Çıkış Yolu | 10.02.2026

Çıkış Yolu | 10.02.2026

Bu hafta Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile beraberiz. Hoşgeldiniz Aykut Bey. Hoşbulduk. Evet tabi programa yaklaşık yirmi altı dakikaya yirmi beş dakika gecikmeyle giriyoruz. Onun için özürlerimizi iletelim. Teknik bir sorun yaşadık. Elektrikle ilgili bir sıkıntı yaşadık. Geçen hafta Ankara’dan yapmıştık. Bu hafta da yine Ankara’dan yapıyoruz. Öyle bir teknik sorun nedeniyle yirmi beş dakika gecikmeyle başladık. O sırada da Sayın Perinçeyin aslında ilk kez yayınladığı konuda İran İslam Devrimi’nin yıl dönemi nedeniyle İran Radyo ve Televizyonu’na verdiği röportajı yayınladık, sizlerle buluşturduk. Onda tabi yarın İran Devrimi yıl dönemi aslında Konya’da gündemine gelmiş olalım isterseniz. Sayın Perinçek şimdi resepsiyondan geldik. İran İslam Devrimi yıl döneminde Sayın Büyükelçide konuşma yaptı. Orada da size ilgisi çok özeldi. Zaten o ilgisini dün aslında göstermiş olduk. Bir gün öncesinden sizi ziyaret etti. Evet, buradaydı. Genel merkezimizdeydi Sayın Büyükelçi. Bütün müsteşarlarıyla ekip olarak geldiler. Biz takip ederiz genelde Büyükelçileri. Abiullahzade kadro katılması dikkatimizi çekti. Muhammed Hasan Abiullahzade Büyükelçi ama İran’ın seçkin Dışişleri Bakanlığı’nın yüksek düzey görevlilerindendi. Yani Akdeniz bölgesinin genel müdürüydü. Onun için Türkiye’ye verdikleri önemi ifade ediyor Sayın Abiullahzade’nin Ankara Büyükelçisi olması. Dün de bizi sağ olsunlar ziyaret ettiler. Güzel görüşmeler yaptık. Bayağı bize bugün İran Amerika, İran İsrail arasındaki süreçleri çok güzel etraflı olarak ve dava arkadaşlarına anlatılacak derinlikte ve düzeyde bizi anlattılar. Biraz evvel de İran devrim gününün yılı dönümündeydik. Tarım Bakanımız geldi. Evet, Sayın İbrahim Yılmaklı konuşmada yaptı. O da bir konuşma yaptı. Bayağı yoğun katılım vardı. İran’a dönecek olursak, bir yandan diplomatisi, müzakere süreci hızlanmış gibi gözükse de bir yandan da İran bir eli tetikte bir eli masada süreç yürütüyor. Biraz böyle savaş ihtimali gündemden düştü mü sizce? Tabii insanın gönlü gündemden düşmesini istiyor. Ama sonuç itibariyle bu kadar yığınak yapıldı. Ama İran dişli, yani savaş ihtimali gündemden düşüren olay İran’ın kararlılığı, direnci ve cesareti. Karşı tarafta biliyor yani pahalıya mal olacağını İran’a yönelik saldırının. Özellikle İsrail çok ağır aslara uğrar. Yavuşluk yer zaten. Dua etsin İsrail, İran’la sınır komşusu değil. Yoksa İran, yani kale harekatı karşı karşıya gelse de bir uçtan girip öbür uçtan çıkar. Ama İran’la İsrail arasındaki savaş, geçen 12 gün savaşında da şehit oldu atmosferde. Belki de dünya tarihinde ilk defa atmosferde füzeler arası bir savaş oldu. O savaştan da tabii önemli tecrübelerle çıktı İran. Ve o savaşı da İran’da devam ettirelim, bu işi bitirelim kararında olan güçler de vardı. Özellikle askerler, İsrail’in hakkından gelebilecekleri bir eşeğe geldiklerini ifade ettiler. Ama İran siyaseti o barışı o zaman gerekli gördü. Ama şimdi yeniden yine öyle tehditler vs. onlarla karşı karşıya geldi. İran güçlü bir ülke, zaten orayı karadan işgal edemezler, havadan da işgal edemezler. Ama hem denizden hem özellikle havadan ağır silahlarla saldırabilirler. Ama İran’ın da buna vereceği yanıtlar var. Yanıtlar var. O tabi Amerika’yı ve İsrail’i korkutuyor. Peki efendim, Amerika’nın bu İran ısrarının amacı ne sizce? Böyle bir görünen bariz şeyler var. Ama madem oysa niye sözünün arkasında duramıyor diyor insan. Çünkü Trump çok tehditler savurdu, bir sürü blöfler yaptı ama hiçbir harekete de geçemedi. Yani masada da diyelim müzakere yoluyla da bazı hedeflerine ulaşabileceğini belki düşünüyor. Ama Venezuela, arkasından İran hep böyle Çin Halk Cumhuriyeti’nin petrol partnerleriyle, ortaklarıyla uğraşmaya başladı. Yani Çin Halk Cumhuriyeti’ni ta Latin Amerika’dan, Güney Amerika’dan ve diyelim Batı Asya’dan kuşatma gibi bir stratejimi bu analizler yapılıyor. İkincisi İran bölgemizde İsrail için çok ciddi bir problem, ciddi bir tehdit. Ondan sonra böyle bir boyutu da var. Yani İsrail’in de kışkırtığı gözüküyor İran’a karşı, Amerika Birleşik Devletleri’ne. Yani iki tane, bir de Kürdistan projesi var ama o çöktü. Yani Amerika’nın ve İsrail’in bir ikinci İsrail projesi vardı. Bütün 90’dan beri Amerika emperyalizminin bölgemizdeki bütün savaşlarını, yani Irak’ı bölmesi, Irak’a iki defa saldırması, arkasından Suriye’deki tezgahladığı, Suriye’ye yönelik kargaşalıklar vs. Türkiye’de PKK’yı desteklemesi, ama bunların hepsine baktığımız zaman bir Kürdistan amacı var ama o da yerli bir oldu diyebiliriz. Yani hem Suriye’nin kuzeyinde Suriye Devleti, orada PKK’yı yani SDG, YPG, YPDN, bütün PKK ve teferruatlarını bayağı ezdiler yani Suriye Devleti. Aynı şekilde İran’da Pejak’ı bu son kalkışmalarda etkisiz hale getirdi İran’da. Dolayısıyla Amerika ve İsrail’in Batı Asya’daki Kürdistan adı altında, Kürtlükle de ilgisi olmayan ikinci İsrail girişimi, ki ta 90’lardan bu yana 36 yıldır devam eden bir girişim, o çok ağır bir darbe yemenin ötesinde ezildi diyebiliriz. Bunu zaten Aydınlık’ta okudum, evvelsi günkü Aydınlık’ta mıydı, Cemil Bayık Suriye’nin kuzeyinde çok ağır bir yenilgi aldıklarını açıkça itiraf ediyor. Hani bunu inkar edenler falan vardı ama Cemil Bayık açıkça bu yenilgiyi itiraf ediyor. Biri oradaki Suriye’nin Ahmet Eşar’a yönetiminin sonuç itibariyle PKK’ya karşı bir harekatta bulunduğu, bu da tespit edilmiş oldu ve Amerika ve İsrail’in onların imdadına yetişemediği, yani Amerika İsrail’in de mecbur kaldığı bir anlamda boyun eğdiği o Suriye Devleti’nin harekatına, bunlar da aslında Cemil Bayık’ın itirafları içinde var, içerik olarak var, dolaylı ifadelerle de olsun. Yenilgiyi açık ifade ediyor da Amerika ve İsrail’in tabii kendilerinin yanında olduğu gibi görüş, Abdullah Öcalan’la çeliştiği için onunla ilgili şeyler söylemiyor ama sonuç itibariyle orada Amerika ve İsrail de etkisiz kaldı, yani müdahale edemedi. Peki Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin resmi makamlarının bu İran sürecindeki tavrını nasıl buldunuz? Ve Türkiye’nin üzerine düşen görevler sizce neler? Bir kere bütün Müslüman dünyası, bütün insanlık ve Amerika, Avrupa’daki diyelim halklar, hatta o devletlerin içindeki bazı unsurlar da İran’a Amerika’nın saldırısına karşı tavır alıyor. Burada Türkiye’nin hükümetinde olup da ondan sonra Amerika ve İsrail’le birlikte hareket etmek çok zor. O nedenle ve tabii Türkiye’nin ordusu var, işçisi var, emekçisi var, halkı var, milleti var. Onların da Amerika’nın her yerde müdahaleci tavırlarına karşı olduğunu hükümet de biliyor. Yani o halktan da o milletten de kopamıyor. Yani esas olarak ABD saldırısına tavırlıydı. Fakat mesela bir iki gündür bir takım resmi ağızlarda şunu gördük, İran İslam Cumhuriyeti rejimini böyle eleştiren, üstü kapalı gibi ama açık çeşitli ifadelerle eleştirmek. Bu tabii devlet terbiyesiyle bağdaşmayan bir tavır. Yani başka bir ülkenin rejimine hiçbir şekilde uluslararası gelenekler, hukuk, ondan sonra terbiye bakımından da başka ülkelerin rejimlerine müdahale olmaz. O rejimler hakkında resmi ağızlardan açıklamalar olmaz. Hele bugün İran’ın tehdit altında olduğu bir durumda, İran rejimi şöyle ama falan filan bunlar çok yanlış. Çünkü sonuç itibariyle bunlar İran’la dayanışmayı kıran ifadeler. Yani rejimi, İran’a saldırıya karşıyız ama rejimi de sevmiyoruz diye özetleyeceğim ifadeler. Efendim rejimi de sevmiyoruz deyince İran da rejim değiştirmeye yönelik Amerika-İsrail harekatları konusunda da canım tamam siz bu rejimi değiştirin diye bir yeşil ışık yakan anlamda taşıyor o ifadeler. Onlar resmi ağızlardan oldu, çok yüksek makamlardan oldu. Türk devletinin gelenekleriyle de bağdaşmıyor. Bugün İran’la bizim dayanışma, beraberlik sorumluluğumuz Türkiye ile ilgili sorumluluk. Yani İran’ın direnmesi Türkiye’nin bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü açısından son derece önemli, hayati derecede önemli. Onun için İran’la dayanışma, ya bu bir komşuyla dayanışmanın ötesinde doğrudan doğruya Türkiye’nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü, Türkiye’nin içinde barış, istikrar bu konularda bir tavır sonuç itibariyle. Yani Amerika’nın, İsrail’in İran’a yönelik baskı, tehdit, müdahale vs. bunlara karşı tavır vatanız savunma. Türkiye’de vatanız savunma tavrı bu. Yalnız İran’a savunma tavrı değil. Bu çok çok önemli. Vatan Partisi olarak biz bu soruna Ankara’dan, İstanbul’dan, Kars’tan, Edirne’den bakıyoruz, Türkiye’den bakıyoruz. Türkiye’den baktığımız zaman da diren İran diyoruz. Çünkü İran’ın direnmesi sonuç itibariyle Türkiye’nin bağımsızlık ve bütünlüğü bakımında çok çok önemli. Ekonomik geleceğimiz bakımdan da önemli. Yani Vatan Partisi olarak biz İran’a ambargoların kalkmasını savunuyoruz. İran’a bütün yaptırımların kalkmasını savunuyoruz ve bunu tanımıyoruz. Ve hükümette olduğumuz zaman da tanımayacağız. Yani şimdi bunu sözlü olarak tanımıyoruz ama yarın hükümette olduğumuz zaman da bizim bulunduğumuz hükümet ambargoları kabul etmeyecek, tanımayacak İran’a. Diğer Çin’e, Rusya’ya yönelik, bize Türkiye’mize, Kıbrıs’a yönelik ambargalar da var Kuzey Kıbrıs, Türk Cumhuriyeti’ne. Amerika’nın bu ambargolarını tanımayacağız, tanımıyoruz. Zaten öyle bir yere geldi ki Amerika’nın ambargoları kendine ambargoya dönüşüyor. Yani dünyanın Çin’ini düşünün, Rusya’yı düşünün, İran’ı düşünün, bütün bunlara karşı yaptırımlar, ambargolar, Küba’sı, ondan sonra Venezuela’sı, hepsini topladığınız zaman Amerika Birleşik Devletleri’nin kendine