Çıkış Yolu • 10.04.2025

Çıkış Yolu • 10.04.2025

Bu dönemki ilk toplantımızı başlatmış oluyoruz. Bugüne kadar Anadolu Basın Federasyonu olarak hizmet etmiştik, artık Türkiye Basın Federasyonu ismiyle görevimizi sürdürüyoruz. Anadolu Sohbetleri programımızda bugün Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Hem sizlere hem de Sayın Başkanımıza katıldığı için teşekkür ediyoruz efendim. Sağ olun.

Efendim, müsaadenizle ilk soruyla başlayayım. “Terörsüz Türkiye” süreciyle ilgili görüşmeler devam ediyor. Bu konuda hatırı sayılır bir birikiminiz var. Neler söylersiniz? Buradan başlayalım derim.

Çok teşekkür ederim. Türkiye Basın Federasyonu’na başarılar diliyorum. Halkımızı aydınlatma konusunda çok güzel görevler üstlenmişsiniz, yaptığınız çalışmaları takip ediyorum ve sizi tebrik ederim. Bu buluşma için de ayrıca teşekkür ederim. Bir fikir alışverişinde bulunacağız; sizlerden öğreneceğim çok şey olacağını biliyorum.

“Terörsüz Türkiye” hedefi açısından çok önemli bir döneme girdik. Bir kapı açıldı ve önümüzde o terörsüz Türkiye’yi görebiliyoruz; bunu açıkça ifade edeyim. Elbette bu, Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi sayesinde yaratılıyor; o menzile onlar sayesinde ulaşıyoruz. Türk ordusunun ve polisinin fedakârlıkları, kahramanlıkları olmasa buraya gelemezdik. Ancak bu noktada, Abdullah Öcalan’ın demokrasi ve barış çağrısıyla Türk devletinin çok önemli bir inisiyatifinin de gündeme geldiği görülüyor.

Bu çağrı, Öcalan’ın kendi icadı değil; şartların önümüze koyduğu bir yol ve çözüm. Öcalan da çağrısında, “PKK’nın ömrü bitti” diyerek bunun cenazesinin kaldırılması gerektiğini belirtiyor. Oldukça dikkatli ve tecrübesini yansıtan bir metin kaleme almış. Çağrının en önemli maddesi; PKK’nın feshedilip silah bırakmasıdır; ancak hangi amaçla? Türk devleti ve toplumuyla entegre olma amacıyla. Maalesef kamuoyunda bu stratejik hedef üzerinde fazla durulmuyor. “Devletle ve toplumla bütünleşeceğiz” diyor; silahı ve örgütü bu amaçla bırakıyoruz.

Bu durum; başka bir devlet, federe yapı veya devlete giden yolları kapatması bakımından çok önemlidir. “Türk devleti bizim de devletimizdir, tek devlettir” vurgusu yapılıyor. Toplumla bütünleşme dediğimiz de Türk milletiyle bütünleşmektir. Bu, 200 yıllık Türk devriminin Edirne’den Van’a kadar herkesi kaynaştıran sürecinin ulaştığı noktadır. Atatürk’ün 1930’lardaki Medeni Bilgiler kitabında ifade ettiği gibi; “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.” Bu, sosyolojik ve tarihi açıdan çok akıllıca ve doğru bir tanımdır. Türk’ü de Kürt’ü de tek bir millet içinde birleştiren bu formülü Abdullah Öcalan da kabul ediyor.

Bu durum yeni değildir; 1989-91 yıllarında ben onunla iki röportaj yapmıştım. O röportajlarda da “Türk milleti içinde birleşme” ve “tek devlet” fikri vardı. O dönem, rahmetli Özal’ın Suriye’deki İhvan kalkışmalarını desteklemesi üzerine Türkiye-Suriye ilişkileri bozulmuş ve Suriye, Öcalan’ı Türkiye’ye karşı bir terör örgütü olarak kullanmaya başlamıştı. Dolayısıyla 89-91’de geldiğimiz eşikten ayrılmıştık, bugün tekrar o eşiğe geliyoruz.

