Çıkış Yolu • 02.04.2025

Çıkış Yolu • 02.04.2025

Genel Başkan Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz. Sayın Başkan, hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, merhabalar. Arkadaşlar, hepinizin bayramını kutluyoruz; mutluluklar, güzellikler ve aydınlıklar diliyoruz. Aynı zamanda izleyenlerimizin de bayramı kutlu olsun.”

“Sağ olun. Nuray Hanım, Koray Bey, sizler de hoş geldiniz.”

“Sağ olun, çok teşekkür ediyoruz. Güzel, keyifli bir yayın olmasını diliyoruz. Biz de hem sizin hem de seyircilerin bayramını kutluyoruz. Sağlıklı ve mutlu bir bayram olsun inşallah.”

Efendim, normalde meslek büyüğümüz olarak ilk sözü Nuray Hanım’a verecektim ama ona geçmeden önce size kısa bir soru yöneltmek istiyorum: Ramazan Bayramı sizce ne ifade ediyor?

“Ramazan; nefsimizden vazgeçmek, nefsimizi denetlemek, bencillikten uzaklaşmak ve paylaşmaktır. O büyük değerleri ayağa kaldıran, arkamızda kalan bin yıllık geleneği geleceğe taşıyan bir aydır. O bakımdan hepimizin duygularının, düşüncelerinin olgunlaştığı ve insanlarla paylaşmayı öne aldığımız bir aydır. Bize erdemli olmayı öğreten, tasavvuf edebiyatımızda da çok önemli bir tema olan ‘nefsi öldürme’ anlayışını pekiştiren bir zamandır. Ramazan, komşularla, kavimle ve kardeşlerle beraberlik ayıdır; bu yönüyle diğer bayramlardan ayrılır.”

Meslek büyüğümüz olarak sözü Nuray Hanım’a bırakalım.

“Şimdi ben aslında Türkiye’de neler oluyor diye geniş bir soru sormak isterim. Ancak ondan önce şunu öğrenmek istiyorum: Bugün ana muhalefet partisi ‘Ya hep beraber ya hiç’ diye bir kampanya başlattı. Bunun sebepleri var; İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı’na açılmış iki soruşturma bulunuyor: Biri terör, diğeri yolsuzluk soruşturması. Bu süreçte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı başta olmak üzere birtakım Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanları, meclis üyeleri ve başkan yardımcıları hakkında gözaltı ve tutuklama kararları verildi. Ana muhalefet lideri ve tutuklananlar, bunların hukuki değil siyasi olduğunu söylüyorlar. Aktörleri siyasetçi olduğu için siyasi bir tarafı da var elbette. Siz bu soruşturmaları nasıl değerlendiriyorsunuz? Hukuki midir, siyasi midir? Aktörlerin siyasi olması, hukuki soruşturmaları siyasallaştırıyor mu?”

“Ben de bir hukukçu olduğum için şunu söyleyeyim: Açılmış soruşturmalar var ve yargıyı kendi mecrasında serbest bırakmak lazım. Yargıya baskı yapmak, onu denetlemeye çalışmak çok tehlikeli bir süreçtir. Türkiye’de herkes hâkim, herkes savcı oldu. Sadece bu soruşturmada değil, toplumu ilgilendiren önemli kovuşturmalarda birdenbire kahvelerde, televizyonlarda, sokaklarda mahkemeler kuruluyor. Buna dikkat etmemiz gerekiyor.

Bazı insanların dokunulmazlığı vardır. Suç işleseler bile sonuçlarını beklemek yerinde olur. Benim anlayışıma göre İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı gibi önemli şahsiyetlerin tutuklanmasında daha titiz davranılmalıdır. Olayı hukuk açısından yargılamıyorum; doğrudur veya yanlıştır demiyorum. Ancak hukuken tutuklama nedenleri olsa dahi, bu tür makamlarda bulunan kişiler için daha hoşgörülü davranılabilir. Çünkü onların toplumda bir dokunulmazlığı vardır. Hürriyetleriyle oynamamak daha yerinde olur.

Ancak bir yandan da Türkiye’de acayip bir çürüme var. 2004 Temmuz ayında yerel yönetim kanunu değiştikten sonra belediyeler şirketleştirildi; belediyecilik kalmadı. Kamu hizmeti kavramı çökertildi. Belediye; komündür, toplumdur, toplumsal yönetimdir. Ama şimdi belediyeler; ‘Götür AŞ’, ‘Getür AŞ’ gibi anonim şirketlere dönüştü. Anonim şirket kâr amacıyla çalışır. Siz belediyeciliğe kâr amacı ve özel çıkarı soktuğunuzda ortada hizmet kalmaz. Kamu kaynakları yeniden paylaşım kurumlarına dönüştürülür; işin içine torpiller, rüşvetler ve yolsuzluklar girer. Bu durum sadece ana muhalefet partisi belediyeleri için değil, iktidar partisinin belediyeleri için de geçerlidir.

1980’lerden sonra toplumda da bir çürüme başladı. Rahmetli Özal’ın ‘Benim memurum işini bilir’ söylemiyle ipin ucu kaçtı. Rüşvetin, torpilin, ihaleye fesadın kabul gördüğü bir iklim yaratıldı. Çalışmadan, ter dökmeden; bahisler, borsa oyunları, kripto paralarla havadan para kazanma anlayışı aşağılara kadar indi. Hırsızlığa ve yolsuzluğa karşı duyarlılıklar kayboldu. Kendi partisinden olanın yolsuzluğunu alkışlayan, karşı tarafınkini lanetleyen bir anlayış gelişti. Bunu çok tehlikeli görüyorum. Ekonomi batar ama toplumun namusu, dürüstlüğü ve vatanseverliği bozulursa asıl büyük felaket odur. Bu 40-45 yıllık bir tahribattır.”

