Çıkış Yolu • 04.02.2026

Çıkış Yolu • 04.02.2026

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, izlediğiniz için teşekkür ederim. Ankara stüdyolarından sizleri selamlıyoruz. Bu hafta, her hafta olduğu gibi Çıkış Yolu programında Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Bugün, Ulusal Kanal Genel Yayın Yönetmeni Nadir Temeloğlu ile birlikte gündemdeki soruları soracağız.

Sayın Başkan, hoş geldiniz.

— Merhabalar, hoş bulduk. Nadir Bey, siz de hoş geldiniz.
— Merhabalar.

Evet, Sayın Başkanım; gündem başlıkları yoğun, içeride ve dışarıda çok önemli gelişmeler var. Dilerseniz hemen başlayalım. Dünyanın konuştuğu Epstein belgeleriyle başlayalım. Amerikan Adalet Bakanlığı, 3 milyonu aşkın sayfadan oluşan bu belgeleri erişime açtı. İçinde 2 bin video, 181 görsel var. Bu, aslında büyük bir sapkınlığın, tam bir çürümüşlüğün fotoğrafı. Siz bu belgeleri nasıl değerlendirirsiniz?

Tabii, bizi Vatan Partisi olarak dedikodu veya çeşitli özel faaliyetler ilgilendirmiyor. Ancak belgelerin içerisinde dünya siyasetiyle ilgili önemli konular var. En önemlisi şu: Bu sistemin çürümüşlüğü ortalığa saçılıyor. Mevcut emperyalist-kapitalist sistem öyle bir yere geldi ki kadını erkek, erkeği kadın yapıyor; bütün insan ilişkilerini insanlıktan çıkarıyor. Bu belgeler, sistemin çöküşünü ve insanlığı nasıl yozlaştırdığını ortaya koyması bakımından uyandırıcıdır. Bizi ilgilendiren budur. Avrupa emperyalizmi de Amerika emperyalizmi de çöküş hâlinde.

Bu belgelerde Türkiye ile ilgili de dikkat çekici noktalar var. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın adı yüzlerce kez geçiyor. En önemli vurgulardan biri; “Erdoğan, Türk ordusundan İsrail yanlılarını temizledi” deniliyor. Ayrıca Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin istediği yöne aykırı hareketlerde bulunulduğu söyleniyor. Bu belgeler Türkiye açısından ne anlatıyor?

Ben de tam buna değinecektim. Türkiye’deki “Erdoğan düşmanlığına” kilitlenip kalan bazı insanlarımız var; bunlar, o çevreleri uyandırmak bakımından önemli bilgiler. Mevcut Tayyip Erdoğan yönetimi, Vatan Partisi’nin saptadığı gibi 2014-2015’ten sonra FETÖ ile arasındaki bağları kopardı ve üzerine yürümeye başladı. Emperyalizm de buna karşı 15-16 Temmuz darbesini sahneye koydu. Türk ordusu konusundaki güvensizlikleri ortadan kaldıran bir yönü de var bu belgelerin; Türk ordusu içindeki İsrail yanlısı komutanların temizlendiği ifade ediliyor. Bu, Türkiye için ferahlık veren bir durumdur. 15-16 Temmuz’dan sonra 24 subay ve 200’e yakın generalin Türk Silahlı Kuvvetleri’nden temizlendiğini zaten biliyorduk. Şimdi bu gerçek, Amerikan iç yazışmalarında da teyit edilmiş oldu.

Bizi özel hayata dair konular ilgilendirmiyor ama yurt dışına kaçırılan, yabancı bankalara yığılan Türk zenginlikleri veya yöneticilerimizin Türkiye’ye sadakati zedeleyen gizli faaliyetleri varsa bunlar elbette siyasi açıdan ilgilendirir. Epstein’in ismi İsrail ile bağlantılı olarak anılıyor. Soyadı olan “Stein” Almancada “taş” demektir ve genellikle Musevi-Yahudi kökenine işaret eder. Einstein’dan Bernstein’a kadar bu soyadı taşıyanların birçoğu Yahudi kökenlidir. Belgelerde 15 Temmuz FETÖ darbe girişiminin başarısız olmasından duyulan rahatsızlık ve Türkiye’de yükselen milliyetçiliğe dair tespitler var; bunlar tıpkı Rand Corporation raporundaki iddialarla benzerlik gösteriyor.

Peki Sayın Perinçek, bu belgeler neden şimdi yayınlandı? Trump’ın adı çok geçiyor ve İran’a veya Grönland’a yönelik müdahaleci bir tavır zorlandığı yorumları yapılıyor. Bu, Amerika’nın iç siyasetiyle mi ilgili?

Trump’ın adı geçiyor ve belgeler oldukça kalabalık. Belgelerin Trump’ı İran’a karşı savaşa veya Grönland’a karşı müdahaleci bir tavra zorladığına dair yorumlar var. Trump’ın bazı kirli çamaşırlarının da belgelerde olduğu anlaşılıyor. Öte yandan, Batı’nın bütün liderlerinin bu çürüme içinde olduğu görülüyor ancak Putin, Xi Jinping veya Hamaney gibi isimler yok. Çünkü onlar bu çürümüş sistemin içinde değiller. Batı sistemi çürümüş olduğu için çürüyenler sistemin tepesine çıkıyor. Balık baştan kokuyor.

İran konusuna geçelim. Bir savaşın eşiğine gelindi ancak Cuma günü İstanbul’da bir müzakere masası kurulacağı konuşuluyor. İran Cumhurbaşkanı, haklarını ulusal çerçevede savunacak bir müzakere için talimat verdiğini açıkladı. Savaş erteleniyor mu, yoksa müzakereden sonuç çıkar mı?

