Çıkış Yolu • 07.06.2022

Çıkış Yolu • 07.06.2022

M.K.: Merhabalar efendim, hoş geldiniz. Ekranlarınızın başında çıkış yolu gününde, çıkış yolu saatindeyiz. Biraz gündem sıcaklığında, yaz havasında bir program yapacağız. Tabii gündemin bütün sıcak başlıklarını konuşmaya çalışacağız. Sayın Doğu Perinçek’e partisinin gündemdeki sorunlara ilişkin çözüm yolunu soracağız ama biraz Amerika’ya uzanacağız, biraz tarih konuşacağız, biraz edebiyat konuşacağız, biraz farklı bir çıkış yolu yapacağız. Seçtiğim ilk konu itibarıyla da farklı bir program olacağını şimdiden sizlere duyurmuş olalım. Ayrıca saat 22.00’de Sayın Latif Polat programımıza bağlanacak; biraz Amerika’daki siyasi ve ekonomik durumu konuşacağız. Efendim hoş geldiniz.

Doğu Perinçek: Hoş bulduk.

M.K.: Bugün birebir yapıyoruz, evet. Sayın Latif Polat da bağlanacak. Tabii çok sıcak başlıklar var ama *Bilim ve Ütopya* dergisi biraz ezber bozan bir kapakla çıktı. “Sıfırı Araplardan öğrendik” diye bir kapak. Sizin sık sık söyleşilerinizde, programlarınızda ya da çeşitli kitaplarınızda anlattığınız bir konuyu esasen *Bilim ve Ütopya* kapağına taşımış oldu. İnceleme şansınız olmuştur mutlaka.

Doğu Perinçek: Ben hepsini okudum. Bunu konuşarak başlayalım. Hay hay. Gerçekten bütün izleyicilerimize *Bilim ve Ütopya*’nın bu sayısını okumalarını öneriyorum, hararetle öneriyorum. Çok esaslı bir sayı. Başlığı benim yazımdan, dosya başlığı olarak almış arkadaşlar, *Bilim ve Ütopya* yöneticileri: “Sıfırı Araplardan öğrendik”. Bu sayıda çok önemli matematikçilerimizin, felsefecilerimizin ve bilim tarihçilerimizin yazıları var. Hepsi birbirinden değerli. Hepsini okudum, inceledim. Sıfır rakamının ve sayısının nasıl ortaya çıktığını, keşfinin matematikte, cebirde, hatta ticarette ve insanlık tarihinde ne kadar büyük bir önemi olduğunu anlatıyor yazarlarımız. Fevkalade güzel yazılar, onu söyleyeyim.

Tabii sıfırın bulunması çok tarihi bir yol. Bunu ilk bulan Hintliler. Sıfırın bulunması matematikte bir devrim, yani büyük bir keşif. Sıfır, yoku temsil ediyor ama aynı zamanda “sonsuz var”ı da temsil ediyor. Çünkü sağdan yazdığınız sürece; bir yazdığınızda onlar oluyor, yüzler, binler, on binler, yüz binler gidiyor; katlıyor, götürüyor. Bir de tabii mesela 2022 yazarken ikiden sonra bir sıfır koymak zorundayız. Yani ondalık sayıların yazılmasında sıfırın keşfedilmesi, Hintliler tarafından tarihsel olarak önemli. Hintlilerden Abbasiler, Araplar bunu öğreniyorlar, alıyorlar. Orada yayılmasında El-Harezmi, yani bir Türk bilim adamı, matematikçisi, çok büyük bir rol oynuyor. Zaten adını da logaritma ve algoritmaya veriyor. Batılılar El-Harezmi’yi değişik harflerle yazıyorlar. Bir de yazdığı “El-Cebir” kitabının adından dolayı bugün matematik disiplini “Cebir” olarak anılıyor.

