. Neden yanlıştır? Çünkü bu hesaplar savaş koşulları düşünülerek yapılmamaktadır. Türkiye’nin önünü ancak savaş koşullarını kavrayarak görebilir ve tanımlayabiliriz.
Halkımızı burada uyarıyoruz: Bugün halkın kuyruğuna takılarak bir çözüm bulunamaz; aksine halka gerçekleri anlatarak çözüme ulaşılabilir. Halkımıza sesleniyorum: Kulağınızı içeriye verin, silah seslerini duyun. Mayınlar patlıyor, canlı bombalar infilak ediyor; Türk askerine ve polisine kurşunlar sıkılıyor. Dışarıya kulak verin; herkes silah yığıyor ve Türkiye bir savaş halinde. Bu durumda hükümet seçerken şu veya bu oyu toplamak gibi hesaplar geçerli değildir. Bu savaşta Türkiye’nin ihtiyacı olan bir milli hükümet eninde sonunda iktidara oturacaktır. Önümüzdeki birkaç yıl içinde Türkiye bu savaştan başarıyla çıkmak zorundadır.
Nasıl ki İstanbul hükümetiyle İstiklal Savaşı kazanılamazdı, bugün de benzer bir durum söz konusudur. 1920 yılında, hiç kimsenin beklemediği bir anda 23 Nisan’da Ankara’da milli bir hükümet kurulmuştu. O dönemde Atatürk’ün yanındaki insanlar bile bu projeye karşıydı. Amasya’da veya Eylül 1919’da Sivas’ta yapılan Heyet-i Temsiliye toplantılarında; Rauf Orbaylar, Kâzım Karabekirler ve diğer komutanların hepsi, padişahın İstanbul’unda toplanacak olan Meclis-i Mebusan’a katılmayı savunuyorlardı. Bir tek Atatürk, “İngiliz’in dizinin dibinde meclis olmaz, eninde sonunda kapatırlar; Anadolu’da bir hükûmet-i muvakkat (geçici hükümet) kurmamız lazım,” diyordu. Karabekir de Rauf Orbay da buna karşı çıkıyordu.
Atatürk yalnız kaldığı için İstanbul’daki Meclis-i Mebusan toplantısına katılmayı kabul ettiler. Atatürk ve yanındaki bir iki arkadaşı buna muhalefet etti. Atatürk, “Bari Ankara’da bir karargâh kurayım; İstanbul’a gidecek mebuslar önce Ankara’ya gelsin, stratejimizi onlara verelim; meclis beni başkan seçsin ve orada bir Müdafaa-i Hukuk grubu kurulsun,” dedi. Oraya gidenler ne o grubu kurabildiler ne de Atatürk’ü başkan seçtirebildiler. Ancak Ocak, Şubat, Mart ve Nisan aylarında Atatürk’ün Ankara’daki yalnızlığı sürerken, 16 Mart’ta İngilizler İstanbul’u fiilen işgal etti ve Vahdettin’in fermanıyla meclisi kapatmak zorunda kaldılar. İşte o zaman herkes gözünü Ankara’ya döndürdü ve 23 Nisan 1920’de meclis toplandı.
Bu, tarihten alınması gereken çok önemli bir derstir. Bugüne baktığımızda, sistem içindeki düşüncelerin savaş zamanlarında iflas ettiğini görüyoruz. “İstanbul’da padişah hükümeti var, onunla İstiklal Savaşı verelim” düşüncesi nasıl iflas ettiyse, bugün de benzer bir süreç işlemektedir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun Amerika ile birlikte FETÖ’yü ve PKK’yı konuk edip Meral Akşener’i de yanına alarak kuracağı bir hükümet hayali geçersizdir. Bugün de aynı şekilde, hiç kimsenin beklemediği bir anda milli bir hükümet kurulacaktır ve o hükümetin başına Mustafa Kemal Paşa’nın izinden gidenler geçecektir.