“Bu davaların siyasi bir boyutu var, evet. Belediye başkanının yargılanması doğal olarak siyasidir. Ancak bir tarafta da kamuoyunun gözü önünde yaşanan, evlerde bulunan 60 milyonlar gibi ciddi yolsuzluk iddiaları var. Yargı kararı vermeden kesin konuşamam ancak ‘ateş olmayan yerden duman çıkmaz’ derler. Burada yapılması gereken, yargıyı rahat bırakmaktır. Sokaklarda veya ekranlarda kurulan yargı, adalete olan güveni sarsar.”

“Peki, ana muhalefetin başlattığı ve insanları sokağa çağırdığı ‘Ya hep beraber ya hiç’ kampanyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Özgür Özel’in batıya entegrasyon ve NATO’ya bağlılık mesajları, bu sokak hareketlerini nasıl bir yere oturtuyor?”

“Özgür Özel, bu sokak hareketinin karakterini açıklamıştır. CNN International’a verdiği demeçte, Batı ile entegrasyon istediklerini ve NATO’ya bağlılıklarını ilan ettiler. Hatta emperyalist Batı’ya imdat çağrıları yaptılar. Bunların hepsi, 2020 yılında Rand Corporation raporunda ortaya konulan ‘Tayyip Erdoğan’ı devirme’ stratejisiyle örtüşüyor. Bugün sokaklarda olanlar, o raporun öngördüğü hedefler doğrultusunda Batı güdümlü faaliyetlerdir.

İnsan hakları ve demokrasi gerekçesiyle dış müdahale çağrıları yapılıyor. Oysa Amerika’nın demokrasi dediği yerlerde ne olduğu Filistin’den bellidir. Bu hareketlerin Türkiye’deki en büyük zaafı; ordusunun veya polisinin olmamasıdır. Bunlar orduyu ve polisi karşısına alan, Türkiye’nin bağımsızlığını hedefleyen Atlantik güdümlü hareketlerdir. Türkiye’de iktidar olma umutlarını, Ege kıyılarına yığılan Amerika Birleşik Devletleri silahlı güçlerine bağlıyorlar. Bu durum, gözü kara bir Erdoğan düşmanlığıyla birleşince tehlikeli bir noktaya evriliyor. Ekonomideki ani döviz çıkışları ve sıcak para hareketleri de bu baskıların bir parçasıdır. Amerika Birleşik Devletleri, derin devlet raporlarıyla hedefini açıkça ilan etmiştir.” Tayyip Erdoğan’ın yerine bir milli, halkçı hükümet iddiası olabilir ki Vatan Partisi’nin böyle bir amacı var. Ancak bunu Amerika ile birlikte yapmak çelişkilidir. Sokağa fırlayan insanlarımızı uyarmamız lazım. Kendi görüşümü söyleyeyim; sizi değerli kardeşlerim, sokağa dökülen arkadaşlar, sizi o sokağa doğrudan Amerika Birleşik Devletleri çağırıyor. CHP ve Amerika Birleşik Devletleri bu konuda iş birliği içinde mi? Açıkçası öyle görünüyor. CNN, BBC, hatta işi şuraya kadar getirdiler; Özgür Özel “Demokrasi ve insan hakları ülkelerin iç işi sayılmaz” diyerek dış müdahaleye davette bulundu. Batı’dan destek göremediklerini ifade edip İngiltere İşçi Partisi hükümetine sitem ediyorlar. New York Times’da 3-4 gün önce İmamoğlu ile ilgili bir makale yayımlandı. Amerikan gazeteleri, BBC, İngiliz devlet televizyonu ve CNN gibi basın organları seferber olmuş durumda. Batılı emperyalist devletler, Amerikan emperyalizmi, Fransız ve Alman emperyalizmi… Buna mandacılık zihniyeti diyebilir miyiz? Tabii ki mandacılıktır; demokrasi ve insan hakları gerekçesiyle dış müdahaleyi davet etmek budur. “Bizi neden desteklemiyorsunuz?” şeklindeki sitemler, Amerika’nın o meşhur RAND Corporation raporundaki senaryolara ve 15-16 Temmuz’da yaşadığımız pratiğe denk düşen, onun devamı gibi gözüken girişimlerdir. Ancak kitlelerin katılımı ile bu hareketlerin önderliğinin niyetleri farklı kuvvetlerdir.

Bu aslında bir kriz yönetimidir. Özgür Özel’in bu çağrısı karşısında kitleyle yaşadığı problemler görülüyor. Devlet yönetimi açısından, asit dökülen, baltayla saldırılan görevli memurlarımıza rağmen son derece dirayetli bir duruş sergileyen iyi eğitilmiş polisimizi kutluyorum. Tahriklere gelmeyen, disiplinli bir polis teşkilatı Türkiye için çok önemlidir. Öte yandan Cumhuriyet Halk Partisi’nin o kitlelere hakim olmadığı ve disiplin sağlayamadığı çok açıktır. Zaten sağlayamazlar çünkü katılan kitlenin içinde anarşistler ve bozuk takımlar çok yaygındır. Sokak hareketinde asit atan, maskeli unsurlarla polise karşı duran bir yapının haklılık kanaati zayıftır. Haklı olan başını dik tutar, maske takmaz; Türk milletinin önünde mücadelesini yürütür. Camiye yapılan saldırı ve bu disiplinsizlik, CHP açısından çok tehlikeli bir süreci ifade ediyor.

Milliyetçi olduğunu ifade eden ve eylemlerde ön saflarda görünen gençler için de şunu söylemeliyim: Bu kitle birleşik bir kitle değil. Hepsini birleştiren ortak payda; bilinçsiz, gözü kara bir Tayyip Erdoğan düşmanlığıdır. Bu kesim ister İYİ Parti ister Zafer Partisi tabanında olsun, ekonomik gidişattan memnuniyetsiz olan ve tenceresini kaynatamayan insanlardan oluşuyor. Milliyetçi geçinen birinin Amerikan emperyalizminin çağrılarına koşması çelişkidir. Özgür Özel’den Ekrem İmamoğlu’na kadar hepsi Batı’dan medet umuyor, “İmdat” diyor ve Batı’yla entegre olmak istediklerini söylüyorlar. İYİ Parti ve Zafer Partisi tabanında eski “Gladyo” tortuları var. Biz Meral Akşener’in “Gladyo Kraliçesi” olduğunu daha önce ifade etmiştik. O tabanda vatan, millet gibi soyut laflar olsa da pratikte Amerikan emperyalizmine ve PKK/FETÖ’yü destekleyen güçlere sırtını dönmek yerine onları davet etmek milliyetçilikle bağdaşmaz.