yaptırım ve ambargosuna dönüşmüş oluyor sonuç itibariyle. Sizin geçmişte Sayın Genel Başkanım, Beş Ülke Beş Deniz projesi vardı. Oraya gidiyor bu. Bir yandan da Amerika’nın da Hazardan Akdeniz’e bir istikrar alanı yaratacağız diyor. Bu da bizim projemize karşı proje sonuçları var. Yani Beş Ülke Beş Deniz bizim projemiz Karadeniz, Hazar Denizi, ondan sonra Akdeniz, Kızıldeniz, bölgemizdeki Uman Denizi, o denizlerde ki o denizlere kıyı olan ülkelerin beraberliğiydi. Nerede beraberlik? Amerika tehdidine, İsrail tehdidine karşı beraberlik ve birlikte geleceği kurmak, yaratmak, ekonomide de aynı zamanda. Amerika’nın o Hazar’dan diyelim işte Filistin’e kadar ki projeleri o ise o bölgeyi denetim altına alma, rüya o, Amerikan rüyası. Devamlı rüya görüyorlar. Amerikan rüyasından güya uyanmış gibi oldular ama şimdi tekrar istihareye yattılar, uyuyorlar, yıldızlara bakıyorlar ve kendileri için bir takım umutlar yıldızlardan üretmeye çalışıyorlar. Amerika içerisinde de bu İran konusunda baktığımızda Trump yönetimi ne kadar tehdit var konusunda da müzakereyi kapsayıp açık tutuyor. Ama bir yandan da İsrail’e yakın senatörlerin daha sert olması konusunda baskı yaptığını görüyoruz. Hatta İsrail’den açıklama geliyor, İran vurmazsa, Amerika vurmazsa biz vururuz gibi. Onunca sert bir yönetim. İsrail, Amerika’sız adım atabilir mi bölgede? Yapamaz ama İsrail vurduğu zaman Amerika’yı da bir emrivakiyle karşı karşıya bırakır. Yani İsrail diyelim İran’a karşı silahlı bir harekata giriştiği zaman Amerika bunu seyreden konumda kalamaz tabii. Tehlikeli olan bir adımdır o İsrail’in vurması ama İsrail açısından, ama bir yandan da tabii İsrail ile İran arasında bir savaş çıktığı zaman Amerika onu seyredemez. Tabii biraz bölgede konuşmakta yarar var diye düşünüyorum. Bir yandan Mısır, en son Cumhurbaşkanı Erdoğan Mısır’daydı. Çok kapsamlı anlaşmalar, Doğu Akdeniz’deki güvenliğimizle ilgili anlaşmalar yapıldı. Mısır ile Türkiye ilişkilerinin gelişmesi nasıl eğlendirildi? Bakın orada da Vatan Partisi’nin programına geldiler. Şimdi Mısır’daki o ihvan hareketleri, ondan sonra bugünkü Sisi’yi iktidara getiren mücadeleler falan o zamanı hatırlayalım. Orada Tayyip Erdoğan tamamen karşı tarafta, zaten Mısır ile diplomatik ilişkileri falan filan kaldırdılar. Vatan Partisi bunun yanlış olduğunu o zaman ısrarla ifade etti. Ve şimdi en sonunda Tayyip Erdoğan hükümeti, Sayın Cumhurbaşkanımızın hükümeti Vatan Partisi’nin olduğu yere geldi. Ve bu çok iyi gelişme. Hem de Mısır ile Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasındaki bir takım anlaşmaları da bozan bir sürecin başlangıcı diyebiliriz. Orada şimdi Doğu Akdeniz’in önemli petrol yatakları var. Ve Türkiye ile Mısır Akdeniz’in egemenliği konusunda anlaşmalar yaptıkları zaman önemli petrol yataklarını da birlikte işletebilirler. Petrol çıkartabilirler. Çin Halk Cumhuriyeti de buraya destek olur. O bir takım şeyler vardı, koordinatlar vardı. Hangi alanlarda o işbirliği yapılabilir falan. Şimdi o rakam olarak onlar da aklımda değil ama Türkiye ile Mısır’ın petrol konusunda Doğu Akdeniz’de anlaşma yapmaları her iki ülke içinde çok çok yararlı olur. Evet, Mısır’ın Türkiye’siz yaptığı, Yunanistan’la yaptığı anlaşmadan dolayı alan kaybettiği değerlendirmesi de olmuştu. İşte o zaman ne oldu? Bizim rahmetli Sayın Genel Başkan Yardımcımız Tümamiral Söner Polat bir grup yanında arkadaşlar, bir ekip o zaman gönderdik. Parti eğiti gönderdik Mısır’a ve çok önemli görüşmeler yaptık. Bu konuları da görüştük. Aslında Söner Polat’ın stratejik bakışı, ufku çok genişti. Yalnız bir deniz subayı değil, Genelkurmay Başkanı da olması düşünülen çok önemli bir deniz kuvveti amiralimizdi. Onlar Mısır’a gittiler, Mısır’da önemli görüşmeler yaptılar bizim partimiz adına ve oralar da demin söylediğim o deniz yataklarının birlikte işletilmesi Doğu Akdeniz’de, ondan sonra Doğu Akdeniz’deki egemenlik ve diğer halklar için, deniz yataklarındaki halklar için anlaşma konularında çok fırsat dönemiydi. Hala o fırsatlar devam ediyor ve şimdi o sesiyle görüşmesi Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Türkiye-Mısır ilişkilerinde atılan adımlar sanıyorum bir takım kapıları açacak, ekonomik boyutları olacak. Çok çok önemli. Mısır tabii Türkiye, İran’la birlikte bölgemizin en büyük üç ülkesinden biri diyebiliriz. Pöklü gelenekleri var ve Mehmet Ali Paşa değil mi? Mısır’ın esas kurulcuları Mehmet Ali Paşa, İbrahim Paşa, onlar benim hemşerilerim, sizin de sayılır, eğinle o. Kavalalı Mehmet Ali Paşa, ondan sonra aslında eğinden, Arapkir’den kavalaya gidiyor, Osmanlı Devleti’nin valisi. Ondan sonra Mısır’a tayin ediliyor, adı Kavalalı Mehmet Ali Paşa ama ansiklopedilere baktığımız zaman eğinle. Gerçeği bilin, sen eğinle Mehmet Ali Paşa’yı tanıdın. Evet, eğinle Mehmet Ali Paşa. Şimdi geçen de bizim Sadık Can Perinçek Mısır’a gezmeye gitmişti, gitmiş Mehmet Ali Paşa’nın türbesini ziyaret etmiş, eğinle Mehmet Ali Paşa’nın türbesini ziyaret ettim diye fotoğraflar yollamış. Evet, yani Mısır’la bizim çok köklü ve Mısır, Türkiye’nin önüne geçmişti 2. Mahmut zamanında, yani 1800, yani Tanzimat’tan önce. Yani reformlar falan orada başladı. Ve ne oldu? Bizim Mısır’la olan savaşımızda iki savaş verdik, ondan sonra Kütahya falan Marmara denizin kıyılarına kadar Mısır orduları geldiler. Yani reform yaptığı için Mısır, Türkiye’den önce, Osmanlı Devleti’nden önce bir takım reformlar yaptığı için bizim vilayetimiz olduğu halde Osmanlı Devleti’nin bizim önümüze geçmişti. O 2. Mahmut’u çok etkiledi ve uyandırdı. Yani nasıl Türkiye Mısır’a mağlup olur, hatta Osmanlı Devleti. Ve o 2. Mahmut’un yaptığı reformlarda falan o Mısır yenilgisinin, yahut da Mısır’ın da Marmara denizinin oraya kadar gelmesinin çok etkisi olduğu tarihçiler tarafından sattın. Ama soru Irak vs. Türkiye Mısır’ın ilk denge gelişmesi çok iyi, çok güzel. Yani Türkiye Mısır, Suriye ile Türkiye yani Beşer Esad ile yapmamız gereken beraberliği şimdi yaptık. Beşer Esad zamanında Ahmet Deva Partisi Başkanı da eski Başbakanımız, Ahmet Davutoğlu. O da söylemişti yani Beşer Esad zamanında bana, o zaman Türkiye’nin Başbakanıydı. Beşer Esad teklif etti, PKK’yı Suriye’nin kuzeyinden birlikte temizleyelim. İşte biz onu yapmaya çalıştık o zaman. Vatan Partisi olarak. O konuda bir fikir birliği içindeydik. Abdullah Öcalan o zaman bu adımları atmaya hazırdı. Ama Ahmet Davutoğlu’lar onu önlediler, şimdi oldu. Yani 1990’ların başında yapılabilecek olan Suriye ile iş birliği maalesef Beşer Esad devrildikten sonra şimdi oldu. Demek ki 36 yıllık ecikmeyeli. Nasıl ilgili belki şunu da söylemekte siz bizim çizgimize geldiler ifadesini kullandınız. Bir yandan bakıyoruz böyle kolayca bir yaklaşım da oluyor. Ne oldu da işte dün darbeci sizi diyordunuz şimdi kardeşim sizi demeye başladınız. Anakikatten Türkiye’nin muhalefetleri… Nasıl oldu? Böyle ikisinden gelmeye başladı kolayca bir muhalefet anlayışı. Ama Türkiye’yi yönetenler sonuç itibariyle bu milletin karnı doyacak, bu milletin çarşıları şenlenecek, bu milletin fabrikalarda çarkları dönecek, bu millet tarladan ürününü kaldıracak, ağaçlardan meyvesini, zeytinini toplayacak değil mi? Bu hükümet bu mecburiyetlerle de karşı karşıya. Burada güvenlik açısından da karşı karşıya, Mısır’ı karşıya iterek Türkiye’nin hiçbir sorunu çözemez sonuç itibariyle. Mısır’ı karşıya iterek, Suriye’yi karşıya iterek, İran’a yan bakarak değil mi? Mesepsel sebeplerle diyelim İran’a yan bakarak veya Amerika-İsrail etkisiyle bizim komşularımızla ki eskiden beraber yaşıyorduk onlarla Osmanlı Devleti sınırları içinde. Amerika-İsrail özünden onlarla kavgalı hale geleceğiz. Bunu Türkiye’ye kabul ettiremezsin. Türkiye’nin hükümetleri de ne kadar Amerika-İsrail etkisinde kalsalar sonuç itibariyle yönettikleri ülkelerin halkına, milletine bir yerlerde bakmak zorundalar. O oldu. Türkiye’nin hakikatleri ne yapıyor? Türkiye-Rusya-Çin ittifakına Türkiye Devleti’ni getiriyor veya Türkiye’nin hakikatleri son örneği Mısır’la iş birliğine getiriyor. Türkiye-Rusya-Çin, İran-Mısır falan bakıyor bir ittifaklar malzemesi oluşturuluyor. O Türkiye’nin mecburiyeti. Türkiye’nin hem güvenliği açısından mecburiyet hem de ekonomisi açısından mecburiyet Mısır’la iş birliği. Irak’ta hareketli bir seçim gündemi var. Maliki adaylığı söz konusu buna tepki veren Amerika. Geçen hafta bakın bana 3 tane Irak televizyonu, birisi Irak Devlet Televizyonu, birisi Maliki’yi destekleyen en büyük televizyonmuş. Ondan sonra yine bir özel televizyon. Geçen hafta 3 tane Irak televizyonuyla, 2 İran televizyonuyla, 1 Yemen televizyonuyla görüştüm. Ondan sonra bana sordular işte Maliki, Irak’ta seçim ne diyorsun falan diye. Dedim Amerika Birleşik Devletleri burunu sokamaz Irak’ın iç işlerine. Amerika işte Maliki’yi seçerseniz şöyle olur böyle olur. Ondan sonra bu edepsizliktir yani devlet terbiyesi olmayanlar bu şekilde müdahalelerde bulunurlar. Şeklinde protesto ettik ve bekliyoruz. Bakın şunu söyleyeyim, Irak’ın başına Maliki gelecektir. Ondan 3-5 yıl sonra bakacağız Irak’a yine Maliki Irak’ın başında olacak ama 3-5 yıl sonra Amerika Birleşik Devletleri başında Trump olmayacak. Peki bu Maliki karşılığının sebebi ne? Amerika’nın, Maliki’nin bölge ülkeleriyle beraber olması, İran’la beraber olması, ondan sonra Suriye’yle beraber olması, dolayısıyla Türkiye’yle beraber olması. Ama sanki Türkiye’de Maliki’yi istemiyor gibi. Türkiye derken ben Tayyip Erdoğan Türkiye’sinden söz etmiyorum. Yani Türkiye’nin milli varlığından söz ediyorum. Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanımız da o milli varlığın başkanı olduğu sürece o milli varlığın Cumhurbaşkanı. Ama o milli varlığın bağımsızlığı, egemenliği, refahı ondan sonra bu konularda batı etkisinde kaldığı zaman ne oluyor sonuç itibariyle? Türkiye’den ayrılmış oluyor. Türkiye dediğimiz zaman eşittir Tayyip Erdoğan değil. Tayyip Erdoğan Türkiye’nin içinde olduğu sürece Türkiye’nin parçası. Ama Amerika ve İsrail baskı denetimi veya müdahalelerine yanıtlar verdi. Yani şey manada, olumlu manada yanıtlar. Yani boyun eğdi falan demek istemediğim için kelimeler arıyorum. Ondan sonra o zaman Tayyip Erdoğan yönetiminden Türkiye diye bahsetmek doğru olmuyor. Evet Türkiye’nin başında hükümet ama istediği politika o zaman Türkiye politikası olmuyor. Suriye’ye biraz girmiştiniz ama orada gerçekten bir bütünleşme süreci çok hızlı bir şekilde ilerliyor. Orada itirazlar da ayak diremeler de oldu. Öcalan’ın da devreye girdiği hem seydeyken de kan dileği etkileme konusunda. En son Cemil Bayık’ta sizde hatırlattınız. İtiraf etti aslında. İtiraf etti fakat orada da garip. Yani söylemi Cemil Bayık’ın, Abdullah Öcalan’ın söylemiyle bağdaş mı yok? Tamamen aykıra. Hangi noktalarda? Şurada aykıra Suriye’nin kuzey doğusunda Abdullah Öcalan İsrail ve Amerika yanında olmayalım diyor. Bütünsel olarak da İsrail ve Amerika’nın yanında olmayalım ve Türk devletiyle, Türk milletiyle bütünleşelim diyor. Değil mi? 27-29 pardon 25-27 Şubat bildirgesi, deklarasyon bildirgesinde öyle diyor. Ama Cemil Bayık’ın bu aydınlıkta çıkan açıklamalarına baktığımız zaman, Abdullah Öcalan’daki o kararlı İsrail karşıda Amerika karşıda o kararlı tavrı görmüyoruz. Yani orada bir yenilgiden söz etmesi, yani Roger Watt’ın yenilgiden söz etmesi o Tayyip Erdoğan’la beraber olmayan bir tavır. Öcalan memnun. Orada ondan sonra Amerika ile iş birliğinin tasfiye edilmesinden Öcalan memnun. Ama Cemil Bayık memnun değil. Yani böyle içlerinde böyle anlaşmazlıklar var. Kandil, Öcalan’a kafa tutabilir mi? Ben buna ihtimal vermiyorum. Aslında çok konuşulan konu bu. Yani Kandil, Suriye’de de hep böyle Kandil’in etkisiyle çatışma riskeler ortaya çıkmıştı. Kandil, yani siz örgütü yakından tanıyan birisiniz. Kandil kafa tutabilir mi? Öcalan’ın hakimiyeti ve liderliğine rağmen. Kafa tutamaz benim kanaatime göre ama orada böyle sanki silahla direnin falan gibi bir takım baskıları oldu Kandil’in Suriye’nin kuzeydoğusuna. Ama sonuç itibariyle hiçbir direnç gösteremediler. Belki de o baskılara rağmen direnmeyince Suriye’nin kuzeydoğusunda PKK. Bu duruma tabi boyun eğmekten başka Kandil’in çaresi kalmadı ve bunu bir yenilgi olarak da itiraf ediyor. Ama Abdullah Öcalan tutumu yok yani. O açıklamada Abdullah Öcalan tutumu yok. Genel olarak Suriye’de ve Şanlı Suriye’yi birleştiremeyeceği yönünde hep söylemler var. Türkiye’de de bu söylemler dile getiriliyor. Burada bir hakikat payı var bence. Ahmet Şahra’nın en sonunda İdlib’den kopup çıkan şeriatçı, aşırı lobaz çizgide olan bir yönetim. Ama ne oldu? Geldikten sonra sırf böyle kravat mravat takma şeklinde değil, Suriye’nin bütünlüğü, Suriye halkının huzuru, barışı falan o yönde bazı adımlar da attı. Ben o zaman bir mektup yazdım onlara. Aralıkta geldiler iktidara. Ondan sonra bir mektup da yazdım ve şeyi hatırlattım yani bir devletin en birinci vasfı nedir? Ülkesinde barışı sağlamak ve can güvenliğini, mal güvenliğini sağlamak. Dolayısıyla Şam’daki bir hükümet Suriye’deki diyelim Alevilerin, ondan sonra Hristiyanların, Dürüzilerin, çeşitli etnik gruplardan ve dinsel topluluklardan oluşan Suriye halkının, milletinin tamamının can güvenliğini sağlamak, huzurunu sağlamakla mükellef. Yoksa orada kalamaz. İşte o hakikat onu tekrar diyelim Beşşar Esad çizgisine getirdi yani sonuç itibariyle. Belki ideolojik olarak Beşşar Esad gibi diyelim laik falan filan bir ideolojik çizgide değil ama şey olarak Türkiye’nin bütünlüğünü sağlama, ondan sonra Suriye’de bir iç kavga, bir iç çatışma yanında olmama, yani devlet otoritesini Suriye’nin birliği yönünde kullanma yönünde adımlar attı Ahmet Şah’a. İnşallah böyle devam eder diyelim. Ama ideolojisi yani o diyelim mutasip, yobaz diyebileceğimiz boyutlarda bir İslamcılık, ondan sonra bir problem oluşturur Suriye’de, oluşturmamız, bütün bölgede öyle olur. Ne Türkiye, Türkiye’de dahil, Türkiye, Suriye, Irak, İran, ortak özelliğini hepsinin içinde farklı etnik gruplar var ve farklı mezhepler var. Ayrıca Suriye ile Irak’ta da bayağı yoğun Hristiyan nüfus da var. Hatırladığıma göre Suriye’de Hristiyan oranı %13 falan, bayağı yüksek yani. Ve çok büyük bir hoşgörü ülkesi Suriye. Ben iki defa gittim Suriye’ye, Hristiyanların bulunduğu mahallelere de gittik. Mesela Hristiyan evlerinin kapılarında böyle cam ekanlar var, içinde Meryem Ana heykelleri veyahut da işte çarmıha girilmiş Hz. İsa heykelleri vs. falan. Hatta bizi gezdiren devlet görevlerine falan sorduk, ya hiç bunlara bir cam atan, cam ekanları kıran falan yoktu. Bizde öyle şey olmazdı. Hakikaten üniversiteye girdiğimiz zamanda, üniversitesinde, bütün kurumlarında Hristiyan seçkinler, bilim adamları hepsi gözüküyor. Bir tolerans geleneği var Suriye’nin. O belki ta Asurlara, Finikellere falan kadar uzanan, kökleri olan. Çünkü medeniyetin yeşerdiği, filizlendiği dünyada önemli coğrafyalardan biri Suriye coğrafyası. O bakımdan tekrar ilk sorunun başına dönelim. Ahmet Aşar’a Suriye’nin birliğini sağlar mı? Yani aşırı taassubu, yobaz düzeyindeki İslamcı şey, eğilim, idollüsü bunun için bir problem oluşturur. Ama şu anda bayağı olumlu, ondan beklenmeyen adımlar attı. Diyelim inşallah diyelim yani böyle devam eder. Son bu konuyu bağlarken, bu süreçle ilgili Suriye kritik aşama deniyordu. Oradaki yavaşlatma konuşuluyordu. Şimdi bir hızlanması ve yasal adımların atılması konusunda bir beklenti var. Hatta yarın da İmralı heyeti Cumhurbaşkanı Erdoğan’a çıkacak, Erdoğan’ı kabul edecek. Bir yandan komisyonda bir artık yasal adım aşamasına doğru geldi. Önümüzdeki günlerde bu süreçle ilgili bir hızlanma bekliyoruz. Tabii, bütünleşmenin önü açıldı. Yani devlette ve toplumda bütünleşmenin önü açıldı. Bu hem Suriye’deki gelişmeler, yani Suriye’nin kuzeydoğusundaki SEDEGE’nin, PKK’nın temizlenmesi, hem İran’ın PJAKA karşı böyle otoritesini kurması ve PJAKA etis hale getirmesi. Bütün bunları topladığımız zaman Türkiye’de bütünleşmenin önü açıldı. Zaten Abdullah Öcalan’ın orada ağırlığı da çok önemli. Yani o Türkiye tarafında olması, empeyizme karşı, İsrail Siyonizmine karşı konumlanması, Abdullah Öcalan’ın o da çok önemli bir faktör, etken. O bakımdan biz bütünleşme diyoruz bu sürece. Hükümet terörsüz Türkiye diyor. Yani onlar daha taktik planda bir isim koydular. Biz daha stratejik boyutlu bir isim koyduk bütünleşme süreci. Bizimki doğru. Sonuç itibariyle hem silahları bıraktı ama zihindeki silahları bırakmadığı zaman. İkincisi bu ülkede biz mesele sırf terör değil ki. Birlikte yaşayacağız, refah sağlayacağız, kültürel gelişme sağlayacağız. Asya’nın yükselen medeniyetinde en önlerde olacağız falan. O açıdan meseleye baktığımız zaman bütünleşme diye adını koymamız lazım. Ama sırf böyle terörü bitirme diye bakarsanız terörsüz Türkiye. Ama bu terörsüz Türkiye’nin yeterli olmadığını şimdi herkes idrak etmeye başladı. Mecliste de kurulan komisyon sonuç itibariyle çok vakit kaybettirdi. Yani Gözyaşı dövdü, ondan sonra Kaan dövdü, Havan da ondan sonra. Acaba bu surgedeki meselelerin çözülmesi için zaman mı kazandı? Değil bence. Yani sürecin tanımını doğru yapmadıkları için. Yani oradaki partiler bir bütünleşme hedefi koymadıkları için. Neden? Bu da şeyden geliyor. Bakın şimdi orada iki tane şey var. Tarat Paşa, Enver Paşa değil mi? Atatürk, ondan sonra bizim bu salonda. Tam oralardan, Atatürk, Enver Paşa’dan önce, namık kemallerden bu yana, iki yüz yıldır devam eden Türkiye’de bir süreç var. Bu süreç konumuz açısından ne? Milletleşme süreci. Yani Türk milleti başlığı altında bu coğrafyada, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde yaşayan bütün insanlarımızın hangi etnik kökten gelirse gelsin, hangi mezhepten gelirse gelsin, bütünleşmeleri, kaynaşmaları bir millet oluşturmalı. Hatta bunun sloganını da Vatan Fahsi Programı’na yazdık. Dedik ki Türk de biziz, Kürt de biziz, Alevi de biziz, Sünni de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Bakın şimdi bu slogan da, bu program da kendini kabul ettirdi. Geçen sınırı galiba Sayın Devlet Bahçeli bunun aynısını söyledi. Bu program da kendini kabul ettirdi. Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Şimdi biz kavramı burada önemli değil. Mesela hep şöyle söz ediliyordu, bir kere PKK’nın dilinde Türkler, Türkler, Türkler bir ötekidir. Bizim bir takım Amerika gündemli Türk milliyetçilerinin ve onlardan etkilenenlerin de dilinde Kürt ötekidir. Hatta işte Kürtler bizim kardeşimiz. Bu laf bile Türk’ün söyleyeceği bir söz değil mi? Kürtler bizim kardeşimiz. Yani nedir? Kürt olmayan biri söylüyor. Biz bunlara karşı vatan bahçeleri olarak ne dedik? Türk de biziz, Kürt de biziz, hepimiz Türk milletiyiz. Yani Kürt kökenli olsun, Türkiye’de etnik olarak diyelim, o Türk değil, Kürt, diğer başka kökenden insan, hepsi biz kavramı içinde. Ve bu biz bir şey oluşturuyor. Neyi oluşturuyor? Milleti oluşturuyor. Nasıl? Devrimle. Yani 200 yıldır devrimlerle, 1876 devrimi, 1908 hürriyet devrimi, 1920’den başlayan Kemalist devrim, bütün bu devrimlerle biz bir millet oluşturuyoruz. Dem Parti içinde bazı kesimler ve bazı liberal aydınlar, niye Türk milleti diyoruz, Türkiye milleti diyelim o zaman diyorlar? Ama Türkiye milleti diye toprakla adlandırılan bir millet diyor ki Türk milleti var. Yani bunu mesela gerçekçi olan Abdullah Öcalan diyor ki, ağabey millet, Türk milletidir, öyleyse onun ismi altında birleşeceğiz diyor. Yani tarihsel süreç şu, sonuç itibariyle Türkiye’de herkesin Türk milleti içinde buluştuğu, kaynaştığı bir süreci, bu ayıp ve kötü bir şey değil ki. Fransız milleti de böyle oluştu, Alman milleti de böyle oluştu, Rus milleti de böyle oluştu, Çin milleti de, İran milleti de, dünyadaki bütün milletler için nasıl oluştu? Kapitalizmin şafağında, kapitalizmin doğmasıyla birlikte o milli piyasalar dediğimiz, kapitalizmle birlikte oluşan milli piyasalarda yaşayan çeşitli etnik gruplar, sonuç itibariyle Fransa’da Fransız hakim unsuru içinde buluştu ve birleştiler. İşte Almanya’da Prusya bunu sağladı, ondan sonra işte İtalyan birliği yine Almanya gibi 1870’lerde Garibaldi’nin önderliğinde yukarıdan aşağı oldu. Yani bu çeşitli ülkelerin, mesela Fransa’da Fransız devrimi olduğu zaman bugünkü Fransızcayı konuşanların oranı yüzde beşin falan altında, yani çok şimdi rakamda bazı yanılmalar olmasa o çok düşük. Yani çok çeşitli diller konuşuluyor falan ama ne oldu Fransız devrimi onların hepsini kaynaştırdı ve bugünlere getirdi 1789’dan bu yana diyelim. İtalya’da 1870’te, şimdi ismini unuttum, o İtalyanların Birleşmesinin liderlerinden biri Cursi’ye çıkıyor, diyor ki şimdi 1871 İtalyan devrimini yaptık diyor, şimdi İtalyan devletini kurduk, sıra geldi diyor İtalyan milletini oluşturmaya. Çok müthiş bir şey, yani bir milletin devrimle ve devlet hakimiyetiyle oluşturulduğunu gösteren çok önemli bir şey. İtalya’daki adam Cursi’ye çıkıyor 1871. Garibaldi mi başka biri? Garibaldi değil, tabii Garibaldi o devrimin önderi ama belki de Garibaldi’dir ama şimdi ismini hatırlayamadım ama o söz benim unutmadığım bir söz. İtalyan milletini, pardon İtalyan devrimini yaptık, İtalyan devletini kurduk, sıra geldi İtalyan milletini oluşturmaya. Aslında meşhur Machiavelli, 15. yüzyılda meşhur o prens kitabını, hükümdar kitabını yazdı ya Machiavelli, batıda siyaset biliminin kurucusu kabul edilir. İşte Machiavelli İtalyan milletini kurmanın reçetesini yazıyor prens kitabında. Florence prensine diyor ki 15. yüzyılda bak diyor sen diyor bütün diyor prenslikleri İtalya’da kuvvet kullanarak, aynı Fatih Sultan Mehmed’in yaptığı gibi ve Memlüklerin, Türklerin yaptığı gibi diyor kuvvet kullanarak diye birleştireceksin diyor. Kuvvet kullanmadan birleştiremezsin, çok önemli. Machiavelli’nin, bütün kitabının sırrı budur yani kitap bundan ibaret. Ve orada Fatih Sultan Mehmed’le Memlük, Mısır’daki Memlük Kıpçak hükümdarlarını, ki onlar kendilerine devleti Türkiye diyorlardı, Mısır’daki Türk devletini örnek alması, şey yapması da ilginç. Fatih de kuvvet kullanarak Anadolu’daki bütün Türkmen Beyliklerini birleştirdi ya. Gelelim bugüne yani biz Türk milleti başlığı altında tarihsel olarak birleşiyoruz. Artık bu milletin ismini tarih koymuş, tarihsel süreç bu. Onun için başka bir millet, başka bir ad bulalım kendimize falan dediğimiz zaman öyle bir adı bulamayacağız ve birleşemeyeceğiz. Onu Abdullah Öcalan gördüğü için Türk Milleti diyor. Yani devlet kurmuş, tarihi var, binlerce yıllık bir devlet imparatorluk birikimi var, binlerce yıllık bir ordu birikimi var, onun kültürel birikimleri var falan. Onun için o milletin Türk Milleti adı altında toparlanması kadar doğal bir şey yok. Yani kimse de onun adını değiştiremez. Orada yani makul olan ve tarihi sürece bakan ve tarih içinde duran adam kim? Abdullah Öcalan. Diyor ki ağabey millet, Türk milletidir, o adı olacak diyor. Çünkü başka bir adın olma ihtimali yok. Evet teşekkürler. Şimdi kısa bir reklam arasına gideceğiz. Tabii reklama giderken şunu hatırlatalım. Geçen hafta çok önemli bir çağrı yapmıştınız. Yaklaşık 600 bin FETÖ’den sorgulanan, yargılan, ceza alan vatandaşımız olduğunu hatırlatarak bunları kazanacak, dönüştürecek çağrılar yapmıştınız. Ve son bir hafta da çok fazla ses gittirdi bu. Hem FETÖ’nün merkezinde bir panik yarattı hem de tabandan da çok fazla bu konuda ulaşan, Aydın’ın gazetesine, Ulusal Kanada, Vatan Partisi’ne ulaşan mesajlar olduğunu biliyoruz. Tamamen bu konuya gireceğiz, bu konuya konuşacağız. Onlardan da bağlanmak isteyen varsa bu bağlanabilir. Evet mesajlarını sizlere de ileteceğiz. Kısa bir reklam arası, reklam arasından sonra çıkış yolunu da gündemi değerlendirmeye devam edeceğiz.

FETÖ’yle ilgili oradaki mağdur olan insanlarla ilgili tabanına yürek bir çağrı yaptınız da çok da ses getirdi. Yönetimde panik de oldu, size de falan açıklamalar da oldu ama tabandan çok da mesaj geldiğini görüyoruz. Ya burada bakın biz mağduriyetten gitmiyoruz. Biz bu mağduriyetten gitmiyoruz. Biz mağduriyetten gitmiyoruz. Ama bu da o anlaşılmıyor. Yani biz bu mağduriyetten gitmiyoruz. Biz bu mağduriyetten gitmiyoruz. taban on çok da mesaj geldiğini görüyoruz. Burada bakın mağduriyetten gitmiyoruz. Mağdur olan insan var yani yüz binlerce insan var. O mağduriyet var, o ayrı mesele ama bizim odaklandığımız hareket noktamız, odaklandığımız nokta Türkiye’mizin birliği bütünlüğü, Türk milletinin birliği bütünlüğü ve özgür, demokratik, refah içinde ondan sonra üretim yapan bütünleşen, üreten Türkiye’yi kurmak. Oradan gidiyoruz. Nedir? Bir tarihte bir resmi ağızdan devlet açıkladı. Yani sonuç itibariyle bu Fethullah Atarür örgütüyle ilgili gözaltılar, soruşturmalar, şunlar bunlar falan hepsinin toplamı 600 bin vatandaş oluyor. 600 bin çok büyük bir şey bu. Biz bunları çöpe atamayız diyoruz. Biz bunları çöpe atamayız. Bunlar bizim vatandaşımız. Ve Vatan Partisi’nin görevi ne? Aynı zamanda insanlarımızı dönüştürüyoruz. Biz kendimiz de dönüşüyoruz. Vatan Partisi kendisi eylem içerisinde, mücadele içerisinde, Türkiye’nin bağımsızlık mücadelesi, demokrasi mücadelesi içinde, milli demokratik devrim mücadelesi içinde hepimiz de dönüşüyoruz. Halk da o eylemler içinde, grevler içinde, yürüyüşler içinde, ondan sonra seçim sandıkları çevresinde falan, o siyasi mücadelelerde, ekonomik mücadelelerde, fabrika mücadelerinde, şifçi mücadelelerinde hepimiz dönüşüyoruz değil mi? Dedelerimiz de dönüştü. Atatürk devrimi dönüştürdü. Ondan evvel hürriyet devrimi dönüştürdü. Yani sonuç itibariyle 200 yıldır devrimler yapan bir coğrafyada, bir milletin evlatlarıyız ve hepimiz o devrimci süreçlerde kendimizi yeniliyoruz. Daha demokrat, daha özgürlükçü, daha çalışkan, daha üreten insanlara, daha saygılı, daha hümanist, daha gönlü zengin, manevi değerleri daha yüksek, yani daha fedakar, daha kahraman, daha birleşen, daha vatansever insanlara dönüşüyoruz. Ve herkes için bu kapı açık. Bütün bütün devrimler bunu yaptı. Hz. Muhammed diyelim 41 yaşındayken kendisine tebliğ geldiği zaman bir kişiydi. Ondan sonra iki kişi oldu, üç kişi oldu, dört kişi oldu. Nasıl oldu? Yani Hz. Ömer kılıçta gelip onu öldürecekti. Hz. Ömer de ondan oldu. Veyahut da işte vahşi Hz. Hamza’yı, Peygamberimizin amcasını öldüren savaşta adamdı vahşi. O vahşi Müslüman oldu. Hz. Muhammed’e dedi ki artık o bizdendir. O da değil mi? Yani Türk devrimi de insanları dönüştürdü. Hz. Muhammed’in devrimi de insanları dönüştürdü. Fransız devrimi de, Rus devrimi de, Çin devrimi de dönüştürdü. Şimdi dolayısıyla insanlarımızın değişmesi, dönüşmesi özgürlüğe, refaha, bağımsızlığa, egemenliğe, toprak bütünlüğüne, üretim devrimine giden yolun olayı. Bu açıdan özellikle bakıyoruz. Yoksa böyle mağdur ya da şey o mağdur o. O da onun bir parçası ama ufkumuz o kadar dar değil yani. Ufkumuz daha Türkiye çapında, daha insanlık çapında bir ufka sahibiz ve bu anlaşıldı. Biz şunu söyledik, yani bu yaşandı. Türkiye’de bir Amerika güdümlü Gladio, Türk devleti için içine yerleştirildi, ordunun içine, polisin içine o yıllardan beri inşa edildi o. Ve onu inşa edenler de Türkiye’yi yönetenler. Yani FETÖ devletin içine bir sızma olayı değildir. Doğrudan doğruya Türkiye’yi yönetenlerin NATO standartları, NATO dayatmaları, Amerika dayatmaları içerisinde devletin içine yerleştirdiği bir olay Gladio olayı. Onun için silahlı kuvvetlerin hangarlarından çıkan tanklarla, uçaklarla falan darbe oldu, FETÖ darbesi oldu. Ve biz bütün insanlarımızın bu süreçte dönüşme kabiliyetine, dönüşme derken iyi bir şey yani, biz kavramı içinde yoğrulma, harmanlanma, birleşme ve birleşirken aynı zamanda tek taraflı bir alışveriş değil, herkesle öğreneceğimiz şeyler var. Olumsuz hatalar en büyük öğretmendir hayatta. Onun için hataları öğretmen olarak değerlendirmek, bizim yapmak istediğimiz bu hataları bir öğretmen olarak değerlendirmek. Onun için diyelim FETÖ’nün örgütüne katılmış, etkisi altında kalmış, ondan sonra onun ideolojik denetimine girmiş falan, arkadaşlarımıza, insanlarımıza, vatandaşlarımıza da böyle sesleniyoruz. Hatalar hepimizin öğretmelidir. Onun için hata yapmaktan dolayı bir eziklik duymak değil, ondan sonra bu hatayı bir öğretmen olarak değerlendirmek. Bizim yapmak istediğimiz şey bu. PKK olayında yaptığımız da zaten bu. Ve buna niçin ayrıca bu tarihsel süreçte ayrıca bir önem veriyoruz? Çünkü Türkiye hem tehditlerle karşı karşıya, Amerika-İsrail merkezli milletimizi birleştirmemiz lazım. Ve ikincisi Türkiye çok büyük bir atağın, büyük bir kararın, bir devrimin eşiğinde. O devrim aslında ve ben o bizim her şeyini paylaşmaya hazırım. Efendim fedakarlıksa fedakarlık, kahramanlıksa kahramanlık falan bu güveni vermek bence çok önemli. Bu çözecek. Yoksa bireylerin de çözümleri vardır. Diyelim mahkemelerde yanlış