Çıkış Yolu • 09.10.2019

Çıkış Yolu • 09.10.2019

İzlediğiniz için teşekkür ederim. İyi akşamlar sevgili arkadaşlar, iyi akşamlar sevgili Ulusal Kanal izleyicileri. Türkiye’nin halkçı, devrimci televizyonunda; Ulusal Kanal’da, Çıkış Yolu programında birlikteyiz. Ankara’da Yeni Sahne’de, Menekşe Sokak’tayız. Ankara’nın tam göbeğindeyiz, siyasetin tam merkezindeyiz ve seçimlere iki aydan çok az bir süre kaldı. Bu akşam Çıkış Yolu’nda Vatan Partisi’nin Ankara adaylarını konuk ediyoruz. Bir de Kayseri var, değil mi? Kayseri adayımız ve Denizli adayımız da var. Türkiye’nin adaylarıyla konuşacağız.

Şimdi Radyo ve Televizyon Üst Kurulu ile Yüksek Seçim Kurulu kararları gereğince bir şey söylemem gerekiyor; bunu zaten Ulusal Kanal olarak içtenlikle ifade ediyoruz: Biz bütün partilere eşit, dengeli ve adil davranan bir televizyon kanalıyız. Bütün partilere haber gönderdik, “Gelin, fikirlerinizi açıklayın” dedik. Bunun sonucunda Vatan Partisi Genel Başkanı dahil olmak üzere adayları davetimizi kabul etti. Vatan Partisi’ne, Genel Başkanı’na ve adaylarına buradan teşekkür ediyorum. Sağ olun, var olun.

Vatan Partisi Ankara Milletvekili aday listesi: Birinci bölge İsmail Hakkı Pekin, kendileri burada. Birinci bölge ikinci sırada TRT eski baş spikeri Mehpare Çelik; kendileri burada. Birinci bölge üçüncü sıra Nusret Senem, başka bir işinden dolayı bu akşam aramızda yok. Dördüncü sıra tıp doktoru Hamit Zafer Kars. Beşinci sıra avukat Hasan Fırat Kayaönü. Altıncı sıra sistem analisti Ahmet Sevük. Yedinci sıra yüksek iç mimar Evren Mumcu. Evren Mumcu arkadaşımız, benim büyük ustam Uğur Mumcu’nun yeğeni, çok sevgili dostum, ağabeyim… Babanın ismini unuttum ya, Ceyhan Mumcu’nun kızı. Sevgili arkadaşlar, beni mazur görün, hayatımda yaptığım en zor program. Ben aslında televizyon kameraları karşısında çok rahat bir adamım ama şu an stüdyoda Türk dilinin ve televizyonculuğun en büyük ustalarından Mehpare Çelik oturuyor; ben ise burada sunuculuk yapmaya çalışıyorum. Heyecanımı mazur görün.

Vatan Partisi Ankara Milletvekili birinci bölge adaylarıyla devam ediyorum: Eğitimci arkadaşımız Halime Tosun, resim öğretmeni Funda Çakar, iş güvenliği uzmanı Ali Sami Utku, avukatımız Hasan Dülgeroğlu. Hasan Bey, programdan sonra bir görüşelim mi? Benim davalar falan, ciddi ciddi. Evet, avukat Meltem Türkoğlu, kendisi burada mı bilmiyorum. Sekreter Tülay Toraman, on dördüncü sırada gelir uzmanı Mustafa Suvar, sanatçı adayımız Yalçın Mıkçı, emekli kurmay albay Erkan Yaykır ve felsefe öğretmeni Nazım Yardım.

Şimdi Vatan Partisi Ankara Milletvekili ikinci bölge aday listesini okuyacağım. Bir kere esas duruşa geçip saygıyla öne eğilmek istiyorum. Türkiye’de hukuk adına gösterdiği çabalarla, Anayasa Mahkemesi önünde tek başına başladığı adalet nöbetiyle çok büyük bir mücadeleydi. Tekrar saygıyla eğiliyorum karşısında; Şule Nazlıoğlu Erol’a zaten hak ettiğini verdiniz, sağ olun. İkinci sırada doktor Serhan Bolluk var. Serhan Bolluk ile ilgili bir özellik daha söyleyeyim; adaylığına etki eder mi bilmem ama benim 35 yıllık arkadaşımdır. Onun için hiçbir unvan, meslek ya da tanıtım aracı kullanmayacağım, sadece “gazi” diyeceğim. Sayın Ertan Acır, bize Türk milletinin gazilerine, şehitlerine ve Mehmetçiğine gösterdiği saygıyı gösterme fırsatı verdi. Sağ olsun, hoş geldiniz.

Şimdi Kayseri’den Vatan Partisi Milletvekili adayı, on parmağında on marifet olan Sayın Sema Karaoğlu. Çok genç bir adayımız. Denizli adayımız Vatan Partisi Milletvekili adayı Yadigar Özen. Yadigar da benim örgüt arkadaşım, TGB’den aynı mücadele arkadaşıyız; bütün yürüyüşlerde yumruğumuz havada birlikte yürüyorduk.

Genelkurmay İstihbarat Dairesi eski Başkanı, Korgeneral İsmail Hakkı Pekin… Artık anlatmaya gerek yok, her gün televizyonda. Sayın Pekin’in bir özelliği var: Bilgisi, yeteneği ve anlatımı sayesinde Vatan Partisi adaylarına uygulanan bir ambargo varsa bile onu delip geçebiliyor, her televizyona rahatça çıkıp konuşabiliyor.

Vatan Partisi Ankara ikinci bölge aday listesinden devam ediyorum: Zanaatkar arkadaşımız Sami Özdil. Beşinci sırada gazeteci arkadaşımız Dilek Paksoy var ama burada olduğunu zannetmiyorum. Altıncı sırada Prof. Dr. Zeynep Tülin Sağlam Tunç. Diş hekimi ve Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Sekreteri Şen Yazgan. Sekizinci sırada Haluk Solak, dokuzuncu sırada öğretim üyesi Ercan Enç, onuncu sırada inşaat mühendisi Cezmi Naci Eren, 11. sırada Türk dili okutmanı Meliha Ünlü, 12. sırada Murat Ali Sakal, 13. sırada grafik tasarımcı Müzeyyen Akçın ve 14. sıra adayı işçi Mehmet Varol.

Ben başka partilerin listelerine de baktım, göz gezdirdim. Yüksek çiftçi, yüksek gazeteci, yüksek mühendis, yüksek doktor… Bizim oylarımızı ne yüksek mühendisler ne yüksek doktorlar istedi de vermedik. Dostlar, Vatan Partisi adaylarıyla Ermeni soykırımı yalanını, işgal altındaki adalarımızı, koalisyon tartışmalarını, provokasyonları, örtülü ödeneği, dokunulmazlığı konuşabiliriz. Vatan Partisi iktidara gelirse 13 yıllık iktidarın Türkiye’nin toplumsal dokusuna açtığı yaraları nasıl kapatacağını sorabiliriz. Dolar 2,62 oldu bugün. Neredeyse 30 milyon kişi devlet yardımı alıyor, bu sosyal devletle uyumlu mudur? Bir sürü şeyi konuşabiliriz ama ben aday arkadaşlarımızın kendilerini anlatmalarını, neden siyasete ve Vatan Partisi’ne girdiklerini ifade etmelerini isterim.

Sevgili Şule Nazlıoğlu Erol, sizden başlamak niyetindeydim ama Sayın Ertan Acır’dan yana pozitif ayrımcılık yapmak istiyorum. Buyurun Sayın Acır, sizi tanıyalım.

“Efendim, 1966 Adana doğumluyum, iki kız çocuğu babasıyım. 1986 yılında Kayseri’de yaralandım, 2013 yılında yeğenimi şehit verdim. Şehit ailelerine ve gazilere kendimi adayan, vücudunun %90’ını kaybetmiş ama hala Mustafa Kemal’in askeri ruhunu taşıyan bir milletvekili adayıyım. Siyasetçi değilim, siyaseti bilmiyorum ama topraklarım için tekrar mücadele verip ölmeyi göze aldığım için buradayım. Vatan Partisi’ne gönül vermemi daha önce anlattım ama kısa bir anekdot ekleyeyim: Ben aslında TGB’liyim. Ulus’taki Cumhuriyet mitinginde bizleri çiğnediklerinde bana el uzatan 14-15 yaşında bir TGB’li genç kızımızdı. Şu anda yine karşımda bir TGB’li genç kızımız duruyor, onunla çalışmaktan gurur duyuyorum. Son 12 yıl içinde muktedir, kaçak sarayın sahibi bizi hep horladı, yok saydı. Çözüm süreci içerisinde gazi ve şehit aileleri olması gerekirken maalesef ‘akil insanlar’ yarattılar. O muktedere buradan sesleniyorum: Bizi her gün meydanlarda, sokaklarda görecek. O ihanet sürecini her gün yüzüne vuracağız. ‘Sana bu ülkeyi böldürtmeyeceğiz’ diyeceğiz.”

PKK ile mücadele etmiş bir gazimiz olarak bu çabalarla ilgili ne söylemek istersiniz?