Bu kitle hareketlerini tarihsel örneklerle kıyaslarsak; Hitler ve Mussolini de milyonları arkasına alarak iktidara yürüdü. Ancak bu kitlelerin peşinden gitmek, o insanları büyük yıkımlara sürükleyebilir. 2010-2014 döneminde bizim partimiz de meydanlardaydı ama aradaki fark şu: Bizi ve Türk ordusunun komutanlarını o dönem Amerika ve Fethullahçı örgütlenme içeri atmıştı. Ergenekon tertibi, doğrudan Amerika’nın bölücülük projesiydi. Bugün ise Silivri duvarına veya benzer süreçlere sahip çıkanlar ile Amerika ve Batı aynı hizadadır. Bugün bu çevrelerin gerekçeleri yolsuzluk, hırsızlık veya ihaleye fesat karıştırmaktır; bizim mücadelemiz ise Ermeni soykırımı yalanına karşı, NATO’ya ve Amerikan emperyalizmine karşıydı.

Şu anki sokak hareketinin en büyük şanssızlığı, Türk devletinin “terörsüz Türkiye” hedefiyle çok önemli bir girişimde bulunduğu bir döneme denk gelmesidir. Abdullah Öcalan’ın PKK’ya “silahları bırakın ve kendinizi feshedin” çağrısı, bu sokak hareketlerinin altındaki bölücü umutları zayıflatmıştır. Amerika’nın derin devlet planında PKK’nın bu turuncu kalkışmalarda aktif olması bekleniyordu ancak bu gerçekleşmedi. Özgür Özel “Devlet vaat ediyoruz” demişti ancak bu beklentinin de karşılık bulmadığı görüldü. Abdullah Öcalan’ın çağrısındaki en önemli husus, kimlik temelli siyasetlerden vazgeçerek Türk milletiyle bütünleşmedir. Dolayısıyla bu sokak hareketleri, zamanlaması itibarıyla devletin bölücülüğü bitirme girişimleriyle karşı karşıya gelmektedir.

Son olarak, boykot meselesine gelince; tamamen Atlantik güdümlü ve Batı’ya bel bağlayan bir sokak hareketinden bahsediyoruz. İsrail’e yönelik tepkisiz kalıp yerli ve milli sermayeyi hedef almaları, onların konumlanışıyla uyumludur. Amerika’nın yeni dönemde Trump ile Doğu Akdeniz’e odaklandığını, Suriye’de Beşar Esad’ı devirme projeleriyle bölgeyi istikrarsızlaştırdığını görüyoruz. Türkiye’de yaşanan bu olaylar da bu stratejik hamlelerin bir parçası gibi görünüyor. Bir iki gün önce İmralı’da bir ziyaret oldu. Bundan sonra ivedilikle AK Parti ve Cumhur İttifakı’nın artık süreci nihayete erdirmesi gerekiyor. Yani Nisan bitmeden bu işin… Devlet Bey 4 Mayıs gibi bir tarih verdi; kongrenin toplanması, PKK’nın kendini feshetmesi gibi. Şimdi bakın, 4 Mayıs çok yakın bir tarih. Ben o kadar hızlı olabileceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü bu basit bir fesih olayı değil. Feshettiğiniz ve silah bıraktığınız zaman, Suriye’nin kuzeyindeki 50-60 bin kişilik silahlı gruptan bahsediyoruz. Amerika’nın maaş verdiği 19 bin PKK’lı var Suriye’nin kuzeyinde; bunlar Amerikan bütçesinden maaş alıyor. Bu dedikodu falan değil, raporlarda yazıyor. Peki, bu adamlar nereden karnını doyuracak? Kim onlara ekmek verecek? Rantiye kesilecek, bunları düşünmek zorundayız.

Silah bırakan insanlar ekmek yiyecek bir yer bulmak, barınacak bir yer aramak zorunda. Biz silah teslimi istiyoruz; sadece “bırakma” değil, teslim etmelerini bekliyoruz. Şimdiye kadar Amerika ve PKK kaynaklı para akışıyla besleniyorlardı, sonra ne olacak? Hapishanedekiler ne olacak? Bu silah bırakma olayı kolay bir iş değil. Ayrıca bırakılmasını istemeyen Amerika ve İsrail gibi iki büyük güç var. “Sakın bırakma, burada Kürdistan’ı, ikinci bir İsrail’i kuracağız” diyorlar. Dolayısıyla silah bırakmanın önünde ciddi sorunlar var ve silah kullanma ihtimalleri de devam ediyor.

Sayın Cumhurbaşkanımızın “demir yumruk” seçeneğinden bahsetmesi çok önemli; bu seçenek olmadan işin çözülme şansını görmüyorum. Ancak Abdullah Öcalan’ın çağrısı cesur ve samimi bir çağrıdır. Bu çağrı, PKK içerisinde Amerika ve İsrail’i dinleyenlerle diğerleri arasında bir bölünme yarattı. Bu, Türkiye’nin lehine bir gelişme oldu; silah kullanmak isteyenlerin maneviyatı bozuldu, dirençleri kırıldı. Türkiye çok önemli bir inisiyatif aldı; bu, terörsüz Türkiye yolunda atılmış çok ciddi bir adımdır.

PYD/YPG meselesinde dış dünyanın, özellikle Amerika’nın etkisi yadsınamaz. TSK’nın müdahale gücü elimizdeki en büyük avantaj. Diplomatik açıdan arka kapı görüşmeleri devam ediyor. Fakat ABD aynı zamanda İran operasyonuna hazırlanıyor; Trump ve İsrail bunu ilan ediyor. Bu noktada İran’daki PKK bağlantılı PEJAK devreye girer mi? Türk-Amerikan ilişkileri nerede konumlanmalı?