Savaşın olup olmayacağına dair kesin bir değerlendirme yapamam ancak biz Vatan Partisi olarak, Türkiye’nin İran’ın yanında, o siperde olması gerektiğini savunuyoruz. İran’ın direnmesi ve Amerikan-İsrail saldırganlığının püskürtülmesi doğrudan Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliğiyle ilgilidir. Doğumuzda güçlü, bağımsız bir İran olması bizim için bir güvencedir. Türkiye, İran ve Mısır, Batı Asya coğrafyasının en güçlü ülkeleridir; İran dostluğu bizim için çok kıymetlidir.

Ancak bir noktaya dikkat çekmek istiyorum: Kürecik ve İncirlik gibi Amerikan üslerinin İran’a yönelik bir saldırıda kullanılması Türkiye için büyük bir utanç olur. Cumhurbaşkanlığı hükümetine çağrımız; bu üsler derhal Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tam kontrolüne alınmalı ve oradaki Amerikan personeli 10 gün içinde gönderilmelidir. Vatan Partisi, bu üslerin İran’a karşı kullanılmasını vatana ihanet olarak görür.

Yönetim çevrelerimizde maalesef İran’ın direnişinden bile endişe duyan, “İran direnirse rejimi güçlenir” diyen mezhepçi veya Amerikancı bir yobaz bakış açısı var. Bu, Türk vatanseverinin gerekçesi değil, Amerikan yandaşlığının gerekçesidir. Türkiye’nin Amerika’ya tek bir tavrı olmalı: “İran’a yapılacak bir saldırı, bize yapılmış bir saldırıdır.”

Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Hakan Fidan, askeri müdahaleye karşı olduklarını açıkladılar. Bu açıklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu açıklamalar güzel ve sevindirici. Zaten aksi bir durum, Türkiye’nin “İsrail karşıtı” söylemiyle de çelişirdi. Ayrıca ekonomimiz açısından da bir savaş büyük problemler doğurur. Biz sadece saldırıya değil, İran’a yönelik tüm ambargolara ve yaptırımlara karşıyız. Komşumuzla ticaret yapma özgürlüğümüz vardır; enerji alıp ürün satmamıza kimse karışamaz. Türkiye’nin bu tavrı netleştirmesi günün görevidir. İran’a yönelik ambargoya karşı Türkiye’nin çok kararlı, net ve hızlı bir tavır alması Vatan Partisi’nin siyasetidir ve biz bunu hükümetten talep ediyoruz. Sayın Pence, şimdi bazı mezhepçi tavırlara değindiniz. Ancak bir de solculuk ve ilericilik adına Suriye ve İran gibi ülkelere yönelik atılan adımlar var. Örneğin, Ahmet Şam’a “şeriatçı” diyorlar, yine İran’daki yönetime “molla rejimi” diyorlar. Örneğin TKP bir açıklama yaparak, “Baş düşman Amerika; her şeyi örtemeyiz. İşte İran rejimi, molla rejimiyle biz yan yana gelmeyiz” gibi ifadeler kullanıyor. Bu mezhepçiliğin yanındaki bu bakış açısına ne diyorsunuz?

Yani bahsettiğiniz TKP ve benzeri yapılar; komünist adını bir rozet gibi kullanan, ne Marx’la, ne Lenin’le ne de Mao’yla en ufak ilgisi olmayan, adeta Disneyland sosyalistleri bunlar. Türkiye’de değiller, Disneyland’talar; 21. yüzyılda değil, 19. yüzyılda yaşıyorlar. Hatta şimdi daha da eskiye, senyörlere, krallara ve kiliseye karşı mücadele dönemine taşındılar. Bunların düşmanları şeriatçılık, İran veya Suriye. Ancak asıl mesele şu: Düşmanları şeriatçılık değil; Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edenler. Bunlar Amerikan emperyalizminin kucağında.

Sizin bahsettiğiniz TKP, doğrudan doğruya Amerika’nın kucağında. Çünkü bugün bölgemizde iki önemli güç var: Elinde silahla Amerika ve İsrail’e karşı çarpışanlardan biri Suriye hükümetidir. Suriye hükümeti şeriatçı, şucu veya bucu denilse de Amerikan emperyalizmine karşı savaşıyor. Bu bir gerçektir ve çok büyük bir iş yapıyor; PKK’yı bölgeden temizliyor. Amerika’nın ve İsrail’in enstrümanlarını, aletlerini silahla bölgeden temizliyor. Bu Türkiye için de çok büyük bir ferahlık getiriyor ve Türkiye’nin Amerika’dan bağımsızlaşması, egemenliği yönündeki fırsatları değerlendirmesi için çok elverişli bir ortam yaratıyor. İran’ın direnmesi de Türkiye için çok önemli.

Bu yapılar Türkiye’de değil. Yürekleri Türkiye ile çarpmıyor. Disneyland’ta, bir masal ülkesindeler ve savundukları fikirler de tamamen masalsı. Materyalist değiller, tarihsel materyalist değiller. Türk milletinin önündeki sorunlarda mevzilenmiyorlar; tam tersine düşman tarafta mevzileniyorlar. Bugün Ahmet Şam’a karşı tavır almak veya “molla rejimi” diyerek İran’a karşı cephe almak, sosyalistlikle bağdaşmaz. Bu, emperyalist uşağı bir tavırdır. Çok açık söyleyeyim; bugün Ahmet Şam karşıtı veya İran düşmanı bir tavır, bugünkü dünya cepheleşmesinde emperyalist bir uşaklıktır. Venezuela’ya, Filistinliye, Çinliye, Rusya’ya ya da Amerikan Komünist Partisi’ne sorun; hepsi buna “emperyalist uşaklığı” diyecektir.