delil değerlendirilmiştir, bilmem neler olmuştur falan filan ama orada o çözüm herkesi kurtarmaz. Ve toplumun Türkiye’nin sorununu çözmesi. Bakın bireylerin sorununu çözer o çözüm ama Türk Milleti’nin, Türkiye’nin, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ve üretim devrimine giden Türkiye’nin sorununu o çözmez bireyin kurtuluşu. Ama bu yaşadığımız tecrübeyi milletçe değerlendirmek o nedir? Fethullah Terör Örgütü ve Amerika, artık bunlar apaçık ortaya çıktı değil mi? Amerika Bağlantısı, Amerika Güdümü falan bunlar çok açık ortaya çıktı. Buralarda gerçeği kabul etmek, orada birleşmek, güven vermenin bence kritik noktası. Bu sadece tabanlı gibi bir çağrım yoksa bütün astronomistik çoğunluğu. Her vatandaşımıza. Vahşiden daha mı kötüyüz yani? Vahşiden daha kötü kim var? Hz. Muhammed’in amcasını öldürüyor değil mi? Yani en kötü, vahşi Müslüman oluyor. E, herkes Müslüman olabilir. Değil mi? Bütün o Mekke’nin şeyinin, Kureyş’in büyük şeyleri, tüccarları, ondan sonra şefleri vesaireler, Ebuceyliler, Ebusufyanlar’ın aileleri, oğulları, torunları falan Müslüman oluyor, bizden oluyor. Veyahut da Kurtuluş Savaşı’nda Atatürk’ün idam edilmesini imza atanlar geliyor, kahramanca Anadolu’ya geçiyor, mücadeleye katılıyor. Sen geçmişte şunu yapmıştın, geçmişte bunu yapmıştın ama mücadeleye geliyor, katılıyor. O zaman ne oluyor? Ona güveniyorsun o zaman. Ona güveniyorsun. Hz. Muhammed de vahşi gelip Müslüman olduğu zaman onun samimiyetine güveniyor ki artık o diyor bizden diyor. Artık o da bizim gibi Müslüman diyor. Sizin çağrınıza peki karşı çıkanlar, bunun bir tuzak olduğunu, sürenler de var mı? Tuzak olduğunu sürenler de değişebilir ama onun tuzak olduğunu sürenler hala FETÖ terör örgütüne bağlı. Yani biz bir örgütüz, FETÖ terör örgütüyüz. Bize karşı bir terör kuruluyor. Evet, FETÖ terör örgütüne karşı tuzak kuruyoruz. İnsanlara tuzak kuruyoruz. Ama FETÖ terör örgütüne tuzak kuruyoruz. Onu temizleyeceğiz. Onu temizlemeden insanlarımız kurtulmaz. Kurtuluş onun temizlenmesinde. Evet, tuzak kuruyoruz. Tuzak diyenlere söyleyeyim. Ama o tuzak nedir? Şeytana kurulan bir tuzaktır. İnsanları kurtaran bir tuzaktır. Ha sen ben şeytan olmayı, vatan düşmanı, devlet düşmanı olmayı kabul ediyorum ve burada inat ediyorum diyorsun. O tuzaktan çıkamazsın zaten. Sen o tuzağın içindesin. Sana tuzak kurmaya lüzum yok ki. Evet, buradan itiraf ediyorum. Tuzak kuruyoruz. Kime? Vatandaşlarımıza tuzak kurmuyoruz. Ama FETÖ terör örgütü. Ben bu ülkeyi Amerika’nın güdümüne getireceğim. Ankara’ya Amerika gelecek, oturacak. Amerika’nın onasırı denetiminde yapacağız bu ülkeyi. Hatta 15-16 Temmuz’u yaptık ama başarılı olmadık. Bunda inat edene özgürlük yok. Açık söyleyeyim. Yani hala FETÖ’nün terör örgütünü eylemleriyle ortaya koydu. Yani ben geleceğim, Ankara’yı fethedeceğim, yanıma da PKK’yı alacağım. Ondan sonra Amerika’nın Türkiye’de güdümünü sağlayacağım. Buna özgürlük yok. Buna tuzak var. Çok iyi oldu bu tuzak sorusu. Bize tuzak kuruyoruz, bize tuzak kuruluyor diyenler. Biz Türkiye’yi parçalamakta, Amerika’nın güdümüne sokmakta, bu milleti parçalamakta, bu milleti gladiyotiktası altına almakta ondan sonra ısrarlıyız. O zaman arkadaş, sana kurtuluş yok, sana özgürlük yok. Çok açık. Bunlara razı olanlar, isimler var, eskiden beri FETÖ’nün medya yüzüğü olan isimler. Size karşı da bir kampanya başlattı. Sizin din düşmanı olduğunuz vs. gibi. Amerika CIA benim hakkımdan gelememiş, 5 kuşakla hapse atmış falan filan. Benim hakkımdan gelememiş, bakın ben dimdik ayaktayım. Onlardan mı korkacağım? Onların ben hapishanelerinden çıktım. Beni hedefe aldığını söyleyen insanların hapishanesinde ben 6 yıl yattım. Silivri’de, onların evveli de Tekirdağ’da, FETÖ bir cezaevinde. Ve mahkeme başladığı gün ne dedim? Hakimlere ve savcılara, savcılara dedim siz F savcısınız, C savcısı değilsiniz, Cumhuriyet savcısı değilsiniz, F savcısınız. Hakimlere dedim ki siz FETÖ’lün mahkeme yapıyorsunuz. Siz dedim, biz çıkacağız dedim o hapishanenin o F şeyinden, kovuşlarında, sizi F kovuşlarına atmışlardı. Oraya siz gireceksiniz dedim. Girmediler mi? Girdiler. Daha ilk günden. Girdiler. Onun için burada ısrar etmek, inat etmek, hala ondan sonra çok büyük bir yanlış onu söyleyeyim. Yani o ısrar eden, inat edenler bir çıkmazda debeleniyorlar. Bu da bizi üzüyor. Debelensinler, öyle bir temennimiz, dileğimiz yok. Herkese bu milletin, bu devletin kaderini paylaşarak, Türkiye’nin bağımsızlık kaderini, Türkiye’nin üretim devrimi kaderini, insanca, kardeşçe, el ele, omuz omuza yaşama kaderini paylaşmak isteyen herkese bu yol açık. Herkes o yolu bulur zaten. Burada ben şöyle ağır iş yaptım, böyle ağır iş yaptım falan, bunun altında hiç kimse ezilmesin. Eğer bir insanda bir irade, bir karar varsa o yolu bulur. Bu milletin parçası olma yolunu, bu milletle kaderini birleştirme, omuz omuza verme, yürek yüreğe verme yolunu bulur. Herkes o seçimi yapabilir. O iradeyi gösterebilir. Kimseye ayırım yapmıyoruz. Diyelim bana vuruyor, kırıyor beni, ben onları hoş görürüm, hiç umurumda değil. Ben hiç kimseye kin duymam. Şahatay diyor ya, bunda kibri kün olmaz. Ondan sonra hem sen olup, hem ben olup, hem sen olmaz. Yani burada kibir ve kün olmaz. Bir kere sen dedikten sonra ben olmaz. Adem’i öldürsen, şey bir dakika orayı toparlayayım, nefsi öldürsen, Adem’i öldürsen kan olmaz, nefsi öldürsen, nefsini öldürürsen kan olur. Yani Adem’i öldü, bir insanı öldürdüğün zaman kahramanlık falan yapmış olmazsın ama, nefsini kendi içindeki bencilliği, çıkarcılığı öldürürsen, o zaman hakikaten kahraman olursun. Onun için o kibir ve kini mahkum etmek bizim bütün Anadolu geleneğimizde, Erenler geleneğimizde, bütün İslami geleneklerimizde kibir ve kin en büyük düşmandır. Hz. Muhammed’in hadislerinde de değil mi, kibir ve kin hep mahkum edilmiştir. Bana gelelim, Doğu Perinçek olarak, bende kin yok. Ben hiç kimseye kin duymam. Benim hayatımda kin yok. Çocukken falan belki orada da kin yok. Çocukken de kin, kindar bir insan değildim. Kin yok. Onun için ben hiç, bana şunu demiş, bana söylemiş, bana falan filan hiç umurumda değil. Ona kin bağlamam. Ben ona bakmam ama şuna değer veririm, bu vatana, bu millete sövmesin, bu devlete sövmesin. Orada benim karşımdadır. Cemil Meriç tartışmasını da açmışsınız, geçmişsiniz. Cemil Meriç’e geçmeden ben bir şey sorayım. Tabii buyurun. Çünkü önemli, işin bu kısmı da tartışılacak. Siz bu Fethullahçı yapılanmayla mücadelede başı çeken bir isimdiniz. Şu anda da başı çekiyorum. Şu anda da başı çekiyorum. Bu çıkış Fethullahçı yapılanmaya falan tuzak muzak diyorlar. Evet, bu çıkışım Fethullahçı yapılanmadan Türkiye’yi kurtarmak. Nasıl kurtarırsanız, o yapının şu veya bir şekilde rüzgarına kapılmış, etkisine kapılmış bütün insanları kurtarırsanız, Fethullahçı yapılanmadan Türkiye’yi kurtarmış olursunuz. Ben yaptığımda Fethullahçı yapılanmayla sizin tabirinizle mücadelede en son kararlı aşamaya gelmiş oluyorum. Çünkü mesele bizim mücadelemizi sırf cezalandırmak falan değil. Sonuçta insanımızı kurtarmak. Başlarken de böyleydi. İnsanımızı kurtarmak. Çünkü insanı kurtarırsan Fethullahçı yapılanma ortadan kalkar. Bu her şey için geçerli. Bütün yanlışlar için geçerli. Mesela bakın Atatürk ne oldu? Bütün o İstiklal Savaşı’ndan, bütün ihanetlerden, şuradan buradan sonra 150’likler dedi, 150 tane adamın adlarını yazdı. Onlara bir lafzatmadı, dedi ki sizi yurt dışına gönderiyoruz. Ondan sonra unuttum 30’larda da falan 150’liklerle ilgili o yasaklar kalktı, hepsi geri döndü. Yani o kadar ihanet yaşandıktan sonra, Türkiye İstiklal Savaşı olmuş, Türk ordusuna silah çekilmiş, Türk ordusuna ihanetler olmuş, İstanbul’daki Padişah Hükümeti şunun ihanetleri olmuş falan filan. O kadar ihanetlerden sonra ne oldu? Türk devrimi kalktı dedi ki 150 tane adam var dedi, onları yazıyorum isimlerini. A, B, C, D, E, F falan. Onları yolluyor, yurt dışına yolladı 150’likler diye. Sonra ne oldu? 1930’lerde tarihini şimdi unuttum. O 150’liklerle ilgili karar çıktı, hepsi memlekete döndü. İşte temizledi. Atatürk bu diyelim, savaştığı bir dönem oldu, cezalandırdığı, hapse attığı bir merak oldu. Şimdi o dönemi artık bence aşmış durumdayız, cezalandırma dönemini. Benim sorum şu, 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde muhalefet blog’da buna benzer bir girişim başlatmıştık. KHK’lıları affetme, onları devlete döndürme, bazılarını yeniden yargılama. Sizin bu çıkışınızın onlardan farkı ne? Farkı değil, zıt. Onlarla FETÖ’yü bitirmek yok. Bak aramızdaki farkı, ben FETÖ’yü bitireceğiz diyorum. İnsanları kazanarak FETÖ’yü bitireceğiz. Onlar ise FETÖ’yü diriltmek, FETÖ’yü, insanı değil FETÖ’yü kurtarmak, insanı o çukurun içine etmek. İkisi arasındaki fark o. Biz insanı kazanarak FETÖ’yü insansız bırakalım diyoruz. Onlar da diyor ki, bu FETÖ’yü ayağa kaldıralım, hortlatalım. Neden? Çünkü onu yapmak isteyen de Cumhuriyet Halk Partisi’nin İslamoğlu ve Özgür Özel değil mi? İmamoğlu tabii. İmamoğlu ve Özgür Özel değil mi? Onlar FETÖ’yü hükümet yapmak için hala politika yapıyorlar. PKK, FETÖ ile ittifak halinde bir hükümet kurma peşindeler. KKK’lıları kurtarmak, bu bir hayal. FETÖ’yü bitirmek hayal değil ama FETÖ’yü kurtarmak o bir hayal. Onun için bizim davetimiz FETÖ’yü bitirelim, vatandaşlıkla Türkiye Cumhuriyeti’nde, Türk devletinde, Türk milletinde bütünleşelim. İnsanlarımızı kurtaralım. Çok güzel bir soru oldu sizinki. Onun için bizim ısrarımız, KKK’lıları kurtaralım, onları affedelim, onları hükümete… Hayır, insanlarımızı kurtaralım, FETÖ’ye, FETÖ çukurundan, FETÖ’ye bağlıktan kurtaralım. Bunu siz şey görüyorsanız, sesleniyorum onlara, ya bu bize haksızlıktır, bilmem bir hatta bize hor görmektir diyorsanız, o sizinle beraber olamayız. Çok açık. FETÖ’yü kurtarmak yok, açık söyleyeyim. Bizim projemizde, bu yaptığımız işte FETÖ’yü kurtarmak yok. İnsanı kurtarmak var. FETÖ’yü gömeceğiz ama insanları gömmeyeceğiz. Bu kadar basit. FETÖ’yü gömeceğiz, insanlar nasıl kurtarırız? İnsanlar da diyecek ki biz de varız FETÖ’yü gömeceği, çünkü bu ülkemize, milletimize zararlıdır. Orada birleşeceğiz. Şuradan kurtulacak. Sen şunu yaptın, sen bunu yaptın. Hayır ben onu yapmadım, sen onu yaptın falan, bunları bırakacağız. Hep beraber FETÖ’yü gömeceğiz. Hep beraber PKK’yı gömeceğiz. Ama FETÖ’nün ve PKK’nın şu veya bu şekilde diyelim, etkisi altında kalan filan filan insanlarımızı da kurtaracağız, biz yapacağız. Hepimiz biz olacağız. Biz de bu mücadele içinde onlardan öğreneceğimiz şeyler olur, hatalardan öğreneceğimiz şeyler olur. Yani burada şöyle de biz bir kibirli bir tavırla bakmıyoruz bu olaya. Bizim o arkadaşlardan da öğreneceklerimiz olur, onu da kabul ediyoruz. Vallahi çok iyi bir program oldu bu. Bunlar çünkü bir haftada çok tartışılıyor. Yani FETÖ’yle mücadele eden isimlerde de bazı teröristler var bu konularda. Ben bunu yaptım bakın şu FETÖ’yle ilgili. 