Silahlı mücadeleyi sürdürmek isteyen güçler darbe yedi çünkü Kürt halkımız artık huzur ve barış istiyor. PKK kitle desteğini kaybediyor. Tek avantajları arkalarındaki Amerika ve İsrail desteği. İranlı yetkililerle yaptığım görüşmelerde, İran’ın Türkiye’nin bu süreci yürütmesini canı gönülden desteklediğini gördüm. Suriye’nin bölünmesi ve PEJAK, İran için de bir tehdit. Türkiye; İran, Rusya, Irak ve Lübnan’ın desteğini yanına çekmelidir.

Suriye’yi yöneten Ahmet Şara artık İdlib’deki bir tarikat lideri değil, Şam’da bir hükümet başkanı. O da kendi ülkesinde ikinci bir silahlı güç istemiyor. Devlet demek, silahlı güç tekelini elinde tutmak demektir. Türkiye, Ahmet Şara ile olan ilişkilerini ve bölgedeki aktörleri iyi değerlendirerek Suriye’nin kuzeydoğusundaki PKK varlığını temizleyebilir. Demir yumruk seçeneğini ciddi bir koz olarak elde tutmak şartıyla, terörsüz Türkiye hedefi gerçekçidir.

Amerika ve İsrail’in Türkiye’ye karşı konumlandığını hesaba katmalıyız. Yunanistan kıyılarına kurulan üsler, Doğu Akdeniz’deki tatbikatlar ve Kıbrıs’taki yığınaklar tesadüf değil. Türkiye zor bir döneme girdi ama tarihimizden gelen dayanıklılıkla bunun üstesinden geleceğiz.

Suriye’nin üniter yapısını korumak için Türkiye, Rusya ve İran’la birlikte hareket etmelidir. Amerika’nın Türkiye’yi ve bölge ülkelerini istikrarsızlaştırma planlarına karşı, bölge ülkeleriyle stratejik bir iş birliği şarttır. İçerideki “demokrasi ve insan hakları” bahanesiyle dış müdahaleyi meşru gören anlayışlara karşı uyanık olmalı; 15-16 Temmuz’da ezilen “gladio” unsurlarının yerini alan yeni tehditleri, özellikle çevremizi kuşatan yabancı askeri yığınakları iyi analiz etmeliyiz. Türkiye hem içerideki terörü bitirip hem de dışarıdaki bu çok cepheli kuşatmayı akıllı bir diplomasiyle yarmak zorundadır. Aynı zamanda bu hareketlerin daha ileri boyutlara gelişme istidadı da gözüküyor. Yani şimdi buna birinci dalga diyebiliriz ama yarın yeniden kışkırtılıp bu hareketler tekrarlanabilir. Tabii burada nedir? Çok büyük kitlelere karşı silahlı güç kullanmanın önemli rizikoları vardır. Sonuç itibarıyla iki-üç insan kaybedilse, birileri ölse, iki tabut taşınsa olaylar çok alevlenir. Orada devletin çok akıllı hareket ettiğini görüyoruz ama bu süreçlerde oturtulmuş manzaralar da ortaya çıkabilir.

Sosyal medyada provokasyon yapan hesaplara karşı İçişleri Bakanlığı’nın gerekli önlemleri aldığını ve bu hesapların takip edildiğini bilmesi lazım. Ama her an bir kıvılcım da olabilir, dediğiniz gibi. Kuvvetlerin kullanıldığı süreçlerde yargılama başlamalı, ilk duruşmalar zamanında yapılmalı. Artık bir hesaplaşma dönemine girmiş durumdayız. Türkiye’nin Batı’yla ve Amerika’yla hesaplaştığı bir dönemdeyiz. Burada hükümetimizin çok iyi bir strateji kurması lazım: Dost kim, düşman kim, tehdit nereden geliyor?

Batı’yla bu sorunları çözme ihtimalini çok iyi analiz etmeleri lazım. Hele Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa güvenlik mimarisine dahil olacağı” fikri çok tehlikeli. Neden? Çünkü Avrupa güvenlik mimarisi tamamen Rusya’ya karşı oluşturuluyor. Yani düşman Rusya. Türkiye, Avrupa güvenlik mimarisine dahil olduğu zaman düşmanımız Rusya olacak. Düşmanımız Rusya olduğunda dostumuz kim olacak? Amerika ve İsrail tehdidine karşı ne yapacağız?

Hükümetin bocalamalar içinde olduğu, sağlam bir strateji kuramadığı, tehdit kavramı konusunda berrak olmadığı görülüyor. Hâlâ Batı’dan ekonomi ve başka konularda beklentileri var. Türkiye’yi oyalayan F-35’ler meselesi gibi durumlar söz konusu. Türkiye’nin tehdidi çok iyi tanımlayıp —ki o Amerika ve İsrail’dir— bu tanımlamadan sonra Amerika ve İsrail’e karşı bölgemizdeki bütün kuvvetleri yanına çeken, onları itmeyen, hem güvenlik hem de Türkiye’nin enerji ve ekonomi güvenliği açısından doğru strateji kuran bir hükümete ihtiyacımız var.

***

(Sevgili Ulusal Kanal izleyicileri, kısa bir aradan sonra tekrar iyi akşamlar. İyi bayramlar diliyoruz. Ramazan Bayramı’nın son gününde, Ankara’da Vatan Partisi Genel Merkezi’nde Genel Başkan Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yöneltiyoruz. “Çıkış Yolu” programında gazeteciler Nuray Başaran Demir ve Ulusal Kanal Ankara Haber Müdürü Korhan Önder ile Sayın Perinçek’e gündemin öne çıkan başlıklarını soruyoruz. Programın birinci bölümünde Ramazan Bayramı’nın erdemlerinin değerlendirilmesinin ardından Türkiye’deki sokak hareketlerinin anlamını, uluslararası ilişkiler düzlemindeki bağlantılarını, yakın gelecekteki etkilerini ve Doğu Akdeniz’deki gelişmeleri konuşmuştuk. Tam oradan devam ediyoruz.)