Benim arkadaşım Amerikan Komünist Partisi’nin genel sekreteri, onlar da bu tavra “emperyalist uşaklığı” diyor. Dünyadaki diğer komünist partilerin; Çin’in, Japonya’nın, Küba’nın bakışı da budur. Bu TKP’nin Ahmet Şam ve İran düşmanlığı üzerine cephe kurması, Amerika’nın kucağında olmaktır. Bunun şeriatçılıkla, feodalizmle kavgayla ilgisi yoktur. Lenin ne demişti? “Afgan kralı İngilizlere karşı mücadele ediyor, o bizimle beraber; İngiliz işçi sınıfı ise kendi burjuvazisini destekliyor.” İşte devrimci tavır budur. Bunlar ise emperyalizmin kucağında şarkılar söyleyen rozet meraklılarıdır.

Bunlar güya kapitalizme karşı ama kapitalizm onlara karşı değil. Türkiye’deki sermayedarlar bu TKP’ye karşı değil. Biz o TKP’nin içinden geliyoruz, ben o hareketin lideriyim. Bizim dönemimizde 1945, 1930 tevkifatları konuşulurdu. Bu şimdiki partilerin ise aralarında konuşacak bir tevkifat, gözaltı hikayesi yok. Çünkü kapitalizm onları okşuyor; onları 15-16 Temmuz’da FETÖ ve Amerika ile beraber hareket ederken gördük. Şimdi ise Türkiye’nin karşısında, Tayyip Erdoğan Amerika’ya karşı çıktığında en çok ona karşılar. Bunlar tarihin dışındalar, Disneyland’talar.

Ahmet Şam konusunda size yönelik eleştirileri de açalım. Bir yıl önce Ahmet Şam “Amerika ile İsrail’le hareket ediyor” diye eleştiriliyordu, şimdi ise onu eleştirenlere sert tepki gösteriyorsunuz. Tarihsel materyalizmde her kuvvet, bulunduğu konumda değerlendirilir. Stalin, 1930’ların sonunda İngiltere ve Fransa onu Hitler’e karşı kışkırtmaya çalışınca, Hitler’le saldırmazlık paktı yaptı. Neden? Zaman kazanmak ve Hitler’i yenmek için. Atatürk de 1921’de Fransa ile Ankara Anlaşması yaptı. Mevziler, kuvvetler değişir; somut durumun somut tahlilini yapmak gerekir. Dün, hükümetimizin de olumsuz rolüyle Şam Amerika ve İsrail ile hareket ediyordu; ama bugün aynı Ahmet Şam, İsrail ve Amerika’nın planını bozuyor. Biz Amerika ve İsrail’in tutumuna bakarız. Bugün dünya devrimi için baş düşman Amerika ve İsrail’dir.

Venezuela konusuna gelirsek; bunlar sırtında yumurta küfesi olmayan, sorumluluk taşımayanların tavrıdır. Savaşta üç taktik vardır: Hücum, savunma ve geri çekilme. Bunlarda hücumdan başka taktik yok çünkü savaşmıyorlar, bedel ödemiyorlar. Venezuela hükümeti, ülkesinin yıkılmaması için Amerika ile belli uzlaşmalar yapıyorsa bu bir savunma taktiğidir. Atatürk Sakarya’nın doğusuna çekilmeseydi zafer kazanılabilir miydi? Venezuela hükümeti devrimcidir ve ülkesinin ayakta kalması için sorumlulukla hareket etmektedir. İran da aynı şekildedir. Oradaki devlet aklına buradan ukala tavırlarla öğüt vermek şımarıklıktır. İran, Perslerden beri dünyanın en büyük devlet geleneğine sahip ülkelerinden biridir.

Suriye’deki gelişmelere gelince; Amerika ve İsrail bölgeden temizleniyor. PKK ve IŞİD, birbirini destekleyen terör örgütleridir. Amerika, Suriye ordusunun bölgeye girmesinden rahatsızdır çünkü gücü yetmemektedir. Suriye, Türkiye, İran, Filistin ve diğer Arap ülkeleriyle aynı anda karşı karşıya gelmek, Amerika’nın politikalarına uymuyor. Amerika’nın neden ses çıkarmadığına gelince; aslında ses çıkarmamak değil, bundan rahatsız olduğu açık. Ancak Amerika, müdahale edemeyeceği bir zemin ve fırsat olduğunu tespit etti. Bu çok önemli. Suriye de deli değil; o da Amerika’nın ve İsrail’in müdahale edemeyeceği durumları çok iyi analiz etti. Türkiye de bu süreci destekliyor.

İran’ın tavrı da oldukça önemli. İran’da Şii olduğu söylenen bir yönetim var; Suriye’de ise Sünni, hatta aşırı Sünni bir yönetim mevcut. Ancak İran, Suriye’yi destekliyor. Çünkü İran’ın bakış açısı Şii-Sünni cepheleşmesine göre değil; düşmanı olan Amerikan emperyalizmini ve İsrail kuvvetlerini Suriye’den temizlemek üzerine kurulu. Bu, İran için büyük bir stratejik destek. “Feodal”, “şeriatçı” veya “Şii yobazı” denilerek hedef alınan bu iki ülke, birbirlerine karşı Şii-Sünni düşmanlığı yapmıyorlar. Amerika ve İsrail’e karşı tavır alıyorlar. Suriye’deki bu durum, Türkiye’de yürüyen bütünleşme sürecini bir süreliğine yavaşlatıp kritik bir noktaya sokmuştu, ancak aslında o mesele Suriye’de çözülmüş oldu. Süreçteki duraksamanın sebebi Suriye değildi; şimdi ise önü açıldı.