15-20 dakika sürdü galiba. Yani burada işin esası ve programın özünü koyduk. FETÖ’yü gömeceğiz, insanları kurtaracağız. Bu kadar basit. Kurtulmak isteyen insanı kurtarabiliriz, kurtulmak isteyeni kurtaramayız. Orada bir irade ortaya koyabilirsiniz. Kurtulmak istiyorsan ama ben hala oradayım, ben Amerika ile birlikte Türkiye’ye şunu yapacağım bunu yapacağım diyorsan, onu nasıl kurtarayım ben? O kendisi kurtulmak istemiyor. Ama o da bir gün gelecek kurtulmak isteyecek, ayrı mesele. Çok teşekkürler bunlar çok yaptığı tartışılan konularda. Kendinizde iyi olun. Yani burada biz FETÖ’yü affetmiyoruz. Veyahut da Türkiye’yi FETÖ’den temizlemek, FETÖ’den kurtarmak bundan vazgeçmiyoruz. Tersi ne? Burada en hayati en kararlı en cesur adımı atıyoruz. İnsanı kurtararak FETÖ’yü bitirmek. En cesur adım bu. Çünkü insanı kurtarmadan FETÖ’yü bitiremezsin. Yani hapise atarsın, ondan sonra diyelim hapistere atarsın, hücredere atarsın falan filan filan ama o duruyor, hapishanede duruyor, hücrede duruyor. Veya Amerika’ya kaçtı orada duruyor. Veya Avrupa’ya kaçtı orada duruyor. Yakın zamana kadar Boğaz’da ismer kuruluyordu hala. Ama o insanı kurtardığın zaman FETÖ diye bir şey kalmıyor. Onun için önümüze şunu koyuyoruz, FETÖ’den kurtulmak, insanı kurtarmak. Ve o insanlarımızı da bağrımıza basmaya hazırız ve onlara bu çareyi yapıyoruz. FETÖ’yü sen şunu yaptın, ben bunu yaptım, bırakalım bunu, FETÖ’yü gelin hep beraber toprağın altına koyalım. Ve vatanseverlikte, üretim yapmakta, çalışkanlıkta ve ülkemizin geleceğini kurmakta, aydınlatmakta Türkiye’yi birleşelim. Fedakarlıkta, kahramanlıkta birleşelim. Biricilikten, bencillikten, çıkarcılıktan arınalım. Çağırın bu sonu. Çok teşekkürler. Rica ederiz. Bu haftayla damga vuracak açıklar olduğunu eğlendiriyoruz. Öyle sonuçlar gelecek. İzleyicilerimizden de çok olumlu mesajlar geliyor. Zihinden açıldığını, tereddütlerin gittiği bir değerlendirme oldu. FETÖ’yü gömeceğiz zaten, FETÖ’den kurtulacağız. FETÖ’den vazgeçmezsek başımıza çok daha belalar gelir. FETÖ’den vazgeçiyoruz. Ama burada hepimiz eşitiz. FETÖ örgütüne dahil olmakla onun karşısında olanlarla mücadele edenler şu anda eşitiz. Nerede eşitleniyoruz? FETÖ’den kurtulmakta. FETÖ’den kurtulmakta, diyelim Ebu Seleme Gülen ile FETÖ’nün yeğeniyle doğup gelenecek arasında şu anda eşitlik var, fark yok. İkisi de aynı yerde. Hapisteki adam için de geçerli, Amerika’ya kaçmış olan için de bu dediğim geçerli. Ama Avrupa’ya kaçmış olmak için de geçerli. Ebu Seleme Gülen’in size mektubunda incitici olmama önerisi vardı. Ne? İncitici olmama önerisi vardı. Tabii, bence incitici olmamak lazım. Ama FETÖ’yü gömmekte bir incitme yok. Onu soracaktım, bunlar incitici olmuyor mu? İnciden incisin arkadaş, FETÖ’yü gömeceğiz. Çünkü FETÖ’yü gömmezsek ülkemizi bağımsız yapamayız. Ülkemizi, üretim devrimi yapamayız, kardeş olamayız, birbirimizi sevemeyiz, birbirimize sarılamayız. FETÖ gömülecek. Bunda incitici hiçbir şey yok. Bakın, şahsa bir şey demiyorum. Ben şunu demiyorum. Ahmet gömülecek, Mehmet gömülecek, Hasan gömülecek, Hüseyin gömülecek demiyorum. FETÖ gömülecek. Hasan’ı, Ahmet’i, Zehra’yı, Ayşe’yi, Fatma’yı kurtaracağız. Ama FETÖ gömülecek. FETÖ dediğim örgüt, şahıs değil. FETÖ gömülecek, insanlarımız kurtarılacak. Hepimiz kurtulacağız. Çünkü FETÖ gömüldüğü zaman, yalnız FETÖ’ye alet olan falan filan, o örgüte giren insanlarımız değil, ben de kurtuluyorum. Hepimiz kurtuluyoruz. Ve Türkiye’nin geleceğini kurmada ne yapıyoruz? Sen şunu yaptın, ben bunu yaptım, bırakıp hepimiz omuzdaşı oluyoruz. Teşekkürler, günün manşetini atmış oldunuz. Kısa bir reklam arası vereceğiz.

okuduğumuz bu bayrak şiiri. Yani devrimci tarafta. Çünkü Türk bayrağı devrimci tarafta. Osmanlı bayrağını yazmamış, Türk bayrağını yazmış. Yani İstiklal Savaşı’nın bayrağını. Çünkü bizim bugünkü ay yıldızlı, kırmızı zemin üzerinde ay yıldızlı bayrak, Türk devrimi’nde çıkan bayrak. Eski üçülerli falan Osmanlı bayrakları falan değil. Arif İnat Asya. Yani bir kere vatanseverlerin hepsi milliyetçilerin hepsi devrim tarafında. Çünkü Türk devrimini milliyetçiler yapmış. Milliyetçilik devrimci bir ideoloji. Bugün de hala milliyetçilik Amerika’nın güdümüne giden milliyetçiliği söylemiyorum. Yani bugün hala milliyetçilik milli devleti savunmak, bağımsızlığı savunmak, egemenliği savunmak, vatan bütünlüğü savunmak hala devrimci olan bir ideoloji. Deneyelim Cemil Meriç’e. Cemil Meriç bütün bu değerlerimize, bütün devrimi, Türk devrimine, nam-ı kemallere, bilimsel sosyalizme, Atatürk’e falan sövme derecesinde bir kere sövme dahi onun seviyesizliğini bize anlatıyor. Yani fikir hayatında sövme bilgisizlikten ve fikir etrafından kaynaklanır. Yani sövenlere bakın, dikkat edin, doğru dürüst fikri olmadığı için sövmeye müracaat eder. O sövgüleri de onun aslında bir fikri derinliği birikimi olmadığını gözüküyor. Yok hakikaten. Nükte olabilir, bilmem ne doğru laflar bulur, laf cambazlıkları falan onlarla bir takım göz boyayabilir, ayrı mesele. Ama tekrar soruyorum. Neymiş ya hepimizin aydını entelektüeli yapacak Cemil Meriç ne katmış ya? Mesela diyelim yakın tarihimizin Doğan Avcıoğlu değil mi? Türkiye’nin düzenini yazmış, Türklerin tarihini ne yazmış falan. Doğan Avcıoğlu, evet darbecilik yapmış, siyasi hayatında yanlışları falan filan var ama entelektüel. Hakikaten Türkiye’nin fikir birikimine bir katkısı var. Biraz evvel diyelim şeyden bahsettim, TÖKİN’den bahsettim. İsmail Üsteh TÖKİN’den bahsettim. Mesela İbnül Emin Mahmud Kemal İnan. Onun bir Osmanlı sadrazamları diye 5-6 ciltlik şeyi vardır. O dönemi yani Osmanlı’nın son sadrazamları, son tarihini İbnül Emin Mahmud Kemal İnan hakikaten büyük bir alim. Herkes ismini falan filan bilmeyebilir ama Türkiye’nin fikir hayatına bir şey katmış. Karşı cepheden de Türkiye’nin fikir hayatında bilmem ne ağırlığı olan insanlar olabilir, bir şey katmış insanlar falan ama Cemil Merici ne katmış ya? Ne üretmiş fikir hayatı? Muhafazakar önemli aydınlarımız da var. Mesela diyelim Ali Fuat Başkil. Bence Türkiye’nin en büyük anayasa hukukçusudur. Ama hakikaten anayasa hukukunda o aşılmadı. Onun esas teşkilat hukuku diye kitabı falan vardır mesela. Muhafazakardır ama Atatürk düşmanı değildir. Türkiye Cumhuriyeti benimseyen, Atatürk’ü benimseyen, Türk devrimini benimseyen. Ama diyelim muhafazakar da tanımlanır. Peyami Safa mesela evet muhafazakardır ama fikir zenginliği olan, fikri derinliği olan bir adam mesela. Veyahut Mültas Turhan mesela Karpurlaşma’nın neresindeyiz diye onun bir küçük kitabı vardır. Ama mesela o Karpurlaşma’nın neresindeyiz? Türkiye’nin fikir hayatına muhafazakar cepheden yapılan bir katkıdır mesela. Dolayısıyla Cemil Meriç başka bir ama bir enstrüman. Yani nedir? Fikri bakımından fakir duruma düşmüş, kendine güvenini kaybetmiş bir kesim. Eskiden bilmem sozuluk, moğolculuk bilmem ne yapmış bir adam o tarafa geçiyor, onu kalkıyor Türkiye’nin devrim hayatına karşı ondan sonra Atatürk devrimine, Türk devrimine, Cumhuriyete falan filan karşı bir enstrüman olarak kullanıyor. Bir derinlik yok, bir zenginlik yok, bir şey yok. Ve sövgüler var. Onun için onun solcu muydu değil miydi tartışması da çok anlamlı değil. Mesela ona bir yafta yapıştırmakta solcuydu değildi falan filan. Yani onu bir fikir adamı olarak değerlendirdiğimiz zaman bir şey yok. Bir derinlik yok. O kadar çok yazmış, yazmış, yazmış ben mesela çok okumadım ondan. Ama ben özellikle teorinin son sayısında Atakan Atipoğlu profesör arkadaşımızın yazısından çok yararlandım. Çok okumuş ve onu çok iyi anlatıyor. Ondan sonra Hakan Ganimgil de daha özlü ve kısa bir şekilde onun tavırlarını yani devrim düşmanlığı, cumhuriyet düşmanlığı, Atatürk düşmanlığı falan. Hatta Hazreti Muhammed’e düşmanlık yaptığı çok adi ve terbiyesiz şeyler yazdığı şeyi de yakalamış. Ondan sonra bunlardan öğrendiğimi söylüyorum. Yani Cemil Meriç’in Türkiye’nin fikir hayatında bir tarafı yok ama enstrüman olarak biraz da böyle şeyler var. Espri, nükteler, bilmem neler bulduğu ifadeler falan var ama bir fikri derinlik yok. Sayın Periçek bir yandan da Türkiye’de bir emek mücadelesinde de son dönemde bir hız kazandığını görüyoruz. Özellikle madenler, kömürlerle ilgili üç kritik noktada hem Divri’yle