**Nuray Başaran Demir:** Tam benim orada bir soru geldi aklıma, onu araya atayım. Diyorsunuz ki “Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de Amerika ve İsrail diye bir sorunu var.” Amerika ve İsrail’in de Türkiye diye bir sorunu var yani. Evet ama hükümetin, AK Parti hükümetinin Trump yönetimindeki Amerika’dan da birtakım olumlu beklentileri olduğu görülüyor. Bir yandan iyi ilişki kurma arayışı var, bir yandan da Doğu Akdeniz’de Türkiye’ye yöneltilmiş namlular var. Bu nasıl olacak?

**Doğu Perinçek:** Bu, bizim hükümetimizin zaafı. Bu bocalamalar tabii Türkiye’ye çok pahalıya mal olacak. Türkiye’nin tehditleri gerçekçi bir şekilde tanımlaması lazım. Amerika, Ege kıyılarına üsleri kurduğuna ve Doğu Akdeniz’de İsrail ve Yunanistan ile birlikte Türkiye’yi tehdit eden tatbikatlar yaptığına göre, tehdit konusunda artık başka bir şey görme şansımız yok. Türkiye’ye yönelen tehdit Amerika ve İsrail merkezli. Kürdistan planı da onların planı, FETÖ’yü de onlar destekliyordu. Buna göre bir strateji kurmak zorunda Türkiye; hem güvenlikte hem ekonomide Amerika ve İsrail’den gelen tehditleri hesaba katmalı.

O Trump beklentileri gerçekçi çıkmadı. “20 Ocak’ta Türkiye milat yaşayacak” dediler ama Trump tam tersine, daha tehlikeli bir şekilde “Ben Rus cephesinde anlaşıyorum, Çin’le ekonomik rekabet edeceğim ama silahlı hesaplaşmaya girmeyeceğim, ancak Doğu Akdeniz’de varım” dedi. Doğu Akdeniz’de niçin var? Suriye’nin parçalanması ve “İkinci İsrail” yani Kürdistan için var. Türkiye’nin Asya’ya kaymasını önlemek ve Türkiye’yi kontrol etmek için var. Amerika’nın temel meselesi Türkiye’nin Asya’ya kaymasını önlemektir. Çünkü dünya dengeleri değişiyor, Türkiye saf değiştiriyor.

**Nuray Başaran Demir:** Yeni dünya düzeni kurulurken küreselcilerle ulusalcıların, çok uluslu şirketlerle ulus devletlerin çatışması gündemde. Ancak Trump, birinci döneminde Amerika’da ulus bilincini aşılamıştı ve ulus devlet modeline vurgu yapan söylemlerle geldi. Asya-Pasifik’e döneceğini söylemesi bizi Orta Doğu’dan çekileceği konusunda rahatlatıyordu ama bugün Çin’le mücadelesine devam edeceği anlaşılıyor. Türkiye PKK kartını kullandığı için Amerika’yı rahatsız etti.

Ukrayna’da askerimizin diri olduğunu söyledi, Trump övgüler yağdırdı. Rusya’nın zayıflayan ordusu karşısında Batı’nın, Avrupa Birliği’nin güvenlik noktasında bize ihtiyacı olduğu; orada Türk askerini savaştırıp karşılığında Kırım konusunda tavizler verilebileceği söyleniyor. Biz barıştan yanayız. Bu durum İngiltere’yi rahatsız ediyor diyorlar. İsrail de Suriye’deki yayılmacılığımızdan rahatsız. Peki, Türkiye bu kartları doğru oynuyor mu?

**Doğu Perinçek:** Türkiye hükümeti, en azından Tayyip Erdoğan, Amerika’nın kendisini devirmek istediğini görüyor. Ama onlarda bir kararlılık yok. Örneğin Türkiye’yi Ukrayna’da savaştırmak, olması mümkün olmayan bir şey. İstersek barıştan yana olmayalım; bugün Türk askerini Ukrayna’da savaştıracak bir güç yok. Türkiye hükümeti böyle bir şey yapacak olsa ikinci gün devrilir. Batı’nın amacı Türkiye’yi Avrupa güvenlik mimarisine katıp Rusya ile arasını açmaktır. Ama bu durum Türkiye’yi Rusya ile savaştıracak noktaya gitmez. Batı da bunu bilir.

Ancak Türkiye ile Rusya’nın arası açılırsa Türkiye yenilir lokma hâline getirilebilir. Yani Türkiye hiçbir zaman Kırım’da veya Ukrayna’da savaşmaz. Türkiye Rusya’nın dostluğunu kaybettiği zaman, yani Rusya karşıtı güvenlik mimarilerine katıldığı zaman yalnızlaşır. İran’ı da kaybettirmek için önemli girişimler var; AK Parti yanlısı bazı gazeteler devamlı İran düşmanlığı yapıyor. Peki, sebep ne? Türkiye’nin İran düşmanı olmasına hiçbir sebep yok. Amaç, Türkiye’yi potansiyel dostlarından koparıp yalnızlaştırmak, Amerika ve İsrail baskıları karşısında teslim olmaya zorlamaktır. Enerji güvenliğimize baktığımız zaman Rusya ve İran’ı görüyoruz. Rusya’yı kaybet, İran’ı kaybet; petrolü, doğal gazı nereden bulacaksın? Amerika’dan kaya gazı getirecek değilsin herhalde.

Türkiye’nin Batı’ya karşı sağlam durabilmesi için bölge ülkeleriyle beraber olması gerektiğini iyi anlaması lazım. Ben bu sürecin gerçek dostlarımızı bulacağımız bir süreç olacağını düşünüyorum. Çünkü hayat bunları dayattığı zaman anlamak zorunda kalacağız.

**Nuray Başaran Demir:** Donald Trump’ın son dönemdeki tehditleri var; hem Husiler üzerinden Yemen’e hem de İran hükümetine. Basında Trump’ın dolaylı yollardan görüşme yapmak istediği ancak İran’ın buna cevap vermediği, kapıyı kapattığı yönünde bilgiler var. Bölge için bir kriz, bir bombalama nasıl bir gelecek yaratır?