PKK; hem Suriye’de hem de İran’da çok ağır darbeler aldı. PKK içinde iki farklı kuvvet var: Bir tarafta devletle ve toplumla bütünleşmeyi savunan Abdullah Öcalan çizgisi; diğer tarafta ise Türkiye tarafında olduğu için Öcalan’ı suçlayan, Amerika ve İsrail yandaşlığı yapan kesim var. Bu ayrım başından beri mevcuttu. Rahmetli Sırrı Süreyya Önder beni ziyaret ettiğinde bu isimleri vermişti ve verdiği isimler hakikaten o rollerde doğru çıktı. Abdullah Öcalan tarihsel süreci doğru okuyor ve doğru konumlanıyor; Devlet Bahçeli de bunu görüyor.

Bugün hem DEM Parti hem de örgüt, Abdullah Öcalan’ın iradesine saygı duyma çağrısında bulundu. Çünkü geçtiğimiz haftalarda Kandil’den ve DEM Parti’den “Rojava” gibi söylemlerle savaşı körükleyen açıklamalar gelmişti.

Vatan Partisi olarak bu süreci hızlandırmak için bir af önerimiz ve hazırladığımız bir kanun taslağı var. Ancak şu an bu süreci devam ettirecek somut bir programı olan başka bir parti yok ya da önerileri yok. Çünkü süreci doğru okuyamadılar; hatta İYİ Parti ve Zafer Partisi gibi partiler, Abdullah Öcalan’ın bile gerisindeler. Hükümet dahi “terörsüz Türkiye” diyerek taktiksel bir hedef koyuyor, oysa stratejik bir hedef olan “bütünleşen Türkiye” hedefinden uzaklar. Meselenin köklü çözümü, Türkiye’de yaşayan bütün vatandaşlarımızın Türk milleti çatısı altında, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin egemenliği ve bağımsızlığında bütünleşmesidir.

Dışişleri Bakanımız Hakan Fidan, Suriye’deki PKK kuvvetlerine “illegallikten vazgeçin, legaliteye geçin” çağrısında bulundu. Ancak bölücülüğün legalitesi de illegalitesi de aynı derecede tehlikelidir. Vatan Partisi olarak, etnik veya mezhepsel temelde siyasi parti kurulmasına anayasa gereği karşıyız. DEM Parti ve benzeri etnik temelli partiler kapatılmalıdır.

DEM Parti içerisinde Abdullah Öcalan ile hareket eden, devlet ve milletle birleşmek isteyen bir akım var ve bu, Kürt halkımızın ezici çoğunluğunu oluşturuyor. Türkiye’de yaşayan Kürt vatandaşlarımızın bölünme veya ayrı bir devlet talebi yoktur. Hepimiz Türk milletiyiz; Türk de biziz, Kürt de biziz. Devlet Bahçeli’nin bu konudaki sağlam tavrı, bizleri de ferahlatıyor.

Devlet Bahçeli’nin “Anadolu huzura, Öcalan umuda, Ahmetler makama, Demirtaş yuvasına dönünceye kadar kararımız nettir” cümlesi eğilim olarak olumludur ancak köklü çözüm bir af kanunudur. PKK yöneticileri ve üyeleri, devletle ve milletle bütünleşme iradesini ortaya koyarak silahları bırakmalıdır. Türkiye’de bu bütünleşme süreci için çok uygun koşullar oluşmuştur.

AK Parti’nin komisyona sunduğu denetimli serbestlik önerisi ise oldukça belirsiz. Bir af kanunu mu hazırlıyorlar, yoksa sadece tutuksuz yargılama türü bir uygulama mı getiriyorlar belli değil. Devlet adamlığı sorumluluğuyla, korkakça değil, cesur ve net bir af düzenlemesi yapılmalıdır.

Son olarak; Öcalan’ın “petrolden pay istiyor” gibi haberler tamamen yalandır. Bu haberler süreci bozmak isteyen çevrelerin medyaya tutuşturduğu spekülasyonlardır. Gazetecilerin, önlerine gelen her kağıdı yayınlamak yerine, 25-27 Şubat deklarasyonunu okuyup doğruyu araştırmaları gerekir. Anayasa tartışmalarına gelince; “Türk” tanımı hukuki ve tarihsel bir tanımdır, asla değiştirilmemelidir. Bu ta o günden beri, yani 1876 Anayasası’ndan beri şöyle veya böyle olan bir tanımdır. Cumhuriyetle birlikte o tanım şu hale geldi: “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile vatandaşlık bağı olanlar Türktür.” Bu, hukuki bir tanımdır. Yani “kanı; şurası, r1a grubu, r1b grubu olanlar Türktür” diye bir tanım yapmıyor. Kan bağına dayanan bir tanım değil; çok basit ve nesnel bir ölçüte göre yapıyor. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı mısın? O zaman Türksün. Fransa Cumhuriyeti vatandaşı Fransızdır, Federal Almanya Cumhuriyeti vatandaşı Almandır. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı da Türktür. Bu kadar basit.