Öcalan, yakalandıktan sonraki ifadelerinde de devletle ve toplumla bütünleşme fikirlerini hep korumuştur. Dil konusuna gelince; “Rüyalarımı bile Türkçe görüyorum” diyor. PKK’nın yayın organları, yargılamaları ve iddianameleri de zaten Türkçedir. Tarihsel süreç buraya gelmiştir ve bu çağrıyla PKK’nın feshedilmesi bir tarihsel zarurettir.

Şimdi değerli arkadaşlar, bu durum yalnız Türkiye coğrafyasında değil, komşu ülkelerdeki PKK unsurları için de geçerli. Ancak burada bir bölünme ile karşılaşıyoruz. Amerika ve İsrail, PKK’nın silah bırakmasını istemiyor. Çünkü PKK, Amerika’nın kara kuvveti işlevini görüyor. PKK’nın silah bırakması, Amerika’nın bölgedeki bir tümenini veya tugaylarını kaybetmesi anlamına geliyor. Dolayısıyla silah bırakma karşısında Amerika ve İsrail gibi büyük güçler var.

Doğu Akdeniz’de artık resmi bir askeri ittifak kurdular; ABD, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi… Eskiden “Kürt sorunu” denilen olay, artık doğrudan bir “Amerika ve İsrail sorunu”na dönüşmüştür. Türkiye, bu dayatmalarla mücadele etmek zorunda olduğu bir sürece girmiştir.

Abdullah Öcalan’ın Türkiye tarafına geçmesi önemli bir kazanımdır. Türk ordusunun ve polisinin başarısı sonucunda bu çağrı yapılmıştır. Öcalan’ın metnini, kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum; ne İbrahim Kalın, ne Hakan Fidan, ne de başka bir yetkili yazabilir. Bu metin, kendi tecrübeleriyle hem Türk devletinin hassasiyetlerini gözeten hem de örgüt içindeki direnci kırmaya çalışan dikkatli bir dille yazılmıştır.

Bu süreçte bizim de devlet ve millet olarak cesur olmamız, planlı hareket etmemiz gerekiyor. Örneğin, silah bırakanları hapishanelere doldurmak yerine, onları topluma entegre edecek yöntemler geliştirmeliyiz. Türkiye’nin köklü devlet geleneğinde, isyancıları topluma kazandıran başarılı uygulamalar mevcuttur. Bugün de 20-30 bin kişilik bir kitleden bahsediyorsak, bunların nasıl sisteme dâhil edileceğini çok iyi planlamalıyız. Silah bırakanlara af benzeri uygulamalar yapılarak bu süreç teşvik edilmelidir.

Esas meselemiz ise uluslararası alanda olacaktır. Trump ve Netanyahu görüşmelerinde Türkiye’ye karşı dostluk mesajları verilse de, Doğu Akdeniz’deki namlular, tanklar ve üstler bu dostlukla bağdaşmamaktadır. Trump’ın stratejisi Doğu Akdeniz’e odaklanmak, Rusya ile uzlaşmak ve Çin’i çevrelemektir. İsrail’in resmi güvenlik belgelerinde Türkiye, İran’dan önce bir numaralı tehdit olarak görülmektedir. İsrail, PKK üzerinden Türkiye sınırına kadar gelmiştir. Özetle; terörsüz Türkiye hedefine ulaşmak, sadece PKK’nın silah bırakması değil, aynı zamanda Amerika ve İsrail’in bölgedeki kuşatmasına karşı koymakla mümkündür. Amerika ve İsrail gücünün Türkiye’ye yönelik tehditlerinin karşılanabilmesi, bölgedeki dengelerin gözetilmesi ve ulusal programların hayata geçirilmesi büyük önem taşımaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne; Kara, Deniz ve Hava kuvvetlerimize güvenimiz tamdır. Türk Silahlı Kuvvetleri dünyanın en büyük güçlerinden biridir; ancak karşımızdaki Amerika, İsrail ve Yunanistan ittifakı da küçümsenmeyecek bir askeri güce sahiptir. Bu noktada Türkiye’nin ittifak potansiyelini doğru değerlendirmesi hayati bir meseledir.