**Doğu Perinçek:** Komşunun evinde ateş yandığı zaman bizi de yakar. Göç dalgası riski var, üstelik İran’ın elinde kozlar da var. Bölgede savaş, Türkiye’nin ciddi sorunlarla karşı karşıya gelmesine yol açar. Ama ben Trump’ın İran’la büyük bir savaşa yöneleceğine pek ihtimal vermiyorum. Zaten arka planda görüşmeler hiç kesilmedi, devam ediyor. İran devleti büyük bir geleneğe sahip; düşmanıyla da görüşür. İsrail ise Amerika’yı savaşın içine çekmeye çalışıyor çünkü yalnız kaldı. Netanyahu ancak savaşla ayakta kalabilir.

Amerika’nın Doğu Akdeniz’e odaklanması kritik. Amerika’nın burada iki hedefi var: Filistin ve Türkiye. Türkiye, İran’ın önüne geçti hedef olarak. İsrail kaynakları ve Mossad raporlarında bölgemizdeki birinci hedefin Türkiye olduğu açıkça yazılıyor. Çünkü Kürdistan planının önündeki engel Türkiye. Suriye coğrafyasında Türkiye ile İsrail karşı karşıya geldi. Türkiye’nin Suriye’ye müdahale ihtimali var ama İran’ın böyle bir ihtimali yok.

**Nuray Başaran Demir:** Türkiye, Rusya ve ABD arasında İstanbul’da büyükelçiliklerin yeniden atanması noktasında zirve gerçekleştirildi. Dışişleri Bakanı Amerika’da Rubio ile görüştü, Sayın Putin ile telefon görüşmesi yapıldı. Hareketli bir dönemden geçiyoruz. Putin ile Trump arasında bir görüşme yapılabileceği iddiaları gündemde. Sizce bir Putin-Trump zirvesinin İstanbul’da gerçekleşme olasılığı var mı? Rusya ile nükleer tesisler konusunda stratejik iş birliklerimiz olduğu gibi, Ukrayna ile de yakın ilişkilerimiz var. Zelenski’nin Türkiye ziyareti ve o dönem medyada günlerce konuşulan “şemsiye olayı”, Avrupa’ya verilen büyük bir mesajdı. Bu noktada, Türkiye’nin arabuluculuk rolünü nasıl değerlendirirsiniz?

Aslında Rusya ile Amerika arasında bir arabuluculuğa ihtiyaç yok; çünkü onlar birbirine denk iki büyük devlet olarak doğrudan oturup konuşabilirler. Ancak İstanbul, mekan olarak tarafsız ve uygun bir yer olabilir. Büyük devletler, kendilerine denk olmayan ülkelerle ilişkilerinde arabulucuya ihtiyaç duyabilirler ama iki büyük devlet için durum farklıdır. Moskova veya Washington yerine İstanbul’da buluşmak mantıklı bir seçenek olabilir.

Konuyu Avrupa’ya odaklamak gerekirse; Sayın Cumhurbaşkanı’nın “Avrupa güvenlik mimarisi” vurgusu birkaç kez tekrarlandı ve Dışişleri Bakanlığının da benzer ifadeler kullandığını gördük. Avrupa’da bir savaş hazırlığı olduğu konuşuluyor; peki bu ne kadar gerçek? Aslında Avrupa’da bir savaş hazırlığı yok, daha çok kendi halkını ikna etme süreci var. Avrupa neden Rusya ile savaşsın? Son günlerde “72 saatlik yiyecek stoklayın” gibi haberler, halktan ağır vergiler toplamak için bir motivasyon kaynağı. Avrupa (özellikle Almanya ve Fransa) ciddi bir ekonomik çöküş yaşıyor ve bu vergileri savaş sanayisini bahane ederek topluyorlar. Aslında amaç savaşmak değil, savaş sanayisini tetikleyerek ekonomiyi, istihdamı ve sanayiyi (demir, çelik, kimya, yapay zeka gibi alanları) ayakta tutmak. Silah satacakları bir yer de yok, bu silahları yine kendi halklarına “Rusya korkusu” pompalayarak kabul ettiriyorlar.

Burada kaybeden Türkiye oluyor. Türkiye, bu “Avrupa güvenlik mimarisi” söylemiyle Rusya düşmanlığını benimsemeye zorlanıyor. Bu bizim için tehlikeli; çünkü bizi müttefiklerimizden koparıyor. Rusya ve İran gibi komşularımızdan uzaklaşmak, enerji ve güvenlik ihtiyaçlarımız açısından bizi savunmasız bırakıyor. Türkiye, Amerikan baskısıyla bu politikaya savrulmak yerine daha gerçekçi bir strateji izlemeli.

Dış politikanın iç politikayı etkilediği bu süreçte, erken seçim ihtimalini nasıl görüyorsunuz? AK Parti’nin ekonomik zorluklar ve dış politikadaki bocalama nedeniyle ciddi bir strateji kuramadığını düşünüyorum. HÜDA PAR veya Yeniden Refah Partisi gibi yanlış müttefik seçimleri de AK Parti’yi zayıflattı.

AK Parti’yi zayıf tanımlıyor muyuz? Evet, bocaladığını söyleyebiliriz. Sokak hareketleri ve toplumsal tepkiler, halkın yönetime olan güvenindeki erimeyi gösteriyor. Başarılı olduğu noktalar yok mu? Elbette, milli ve yerli silah teknolojileri gibi dışa bağımlılığı azaltan adımlar takdire şayan. Ancak bir vizyon ve strateji eksikliği var. AK Parti, Batı ile entegrasyon politikasından ve borçlanma ekonomisinden vazgeçip, üretim odaklı bir ekonomiye ve bölgesel dayanışmaya yönelmediği sürece bu çıkmazdan kurtulamaz.