Biz Vatan Partisi olarak Atatürk’ün 1930’lardaki tanımını her zaman canlı tutuyoruz: “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” Bence Türk milletinin en güzel tanımı budur. “Medeni Bilgiler” ve “Vatandaşlık Bilgisi” kitabında, bizzat Atatürk’ün el yazısıyla da yer aldı. Bu tanımda üç unsur var: Birincisi “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran”. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmak demek, devrim yapmak demektir. Millet tanımının devrimci özünü ortaya koyuyor; çünkü dünyada milletler devrimlerle oluşmuştur.

Tanımın ikinci unsuru “Türkiye halkı”dır. “Türk halkı” demiyor, coğrafyayla tanımlıyor. Üçüncü unsur ise bu milletin adıdır. İsimsiz, meçhul bir millet olmaz. Bu milletin adı Türk milletidir. Abdullah Öcalan da vaktiyle “Ağabey millettir, bizim milletimizin adı Türk milleti olacak tabii” diyordu. Dolayısıyla anayasanın vatandaşlıkla ilgili bölümüne “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir; Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türktür” denilerek bu tarihi tanım konulabilir. Bu, aynı zamanda devrimle millet olduğumuzu, milli beraberliğimizi güçlendireceğimizi ifade eder. Bunun içinde ekonomik eşitliği sağlayan, hor görmeleri ve eşitsizlikleri temizleyen bir içerik vardır.

“Türk de biziz, Kürt de biziz” sözünün önemi şudur: Hep “Kürtler kardeşimizdir” diyoruz, o zaman öteki oluyorlar. Biz diyoruz ki: “Hayır, Kürtler kardeşimiz değil, biz biziz.” Kürt de biziz, Türk de biziz; hepimizin ortak adı Türk milletidir. DEM Parti ise “1923 itibarıyla Kürtler hukuk dışına itildi” diyerek bir itiraz getiriyor. Biz ise “Kürtler hukukun içine girmeli, niye hukuk dışına itilsin?” diyoruz. Ancak anayasaya Kürtleri ayrı bir etnik grup olarak sokup arkasından “özerklik verin, bölgemizdeki petroller bizim olsun, Kürtçe resmi dil olsun” gibi taleplerle ayrı devlet kurmaya giden niyetler var. Bu iddiaların hiçbir tarihsel zemini yoktur. DEM Parti yöneticileri, kendi tabanlarını ayakta tutmak için halkın umutlarını kışkırtan, çıkarlarını gözeten insanlardır. Türkiye’nin ekmeğini yiyip meclis koltuklarını işgal ederek Türkiye’ye düşmanlık yaptıkları için DEM Parti kapatılmalıdır. Ben burada kişisel görüşümü değil, Anayasa’yı ve Siyasi Partiler Kanunu’nu savunuyorum.

***

(Reklam arasından sonra)

“Yeni Herkül” başlığıyla yayımlanan açıklamalara gelince; burada da bir Yunancılık özentisi var. Bizim kendi destanlarımız, kahramanlarımız (Manas, Salur Kazan, Battal Gazi) varken neden Yunan destan kahramanları seçiliyor? Bu ekip, geçmişteki hatalarından ders çıkardıklarını ve devletle bütünleşmek istediklerini dile getiriyor.

FETÖ ezilmiş ve devlet içinden temizlenmiştir. Ancak örgütün içerisindeki uyanışlarda iki eğilim var. Birincisi, “Ben masumum, bana haksızlık yapıldı” diyen bireysel çözümler arayanlar. İkincisi ve asıl önemli olan ise “Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve Türk milleti ile bütünleşmek istiyoruz” diyenlerdir. Ben, o 600 bin kişinin hepsini kucaklayarak onlara çağrıda bulunuyorum: Fethullahçı Terör Örgütü, Amerikan emperyalizmine piyonluk yapan, İsrail’e hizmet eden bir Gladyo örgütüdür. Bunu saptamaları lazım. “Evet, biz bu örgütün aleti olduk ama bu vatana ve millete ihanet eden bir yapıdır, biz bu örgütü mahkum ediyoruz” demeleri gerekir.

Hz. Muhammed’in, amcası Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi’yi Müslüman olduğunda bağrına basması gibi, biz de Türkiye olarak devletimizle bütünleşme kararı alan insanlarımızı bağrımıza basmaya hazırız. 600 bin insanı çöpe atamayız. Vatan Partisi olarak görevimiz; tüm vatandaşlarımızın vatansever, devletine bağlı yurttaşlar olarak tarihi görevlerini yapmalarını sağlamaktır. Devrim, insanın ve toplumun değişmesidir. Dolayısıyla FETÖ’nün yönetimine girmiş, ona hizmet etmiş insanların da değişme, vatansever olma ve Türk milletiyle kaynaşma hakları vardır. Bizim onları bu şekilde teşvik etmemiz gerekir. Ve bu konuda da böyle kindar olmamak gerekir. Burada çözüm dediğim gibi bireysel; “Ben masumum” diyorlarsa, tamam, bunu söylesinler. O herkesin hakkı. “Ben yeniden yargılanayım” diyorlarsa, o da onların hakkı. Ama köklü çözüm şu: Bu Fethullah Terör Örgütü; Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in güdümünde olan, Türkiye’ye düşman bir yapıdır. 15-16 Temmuz’da da bu düşmanlığını göstermiştir. Bu bir Gladio örgütüdür ve biz bunu mahkûm ediyoruz. Geçmişte onun bir aleti olmakla yaptığımız hataları da cesur bir şekilde saptıyoruz. Bu cesur eğilimi, bu insani ve erdemli tavrı o vatandaşlarımızdan bekliyoruz.