“Ben yeğenimi terör örgütüne kurban verdim, şehit ailesiyim. İktidar son 12 yıl içinde bir eli Kandil’de, bir eli İmralı’da politika üretti. Bunun hesabını halkım sormadı. Bugün HDP’yi sürekli pohpohluyorlar, birkaç televizyon kanalı isimlerini vermek istemiyorum, sürekli Kürt milliyetçilerini çıkarıyor. Bizleri yok saydılar, acıtasyon yapmamızı, dram yüzümüzü göstermemizi istediler ama aydınlık yüzümüzü görmek istemediler. Biz acıtasyon yapmak istemiyoruz, biz bu toprakların sahibiyiz. Şehit aileleri ve gaziler, Cumhuriyet’in temel taşıdır. Siz ne kadar HDP’yi üste çıkarmaya çalışırsanız çalışın, bu halk bu oyunu bozar.”

Şimdi Şule Nazlıoğlu Erol’a gelebiliriz. Seçmenleriniz sizi Balyoz ve Anayasa Mahkemesi mücadelesinden tanıyor ama siz çok daha büyük bir panoramayı ortaya koyabilen bir kişiliktiniz. Kendinizden biraz bahseder misiniz?

“Avukatım, 37 yıldır avukatlık yapıyorum. Yozgat doğumluyum, dedem Sakarya Meydan Muharebesi gazilerindendir. Kurtuluş Savaşı’nı ondan dinlemiş birisiyim, hassasiyetlerim bu yüzden fazladır. Balyoz davasında bir süreç yaşadık; dört yıllık süreç bittikten sonra arkama dönüp baktığımda bir kabus yaşadığımızı gördüm. Masum insanları üretilen delillerle zindanlara tıktılar. Biz avukatlık yapmaya çalıştık ama yaptırmadılar. Sonuçta güneşi balçıkla sıvayamadılar ve masumlar çıktı. Silivri duvarlarına dayanan o güç, şimdi Vatan Partisi’ni desteklemeli.

Neden Vatan Partisi’ndeyim? Çünkü Atatürk Cumhuriyeti’ni yeniden kuracağına inanıyorum. Hocalığı sırasında tanıma şerefine nail olduğum bir Genel Başkan bu partinin başında olduğu için buradayım. Hedefinde milli devlet ve halk yönetimi olduğu için, hiçbir şekilde lehimizde olmayan AB üyeliğine ve Gümrük Birliği’ne karşı çıktığı için, ‘Türkiye Türkiye’den yönetilmelidir’ dediği için, Türk milletine ve laikliğe sahip çıktığı için buradayım. Vatan bir bütündür, bölünmez. Kürt meselesi çözülmüştür, emperyalist müdahaleye karşı birleşme zorunluluğu vardır. Hortumcuya, soyguncuya karşı, halka dayalı güçlü devleti kuracağı için; cumhuriyet yıkıcılığına, bölücülüğe, teröre ve mafyaya son vereceği için buradayım. En önemlisi, Anayasa’nın 90. maddesi gibi uluslararası sözleşmeleri yasalarımızın üstünde tutan anlayışa karşı milli yargıyı kuracağı için Vatan Partisi’ndeyim.” Özellikle çok ihtiyaç duyduğumuz, son yargılamalarda da ortaya çıkan adli polis teşkilatını kuracağını söylediği için Vatan Partisi’ndeyim.

Bölmek için değil ama mikrofonla ilişkinizi biraz daha samimi hale getirirseniz, biraz daha yakın tutarsanız efendim televizyon izleyicileri duyar. Aslında ben irticalen konuşan biriyim ama bazı şeyleri unutmayayım diye notlar aldım. O nedenle mikrofonla münasebetim bazen geliyor bazen gidiyor, bunu da affedeceksiniz.

Milletvekili dokunulmazlığını siyasal dokunulmazlık esasına göre yeniden düzenleyeceği için, “Yurtta barış, cihanda barış” dediği için, BOP’a hayır dediği için Vatan Partisi’ndeyim. Herkese iş, refah, IMF’ye hayır dediği için; milli bankacılığı tekrar kuracağız dediği için; “Nereden Buldun Kanunu” ve vergi reformunu gerçekleştireceği için; dar ve sabit gelirliler, ücretli ve maaşlılar, esnaf ve sanatkarlar üzerindeki vergi yükünü kaldıracağını söylediği için ve buna inandığım için Vatan Partisi’ndeyim. Yani halkın gerçek partisinde olduğum için son derece rahat ve mutluyum. İyi ki Vatan Partisi’ne geldim diyorum. Teşekkür ediyorum, saygılar sunuyorum hepinize. 34. yılımı bitirmek üzereyim, 83 seçimlerinden beri seçim kampanyalarını izliyorum. Olmuş, bu Meclis’e gider.

Peki efendim, hemen yine bir hanımefendiyle devam edeceğiz. Mehpare Çelik, buyurunuz. Benim herhangi bir siyasi, özel bir şey sormama gerek yok, sadece kendinizi seçmenlerinize tanıtın yeter.

Efendim ben Mehpare Çelik. 30 yıl Türkiye Radyo Televizyon Kurumu’nda çalıştım, 2000 yılında Ankara Televizyonu baş spikerliğinden emekli oldum. Aslında inşaat mühendisliği eğitimi görmüştüm; kötü bir mühendis olacağıma karar verdim ama çok iyi bir spiker oldum. O işi çok iyi yaptığıma inanıyorum. Siyasetten hiç uzak değildim; Mustafa Kemal’in askeri olan bir babanın ve ananın kızıyım. O nedenle genlerimizde hep Mustafa Kemal ve tam bağımsız Türkiye olmuştur.

Şimdi neden Vatan Partisi’ndeyim? Efendim, manzarayı umumiye şöyle bakalım; 12-13 yıldır ülkemin üstünde bir karabasan dolaşıyor. Bir kabus çöktü bu ülkenin üstüne; bölücü, gerici, kara yobaz çetesi, kendi kurguladıkları düzeni akıllarınca yavaş yavaş, sindire sindire bu ülkeye yerleştirmeye çalışıyorlar. Demokratik, laik Cumhuriyet’le kavgalı, benim ülkemin kurucu felsefesiyle ve kurucularıyla kavgalı, herkesle kavgalı, nefret, kin ve haset kusan bir yönetim anlayışı. Dolayısıyla ne içte ne dışta barış sözcüğünü kullanmak mümkün değil. Diplomaside, uluslararası ilişkilerde bu ülke yararına 13 yıldır kazanılmış en ufak bir dava, bu ülkenin yararı için edinilmiş bir olanak asla yok. Çünkü yeteneksizler, çünkü bilgisizler, çünkü kültürsüzler, kabalar ve hoşgörüsüzler.

Benim Genel Başkanım Sayın Doğu Perinçek’in Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kazandığı o davayı eğer onlar kazansaydı, inanın bana milli bayram ilan etmişlerdi. Ama bu davayı ve bu kişiyi takdir edemeyecek kadar zavallılar. Bugün ellerindeki bu kazanılmış davayı kullanacak olsalar, sonuç buraya gitmeyebilirdi ama o kıskançlık, o kin, o kibir işte bu hallere getiriyor onları. Anaokulundan üniversite eğitiminin sonuna kadar akıl dışı, bilimsellikten uzak, çağ dışı dogmalarla harmanlanmış bir eğitim sistemi ve bu rahle-i tedristen geçmiş, yetiştiğini zannettikleri öğrenciler… Atatürk’ün çağdaş, bilimsel, akılcı eğitimini savunan hocalarımız demir parmaklıklar arkasında. Özelleştirmeymiş; benim ülkem parsel parsel satıldı, Cumhuriyetimin bütün kazanımları gitti. “Seksen yılda yapamadığınızı biz yaptık” dediler; elhak, doğru söylediler, seksen yılda böyle talancı, böyle yağmacı hiçbir hükümet gelmemişti. İşte en son örneği, bugün Sayın Genel Başkanımızın basın toplantısına da konu olan Ege Denizi’ndeki 152 ada. Göz göre göre sanki hibe ediliyor Yunanistan’a. Ama bu ülkeyi yöneten iktidarın umurunda bile değil. Hadi onun mazereti var, onun aidiyet duygusu yok, Türk milletiyle bağlantısı çok fazla yok. Peki ya muhalefete ne oluyor? Hani Mustafa Kemal’in partisi? Nerede? 152 ada giderken niçin muhalefetten ses duymuyoruz? Hepsi birlikte, onlar bir.