Son olarak Avrupa’daki aşırı sağın yükselişi konusuna gelirsek; bu güçleri “Haçlı zihniyeti” olarak değerlendirmek doğru değil. Bugün Avrupa’da ana akım siyaseti yönetenler asıl küreselci ve emperyalist zihniyeti temsil ediyor. Le Pen ve Almanya’daki alternatif partiler gibi “aşırı sağ” olarak nitelendirilen kesimler, aslında küreselcilere karşı mücadele ettikleri için Türkiye’ye daha yakın bir çizgide duruyor olabilirler. Küreselcilere karşı oldukları için onlar bize aslında yakın. İsveç’te Kur’an-ı Kerim’e yapılan hakaretler ve yakılma olayları… Yani bu devletin, risk kisvesi altında bunu yapması… Biz onlara düşmanız tabii. Peki, bu yükselen riski görüyor musunuz? Avrupa’nın çatırdaması, oradaki Müslümanlar ve Türkiye… Yükselen risk sizin “aşırı sağ” dedikleriniz değil; onlar Türkiye’ye daha yakın kuvvetler. Onlar aşırı sağcı değil, vatansever. Alman vatanseverleri, Fransız vatanseverleri cephelerini Amerika’ya dönmüşler. Amerika’dan bağımsız olmak istiyorlar ve Rusya ile dostlar. Türkiye onlara el uzatırsa, Avrupa’daki Türkiye kökenli vatandaşlar için de bir çıkış yolu doğar.

Avrupa’daki aşırı sağ denilen şey, küreselcilerin uydurduğu bir kavram. Milliyetçiliğin artmasının sebebi küreselcilere karşı bir tepkidir. Avrupa’da dostlarımızı doğru belirlememiz lazım. Eğer Washington’un gözüyle bakarsak onları “aşırı sağcı” diye suçlarız; ancak Berlin’in veya Paris’in gözüyle bakarsak, aslında onların aşırı sağ diye suçladığı kuvvetlerin kendi ülkelerinden daha millî olduğunu, Amerika’ya daha cepheli tavır aldığını ve bizim dost olarak kazanabileceğimiz güçler olduğunu görürüz. AK Parti de onları aşırı sağcı olarak niteliyor; oysa bana göre onlar solcu. Avrupa’nın sosyal demokrasisi en gerici güç; Amerikancı, Rusya’ya düşman, Çin’e düşman ve Türkiye’ye düşman. Avrupa solu, ulusal devletleri koruma noktasında milliyetçilik refleksi gösteren o kuvvetlerin yanında değil.

Erdoğan hükümetinin bir strateji kuramadığını, dostunu düşmanını doğru saptayamadığını düşünüyorum. Bugün sokaktaki hareketlilik, anti-Erdoğancılık veya anti-particilik noktasında yüzde elli gibi yüksek bir seviyede. Bugün gelinen noktada bir “üçüncü yola” ihtiyaç olduğu söyleniyor. Bu, bölgesel sebeplerden dolayı bir millî mutabakat hükümetine duyulan ihtiyaçtır.

Yeniden Refah Partisi gibi partiler belirli bir tabana sahip olsalar da, orta çağ zihniyetindeki kuvvetlerle bağlantıları var. AK Parti, ortadaki ara gücü kazanmak yerine kendi sağındaki veya Hüdapar gibi güçlere yönelince, ortadaki kuvveti karşı tarafa itti. Ben AK Partili değilim ancak Tayyip Erdoğan’ı yıkan kuvvetin yerine milli bir güç getirilmeyeceğini, Atlantikçi çok beter bir hükümetin geleceğini bildiğim için bunun göğüslenmesi gerektiğini düşünüyorum. Fakat AK Parti hükümeti şu an onu göğüsleyecek siyasetleri üretemiyor. Dış politikada Rusya ve İran ile gerçek bir dostluk, iç politikada ise üretim ekonomisine yönelmek yerine hâlâ Londra kapılarında para aranıyor.

Ekonomik krize gelirsek; Türkiye’den yurt dışına kaçırılan 500 milyar dolar ve bankalardaki 350 milyar dolarlık altın varlığı var. Devlet bir kanunla, yurt dışındaki bu paraların ve kasalardaki altınların derhal Türkiye’ye getirilmesini sağlayabilir. Bu paralar Türkiye’yi şahlandırır. Bankalar battığında o paraların sahipleri Avrupa’da hiçbir şey alamayacaklar. Türkiye bankaları onlar için çok daha güvenli. Bu, sistemin içindeki sıradan tavırlarla değil, radikal ve devrimci çözümlerle halledilebilecek bir durumdur.

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi ise ipleri Atlantik’e teslim etmiş durumda. 38. Olağan Kurultay’la ilgili şaibeler ve Atatürkçülerin tasfiye edilmesi, CHP tabanında büyük rahatsızlık yaratıyor. Siyasi partiler hukuku açısından devletin, partilerin kurultay süreçlerine müdahale etmesini doğru bulmuyorum. Siyasi partiler alanı özgürlük alanıdır; müdahale ancak ülkenin güvenliği, toprak bütünlüğü ve Cumhuriyet’in temelleri söz konusu olduğunda meşrudur.

Son olarak, CHP’nin boykot çağrısı gibi eylemleri akılsızca. Bakkala, kasaba gitmemek gibi tüketim karşıtı bir eylemin kime ne faydası olacak? Burada ne akıl var ne de mantık. Bu durumun hukuki bir yaptırımı yoktur, tamamen siyasi bir akılsızlıktır. Yani bunu yaptığınız zaman bir suç işlemiş olmuyorsunuz. Ancak bir siyasi parti akılsızlık da yapabilir; siyasette bunu isteyen insan akılsızca davranabilir. Buna karşı hukuki bir müeyyide yoktur; bunun müeyyidesini halk sandıkta değerlendirir. Bence Cumhuriyet Halk Partisi, yaptığı bu çağrılarla çok şey kaybediyor. Burada hiçbir fayda yok. Diyelim bir grev olur, Türkiye’nin bir meselesi vardır, o zaman greve gitmenin bir anlamı olur. Ama “çarşıdan, bakkaldan alışveriş yapma” gibi sendikal faaliyetle ilgisi olmayan eylemlerin ne anlamı var? Grevde işçinin hakkı vardır; ücretini yükseltmek veya sosyal hak elde etmek ister, işten atılmayı önlemek ister; orada işçinin yanında olursunuz. Ancak bakkaldan alışveriş yapmamak, televizyon izlememek gibi eylemler hangi akılla yapılıyor, çok garip. Bunun bir hukuki yaptırımı yoktur, bu hukukla halledilecek bir sorun değildir. Bundan dolayı CHP’yi yargılayamazsınız; sadece “Burada akıl yok” dersiniz. Akılsızlık bir tercih midir? Halkı kaybetmek bir tercih midir? Bu hedefsizliğin nereden çıktığını anlamıyorum.