hem Zonguldak’ta kömürün başkentinde hem de Soma’da mücadele sürüyor. Son olarak geçen hafta bu haftaya baktığımızda özellikle Zonguldak’taki o üretim sürecini durduran üst düzey iki genel müdür görevden alındı. Divri’de de yüzlerce maden işçisi üretim durduğu için işsiz kalmış durumda tekrar işine dönmek istiyor. Evet. Yani şimdi bakın kömür işi geldi şuraya dayandı. Vatanımızda dağların, toprağımızın altındaki madenleri çıkartacak mıyız çıkartmayacak mıyız? İş geldi oraya dayandı. Tartışmayı şurada yapmak çok yanlış. İşte ithal kömür daha ucuz. İthal kömür daha mı ucuz? Şunu söyleyeyim. İthal kömürü olduğu zaman biz Güney Afrika’daki o kömürü çıkaran işçinin ücretini ödüyoruz Türkiye’den. Zonguldak dağının altındaki kömürü çıkardığımız zaman bizim Zonguldak’taki işçinin ücretini ödüyoruz. Hangisi daha ucuz? İthal kömürü ucuz diyorsun ama ne oluyor? İthal kömüre verdiğin para Güney Afrika’ya gidiyor, Rusya’ya gidiyor veya efendim ithal ettiğimiz Ukrayna’ya gidiyor. Öbürü Türkiye’nin dağının altından çıkarttığımız kömüre verdiğimiz para, diyelim ister Soma’dan çıkar, ister Zonguldak’tan çıkar. Devri, demir, çelik daha çok. Nereden çıkartırsan çıkar. Sonuç itibariyle Zonguldak’taki çalışan işçinin ücretini satın alırken o kömürü ödüyorsun. Hangisi daha ucuz? Değil mi? Sonuç itibariyle birisi yabancı bir ekonomiyi onun üretimini, onun yatırımını, onun zenginleşmesini destekliyorsun. Diğerinde ise kendi ekonomini büyütüyorsun. Kendi ülkende istihdamı arttırıyorsun. Kendi ülkende zenginliği arttırıyorsun. Ve bugün geldiği iş buraya dayandı. Yani kömürü ithal mi edeceğiz? Kendi ülkemizde mi üreteceğiz? Ve Zonguldak’taki olay bakın işte sanki iş güvenliği yani iş yerinde kaza olmasın falan filan o tabi hepimizin hassas olduğu bir nokta. Oraya getirdiler ama onun altında başka bir şey var. Yani tekrar orayı özelleştirmek. Yani Zonguldak taş kömür işletmelerini özelleştirmek. Belki de kapatmak ondan sonra. Ve kömürü dışarıdan almak. Ve kömürü dışarıdan neyle alacağım? İçeriden bir şey üretmeden. Zonguldak’taki işçiyi işten atarak Türkiye’yi nasıl zenginleştireceksin? Nereden yatırım yapmak için değerler üreteceksin? Kendi kömürü çıkaracaksın ki o yarattığın değerlerle yatırım yapacaksın. Türkiye böyle bir noktaya geldi. Fakat ben esas başka bir şey Türkiye’de büyük bir işçi hareketi geliyor. Yalnız maden iş kolunda falan değil. Çeşitli cam iş kolu başka yerler işte Merzofonuydu. Diğer iş yerleri Devri’ydi. Kocaeli bölgesiydi. Güçlü bir işçi hareketi geliyor. Demin konuştuğumuz Hızır olayı. Yani kişi sıkışmazsa Hızır gelmez. Onu toplum sıkışmazsa Hızır gelmez diye de söyleyebiliriz. Toplumun sıkışması yani bir sistemin çıkmaza girmesi, sıkışması neyi getirir? Çözümü getirir. İşte Hızır o. Türkiye şimdi Hızır’ın geleceği bir döneme giriyor. Sıkıştı çünkü Türkiye. Hızır kim? Devrim. Yani bizim inançlarımızdaki Hızır var ya, Hızır aptal Hızır ondan sonra sıkıştığımız zaman yetiş Hızır diyoruz ya, değil mi? Şimdi Türkiye’nin yetiş devrim diyeceği bir döneme giriyoruz. Ve diyor bu işçi hareketi o yetişti Hızır hareketi. Hızır yerinden doğruluyor. İşçi hareketi Türkiye’nin Hızır’ı şimdi. Çiftçi hareketi. O da ikinci Hızır. Esnaf hareketi, üçüncü Hızır. Onların tarih sahnesine çıkacağı, çıkmakta olduğu bir döneme giriyoruz. Onun için bu hareketin başına geçmek, bir üretim devrimini gerçekleştirmek, Türkiye’nin bağımsızlığını, bütünlüğünü sağlamak, işte Türkiye’yi FETÖ’ydü, PKK’ydı falan filan, bu şeylerden, belalardan temizlemek ve vatandaşlarımızı, diyelim o rüzgârlara kapılmış vatandaşlarımızı kazanmak, Türkiye’nin önündeki program bu. İşçi hareketine de bu gözle bakıyoruz. Onu söyleyeyim, yani Hızır geliyor. Bu işçi hareketi yetiş Hızır diye çağırdığımız hareket. Onu tespit etmemiz lazım. Peki benim gördüğüm kadarıyla, ben şimdi zor bir soru soracağım. Sor bakalım. Benim gördüğüm kadarıyla Türkiye’de işçi sınıfı ciddi bir dönüşüm geçirdi. Yani fabrikalar parçalandı, fabrikalar çeşitlendi, çalışma alanları bölündü, dağıldı, sendikalaşma oranı çok düşmüş durumda. Bunlara rağmen Türkiye’de bu sınıflardan Türkiye’de nitelikli bir dönüşüm sağlayacak bir etki bekliyor musunuz? Türkiye’nin önemli bir sanayisi var. Türkiye’nin önemli bir hizmet sektörü var. Hizmet sektöründe çalışanlar da işçi. Yani işçi dediğimiz adam kimdir? Emeği bir ücret karşılığında satan kiralayan adamı biz işçi diyoruz. Memurlar da aslında işçi. Türkiye hala sanayisi falan, sanayideki gelişmemiz hizmetlerdeki gelişmeden daha geride falan ama sonuç itibariyle Türkiye’de milyonlarca işçi var. Memur burada işçi kavramı içinde düşünmek lazım. O da bir maaş karşılığı, o da bir ücret karşılığında kamu çalışanlar olsun, diğer özel sektörde çalışan memurlar olsun. Onlar da iş güçlerini bir ücret karşılığında satıyorlar sonuç itibariyle. Beyaz yakalı falan diyoruz onlara. Türkiye’de bunlar çok sayıları on milyonlarca olan insanlar. Ve Türkiye’de büyük fabrikalar, büyük işletmeler de var. Bunlar toplu çalışıyorlar ve büyük bir işçi hareketi tecrübesi var Türkiye’nin. Özellikle 1970’lerden itibariyle. 15 Sonu 6 Haziran 1970, dünya çapında bir işçi hareketi. İşte 1980’lerden sonra özelleştirmeye karşı o 1989-90’da Türkiye’nin 80-12 ödül darbesinden çıkması yayın hayatında bizim 2000’e doğru dergisidir. Toplumsal hareket alanında da 1989-90 işçi baharı dediğimiz işçi hareketleridir. Tersaneler, telekomlar, sümerbanklar, tekeller. Yani bütün Türkiye’de sanayi üretimi yapan kollarda özelleştirmeye karşı büyük mücadeleler. Oralarda da büyük deneyimler kazanıldı ve bir yenileşme oldu. Yani sendikaların başında artık böyle kabuk bağlamış falan filan unsurlar alttan gelen o işçi hareketinin çıkarttığı önderlerle sendikalar da değişti. 1991 Ocak ayında 4 Ocak genel grevi yaptık. O genel grevi ilk planlayan 4 kişiden biri benim. Yani Münir Ceylan Petrol İş Başkanı, Liman İş Başkanı Melih Yılmaz, 3. Hava İş Başkanı, falan işte ben 4’ümüz ilk önce oturduk. Ondan sonra Ankara’da İkimin Edoğru’nun bürosunda 12 tane sendika başkanını topladık. Genel başkan düzeyinde. 12 sendika başkanıyla şey kararı aldık, genel eyleme gitme. O adı da ben buldum hukukçu olarak. Dedim buna grev demeyelim, eylem diyelim. Yani şey yasak, ceza, grev yasakları, cezai eylem olarak tanımlayan kanun maddelerinin içine girmeyelim. Genel eylem diyelim falan. 4 Ocak eylemleri bunlar 4 Ocak bütün işçi sınıfının ondan sonra genel grev yaptığı eylemler. Ondan sonra da işçi hareketleri devam etti ve şimdi son bir yılda tekrar bir canlanma başladı. Büyük bir tecrübe var ve bu tecrübeleri yarattığı Türk İş gibi büyük bir sendika konfederasyonu var. Şimdi diskte de önemli değişim oldu. Yani bir zamanlar disk batı ülkelerinden ötesini de koyan, çeşitli batı ülkelerinden para alan bir sendikaydı. Ama en eski disk neydi? 15.06 Haziran’da olan diskti. Rıza Koğas’ların, Kemal Türkler’lerin diski ondan sonra. Sonra işte diyelim batıdan paralar falan alan bir diske dönüştü. Şimdi disk tekrar bakıyoruz, işte Birleşik Metali İş başka disk sendikaları falan. Şimdi tekrar işçi sınıfının ön cephesinde mücadele eden diskte de olumlu gelişmeler var. Hak İş’te de olumlu gelişmeler var. Dolayısıyla Türkiye’nin önemli bir sendika birikimi de var. O bakımdan hani Türk işçi sınıfı dağınık, örgütsüz. Bunlar doğru değil. İşçi sınıfının sendikalı örgütleri, ekonomik örgütleri var. Türk İş, efendim Hak İş disk gibi. İşçi sınıfının siyasi örgütü var, Vatan Partisi. İşçi sınıfının önemli tecrübeleri var. Ve o tecrübelerden çıkmış önderler var. Bu bakımdan bu işçi hareketinin, Türkiye’nin 200 yıllık devriminde yeni bir aşamaya işaret ettiğini de söyleyebiliriz. Yani Türk devrimi, milli demokratik devrimimiz nedir bugüne kadar? Evet emekçiler hep katıldı. İstiklal Savaşı, Atatürk devrimine falan emekçi sınıflar katıldı. Ama önderlik işçi sınıfında değildi. Şimdi işçi sınıfının, emekçi sınıfların önderlik yapacağı bir milli demokratik devrimin en nihayi, en kalıcı ve daha ileri milli demokratik devrimden emekçilerin yönettiği ve kendi sistemlerini kurdukları bir döneme açılma. Öyle bir eşikteyiz. Onun için bu, Vatan Partisi açısından da yükselen işçi hareketi, çiftçi hareketi, esnaf hareketi, zanaatkar hareketi, milli sanayiciler, bakın bu da çok önemli, milli sanayici ve milli tüccarı kucaklamayan bir üretim devrimi ve önümüzde bir milli demokratik devrimi tamamı olsun olan mümkün. İşçi sınıfını yalnızlaştıranlar, işçi sınıfı devrimcileri değil. Böyle bir aşırı işçici falan uğuriyeriz. İthal kömür meselesi aslında tam bir yerli kömür üreticilerini de savunan bir, ona karşı mücadele yerli kömür üreticisini de savunuyor. Yani bu ithal kömürde değil, bütün sanayi dallarında. Tekstil. Tüm sanayi dallarında. Şu anda çok ciddi sıkıntı yaşıyor. Bazı sektörler çok daha şeyde. Milli sanayicimizin, milli tüccarımızın da çok ilerici tavırlar aldığını tespit edelim, görelim. Türkiye’nin çok önemli bir milli sanayici ve milli tüccar birikimi var. Ve bunlar şu gün Türkiye cephesinde, milli devlet cephesinde, üretim devrimi cephesinde. Bunu anlamayan bir takım bazı sosyalistlerimiz var, pozitif olarak sosyalist, bir takar, milli sanayiciyi düşman. Milli sanayiciyi düşman ilan edersen, işçi sınıfına da ihanet edersin. Sonuç itibariyle. Sen CHP’yle ilgili bir soru da olacak. Türkiye’nin şu an en çok konuşulan konusu, Ankara Keçiören belediye başkanının Cumhuriyet Halk Partisi’nden istifa etmesi. CHP Genel Başkanı’nın istifa eden belediye başkanına sövgü sözleri. Ben buradan konuyu şuna getireceğim. Bu konu Türkiye’nin en çok konuşulan konusu ama Cumhuriyet Halk Partisi içinde de pek çok tartışmayı yeniden yukarıya çıkarmış bir konu haline geldi. Çok önemli isimler. Ben bunu sövmüş mümert ben bunların hiç ilgilenmiyorum. Ben zaten onu sormayacağım. Şunu var, CHP çok derin bir kriz içinde. O krizin sebebi ne? CHP, Atlantik sistemin, emperyalist sistemin Türkiye’deki iktidar koçbaşı. Türkiye’de ona yeni bir iktidar kurmak istiyor. Amerika’nın derin devlet raporlarında 2020 yılı bizim Serdar Üsküplü arkadaşımız bunları uzun uzun aydınlıkta yazdı. O derin devlet raporlarında Amerika’nın iktidar projeleri ilan ediliyor. 