Peki, hepimiz çok iyi biliriz ki benim ülkemin, milletimin yaşadığı zor günlerde; ahlakımı, anılarımı, geleneğimi, göreneğimi yani beni millet yapan bütün niteliklerimi koruyan dilimdir, Türkçemdir. Türkçemi yok etmeye kalktılar, inanılmaz bir kin besliyorlar. E tabi Türkçe konuşmak bir zanaattır canım, yapamazlar, bilemezler. O Türkçe ki devletler kurmuştur tarih içinde. Türk milleti diline çok düşkündür ve tarih boyunca kendini asla ırksal açıdan tanımlamamıştır; hep diliyle, kültürüyle tanımlamıştır. Türkçe konuşana Türk denir, işte bu kadar. Türkçe, Türk milletinin beynidir, yüreğidir, her şeyidir. Aklı başında ulus devletlerde dil çok önemlidir. Fransa’dan bir örnek beni çok duygulandırır; Fransız düşünür Albert Camus, “İki tane vatanım var, biri Fransa, öbürü Fransızca. Fransa’yı koruyup kollayabilmek için Fransızcanın sınırlarında nöbetteyim” diyor. Hanımefendiler, beyefendiler; bizim artık Türkçenin sınırlarında nöbet tutma zamanımız gelmiştir. Karacaoğlanlarda, Pir Sultanlarda, Nazım Hikmetlerde, Yunus Emrelerde nöbet tutmak zorundayız. Çünkü artık emperyalizm, topla tüfekle gideceği yeri biliyor, o almıştır boyunun ölçüsünü. Ama kültür emperyalizmiyle beni yok etmeye çalışıyor. Sahip çıkacağımız değerlerin en başında vazgeçilmezimiz Türkçemiz geliyor. Bu arada bugün kaybettiğimiz bir Türkçe sevdalısı Sayın Oktay Sinanoğlu’nu saygıyla anmak istiyorum. “Türkiye’nin kurtuluşu, Türkçe’nin kurtuluşudur” demişti. Biz de öyle demiyor muyuz Sayın Genel Başkanım? Gerçekten bu böyle; çünkü emperyalizm, kültürel değerleri, vazgeçilmezleri oyarak geliyor. Beni sokaktaki insana yabancılaştırarak, aidiyet duygularımızdan uzaklaştırarak amacına ulaşmaya çalışıyor ama ulaşamayacak.

Bu topraklar üzerinde o kadar çok farklı dil, din, kültürden insanlar kaynaşmış ki o kadar güzel harmanlanmışlar ki onların bir aradalığı aslında bir barış ortamı getirmişti. Bunu yok ettiler, ötekileştirdiler, ayırdılar; resmen bilerek yaptılar bunu. E benim Vatan Partisi’ne gelmem için daha ne olsaydı? Anadolu’nun çok güzel deyişleri vardır, ben de “Yetti gari” dedim. Yani yüreğinde vatan aşkını, vatan sevgisini, vatanının toprağını, çiçeğini hisseden herkes burada, Vatan Partisi’nde olmak zorundadır. Bizim aidiyet duygularımız vardır, biz Türk milletiyiz ve onun vazgeçilmez değerleri vardır. Onun için buradayız. Teşekkür ediyorum.

Mehpare Çelik’i tanıdıysanız tanıdınız artık. Gerçekten, yalnız Sayın Çelik… Siz TRT’yi sizin gibi birkaç kişi, ellerinizle oya işler gibi işlediniz. O zamanın devlet kanalına namuslu yayıncılık yakışırdı. Ben bunun ne olduğunu bir türlü anlamamıştım; meğer namussuz yayıncılık da olabiliyormuş, Ergenekon’da, Balyoz’da gördük. Bizi yetiştirenler bizi oya gibi işlediler, biz de bizden sonrakileri yetiştirmeye çalıştık. Herkes görüyor ne olduğunu. Çok teşekkür ediyorum.

Şimdi ben özellikle bir adayımızın üstünde ayrıca durmak istiyorum. Kayseri’den Sema Karaoğlu; hanımefendi hem ziraatçı, hem siyasetçi, hem müzisyen hem de doktor. Başka bilmediğim bir şey var mı? Milletimiz ne kadarını öğrenecek şimdi, sizden öğrensinler.

Çok teşekkür ederim. Ben öncelikle Kayserili vatanseverlerden ve il teşkilatımdan sevgi ve selam getirdim hepinize. Ben de hoş buldum Genel Başkanımın dediği gibi. Tabii ben öncelikle bir eş ve anneyim, onu unuttunuz. Üç çocuğum var; eşim ve kızım meslektaşım, ben 27 senelik tıp doktoruyum. Deri ve zührevi hastalıkları uzmanı bir dermatoloğum, emekli olmama rağmen hala aktif hekimlik yapıyorum. Bunun dışında sağlık ve tarımsal alanda faaliyet gösteren bir şirketle ticaret yapıyorum, dört senedir de aktif çiftçilik yapıyorum. Sivil toplum kuruluşlarında çalışıyorum, sosyal sorumluluklarımı çok hissediyorum. 35 yıldır eşimle beraber Türk Halk Müziği icra ediyorum, biraz resim yapmaya ve çini sanatıyla uğraşmaya çalışıyorum. Bütün bu sanat dallarıyla uğraşırken en önemsediğim şey kültürümüzü incelemek. İnsanlar bu türküleri hangi acılarda, hangi sevinçlerle yaptı? Çini sanatıyla hangi duyguları anlatmaya çalıştılar? Bunları öğrenmeye ve gençlere sevdirmeye çalışıyorum yıllardır. İki dernek başkanlığı yapıyorum, sorunuz olursa cevaplayayım. Çünkü ben konuşmayı çok severim, böyle bırakırsanız beni bu gece burada biter.

Neden Vatan Partisi’ndeyim? Aslında başta beni tanıtırken “bir hekim, bir siyasetçi, bir müzisyen” dediniz. Ben bir siyasetçi değilim aslında ama siyaset dediğimiz şeyin hep içinde değil miyiz? Fakat biz özellikle 70 ile 90 arasında siyasetten çok uzak tutulduk. Bizi hep 80’li yılları gören öğrenciler olarak “Sen ne anlarsın, okuluna bak” diye inanılmaz bir baskıyla büyüttüler. Arada kaldık diye düşünüyorum, siyasetin uzağında değil ama seyirci konumundaydık. Son bir buçuk aya kadar hep seyirci durumundaydım siyasi arenada. Ancak seyirci olduğunuz zaman hamle yapma yeteneğiniz yok, oyuna katılamıyorsunuz, herhangi bir şeyi değiştiremiyorsunuz. Oysa ki son 4-5 yıldır bir kadın olarak, bir çiftçi olarak, bir hekim olarak toplumdaki sevgisizlikten son derece rahatsızdım. İnsanları bu kadar seven, yüreği gerçekten çok geniş bir insanım. Benim için sevgi çok önemli; toplumdaki sevgisizlik, insanların birbirine duyduğu öfke, her alanda patlamaya hazır olmaları… Birçok sosyal ve ekonomik sorun var. Sadece kömürle, odunla, bir kap yemekle olmuyor; ruhunu tatmin etmediği, tatilini yapamadığı zaman sadece karın doymasıyla yürümüyor hayat.

Siyasete girmemdeki en önemli karar, Cumhuriyet’in temel değerlerinin sarsılmaya başlamasıdır. O zaman kendime dedim ki: “Ne duruyorsun daha? Ne zaman gireceksin artık?” Artık oyuncu olma zamanıydı. Sayın Genel Başkanımızın çağrısı; “Kuvayi Milliye ruhuyla olan herkes, Cumhuriyet’in değerlerini, Altı Ok’u sahiplenecek herkes buraya gelsin” diyordu. Ben de dört yıldır “Ya böyle bir parti kuracak yürekli yok mu bu ülkede?” diyordum. “Hah!” dedim, “İşte bu yürekli gelmiş.” Gerçekten hayal ettiğim partiydi bu. Kimsenin dini tekeline almasından, birilerinin sadece rozet Atatürkçülüğü yapmasından çok rahatsızdım. İnancını Allah’la kendi arasında yaşayan, toplumdaki ahlak kurallarına değer veren, Atatürkçü çizgiden ayrılmayan, benim gibi Cumhuriyet kızı olarak doğmuş ve öyle ölmeyi isteyen o kadar çok insan vardı ki… Ben kursaydım ancak Vatan Partisi’ni kurardım. Hayalimin gerçekleştiğini görünce de hemen Vatan Partisi’ne koştum.

Efendim, şimdi Doğu Perinçek konuşacak ama önce genç adayımız, Denizli adayımız Yadigar Özen konuşacak. Denizli çok ilginç bir yer; orada mesela belediyeyi üst üste AKP kazandı ama içinde Kuvayi Milliye ruhu olan da bir yer. Neler yapacaksınız Denizli’de?