Bize gelince; resmi açıklamalarda 600 bin kişi olarak ifade edilen, şu veya bu şekilde Fethullah Terör Örgütü’ne bulaşmış insanlarımızı çöpe atmayacağız. Çöpe atmayı yanlış buluyoruz. Onların da bizler gibi vatanımızın bütünlüğü, Cumhuriyetimizin güçlenmesi ve Türk milletinin refahı içerisinde omuz omuza, aydınlık geleceğe ilerlemesinde görev sahibi olmalarını bekliyoruz. Şu an beni dinliyorlar, bunu da bilsinler.

FETÖ konusunda en başından beri tavrınız çok netti. Vatan Partisi, 1970’lerden beri bu örgütün kimliğini ortaya koyan ve onunla mücadele eden partidir. Şimdi bu mücadelenin zaferinden sonra o insanlarımızı kazanmak, milletimizin ve devletimizin geleceği için onların emeklerini seferber etmek gibi bir sorumluluk taşıyoruz.

***

İran’da sıcak gelişmeler var. Ulusal Kanal İran temsilcisi Gürkan Demir, direkt sözü sana bırakayım. Neler oluyor? Bir yandan müzakere masası konuşulurken çatışma haberleri düştü. Hürmüz Boğazı’nda bir gemiye yönelik taarruz ve bir İHA’nın düşürülmesiyle ilgili iddialar var. Sende bilgiler neler?

(Gürkan Demir’in aktardığı bilgiler teknik aksaklık nedeniyle kesilir.)

Evet, bir teknik sorun yaşadık, izleyicilerimiz Gürkan’ı duyamadı. Tekrar bağlanacağız. Bir kere şunu söyleyeyim; dedikodulara, düşmanın kara propagandalarına aldanmayacağız. Stratejik bakacağız ve halkımızı doğru, güvenilir bilgilerle aydınlatacağız. Zaten Ulusal Kanal bunun için var ve Türkiye’nin en çok izlenen kanalı olma görevini yerine getiriyor. Son üç ayda 604 milyon izlenmeyle ikinci kanaldan birinciliğe çıktınız, tebrik ediyorum. Bu, halkın gerçekleri aramaya başladığını gösteriyor.

Ulusal Kanal sadece doğru haber yapmıyor; aynı zamanda emperyalizme ve gericiliğe karşı bir tavır koyuyor. Türkiye’nin üretim devriminin, bağımsızlık ve egemenlik mücadelesinin kanalıdır. Türk milleti, içinde bulunduğumuz kriz döneminde artık bu sistemi istemediğini, ekonomik rejimin değişmesi gerektiğini görmeye başladı. Ulusal Kanal’ın 600 milyon izlenmesine karşılık rakiplerin 100 milyonun altında kalması, halkın nereye yöneldiğini gösteriyor. Dünya tarihinde devrimci bir partinin yayın organlarının açık ara birinci olduğu başka bir örnek yoktur.

***

Gürkan Demir tekrar hattımızda, Tahran’daki son durumu aktaracak.

(Gürkan Demir’in detaylı aktarımı: İngiltere merkezli bir kuruluşun İran’ın bir gemiye taciz ettiği iddiasını ortaya attığı, ancak İranlı yetkililerin bir geminin karasularına izinsiz girdiği için uyarıldığını ve olayın güvenlik çatışması olmadığını açıkladığı belirtilir. Ayrıca Dışişleri Bakanı Abbas Erakçı’nın bölgesel işbirliği üzerine yaptığı görüşmeler aktarılır.)

Teşekkürler Gürkan. Tahran’daki itibarını, oradaki saygınlığını bizzat gördüm. Büyük iş yapıyorsun. Pratik içerisinde kendini çok geliştiriyorsun, Farsçayı öğreniyorsun, bilgin ve birikiminle örnek bir arkadaşsın. Seni yürekten kutluyorum. Sen artık sadece bizim değil, Türkiye’nin bütün medyasının Tahran temsilcisi oldun. Bizim bencilliğimiz yok; doğru bilginin diğer kanallarda da yayılması sorumluluğumuzdur.

Sizin bu izlenme başarınızda Gürkan Demir’in de katkısı çok büyük. Savaş dönemlerinde, psikolojik savaşın yoğun olduğu anlarda gerçekliğin adresi olarak Ulusal Kanal’a büyük bir yönelim oluyor. Aboneliklerde de birinci olacağımıza inanıyorum; izleyicilerimize YouTube üzerinden abone olmaları çağrısını yineliyoruz.

***

Cemil Meriç konusuna gelirsek; Teori dergisi bu ay Cemil Meriç’i inceledi. Ben Cemil Meriç’i Türkiye’nin 200 yıllık fikir hayatına katkı sunmuş biri olarak görmüyorum. Onun nezdinde bilimsel bir üretim yoktur; döneklik, Atatürk düşmanlığı, devrim düşmanlığı ve sosyalistlere karşı katliam çağrıları vardır. Cemil Meriç’i muhafazakâr diye nitelemek de yanlıştır; o bir devrim düşmanıdır. Said Nursi hayranlığı ve onunla kurduğu ideolojik bağ, karşı devrimci kimliğini belirler.