200 küsur 260 sayfalık rapor. CHP’nin açıkça adı veriliyor. CHP, Dem Partisi. Bir takım islamcı falan bunlarla biz iktidar olacağız diyor. Bu işte CHP’nin kriz sebebi. Sen Cumhuriyet Halk Partisi’ni Atatürk’ün devrinci partisi olmaktan çıkartıp Atlantik sisteminin Türkiye’deki iktidar mücadelesinin merkez partisini dönüştürürsen CHP’nin burnu hiçbir yerden çıkmaz yani. O çamura batar. Onun için bu tür hikayeler ondan sonra olsa o ona sövmüş, bu buna sövmüş, şu ona sövmüş falan bu sövgülerden o CHP kurtulamaz. Çünkü aldığı, üstlendiği, omuzladığı görev İmamoğlu’nun olsun, Özgür Özel olsun sonuçta bu arada Türkiye’ye karşı bir görev. Ve CHP’nin tarihine karşı bir görev. Atatürk’e karşı, İsmet Paşa’ya karşı bir görev üstlenmiş durumlar. Ve dikkat edin CHP o devrimci köklerinden koptuktan sonra hep bunalım içinde. Hep kurultaylar, hep sövgüler, hep dövüşler. Bir türlü istikrar yok, bir türlü CHP’nin birliği yok falan. Fakat şimdi burada Türkiye’nin yaşadığı süreç CHP içinde de bir uyanışı tetikledi, ateşledi. Yani Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun önderliğinde CHP içinde bir tekrar o devrimci kökleri canlandıran bir hareket başladı. Bunu da görmemiz lazım, o da çok önemli. Yani CHP’yi krizden kurtaracak olan sonuç itibariyle Türkiye’nin içine girdiği bu emekçi sınıfların falan filan ondan sonra hareketlendiği o üretim devrimi süreciyle, bağımsızlık, egemenlik, başı dik yaşama süreciyle birleştiği ölçüde CHP bu krizlerden kurtulur. Ama İmamoğlu’nun önderliğinde, Özgür Özel’lerin önderliğinde bu dediğiniz hikayeler hep çıkacaktır. Ama ben de onlarla hiçbir zaman ilgilenmeyeceğim. Ama esas CHP’nin kriz sebebini görmemiz lazım. O devrimci köklerinden koptu. 1945’lerde başlayan bir tarih bu. Ama aşama aşama aşama aşama. Peki o köklere dönebilir mi? Döner tabi. Türkiye’nin yaşadığı süreç, onu zorlar. İşte Kemal Kılıçdaroğlu’lar o kökleri dönüş hareketini temsil ediyor benim gördüğüm. Öyle bir şeye geldi ki İsmet Paşa 1973 kurultayında, o en sonunda öyle bir yere geldi ki işte Atatürk karşı ondan vazgeçti CHP. Küçük Amerika yapacağız dedi 45’ten sonra. O küçük Amerika yapacağız diyen hükümetin başındaki İsmet Paşa 1973 yılında en sonunda o da ne oldu? Ya nereye gidiyor bu CHP dedi. Ve istifa etti. İsmet Paşa’nın istifa ettiği CHP. Atatürk’ü reddetti. 1973 yılında da İsmet Paşa CHP’den istifa etti ve ayrıldı. Ki İsmet Paşa yani Atatürk devriminin diyelim en şey, daha muhafazakar, nispeten böyle atak olmayan kanadını temsil ediyordu. Ama onu bile dışladı CHP ve attı, istifaya zorladı. O CHP hiçbir zaman bunalımdan kurtulmaz, çamurdan çıkamaz yani. İçinden tekrar o kökleri neden olur? Çünkü diyelim CHP’nin milyonlarca seçmeni var değil mi? O milyonlarca seçmen işçi, çiftçi, esnaf, zanaatkar. O zaman oradan bir şey çıkacak yani. Kılıçdaroğullar da onu temsil ediyor. Tabi onların da nedir? İşte buradan o devrimci köklere sarılarak ve Türkiye’nin içine girdiği süreci anlayıp, orada çözümler, tavırlar üreterek, CHP’deki kurtuluş veya yenileşme sürecinin de başarıyla ilerlemesi beklenir. Ve en sonunda ne olacaktır? O Kılıçdaroğlu CHP’si, AK Parti’deki millicilik, MHP’deki millicilik, Vatan Partisi, bunların birleştiği bir hükümet Türkiye’nin ufkunda, önünde gözüküyor. Oraya gidiyor Türkiye. Yani Türkiye’nin bir hükümet çözümü de var. Millici olan, üretimden yana olan. Bakın burada CHP demedim, Kılıçdaroğlu CHP’si dedim. Onun için CHP için çözüm de sonuç itibariyle, Kılıçdaroğlu da o CHP’de başkanlık seçimi ne yaptı? 16. İlk turda, evet 16. 18 oldu. 18 oldu, 18 farkında değil. 9. 9 kişi yer değiştirse. Ki tamamen satın alınan kurultaylar. Satın alınan kurultaylar. Satın alınmasa o kurultay, herhalde o kurultayın seçileceği adam Kılıçdaroğlu olacaktı. Onları da düşünmek lazım. Dolayısıyla yargının da bu CHP davalarında falan, hukuka uygun karar verme cesaretinde olması lazım. O cesareti vermek hepimizin görevi. Teşekkür ediyoruz. Son konu. Buradan da sonuç itibariyle vazgeçilmeyiz diyelim. Evet. Usta Resam Süleyman Karakol’un 61. kişisel sergisi açıldı. Ankara’da Sevgi Sanat Kaderi’sinde. 14 Şubat’a kadar açıldı. Ben mutlulukla oldum ki Cuma günü, Süleyman Karakol ve onun resimlerini gösterelim şeyde bence. Evet arkadaşlar hazırlıyorlar. 14 Şubat’a kadar Ankara, Sevgi Sanat Kaderi’sinde açıldı. Çok duygulandım. Şöyle duygulandım. Bizim kaybettiğimiz bir dünyayı resmediyor Süleyman Karakol. Kaybettiğimiz dünya ne? Tarımı kaybediyoruz, çiftçiliği kaybediyoruz. Ve o tarımı yapan, o toprakları eken, biçen, harmanı kaldıran, traktörün üstüne çıkan, biçer düverin üstüne çıkan, otları toplayan falan o insanlarımızı kadınıyla, erkeğiyle onları kaybediyoruz. Onların duruşlarını, onların duygularını. Mesela o sergide benim en beğendiğim resim. Bir resimde bir şey var, elini beline koymuş bir çiftçi kadın var. Ama o kadar güzel yapmış ki onu. Hepimiz o kadını tanırız yani. Annemizdir, teyzemizdir, halamızdır, anneannemizdir değil mi? O kadını biliyoruz yani. O elini beline koyan otoriter kadın var ya. Hepimizin ya çocukluğu ya. Hafif böyle boynu da bir tarafa doğru. Ama o kadar vermiş ki o kadını. Yani o Anadolu kadını, elini beline koyan Anadolu kadını o kadar güzel vermiş ki. Mesela o tablo ve diğer tablolarda hep insanlarda şey var, ruh var. Yani böyle sırf renk değil. Çiftçilerin hepsinde, erkek ve kadın olsun, çiftçilerimizde bir ruh var. Yani o yaptığı resimlerde o şeyi, maneviyatı, o ruhu, insan duygularını, sevgi ve ondan sonra çalışkanlık, ter dökme, ondan sonra toprağa bağlılık falan. Usta bir ressam Süleyman Karakul onu söyleyeyim. Ne günle kadar? 14 Şubat gününe kadar. Bir şey kalmadı. Evet yani dört gün kaldı. Ankara’ları özellikle duyuralım. Yıldız’da Ankara’da. Sevgi Sanat Galerisi’nde. Sevgi. Sevgi. Sevgi Sanat Galerisi adres. Tavsiye ederim yani içiniz gönlünüz açılacak. Sokarno Caddesi 673. sokakta. Sokarno Caddesi 673. sokak. Sevgi Sanat Galerisi. Sevgi Sanat Galerisi. Valla gidin bütün Ankara’lılara da, Ankara değil İstanbul’dan da gelsin, geçsinler. Yani değer yani. Ona Süleyman Karakul’un. Söylüyorum yani kaybettiğimiz bir dünya Türk çiftçisi. Kadını ile erkeği ile. Onun çalışkanlığı vs. Onun Türk karakterine, ondan sonra Türkiye’nin erdemlerine, faziletlerine katkıları. Aslında çiftçinin erdemleri var o sergide. Erdemlerin renklerini bulmuş. Ondan sonra desenlerini bulmuş Süleyman Karakul. Tebrik ediyorum. Gerçekten büyük bir ressamız. Herkese öneriyorum o sergi gezmelerini. İşte burada da o sergiden bazı 32 tane tablo var. Bazı resimleri de burada gösteriyorsunuz. Çok teşekkür ediyorum sizlere. Süleyman Karakul’a da tabii biz de teşekkür ediyoruz. Ulusal Kanal ailesi olarak her kampanyamızda mutlaka tablosu ile, emeği ile. Ulusal Kanal’ın 25 yıllık yaşaması için her kampanyamıza katkısını sunuştur. Ama burada onu konuşmaktan sonra onun ustalığını. Böyle bir devrimci yanı da var. Sanatçı bu işte. Türkiye’nin yaşadığı sürecin içinde olmak. Yani bu Türkiye’nin yaşadığı sürecin içinde bir tavrı ortaya koyuyor. Diyor ki şu erdemleri kaybetmeyelim. Şu faziletleri, şu duyguları, o eli belindeki kadını kaybetmeyelim. Örneğin. Yani o otorite, kendine güvenen, o kadını kaybetmeyelim. Diyor mesela. Bize verdiği mesaj bunlar. Evet. Evet bu programda aydınlı konuştuk. Vallahi güzel oldu her şey. Alttan’ın kitabında sizden. Benim Aydın ve Kültür diye bir kitabım var. Orada aydın tanımı var. Ve yanlış tanımların eleştirisi var. Yani entelektüel aslında. Yani Batı’da dillerindeki entelektüel. Ama artık aydın demişiz biz ona. Ama Azeriler daha iyi. Türkçenin ziyalı diyorlar onlar. Entelektüeli daha iyi karşılıyor. Aydın deyince pozitif şeyler aklımıza geliyor. Halbuki hakim şeylerin, gelici sınıfların da aydınları var. Onu görmemiz lazım. Yani Trump’un da aydınları var. Amerikan emperyizminin de aydınları var. Alman emperyizminin de aydınları var. Alman işçi sınıfının da aydınları var. İşte Karl Marx’lar, Engelsler. Bugün yaşayan Alman aydınları da var. Müzik olarak da işte buraya İran devrim gününden geldik. Ondan sonra İran devriminin yıl dönümü. İran Milli Marşı’nı çalalım. Güzel, müzik olarak çok güzel bir marş. Bugünkü toplantıda da çalındı. Demek ki kitabımız Doğu Perinçe’in Aydın ve Kültür Kitabı. Ondan sonra o Aydın ve Kültür Kitabı’nın kapağını da bizim gelinimiz Ece Perinçek yaptı. O da çok güzel bir şeydir. Kapak kırılıyor. Genişletilmiş bir basın galiba değil mi? Evet, genişletilmiş bir basın. Burada aydın tarifi var, kültür tarifi var. Aydın’ın tarihsel rolleri var falan. Tavsiye ediyorum. İkincisi, gelin İran Milli Marşı’nı dinleyelim. Çünkü bu direnen bir İran var. Direnen bir İslam Cumhuriyeti var orada ve direnen bir İran Milleti var. Onlara buradan selam olsun. Teşekkürler. Çıkış yolunun sonuna geldik. Çıkış yolunu 47. yılını kutlayan İran İslam Devrimi’nin Milli Marşı’yla yapıyoruz. İran Milli Marşı İran Milli Marşı

Paylaş