Ben de sizlere Denizli’nin efelerinden çok selamlar getirdim. Yadigar Özen ismim, kendimi tanıtayım. 1988 Antalya doğumluyum, Denizli Pamukkale Üniversitesi Fizik Bölümü’nde okudum ve hala TGB Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyorum. Yıllardır mücadelenin içerisindeyim. Bu coğrafyada gençler yıllardır Türk devrimine, aydınlanma mücadelesine ve emperyalizme karşı yürütülen mücadeleye hep etkin roller üstlenmiştir. Bize tarihimizden Mustafa Kemallerden, gericiliğe karşı mücadele veren Kubilaylardan, Silivri’deki şehitlerimizden, Balyoz şehitlerimizden ve en son Haziran şehitlerimizden büyük miraslar kalmıştır. Bizler 90’lı yılların çocuklarıyız; 1980 Amerikan darbesinin, deyim yerindeyse 68-78 gençlik hareketinin üzerinden bir dozer gibi geçtiği o süreçten sonra yetişen çocuklarız. Evlerimizde ailelerimiz, herhangi bir siyasi haber çıktığı zaman televizyonlarını kapatır… “Aman ha, çocuğum, sakın uzak dur,” diyerek bizi evlerinden, okullarından uğurlarlar. Bizler böyle bir neslin çocuklarıyız; 90’lı yıllarda gençlik üzerinde yürütülen vatansızlaştırma ve milletsizleştirme politikalarının çocuklarıyız. Emperyalizm her ne kadar bu politikaları yürütse de gençliğin, tarihinin bıraktığı bir mirası vardı. Bize Bursa Nutku’ndan kalan, gençliğe Hitabe’den kalan miraslar… Bu gençlik, üzerinde oynanan oyunları bir kenara atıp tarihinin o mirasına sarıldı; hepimizin izlediği, birçok yerde beraber bayraklarını taşıdığımız 29 Ekim’leri, 19 Mayıs’ları, Silivri eylemlerini ve en son Haziran ayaklanmalarını doğurdu. Daha da doğurmaya devam edecek.

Gençlik, tüm bu eylemleri yaparken her zaman “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganıyla ön plana çıktı ve bu iradeyi ortaya koyarak hükümetin istifa taleplerini dile getirdi. Tarihi hiçbir zaman yıkıcılar değil, hep yıkıp yeniden yapanlar yazar. Bizler hükümet istifa taleplerini dile getirirken sadece yıkmaktan bahsetmiyorduk; yıkıp yeniden yapmanın formüllerini üretiyor, özlemini çekiyorduk. Gençliğin o cesaretini, heyecanını, umutlarını, geleceğe dair bütün planlarını hayata geçirmek ve Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini yeniden kurmak için mücadele veriyorduk. Ben bu yüzden Vatan Partiliyim ve şu anda Vatan Partisi adayıyım. Milli hükümeti kurma umudumuzu; üniversitelerimizde rahatça bilimsel çalışmalar yapabileceğimiz, üretebileceğimiz ve tarihimizin üzerine bir taş daha koyabileceğimiz bir Türkiye yaratmak istediğimiz için Vatan Partisi’ndeyiz. İktidarda olmak istiyoruz. Öncü gençlik geliyor vatan iktidara!

Yadigar’ın son cümlesi sizin alkışlarınız arasında ne kadar duyuldu bilmiyorum. “İktidarda olmak istiyoruz,” dedi, “iktidara gitmek istiyoruz,” dedi. Yani “barajı aşalım” meselesi değil, “iktidara gidiyoruz” dedi. Yadigar, peki seçim kampanyan başladı mı? Deniz’e gittin mi, orada çalışmaların başladı mı? 25-26 yaşında bir genç kız, ateş gibi… Nasıl karşılıyorlar seni?

4 Nisan günü büyük bir Deniz buluşması gerçekleştirdik. Ulusal Kanal ekranlarında canlı yayında bütün Türkiye bunu izledi. Çok coşkulu, çok kalabalık ve çok heyecanlıydı. Yedisinden yetmişine, gençliğiyle yaşlısıyla dolu dolu bir buluşma oldu. Sayın Genel Başkanımız Doğu Perinçek’in katıldığı bu toplantıda adaylığım, daha doğrusu aday adaylığım ilk kez açıklandı. Türkiye’de birçok partinin gençlik kolu vardır ama hiçbir parti gençliğine bu kadar güvenip onları bu kadar ön plana çıkarmaz. Biz partimizde; yedisinden yetmişine hepimiz birbirimize “mücadele arkadaşı” deriz, “yoldaşımız” deriz. Aynı eğitim süreçlerinden geçer, eylemleri beraber örer, yönetim organlarını beraber işletiriz. Kurullarda bizlere yetki ve söz verilir. Bizler de buralarda iktidar taleplerimizi, Türkiye’yi yönetme iddiamızı ortaya koyduk.

Arkadaşlar, bunlar meclise girince var ya; vay o düzen partilerinin haline! Şimdi biraz sonra Sayın Doğu Perinçek konuşacak ama önce Sayın İsmail Hakkı Pekin’le devam etmek istiyorum. Efendim, Balyoz davasından tahliye olduktan sonra gerçekten her alanda koşturuyorsunuz. Gününüz kaç saat? Yetiyor mu? Talat Paşa Komitesi, parti dış ilişkileri, televizyon programları, yurt dışı seyahatleri… Siz ne yapıyorsunuz? “Partimin emrindeyim,” diyorsunuz. “Gel diyor, geliyorum; git diyor, gidiyorum.”

İnsanlar artık neden Vatan Partisi’nde olduğunuzu gayet iyi biliyorlar. Ben başka bir konuya değinmek istiyorum. Seçim sath-ı mailine girildikten sonra Türkiye’nin dikkatini çeken olaylar oldu: Fenerbahçe’ye saldırı, Sayın Cumhurbaşkanı’nın kızıyla ilgili suikast iddiası, savcımızın adliyede şehit edilmesi, HDP’ye ve MHP’ye yönelik silahlı saldırılar… Bu süreçte bunlar normal midir?

Tabii ki normal değil. Türkiye’nin batısı ve İç Anadolu karıştırılmaya çalışılıyor. Savcının şehit edilmesi bir milattır. Batı Anadolu’daki büyükşehirlerde bir terör eylemi başlatarak hem seçimleri etkilemek hem de Türkiye’yi belli bir yöne doğru çekmek istiyorlar. Türkiye’nin Güneydoğusunda bir Kürt ulus devleti yaratılmaya çalışılıyor. İster “açılım” deyin ister başka bir şey, Türkiye’ye sınırları farklı, ayrı bir ulus devlet kurulmak isteniyor. Bunun sonucu Türkiye’nin bölünmesidir.

“Açılım süreci” ucu açık bir süreçtir. Abdullah Öcalan’ın yol haritasını incelemiş birisi olarak söyleyeyim; orada “demokratik çözüm” gibi güzel ama altı boş laflar var. Peki, bu sürecin sonunda nasıl bir Türkiye olacak? Buna cevap veren yok. Beşir Atalay’dan Cumhurbaşkanı’na, MİT Müsteşarı’ndan Başbakan’a kadar kimse bilmiyor çünkü süreç ucu açık. Ama bu planı 2007 yılında hazırlayanlar biliyor. Kürt vatandaşlarımın da bu plandan haberi olduğunu sanmıyorum; onlar günlük ekmeklerini çıkarmakla, çocuklarını okutmakla uğraşıyorlar. Ancak bazı liderler bu hesabı David Price gibi Amerikalılarla, İsrail’le ve Avrupa Birliği ile tezgahlıyorlar. Sınırların değişmesi ancak kanlı bir savaşla mümkün olabilir. Bu açılım süreci Türkiye’yi daha kanlı bir döneme itiyor.

O bakımdan Vatan Partisi çok önemli. Şu anki seçim sanki iki oylamadan ibaret; biri ülkenin bölünmesi, diğeri ulus devletin korunması. Bir tarafta Vatan Partisi, diğer tarafta AKP, HDP ve CHP var. Onlar “ülkeyi ben daha iyi bölerim, bu işi ben daha iyi çözerim” havasında yarışıyorlar. Amerikalılar hem Adana Konsolosluğu hem de Büyükelçi vasıtasıyla talimat gönderiyor; onlar da Türkiye’de eyalet valisi gibi davranıyorlar. Haziran 2015 seçimleri, ülkeyi böldürenlerle bütünleştirenler arasında olacak.

Peki, “Vatan Partisi bizim oylarımızı bölüyor” diyenlere ne diyeceğiz? Yeni CHP, Atatürk’ün partisi olmaktan çıkıp değiştirildi. İçerisinde Fethullah Gülen cemaatinden insanlar var, Amerika’nın yerleştirdiği isimler var. Murat Özçelik’in Avrupa Birliği Parlamentosu kararı öncesi yaptığı açıklamaya bakın; Obama’nın “büyük felaket” söylemini aynen tekrar ettiler. Cumhuriyet Halk Partisi, bu ülkeyi kuran, ulus devletin temelini atan partiydi; şimdi ise diaspora ağzıyla konuşuyor. Sayın Kılıçdaroğlu da buna sessiz kalıyor.