Maalesef geride bıraktığımız dönemde Türkiye; İran’ı, Rusya’yı ve en önemlisi bölgede Filistin’i küstürerek yalnızlaştı. Bugün Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) ve Hamas’a baktığımızda, Türkiye hakkında pek de dostane düşünmediklerini görüyoruz. Bu yalnızlaşma döneminin maliyetlerini yaşıyoruz ve bunların bir an önce giderilmesi gerekiyor. Kazakistan ve Türkmenistan gibi Türk devletlerinin peş peşe Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’ni tanıması, kendimize dönüp bakmamızı gerektiriyor. Türk devletlerini Türkiye karşıtı yapılarla iş birliğine sürükleyen hatalarımızı analiz etmeliyiz.

Önümüzde fırsatlar vardı; örneğin, Atlantikçi politikalar nedeniyle Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması konusunda bir başarı elde edilemedi. Oysa ben 2020-2022 yılları arasında Abhazya Meclis Başkanı ile bir protokol imzaladım; onlar KKTC’yi, biz de Abhazya’yı tanıyacaktık. Bunun arkasında Rusya ve onun etkili olduğu coğrafyalar, İran ve Çin’e kadar uzanan geniş bir alan vardı. Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan ile de görüştüm; kendisi olumlu yaklaşmasına rağmen bakanlık bürokrasisi, Abhazya’dan gelecek meclis heyetinin KKTC ziyaretini maalesef engelledi. Bugün yaşadığımız sorunların temelinde bu tür dış politika tercihleri yatmaktadır.

KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Ersin Tatar beni bir Bakanlar Kurulu toplantısına davet ettiğinde, ancak Zoom üzerinden katılabildim. Orada, “KKTC’yi kim tanıyabilir?” sorusunu yönelttim. Cevabın ancak Asya ülkeleri, Türk devletleri, Rusya ve Çin olabileceği açıktır. Ancak Atlantik ile uyumlu siyasetler bu çizginin izlenmesine engel olmuştur. Bugün Doğu Akdeniz’de sıcak gelişmeler yaşanabilir. Yunanistan’ın kıyılarımıza üs kurması, Güney Kıbrıs’taki yığınaklar ve donanma tatbikatları hayra alamet değildir; bunlar Türkiye’ye karşı ciddi bir tehdit teşkil etmektedir.

PKK’nın silah bırakması veya kendini feshetmesi, bölgemizdeki uluslararası cepheleşme içinde çözülecek bir sorundur. PKK liderinin Türkiye tarafına geçmiş olması büyük bir avantaj ve önemli bir kazanımdır. Ancak PKK’nın önünde iki seçenek vardır: Bir yanda Amerika, İsrail ve maalesef CHP Genel Başkanı’nın telaffuz ettiği “size devlet vaat ediyoruz” söylemi; diğer yanda ise Türk Devleti’nin “gelin, Türk Devleti ile entegre olun” çağrısı. Bu iki program birbiriyle çarpışmaktadır.

Son günlerdeki sokak hareketleri de bu devlet vaadiyle doğrudan bağlantılıdır. Bu hareket, Türkiye’deki otoriteyi sarsarak bir “ayrı devlet” hayalini depreştirmeyi hedefliyor. Ancak Abdullah Öcalan’ın barış ve demokrasi çağrısı, bu sokak hareketlerini tahrip ediyor; bu nedenle PKK içindeki bazı grupların ve uluslararası merkezlerin bu hareketleri desteklediğini düşünüyorum. Öcalan’ın getirdiği program, Türk Devleti ile çözülebilecek bir programdır; ancak CHP ve Atlantikçi çevreler ayrılıkçı çizgiyi destekledikleri için bu programla uyuşmamaktadır. İç cephemizi güçlendirmek ve düşmanın kullanacağı imkanları ortadan kaldırmak zorundayız.