Kemalist devrimcilerin, Atatürk’e “soysuz” diyen, halkçılığa “ırzına geçmek” diyen bir isme hayranlık beslemesi kabul edilemez. Kendi partimiz içinde dahi bu etkiye kapılan arkadaşlarımız oldu. Bizim muhafazakârlık anlayışımız, Peyami Safa veya Ali Fuat Başgil çizgisiyle sınırlıdır; ancak Cemil Meriç’in temsil ettiği şey, doğrudan doğruya karşı devrimci, yobaz ve Atatürk düşmanı bir konumdur. Teori dergisi, bu gerçeği çok güzel inceliyor. Birincisi Atakan Hatipoğlu profesör arkadaşımızın yazısı. Diğeri Hakan Ganimgil’in yazısı… Ben de bir taraf olma ihtiyacı hissettim. Benimki bilgiyi veren, aydınlatan bir yazı olmaktan ziyade bir tavır koyan bir yazıydı. Kardeşim, arkadaşım Soner Yalçın’ın Cemil Meriç’i öven ve “soluğunu anlamadılar” dediği son kitabındaki bir yazıyı Teori Dergisi almış, yayımlamış. Soner Yalçın inatçı bir insan değildir; gerçekleri gördüğü zaman kabul eden, bilimsel bakan bir arkadaşımızdır. Teorik tartışmayı Odatv’ye taşımışlar, buna sevindim ve Odatv’yi tebrik ediyorum. Soner Yalçın’ı da en başta tebrik ediyorum; çünkü kendi tavrına çok karşı olan bir dergide, Teori Dergisi’nde kendi yazısını yansıtmışlar ve tanıtımını yapmışlar. Böyle olmamız lazım. Teori Dergisi’nin bu sayısını bütün izleyicilerimize öneriyorum, hatta bunu yayalım.

Cemil Meriç konusunda gençler okuyor diyorlar, ben buna şaşırıyorum. Atatürk’e “dejenere soysuz” diyen bir adamdan neyi öğreniyorlar? Namık Kemal’e “piç” diyen, sövüp sayan bir edepsizden ne öğrenebilirler? Bir fikir yok, sövüp sayma dışında ciddi bir içerik yok. Cemil Meriç Batı’ya karşı falan değil, Batı’nın bir aletidir. Said-i Nursi hayranı olarak nasıl Batı’ya karşı olunur? Esas karakteri Said-i Nursi hayranlığıdır. Batı emperyalizmi karşısında olmakla bu nasıl beraber olabilir? Türkiye’deki Batı emperyalizminin en önde gelen aletlerinden biridir. Ortaçağla mücadele açısından baktığımızda, hangi Türk aydını Said-i Nursi taraftarlığını hoşgörüyle karşılayabilir?

Atakan Hatipoğlu ve Hakan Ganimgil, Cemil Meriç’e kendi kafalarından bir şey yüklemiyorlar; bütün kitaplarını inceleyerek yazıyorlar. Cemil Meriç’in kendi tavrına baktığımızda; birincisi Türk devrimine düşman, ikincisi Kemalist devrime düşman. Kemalist devrimin halkçılık prensibini “halkın ırzına geçmek” olarak tanımlıyor. Dil devrimini, yani Anadolu’daki Türkçe kavramların tarama sözlükleriyle saptanmasını, Anadolu’nun “doluşu” olarak görüyor. Harf devrimi için “irfanımızı düne bağlayan köprüleri uçurmak” diyor. Latin alfabesiyle yazılan yazıda “kaz”ı herkes kaz diye okur ama Arapça harflerle yazıldığında okuma sorunu çıkar. Atatürk’e “aşağılık soysuz” diyen böyle bir terbiyesiz ve edepsiz, Atatürk’ün önüne gelenin kellesini vurduğunu iddia ediyor. Hâlbuki Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına karşı silaha sarılanları bastırdı; bastırmasa Türkiye diye bir şey olmazdı. Menemen, Şeyh Sait, Seyit Rıza olaylarında Atatürk’ten “tanrı ve şeytan” diye bahsediyor. Solu, “cehenneme inen merdiven” olarak tanımlıyor. Sosyalistlere “vatan haini” diyen bir adama hayran olan sahte sosyalistler var. Bu Cemil Meriç, devrim ve Cumhuriyet düşmanı olan İngiliz işbirlikçisi Said-i Nursi’nin hayranıdır.

Soner Yalçın’ın yazısına baktığımızda, Sinan Cemgil’in ailesiyle olan samimiyetinden bahsediyor. Çocukluk çağında Hatay’da idamla yargılanmış olmasını bir paye gibi sunuyorlar ama beraat etmiş zaten. Neyle yargılanırsa yargılansın, bu durum kimseyi tahta oturtmaz. Devrim düşmanlığından dolayı yargılananların idam edilmesini acı bir olay gibi sunmak marifet değildir. Yobaz akımlar kendilerini “Batı karşıtı” diye satarlar ama onların Batı karşıtlığı Fransız Devrimi’ne, İngiliz Devrimi’ne, Batı devrimciliğine karşıtlıktır, emperyalizme değil.

Türkiye’nin entelektüel tarihinde Cemil Meriç diye bir isim, bir katkı yok. Bana bir cümle söylesinler; neyi icat etmiş, hangi teoriyi getirmiş? Edepsizlikler zaten fikri ve teorisi olmayan insanlarda çıkar. Teori Dergisi’ni kutluyorum; geçen sayı bilimsel sosyalizm ve ütopik sosyalizmi anlattı. Cemil Meriç dosyası da solun içine sokuşturulmaya çalışılan bu devrim düşmanının gerçek kimliğini, kendi açıklamalarıyla ortaya koyduğu için çok değerli.