Biz oyları bölmüyoruz; biz vatandaşımıza bir adres gösteriyoruz. Diyoruz ki: “Bakın, başka adres yok. Bu parti ülkenin bölünmesini istemiyor, ulus devletin devamını ve komşularıyla barış içinde yaşamayı savunuyor.” Vatandaş oyunu verecekse, bu ülkeyi böldürmeyenlerden yana verecektir. Biz yeni CHP’nin değil, vatandaşın oyunu alıyoruz. Bütün bunları söylesin. Bu, bir adresi gösteriyor. Bir şey var; yine bu seçim bildirgelerinde. “Biz, Suriye’deki iç savaşta tarafsızız” diyor sözünü ettiğiniz çizgi. Yani neye tarafsız? Nasıl olabilir böyle bir tarafsızlık? Askeri açıdan bana anlatabileceğiniz bir şey var mı? Siyasi olarak da tarafsız olamazlar. Böyle bir şey olabilir mi? Yanı başımızda komşumuz var; 1 milyon 600 bin, sayı belki 2 milyona yakın Suriyeli Türkiye’ye girmiş vaziyette ve bu devlet bunlara 4,5 milyar dolar harcıyor… Belki yanlış anlattım; tarafsızlık şu konuda: İç savaş konusunda “Karışmıyoruz” diyorlar. Bir tarafta Suriye, bir tarafta IŞİD ya da ÖSO gibi terör örgütleri; biz onların arasında tarafsızız diyorlar. Yani bir tarafta Suriye var, bir tarafta Amerika Birleşik Devletleri var, onun altında bu işleri yapan IŞİD ve diğer örgütler var. Böyle bir tarafsızlık… Ama bütün dünya bunları terörist kabul ediyor. Demek ki “Yeni CHP” bu adamları terörist kabul etmiyor, IŞİD’i terörist olarak görmüyor. Nasıl ki Türkiye’deki PKK terör örgütünü bazı ülkeler “özgürlük savaşçısı” olarak kabul ediyorsa, aynı şeyi yapıyorlar. Yani Yeni CHP’nin yaptığı aynı şey; “IŞİD terör örgütü değildir, çünkü silahlı muhalefettir, Esad iktidarına karşı savaşıyor” diyorlar. O zaman iki taraf var. Bizde de “İki taraf var; bir tarafta siyasi iktidar, bir tarafta PKK” demiyorlar mı? PKK’yı bile taraf yaptık, Kandil’i taraf yaptık, Öcalan’ı taraf yaptık. Maalesef böyle bir ülkede yaşıyoruz.

Suriye ile ilgili konuda bir Türkiye Partisi tarafsız kalamaz. Tarafsız kalması demek, İsrail’in yanında olması demektir, Amerika’nın yanında olması demektir.

(Kişisel bir not: Kemal Bey’in Dersimli olduğunu söylediniz, ben Üsküplüyüm, biz Manastırlıyız, Selanikliyiz, Resneliyiz. Bunu da birileri bilsin.)

Ankara’da, Menekşe Sokak’ta, Ankara’nın tam göbeğinde “Çıkış Yolu” programındayız. Vatan Partisi Ankara, Denizli ve Kayseri adaylarıyla ve yüzlerce izleyici arkadaşımızla birlikte çıkış yolunu sürdürüyoruz.

Şu andan itibaren Vatan Partisi Genel Başkanı ile birkaç konuya girmek istiyorum. Bunların en önemlisi 24 Nisan’a çok az kala “Amerikan Başkanı ne diyecek?” diye merakla bekleyenlere karşı, ben de “Doğu Perinçek ne diyecek?” diye merakla bekliyorum. Şundan dolayı; arkadaşlar çok gariptir, bir milli mesele, bir ulusal mesele var. Bu meseleyle ilgili bütün Avrupa devletlerinin uymak zorunda olduğu bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararı var. 24 Nisan yıl dönümüne çok az bir zaman kala ne iktidar ne de muhalefet partileri, “Bakın elimizde kapı gibi mahkeme kararı var” diye bunu ortaya koyamıyorlar. Bir kesim kulağını Amerika’ya dikmiş durumda, bir kesim “tarihimizle yüzleşelim” diye o pankartın ucundan tutuyor. Siz Strasbourg’da AİHM’de Türkiye’yi savunuyorsunuz ve “Elimizde kapı gibi mahkeme kararı var” diyorsunuz. Bu mahkeme kararına sahip çıkmayan iktidarı ve muhalefeti nasıl değerlendirmek gerekiyor?

Bugün Hürriyet Gazetesi’nde değerli Büyükelçimiz Ünal Çeviköz bunu açıklamış. Sayın Büyükelçimiz diyor ki: “Perinçek-İsviçre davasında verilen kararı değerlendirmemiz, kullanmamız lazım. Bu, işi kökten çözen bir karar.” Ama diyor; “Bu kararı kullandığımız zaman AKP iktidarına, Doğu Perinçek’e, Vatan Partisi’ne çok büyük itibar kazandırır, o nedenle bundan kaçınıyorlar.” Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, hükümetin önüne AİHM’in 17 Aralık 2013 tarihinde aldığı o muhteşem kararı koyuyorlar ama hükümet o kararı kullanmak istemiyor.

Biz 2005 yılında, o zamanlar Cumhurbaşkanımız Rauf Denktaş’la Lozan’larda, Berlin’lerde, Paris’lerde yürürken, meydanlarda bayrak gösterirken; Tayyip Erdoğan yönetimi bizi sürekli arkadan çelmeledi ve hançerledi. Öyle ki İsviçre’deki Lozan Mahkemesi aleyhimize karar verdiği zaman İsviçre televizyonu Adalet Bakanı Blocher’e mikrofon uzattı. “Türkiye ne yapacak?” dediklerinde Blocher, “Biz Türk yetkililerle, Tayyip Erdoğan hükümetiyle görüşüyoruz. Onlar bize ‘Bu Doğu Perinçek bizim aşırı muhalifimizdir, siz bildiğinizi yapın’ dediler” diye cevap verdi. Berlin’de yürüyeceğimiz zaman Alman polisi bize izin vermiyor, biz Alman İdare Mahkemesi’ne başvurup iptal ettiriyoruz, onlar tekrar itiraz ediyor. Bu ortamda biz Alman polisiyle boğuşurken, Tayyip Erdoğan Berlin’deki büyükelçiye bizzat telefon edip “Doğu Perinçek’in mitingine engel ol, fazla kalabalık toplanmasın” şeklinde talimatlar veriyor. Bunu herkes biliyor.

Eylül 2006’da Avrupa Parlamentosu Türkiye’ye “Talat Paşa Komitesi’ni dağıtın” çağrısı yaptı. Hemen ardından hükümet bizleri Ergenekon’dan içeri attı. Biz bu mücadelede Tayyip Erdoğan hükümetini yanımızda görmeyi bırakın; Ermeni diasporasıyla, ABD ile, Avrupa Birliği ile iş birliği halinde gördük. Ve onlara rağmen bu karar AİHM’den alınmıştır.

Ayrıca Lahey Adalet Divanı’nın Sırbistan-Hırvatistan davasındaki kararı çok önemli bir içtihat ortaya koydu: “Tehcir soykırım sayılmaz” ve “1948 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi öncesindeki olaylara soykırım denemez.” Çünkü ceza hukukunun temel prensibi olan “Kanunsuz suç olmaz” ilkesi geçerlidir. 1915 olayları sırasında soykırım diye bir suç tanımı yoktu. Hükümet bunu da kullanmıyor çünkü Amerika’dan ve Avrupa’dan korkuyor. Onlara bir kere teslim olmuşlar.

AİHM Büyük Dairesi’ndeki davayı biz kazandık. Bunu Dışişleri Bakanlığı da dünya da biliyor. Mahkeme toplandı, karar verildi, şimdi gerekçesi yazılıyor. Milletimizin içi rahat olsun. İsviçre’nin avukatı olan hukuk profesörü dahi, “Doğu Perinçek’in savunması hukuki temele dayanıyordu ve nesneldi” diyerek sonucu itiraf etti. İkinci daire kararında, yani 17 Aralık 2013’te aldığımız kararda “1915 olayları Holokost’a benzemiyor” ifadesi yer alıyor. Bu, 1915’in soykırım olmadığı anlamına gelir. Ama ne yazık ki Türk diplomasisi elimizdeki bu kuvvetli gerekçeyi hiçbir şekilde dünya zemininde değerlendirmemektedir.

Papa’nın açıklamasına gelince; çok korkak, ürkek bir tavır olduğunu tespit etmemiz lazım. Papa kendi imzasıyla “Ermeni soykırımı yapılmıştır” demiyor, 2001 yılındaki Papa Jean-Paul’ün açıklamasına atıf yapıyor. Bizim basınımız bunu söylemedi, biz üzerine gittik ve iki gün sonra Papa’nın sözcüsü, Papa’nın böyle bir ifade kullanmadığını açıkladı.

Ermeni soykırımı meselesini bir tarih tartışması gibi ele almak çok yanlıştır. Burada tarih tartışmıyoruz; Türkiye’nin toprak bütünlüğünü, bağımsızlığını ve egemenliğini emperyalistlerle tartışıyoruz. Bu kararların amacı Türkiye’de AKP-HDP-CHP hükümeti kurma planıdır. AKP açılım yaptı, PKK ile iş birliği yaptı, HDP de bunun yasal görüntüsüdür. Ve şimdi CHP diyor ki: “Ben hem açılımı destekliyorum hem de HDP ile birlikte koalisyon kurmaya hazırım.” Değil mi? İki gün evvel açıkladılar, “Kurabilirim” diyor. İşte bu da o planın parçası; yani hep birlikte harekete geçtiler. Demek ki bunlar papasıyla, Avrupa Parlamentosu’yla, AKP’siyle, Abdullah Öcalan’ın PKK’sıyla ve onlara katılan Cumhuriyet Halk Partisi’yle aynı blokta; Türkiye’ye karşı o hayasız hücumun, Mehmet Akif’in şiirinde söylediği gibi “Dursun bu hayasızca akın” dediği o hayasız hücumun çeşitli cephelerindeki Türkiye karşıtı elemanları ve kuvvetleridir. Bunu çok iyi görmemiz, çok iyi anlamamız lazım. Burada bir tarih tartışması falan yok.