Türkiye’nin önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük kararlarla, bir milli devrimle bu süreçten çıkacağı kanısındayım. 2014’ten bu yana Atlantik sistemine olan bağımlılığımızı adım adım tasfiye ediyoruz. Silivri duvarının yıkılması ve 15-16 Temmuz’da Gladio’nun etkisiz hale getirilmesi bu sürecin parçalarıdır. Ekonomide de bağımsız bir Türkiye’ye, üretim devrimine ihtiyacımız var. Mustafa Kemal’den bu yana gelen 200 yıllık milli demokratik devrimimizin tamamlanacağı nihai bir hesaplaşma dönemindeyiz. Dolar saltanatının çöktüğü, Batı’nın bunalımda olduğu bu konjonktür, Türkiye için büyük bir fırsat sunmaktadır.

Yerel yönetimler konusunda ise 2004 yılındaki kanunla belediyelerin birer “ticaret şirketi” haline getirilmesi, kamu hizmetini tahrip etmiştir. Belediyelerin kaynaklarının yağmalandığı bir sistem oluşmuştur ve bu sadece CHP’li belediyelere özgü bir durum değildir; ancak bu durumun üzerine gidilmesi hukuki bir gerekliliktir. Yine de siyasi rekabetin zirveye çıktığı anlarda yapılan yargısal hamleler, karşı tarafa koz vermektedir. Çok daha akılcı ve planlı bir mücadele yürütülmeliydi. CHP içindeki bazı unsurların sergilediği akıl dışı tutumlar, partinin tarihsel kimliğiyle de bağdaşmamaktadır. Ecevit döneminden bu yana parti içine sızan “sahte sol” ve emperyalizm güdümlü unsurlar, CHP’yi kendi geçmişinden koparan bir çizgide hareket etmektedir. CHP’nin bütün odalarının, yani bana söylediği kadarıyla, işgal edilmiş durumda olduğunu ifade etti. Bir takım sol gruplar ve terörle ilişkili gruplar tarafından. “Biz şimdi onlarla nasıl beraber iş yapacağız?” dedi. Maalesef Cumhuriyet Halk Partisi orada çok dikkatsiz davrandı, onlara kucak açtı. Bunlar aynı zamanda yiyicilikte de çok önde olan bir faaliyeti yürütüyorlar, onu da görelim. Geleneksel CHP’lilerden çok, kural kanun tanımayan ve kamu kaynağı yağmalamaya çok eğilimli bu grupların belediyelerin paylaşılmasında da etkin oldukları gözüküyor.

Batı medyası yıllardır aynı iddiayı tekrarlıyor: Çin’de camiler yıkılıyor, Müslümanlar ibadet edemiyor ve inançları yüzünden baskı altında yaşıyorlar. Peki, bu iddialar ne kadar gerçek? Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde Müslümanların günlük yaşamı gerçekten nasıl? Namaz kılabiliyorlar mı, camiler açık mı, insanlar inançlarını özgürce yaşayabiliyor mu? Bu soruların yanıtlarını görmek için Urumçi’den Kaşgar’a, Hotan’dan Sanci’ye kadar yollardaydık. Önyargılardan uzak, kameralarımızla gerçekleri göstermek için buradayız.

Urumçi’de önemli bir isimle, Yanghang Camii olarak da bilinen Ak Mescid Camii’nin imamı Abdülşükür Rahmetullah ile konuşacağız. Bize kapılarını açtı ve sorularımızı yanıtladı. Sorulara sahada, yerinde cevap arıyoruz.

(İmamın konuşması ve röportaj bölümleri…)

“İttifaklık iyi, insanların inancı ve yaşamı huzurlu. Urumçi’de biz Müslümanlar bu keyfiyetteyiz. Batı medyası ve Amerika ile Avrupa’daki bazı çevreler, Çin’de İslam’ın engellendiğini, camilerin kapatıldığını veya yıkıldığını iddia ediyorlar; dini inanç özgürlüğünün kısıtlandığını söylüyorlar. Cevabımız: Öyle bir ahval yok. Eğer inanmayan varsa gelsin, görsün. Biz herkesi buraya davet ediyoruz.”

Çok güzel anlattınız, teşekkür ederim. Ne zamandır buradasınız? 25 yıldan beri burada imam mısınız? 7 yaşından beri bu şehirde doğup büyüdüm; annem, babam, herkes burada.

Paylaş