Şimdi emekçi hareketiyle devam edelim. Türkiye’de madenlerle ilgili benzer gelişmeler yaşanıyor. Zonguldak’ta Türkiye Taşkömürü Kurumu’nda üretim durduruldu. Bu bir grev değil, kurumun üretimi durdurmasıdır. Burada geçmişte de yapılan “sağlığa uygun olmayan galeriler” bahanesiyle özelleştirme psikolojisi işleniyor. Sadece Zonguldak değil, Sivas’ta da 200 madenci işten çıkarıldı. Hükümetin özelleştirme planları komik rakamlardan ibaret. Ülkenin birikimlerini satıp birkaç milyar dolar elde etmek, iflas eden bir ekonomik programın son çırpınışlarıdır. Vatan Partisi olarak 89-90’larda tersanelerde, Sümerbanklarda büyük mücadeleler verdik. Şimdi çok daha büyük mücadeleler olacak.

Soma’da da durum aynı. Türkiye Maden-İş Genel Başkanı Nurettin Akçul, tek çözümün kamulaştırma olduğunu söylüyor. Akçul’u kutluyorum; emekçi hareketinin parlayan, vatan ve emek mücadelesini birleştiren çok değerli bir sendika lideridir. Türkiye’de işçi hareketi sendikasız olmaz. Sarı sendikacılık olsa da, işçi hareketi her zaman sendikaların içinden çıkan önderlerle ve Vatan Partisi gibi siyasi önderlerle yükselmiştir. Ben artık işçi hareketinde bir siyasileşme bekliyorum çünkü ekonomik mücadelelerle sistemin verebileceği bir şey kalmadı. Disk’e bağlı Birleşik Metal-İş gibi sendikalar da artık işçi sınıfına ve vatana bağlı mevzilere girdiler. Türk-İş, Hak-İş ve Disk içerisinde çok önemli gelişmeler var. İşçi sınıfımız bu özelleştirme saldırısını bütün milletin desteğiyle bertaraf edecektir. Artık mülkiyet ve bölüşüm ilişkilerine siyasi mevzilerden müdahale ederek emeklilerimiz, emekçilerimiz, çiftçilerimiz, esnafımız, zanaatkarımız ve en başta işçi sınıfımız bazı kazanımlar elde edebilir. Bunun için siyasi mevzilerde, yani karar alma mekanizmalarında olmak gerekir. Bir şey talep etmek değil, yöneten konumunda olmak esastır.

Bugünkü sistem; Türkiye’nin kaynaklarını sıcak para komisyoncularına, dolar-borsa vurguncularına, büyük bankalara ve faizcilere aktarıyor. Bu dört kesime “dört sülük” diyoruz. Sıcak para komisyoncuları dışarıdan para bulup komisyon alıyorlar. Dolar ve borsa vurguncuları ise hiçbir üretim yapmadan, sadece paranın yer değiştirmesinden veya kağıtların inip çıkmasından oturdukları yerden para kazanıyorlar. Sermayesini altına, dolara, gümüşe veya bakıra yatıranlar yatırım yapmış sayılmazlar; gerçek yatırım, fabrika açıp işçiyi çalıştıran, sanayiye ve tarıma değer katan yatırımdır.

Bu vurguncu kesim, aslında kapitalizmin kendi işleyişi için de bir ayak bağıdır. 1980’de Turgut Özal ile kurulan sistem; sanayicinin, tüccarın ve üretimle ilgili sermaye sahiplerinin kenara itildiği; havadan para kazanan finans kesiminin sistemin tepesine oturduğu bir yapıdır. Şimdi bu çürümüş sistemin sonuna gelindi.

Bu süreçte işçi hareketinden siyasi ataklar bekliyoruz. Biz; çiftçilerle, köylülerle, esnafla, zanaatkarla, sanayici ve tüccarla; yani üretimde yeri ve işlevi olan herkesle birlikte iktidarı istiyoruz. İşçi hareketi, bu üretim devriminin önder sınıfıdır. Vatan Partisi de bu iktidar mücadelesinin merkezinde yer alan öncü partidir.

Türkiye, Atlantik sisteminden kopma sürecinde çok önemli bir aşamaya gelmiştir. 15-16 Temmuz süreciyle başlayan hesaplaşmada, Türk devletinin içindeki NATO, süper NATO ve FETÖ, PKK gibi yapılar temizlenmiştir. Türkiye; Rusya, Çin ve İran ile ittifak kurarak Avrasya’nın öncü mevzilerinde yer almalıdır. Güvenliğimizi ve ekonomimizi ancak bu iş birlikleriyle geliştirebiliriz.

İşçi hareketi artık sadece talep eden veya dilenen değil, “Biz yönetiriz” diyen bir anlayışla tarih sahnesine çıkmaktadır. Önümüzdeki dönemde Vatan Partisi önderliğinde işçi hareketi siyasallaşacak ve Türkiye’yi üreten sınıflarla birlikte yönetecektir.

Programımızın sonunda, “Teori” dergisinin Cemil Meriç’i konu alan Şubat sayısını tavsiye ediyoruz. Bu sayı; döneklik, Atatürk devrimi düşmanlığı ve sosyalizm düşmanlığını farklı kılıklara bürünerek savunan ideolojileri ele alması bakımından oldukça önemlidir. Ayrıca “Emekçi”nin “Maden Ocağı” eseriyle programımıza veda ediyoruz. Tüm izleyicilerimize ve Ulusal Kanal çalışanlarına başarılar diliyoruz.

Paylaş