Biz vatanımızı 1915 olaylarında savunduk. Ermenistan’ın ilk başbakanı olan Kaçaznuni; Lalayan, Boryan ve Miyasnikyan gibi isimler de dahil olmak üzere, “Biz alet olduk” diyor. “Size denizden denize bir coğrafya, toprak parçası vereceğiz, burada devlet olacaksınız” dediler. Rus çarları, İngilizler ve Fransızlar; biz de hevese kapıldık, dolduruşa geldik ve alet olduk. Bunun sonunda çok sayıda Müslümanı kestik; Türkler de bizi öldürdüler ama onlar vatanlarını savundular. Ve biz artık Taşnak Sutyun Partisi’ni, geçmişte kalan bu büyük acı ve felaketten sorumlu olduğu için derhal feshetmeli ve dağıtmalıyız. 1923 Bükreş Kongresi’nde bunları açıkladı ilk Ermenistan Başbakanı.

Bir hanımefendi gelmişti Ermenistan’dan; Yigityan soyadında, Asterix Yigityan. Ermeni Devlet Televizyonu ve basını adına benimle söyleşide bulundu. O söyleşide, “Peki siz ilk Ermenistan Başbakanı Kaçaznuni’yi tanıyor musunuz?” dedim. “O bizim ilk büyük devlet kurucumuz, bizim Atatürk’ümüz” dedi. “Peki sizin Atatürk’ünüzün 1915 olayları konusunda, Türklerin kendi vatanlarını savunduğu ve Ermeni çetelerinin emperyalist planlara alet olduğu şeklindeki tespitlerini okudunuz mu?” diye sordum. “Yok” dedi, “bunlar bize Ermenistan’da okutulmuyor.” Biz de onun üzerine bunun Ermenicesini basma kararı aldık. Mehmet Perinçek Rus arşivlerinden orijinalini bulup getirmişti; şimdi Ermenicesini basacağız ve öğrenmeleri için Ermenistan’da dağıtacağız.

Strazburg’da mahkemede de ifade ettim; Ermeni Patriğimiz Sayın Aram Ateşyan ve yine Ermeni Başpiskoposumuz Sayın Anuşyan’a selam ve saygılarımı gönderiyorum. Yiğit insanlar; bir-iki ay kadar önce, ocak ayında İstanbul Üniversitesi’ndeki bir sempozyumda, tıpkı Lalayan, Boryan ve Kaçaznuni gibi, dış devletlerin bu işi tahrik ettiğini; Ermeni soykırımı iddialarını dış güçlerin bizi bölmek, içimizde hadiseler yaratmak ve emperyalist amaçlarına ulaşmak için kullandıklarını çok güzel anlattılar. Önümüzdeki günlerde yine yiğitçe tavır alacaklarına ve Obama’ya asıl cevabı, bizim ciğerlerimiz olan Aram Ateşyanların ve Başpiskopos Anuşyanların vereceğine eminim.

(Soru cevap bölümü)

Sadık Perinçek’in, Erzincan Kemaliye Yukarı Fırat Apçağı Köyü’nden, Hacı Sadıkgil’den, PTT Müdürü Cemal Efendi’nin torunuyum. Darende Gerimter, şimdiki adıyla Balaban Köyü’nden; Hacıoğulları’ndan İbrahim Olçaytı’nın, Kızıl Lebibe Olçaytı’nın oğluyum. Bunu söylememin sebebi, ben bir sevgi çocuğuyum. Babam anneme Sivas Lisesi’nde âşık oluyor; bu, Sivas Lisesi tarihinde bir destan gibidir. 1930’lu yıllarda, 85 yıl öncesinden bahsediyorum. Sevgiden bahseden arkadaşların arasında oturuyorum; ben de hayatta sevgi, hoşgörü, kardeşlik ve arkadaşlığı en yüce değerler olarak kabul ediyorum.

Kemaliye ismi nasıl verildi? Sakarya Savaşı sırasında Ankara zor durumdaydı; düşman Polatlı’ya kadar dayanmıştı. Eğinliler toplanıp Mustafa Kemal Paşa’ya, “500 atlıyla geliyoruz, dayanın” diye telgraf çektiler. Paşa bunu kürsüden büyük bir mutlulukla anlattı. Zaferi kazandıktan sonra, 30 Ağustos’tan hemen sonra Eylül ayında, bizzat kendi imzasıyla bir önerge vererek Eğin’in adının kendi adıyla “Kemaliye” olarak değiştirilmesini önerdi. Bizim Kemaliye, Mustafa Kemal’in Doğu Fırat üzerine atılmış bir imzasıdır; biz o imzanın bekçisiyiz. Kemaliyeliler toprak için değil, kayalar için ölür; çünkü biz kayaların üzerinde oturuyoruz. O kayaların üzerine Mustafa Kemal Atatürk kendi imzasını atmıştır. O topraklar; Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu, Türkiye’mizin ayrılmaz parçasıdır.

Yeni anayasaya bütün bu gerçekler varken Türk adını koymamayı düşünüyorlar. Bu garibanlar, bu zavallılar… Kayseri’de söyledim, yine söylüyorum: Türk adını sileceklermiş; silemezler. Biz Türk mucizesi yaratacağız. Türk adını silmek isteyenlere Türk mucizesiyle cevap vereceğiz. Obama’sı, Tayyip Erdoğan’ı, Davutoğlu’su; hepsi toplansın gelsin. Türk adını hiç kimse tarihten veya anayasadan silemez.

(Vatan Partisi iktidarında adalar ve dış politika hakkında)

Yunanistan’la dostluk içinde bu sorunu çözeceğiz ama o dostluğun arkasında bir caydırıcı güç olması lazım. Türk ordusu efsanesi Vatan Partisi iktidarında geri dönecek. Vatanı savunan, millî devletimizi çağdaş bir Türkiye programıyla geleceğe taşıyacak, hem milletimizin birliğini hem vatan bütünlüğünü savunmakta kararlı ve Altı Ok’u savunan bir hükümet olduğu zaman, hükümet-ordu ilişkileri de normalleşecektir. Bugüne kadar komuta kademesi aleyhine yürütülen tezviratı milletçe göğüslemek durumundayız. Hem Ege adalarımızı egemenliğimiz altında hukuken ve fiilen vatan toprağı haline getirmek hem de Hakkâri’den Edirne’ye kadar devletin yaptırım gücünü uygulamak suretiyle vatanı birleştiren çözümleri Vatan Partisi hayata geçirecektir. Vatan Partisi’nde birçok komutanın birer nefer ve fedai olarak yer alması, çok önemli bir kararlılığın ve dünyaya verilmiş bir mesajın ifadesidir.

(Milletvekili adaylarının konuşmaları)

Funda Çakar: “Vatan Partisi Ankara 1. Bölge milletvekili adayıyım. Ben atanamayan bir öğretmenim. Ülkemizde atanamayan öğretmenlerin sayısı 400 bini aşmış durumda. Eğitimde liyakatten ve bilimsellikten uzaklaştıkça bu sayı artacak. Hükümet sözleşmeli öğretmenleri, güvencesiz ve kölece çalışma koşullarıyla kullanıyor. Bülent Arınç kendi ağzıyla, ‘Eğitimli insanların sayısı arttıkça AKP’nin oy oranı düşüyor’ dedi. Cumhuriyetçi, sosyalist, laik diye tanıtan pek çok parti var ama birlik ve bütünlükten bahseden, etnik kimlik üzerinden siyaset yapmayan tek parti Vatan Partisi’dir.”

Evren Mumcu: “Danıştay cinayetinden beri Vatan Partisi’ndeyim. Yurt dışında vatansız kalan Filistinli, Suriyeli, Iraklı birçok nitelikli insanla tanıştım. Mallarını, mülklerini kaybetmişler, kan gövdesini götüren ülkelerine geri dönemiyorlar. Kimliksiz, pasaportsuz yaşam sürmek zorunda kalıyorlar. Vatansız kalmanın ne demek olduğunu orada gördüm. Ülkeme döndüğümde basacak bir toprağım olduğunu gördüm. Şimdi bu toprağı korumak için mücadele ediyorum. Ne mutlu Türk’üm diyene!”

Mehmet Varol: “Bir işçiyim. Sayın Genel Başkanımız ve Vatan Partisi’nden o kadar korkuyorlar ki bakanlar dilini yutmuş durumda. Ülkede elektrikler kesiliyor, sebebini açıklayamıyorlar. Sayın Genel Başkanım, Hocalı Katliamı’nın yıl dönümünde Davutoğlu, ‘Diaspora bizim diasporamızdır’ diyerek Azeri kardeşlerimizle bizi küstürecek bir açıklama yaptı. Azerbaycan’a bir çıkartma düşünüyor musunuz?”