Sizin az önce ifade ettiğiniz “siyasi partiler sorunlarını kendi içinde çözmeli” meselesine tekrar dönecek olursak, ben bunu çok önemli buluyorum. Neden? Çünkü 6 Nisan’da Cumhuriyet Halk Partisi bir kurultay yapacak. Mevcut yönetimden hoşnutsuz olan pek çok kişi, “Partimize bir saldırı var, kesinlikle mevcut yönetimi desteklemek zorundayız” diyor. Hatta Özgür Özel’in karşısına birisi çıkarsa bunu hainlik olarak değerlendiriyorlar. Esas mesele şudur: Siyasi partiler devletin müdahale alanı dışında olmalıdır; yani dernekler gibi değildir. Türk hukukunda partilerin bir imtiyazı vardır. Eskiden partileri asliye hukuk mahkemeleri kapatabiliyordu, şimdi sadece Anayasa Mahkemesi kapatabiliyor. Dolayısıyla partiler derneklerden ve sendikalardan farklı bir statüye sahiptir. Derneğin kapısına bir sulh mahkemesi kilit vurabilir ama partiye sadece Anayasa Mahkemesi karar verebilir. Bu, partilere tanınan bir ayrıcalıktır. “Anayasa Mahkemesi dışında kimse size dokunamaz” denilerek güvence altına alınmışlardır. Bunu genel olarak uygulamak lazım. Bir delegeye mektup yollanmaması veya kurultaydaki usulsüzlükler gibi konulara devlet karışmamalıdır. Çünkü devlet karışmaya başladığı anda bu durum, muhalefeti yönlendirmeye kadar gidebilir. Bu nedenle partilere karşı liberal bir tavır almak ve onları devletin müdahale alanı dışında tutmak gerekir. Ancak terörü desteklemek gibi durumlarda devlet müdahale edebilir; o ayrı.

Ekrem İmamoğlu konusunda da şunu söylemek istiyorum: Ben iktidar sahibi olsam, bazı suçları görmezden gelmeyi tercih ederim. “Bize hukuk dışı müdahale ediyorlar” demek yerine, rakibimi siyaset minderine davet edip orada yenmeyi tercih ederim. Hukuk bazı kimselere dokunmamak anlamına gelmez elbette ama yukarıdan bir destek olmasa mahkemeler tutuklama kararı veremez. Cumhuriyet Halk Partisi’nin aday adayı olarak ilan edilen Ekrem Bey’in diplomasından başlayarak tutuklanması veya hapis cezası alması, Tayyip Erdoğan’ın siyasi hikayesiyle özdeşleştiriliyor. Ben olsam şunu yaparım: “Bu arkadaş geldiği günden beri Londra’ya, Chatham House’a, Diyarbakır’a koşuyor; Türkiye’nin bölünmesi üzerine Batı ile ilişkiler kuruyor, Patrikhane ile alışverişi var” derim. Amerika’nın derin devlet raporlarında “Bunu iktidara getireceğiz” denildiğini ortaya koyar ve onu siyaset minderinde sırtını yere getirerek yenerim. AK Parti bunu neden yapamıyor? Çünkü kendisinin de benzer ilişkileri olduğu için o alanda rekabet edemiyor. Karşılıklı olarak birbirlerine dokunamadıkları için hukuk yoluna, içeri attırma yöntemlerine başvuruyorlar. Veya yolsuzluk iddiaları varsa, doğrudan Ekrem İmamoğlu ile değil, alt kademedeki memurlarla veya suç işleyenlerle uğraşırsınız. Toplumu ikna ettikten sonra zaten halk, “Bu da suç işlemiş” der. Ben şahsen siyasi mücadeleyi siyaset minderinde yapmayı tercih eden bir insanım. Orada kendimi güçlü gördüğüm için rakibimi tuş yapabilirim. Ama o minderde kendine güvenmiyorsan, başka yolları düşünmeye başlarsın.

Diploma konusuna gelince; ben bunlarla uğraşmam. Üzerinden kaç yıl geçmiş, bunlar minder dışı olaylardır, mağduriyet algısı yaratır. Kendine minderde güvenmeyenler, minder dışı yöntemlere, rakibinin ayağını kaydırmaya veya kuvvetini düşürmeye çalışırlar. Gel mindere, kendine güveniyorsan sırtını orada yapıştır.

(Program kapanışı)
Ekrem Ateğer arkadaşımız bir kitap ve müzik önerisi sunmamı istedi. Üçüncü Murat hem beste yapabilen hem de şiirleri çok kuvvetli bir padişahtı. Onun “Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan” adlı eseri hem edebi hem de müzikal açıdan çok değerlidir; adeta bugüne de seslenmektedir. Padişahlarımız ve şehzadelerimiz çok iyi eğitim alıyorlardı; hepsi şair, sanatkar ve alimdi. Bu hafta müzik olarak 425 yıl öncesine ait bu eseri, kitap olarak ise Trump ve Biden ayrımını incelediğim “Amerika Yol Ayrımında” adlı eserimi öneriyorum.

Sevgili Rusak kanal izleyicileri, Çıkış Yolu programını Ankara’da Vatan Partisi Genel Merkezi’nde şimdilik burada noktalıyoruz. Hepinize iyi akşamlar.

Paylaş