Genel Başkan: “Azerbaycan halkıyla ve bağımsızlığını koruma yönünde çalışan devletiyle her zaman Vatan Partisi olarak çok sıcak ve uyumlu ilişkilerimiz var. Oraya ayrıca bir çıkartma yapmaya lüzum yok. Lozan’da, Berlin’de, Paris’te beraber olduk. 24 Nisan’da İstanbul’da Azeri kardeşlerimiz bayraklarıyla bizimle birlikte yürüyecekler. Strazburg’da da onlarla beraberdik, hepsini sevgiyle selamlıyorum.” Türkiye kararlı olduğu zaman Karabağ’ın işgali diye bir şey olmaz. Kararlı bir Türkiye, dünyayla iyi ilişkileri olan bir Türkiye’dir. Rusya ve Asya ülkeleriyle dostluk kuran bir Türkiye karşısında Karabağ’ın işgali hiçbir şekilde devam edemez. O bakımdan şunu söyleyeyim: Biz vatan bütünlüğümüzü sağlamanın yanında, komşularımızla iş birliği yaparak en sonunda Karabağ’ın, işgal altındaki topraklarını kurtarmalarında Azerbaycan devletine, ordusuna ve kardeşlerimize destek olacağız. Ermenistan ile Azerbaycan’ın ve Türkiye’nin ilişkilerini düzelteceğimiz bir ortamı gerçekleştireceğiz.

Hemen Prof. Dr. Zeynep Külin Sağlam Tunç’a dönelim. Hocam, bir dakikada toparlarsanız tekrar buraya döneceğim, buyurun.

“Benim Sayın Genel Başkanıma bir sorum var. Kütüphaneler eski genel müdürüyüm, kendimi tanıtayım. Kültür Bakanı’nın danışmanıyım, Türk Kütüphaneler Derneği eski genel başkanıyım. Kültürle çok ilgiliyim; annem babam arkeologdur, kendim iki-üç dil konuşurum. Sayın Genel Başkanım, siz başbakan olduğunuzda bana da Kültür Bakanlığı’nda iyi bir görev verecek misiniz?”

“Sayın Belçek, ben Kültür Bakanlığı’na adayım. Görev vereceksem ben vereceğim. Şöyle diyelim: Türkiye’nin kadroları bizim kadrolarımız. Bizim kadro politikamız, arkadaşlarımıza görev vermek; yandaşlara görev vermek değildir. Türkiye’nin yetiştirdiği esaslı bir insan gücü ve insan kaynağı var. Yani Atatürk Türkiye’sinin, bütün baskılara ve sindirme gayretlerine rağmen yetiştirdiği insan kaynakları var. Sayın hocamız Sağlam Tunç da o insan kaynaklarından biridir. Kendisinin de belirttiği gibi daha önceki iktidarlar döneminde Kütüphaneler Genel Müdürlüğü ve Kültür Bakanlığı başdanışmanlığı yapmıştır. Birikimli bir arkadaşımızdır. Partimizin üyesi olduğu için değil ama o birikimiyle kuşkusuz Kültür Bakanlığı’nda, Türkiye’nin bir kadrosu olarak görevlerini yerine getirecektir. Teşekkür ederim. Biz, Cumhuriyet Halk Partisi, Milliyetçi Hareket Partisi üyeleri dahil olmak üzere, Türkiye’nin birikimli kadrolarını ve başka partilerin üyelerini de sonuna kadar değerlendireceğiz. Hiçbir şekilde partizanlık yapmayacağız. Bizim iktidarımızda ayrımcılık söz konusu değildir. İşi en güzel yürütecek, halka en iyi hizmet edecek kişi kimse, görevi o alacaktır. Halka hizmet ruhu, bizim temel prensibimiz ve devlet yönetim anlayışımızdır.”

“Burada bir zanaatkar aday var, söz istiyorum.”
“Zanaatkar aday var mı? Göremiyorum. Tamam, verelim. Zanaatkarlarımız başımızın tacıdır, hemen verelim mikrofonu. Yalnız bir dakika süremiz var.”

“Efendim, kısa konuşurum, biliyorum. Arkadaşlar merhaba; ben zanaatkar Sami Özdil. Çekirdekten yetişme, çıraklıktan yetişme Sami Özdil. Ankara ikinci bölge dördüncü sıra adayıyım. Aynı zamanda Kıbrıs gazisiyim. Aday olma sebebim; iki milyonu aşkın üretici, esnaf ve zanaatkarı; o bileğinin emeğiyle ekmeğini kazanan bu kitleyi Gümrük Birliği anlaşmasından, tahkim yasalarından ve küresel sermayenin baskısından kurtarmaktır. O anlaşmaları yırtıp atmak için aday oldum. Hepinize saygılar sunuyorum, başaracağım.”

“Son bir dakikayı yine oradan kullanalım.”

“Şen Yazgan, diş hekimi, Cumhuriyet Kadınları Derneği Genel Sekreteri. Altmış sekiz kuşağının bir mensubuyum. Kuşağımızın ideolojisi ‘tam bağımsız Türkiye’ idi. Bu ideolojiye sadece ve sadece üç yıl önce İşçi Partisi’nin (yeni adıyla Vatan Partisi) sahip çıktığını gördüm. Bu nedenle koşa koşa gelip partime üye oldum. Bugün de kadın kollarında çalışmaya devam ediyorum.”

“Bu sizdeydi değil mi efendim?”
“Evet, yeniden sahnedeyiz. Sayın Şule Nazlıoğlu Erol, zannediyorum 3’er dakika vaktimiz var. Bir sınırlama yok, istediğiniz konuda kullanabilirsiniz. Bütün arkadaşlarım için geçerli.”

“Ülkemizin çok ciddi sorunları var, 3 dakikada bunları toparlayabilmek gerçekten zor. Biz ‘yeniden’ diyoruz; Cumhuriyeti tüm ilkeleriyle yeniden kuracağız. Onun için bu partide yer aldık, öncüleriz. Dün bir toplantıda da söyledim; Bandırma Vapuru’ndayız, yakında çıkacağız ve gerçekten iktidara yürüyoruz. Sahadaki çalışmalardan bunu görüyorum. Ankara ikinci bölgeden, Ulus ve çevresinde Sami Usta ile beraber yaptığımız gezilerde çok ilginç manzaralarla karşılaştım. Yüz dükkandan altmışı, biz henüz bir şey söylemeden, içeri girdiğimizde doğrudan ‘Biz Vatan Partisi’ne oyumuzu kullanacağız’ dediler. Nedenini sorduğumda, ‘Artık yalanın, dolanın, iftiranın içinde yüzüyoruz; hayatımızda hiçbir değişiklik olmadı, bu ülkeye sahip çıkacak parti Vatan Partisi’dir’ dediler. Bu gördüklerim sandığa yansırsa çok iyi yerdeyiz arkadaşlar. Çalışmalarımız son sürat devam ediyor. Her kapıyı çalıyoruz, her insanın elini sıkıyoruz. Zaman zaman ‘oyları bölmeyin’ diyenler oluyor, kendilerine neden oyları bölmediğimizi anlattığımızda ‘Bunu bilmiyorduk, anlatmamışlardı’ diyorlar. Biz de diyoruz ki; Türkiye’nin farkındalığı yükselsin diye bu zinciri siz kurun, yanınızdakine anlatın. Şu an hayasız bir akının kıskacı içindeyiz, bunu kırıp çıkacağız. İstiklal Savaşı’nda yaptığımız gibi, genetik kodlarımızda bu var. Aydınlıkevler’de yaklaşık 150 esnafla görüştük, aldığımız karşılıklar son derece güzel. Hatta arkamızdan gelip ‘bildiriyi bize de verin’ diyenler oldu. Tevfik Bey isminde bir vatandaşımızın, oyunu kullanabilmek için Antalya’dan Ankara’ya taşınma sorunu vardı, ona yardımcı olacağımıza söz verdim. Son derece mutluyum, gidişat gayet güzel.”

“Şimdi arkadaşlar, ben kimsenin sözünü kesmek meraklısı değilim ama halkçıların, devrimcilerin, milliyetçilerin buluştuğu Vatan Partisi, program ve plan sahibidir. Ben buradaki programı uygulamaya çalışıyorum. Sayın Gazi Mertan Acır, buyurun. İki dakika ekliyorum.”

“Efendim, adına ‘çözüm süreci’ dedikleri bir ihanet süreci var. Bizi hiç dahil etmediler, fikrimizi sormadılar. Bizim birlik ve kardeşlik olarak tanımladığımız bu süreci nasıl bitireceğimizi anlatayım: Birincisi, ağalık ve halkı marabalaştıran bir sistem var; toprak reformu yapacaksınız. İkincisi, halkı şeyhlerden, şıhlardan kurtarıp Köy Enstitülerini kuracaksınız. Üçüncüsü, Dolmabahçe’de bebek katilleriyle protokol imzalamayacaksınız; müzakere değil, mücadele edeceksiniz. Terör ancak böyle çözülür. Ayrıca gazi ve şehit ailelerimizin büyük sıkıntıları var. Kıbrıs ve Kore gazilerinin madalyaları yoktur; derneklerden parayla satın almak zorunda kalmaktadırlar. Kıbrıs gazileri bugün askeri hastanelerden faydalanamamaktadır. Vatan Partisi olarak biz; Kore gazisi, Kıbrıs gazisi, terörle mücadele gazisi ayrımını bitirip, ‘şehitlik’ ve ‘gazilik’ unvanlarını birleştireceğiz. Vatan namustur; nöbet esnasında vurulanlara ‘vazife malulü’ diyemezsiniz. Kardak Operasyonu’nda helikopter kazası geçirene ‘harp malulü’ diyemezsiniz. Recep Tayyip Erdoğan’a bir gün ‘Sen PKK ile el sıkışırken ben senin karşında olacağım’ dedim.”

“Çok teşekkürler. Buyurun efendim.”

“Bunlar ya hesap bilmiyor ya da dayak yemediler. Ulusalcıları, Kemalistleri kapıya koyup partiyi böldüler, şimdi bize ‘bölücü’ diyorlar. Bölücü kendileridir, biz birleştiriyoruz. İkinci olarak; 23 Nisan’da tüm Ankaralıları eski meclisimizin önünde, Ulus Meydanı’nda bekliyoruz. Sayın Genel Başkanımızın önderliğinde milletvekili adaylarımızla buluşuyoruz. 23 Nisan’da saat 11.00’de Atamıza gidip izin alacağız. Kültür Bakanlığı’na atanmak isteyen hocam hatırlattı; bu partide kendine güvenen, genel başkanının karşısına geçip ‘Ben bunu istiyorum’ diyebiliyor. Parti içi demokrasi budur. Doğu Perinçek; en alt kademeden üyesine kadar herkesi dinleyebilen, ‘Doğruysa sen haklısın’ diyebilen bir liderdir. Bu demokrasiyi parti içinde yaygınlaştıran ekibin, ülkeyi nasıl yöneteceğini varın siz hesap edin.”

“Mehpare Çelik’e teşekkür ediyorum, ‘Allah söyletti’ dedi; 550 milletvekili. Kaç milletvekili çıkarırız bilmem ama bu aday listesiyle iki tane kabine kurulur. Peki efendim, şimdi Kayseri adayımız Sayın Sema Karaoğlu’na dönelim. Süreniz başladı.”

“Türk milleti son zamanlarda çok ötekileştirildi; açık, kapalı, Alevi, Sünni, Kürt, Türk diye… Bunun zararını çok görüyoruz. Oysa ben Türk milletinin bir parçasıyım. Babam Diyarbakırlı, annem İzmirli. Babaannem Mardinli Arap, anneannem Çerkez, dedem Giresunlu. İşte Türkiye budur! Ben Türk milletiyim. Binlerce yıl öncesine giden bu varlığı, bir kalemin ucuna çizik atarak kimse silemez. Çiftçilik hikayemden bahsetmek istiyorum; annem babam şehirliydi, köylülük nedir bilmezdim ama içimde inanılmaz bir köy sevdası vardı. Emekli olmaya bir yıl kala, sağlık sektöründeki dejenerasyon sonucu hekimlik yapmama kararı aldım. ‘Üreteyim, başka hayatlara dokunayım, başka insanlara istihdam yaratayım’ dedim. Arazi bakmaya başladım ama çok acı bir gerçekle karşılaştım: Nereye gitsem, ‘Burayı Fransızlar aldı, şurayı İtalyanlar aldı’ diyorlar. Benim Kayseri’de on binlerce dönüm tarım arazim var, sanayiden değil, doğrudan tarımdan bahsediyorum…” Tarım arazilerimize inanılmaz derecede üzülüyorum. Derler ya, “burnumun direği sızladı” diye; gerçekten ben bir gazi torunu olarak, İzmir’de 9 Eylülleri kanının her damlasına kadar hissederek büyümüş biri olarak çok üzüldüm. Tüm birikimlerimi eşimi de ikna ederek, “Biz kanımızla aldığımız bu toprakları paramızla, ucuza satıyoruz” diyerek toprağa yatırdım. “Ne yapacaksın, bilmezsin etmezsin” diyenler çok oldu ama “Bu topraklar bizim, bari paramızla geri alalım” dedim ve birçok arkadaşımı da toprak satın almaya ikna ettim. İnsanlar tabii ki rant için arsa almak istiyorlar ama vatanı olmayanın hiçbir şeyi olmuyor. Bireysel menfaatlerimiz, mesleki kariyerlerimiz eğer vatanımız olmazsa hiçbir şey ifade etmeyecek.

Ben 2010 yılında, “yabani ot bile yetişmez” denilen çorak bir arazi aldım. “İmkansız diye bir şey var mı?” dedim. Biz Kurtuluş Savaşı yapmış, tarihin yönünü değiştirmiş bir milletiz. Seçim çalışmalarına başladığımda daha da şaşırıyorum; elimde sosyal medya, telefon gibi her türlü imkan olmasına rağmen insanlara ulaşmak gerçekten zor. Oysa Mustafa Kemal, bu imkanların hiçbiri yokken “Ya istiklal ya ölüm” diyerek bu milleti nasıl inandırdı? O zaman dedim ki; imkansız yoktur. Atatürk Orman Çiftliği’ni kurmadı mı? Benim arazim 70 yıldır köyün çöplüğüydü; üzerinde ot bile bitmeyecek kadar sertleşmişti. Ama “Ben bir Atatürk kızıysam, onun benden istediklerini yapmam lazım” dedim. Kolay olmadı tabii ama ben bir girişimciyim; kapıdan kovsalar bacadan girerim. Şu anda iki yüz dönüme yakın arazimin altmış dönümünde dört yıldır yonca üretiyorum ve yirmi sekiz bin elma fidanımla hem çorak bir alanı tarıma kazandırdım hem de yüzlerce insana istihdam sağladım.

Çiftçinin zorluklarını bizzat gördüm. Ben bu işleri yaparken bilimi, yüreğimi, vatana olan sevgimi kullanıyorum; ancak çiftçinin sermayesi yok. Devletin verdiği mazot yardımı, traktörle bir koridorda gidebileceğiniz kadar destekten ibaret. Türkiye şu anda üretenlerin değil, aracıların cenneti. Aracılar kazanıyor, üreticiler zarar ediyor. Bu yüzden insanlar köylerini terk ediyor. Eskiden “Bizim köylümüz tembel” gibi önyargılara sahiptim, bunun için özür diliyorum. İşin içine girince gördüm ki ne yaparsanız yapın, aracılar üzerinizden kazandığı için üretici zarar ediyor. İnsanlar çaresiz; çocuklarını okutamıyor, köylerden kentlere inanılmaz bir göç yaşanıyor. Bu yüzden kooperatiflerin kurulması ve Köy Enstitüleri çok önemli. Geçen hafta Köy Enstitüleri’nin 75. yıl kutlamalarına katıldım; 90’lı yaşlarındaki mezunların söylediği gibi, “bu köylü uyanıyor” diye 1949’da kapatıldılar. İktidarımızda, Köy Enstitüleri’ni günümüz bilim ışığında yeniden hayata geçirmek için elimden geleni yapacağım.

Bir hekim olarak da yüreğim yaralı. Çok idealist bir hekimim, ilkokul mezunu bir anne babanın çocuğuyum. Hasta-hekim ilişkisinin müşteri-tüccar ilişkisine dönüştürülmesini reddediyorum. Performans sistemi hekimliğe dayatılamaz; “çok hasta bak, çok ameliyat yap” diyerek sağlık sistemi yürümez. Bütün sağlık emekçilerinin özlük hakları için, bozulan hasta-hekim ilişkisini düzeltmek için buradayım. “Beni Türk hekimlerine emanet ediniz” diyen o kutsal bağı yeniden kurmak istiyorum. Bizler sabahtan akşama kadar hangi hastanın cebinden para çalarım diye düşünen insanlar değiliz. Sağlık, eğitim ve güvenlik devletin vatandaşlarına en kaliteli ve ücretsiz şekilde sunması gereken hizmetlerdir.

Gençlik yönetimde olmak, söz hakkı sahibi olmak istiyor. Gençliğin en önemli sorunu geleceksizliktir. Yıllarca okuyoruz, mezun oluyoruz ama işsizlikle karşılaşıyoruz. Öğretmenlerimiz atanamıyor, mühendislerimiz mesleğini icra edemiyor. Biz, gençliği piyasanın insafına bırakmayacağız. Onların yeteneklerini ortaya koyabilecekleri ve ülkeye katkı sunabilecekleri bir Türkiye inşa edeceğiz. Ayrıca emperyalizmin gençlik üzerindeki “çürüme kültürü” ile savaşacağız. Uyuşturucuyla mücadele eden bizler olacağız.

Türk halkına bir çağrıda bulunmak istiyorum; kardeşsiniz. Bir tarafta terörle mücadele gazileri, şehit babaları var; diğer yanda ise PKK kurucularının yeğenlerini yüce Meclis’e taşımaya çalışanlar. Ey halkım, ya bu ülke için canını feda edenlere oyunuzu vereceksiniz ya da o terör örgütüyle ilişkili olanları Meclis’e taşıyacaksınız. Sizden talebim, vatana hizmet edenlere oy vermenizdir.

Paylaş