Bütün dünya bunu Araplardan öğreniyor. Bunu ben söylemiyorum, bütün bilim tarihi kitaplarına baktığımız zaman bunu görüyoruz. Mesela Türkçede de Sigrid Hunke’nin çok güzel bir kitabı olan *Batı’yı Aydınlatan Doğu Güneşi*’ni Kaynak Yayınları çıkartmıştı. Orada da okuduğumuz zaman Hunke diyor ki: “Araplar bütün dünyaya sıfırı öğretti. Biz Almanlar da sıfırı Araplardan öğrendik. Diğer bütün dünya da sıfırı Araplardan öğrendi.” Araplar da Hintlilerden öğrenip geliştirdi. 4-5 yüzyıl sonra Avrupa’ya taşınıyor. Bizim Türkçemizde sıfır yoktu. Orhun Yazıtları’na bakalım, hatta 11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmut’un *Divânu Lugati’t-Türk*’üne bakalım; ben sıfırı aradım, yok. Büyük bir ihtimalle Arapça olduğu için sıfırı almadı Kaşgarlı Mahmut.

Matematik konuşuyoruz, tıp da bilinir ama bu iki alanın dışında astronomi var, mühendislik çalışmaları var. Neredeyse bilimin bütün alanlarında; felsefede, sosyolojide, astronomide, fizikte, kimyada sıfırsız olmuyor. O bakımdan sıfır, yoku temsil ediyor, olmayanı temsil ediyor. Ama mesela futbolda “sıfıra indi” dediğiniz zaman en doğru işi yapmış oluyorsunuz. Ya da otomobil alırken “sıfır kilometre” diyorsunuz. Matematikteki rolü çok büyük, cebirdeki ve algoritmadaki rolü çok önemli.

Türkçeye dönecek olursak; Orhun Yazıtları’nda sıfır yok. Bir var, iki, üç, dört, beş, altı, yedi, sekiz, dokuz, on, on bir gidiyor. Eski Türkçede en büyük sayı on bindir, yani “tümen”. Askeri usullerde de tümen sayısı var. Ama sıfır yok. Sıfır; şifr, sefr yani Arapçadan geliyor. Bu Almancaya da, İngilizceye de, Fransızcaya da “cipher” (şifre/sayı/rakam) olarak giriyor. Batı dillerine de bu Arapça sıfır kelimesi giriyor.

İslam coğrafyasında neden bu kadar hızlı ve etkili bir şekilde bilim faaliyetleri yayılıyor? Çünkü 7. yüzyıldan itibaren ticaret ve meta ekonomisinin merkezi orasıydı. Hz. Muhammed 570’de doğdu, arkasından Emeviler ve Abbasiler dönemiyle dünya medeniyetinin merkezi artık İslam coğrafyası oldu. Araplar, Farslar ve Türkler… Abbasilerden sonra Horasan’a geçiyor bilimin merkezi. Orada El-Harezmi, Biruni, İbn-i Sina, Farabi gibi dünya çapında büyük matematikçiler, fizikçiler, tıpçılar yetişiyor. Mesela El-Harezmi, güneşin hareketlerinden, gölgelerden hesaplayarak ekvatorun boyunu ölçüyor. Modern ölçümlerle aralarında sadece yarım metre fark var.

Dünyanın küresel olduğunu 10. ve 11. yüzyılda İslam coğrafyasındaki bilim adamları biliyorlardı. Hatta güneşin etrafında dönmesi, açıları vesaire, onları bilerek ekvatorun boyunu ölçebiliyorlar. Astronomide o kadar ileri konumdalar ki dünyaca büyük hocalar olarak kabul ediliyorlar. Hakim medeniyet daima bilimde de öncü ve ileride oluyor. Uygarlıkla meta ekonomisinin doğuşu aynı tarihsel dönemi ifade ediyor. Sonuç itibarıyla bütün toplumlar uygarlığa ticaretle, meta ekonomisiyle, paranın bulunmasıyla, matematik, ordu ve devlet teşkilatlanmasıyla geçiyor; hepsi aynı paket içinde çıkıyor.

İbn-i Haldun, 14. yüzyılın sonu, 15. yüzyılın başında Kuzey Afrika’da, toplumların bedevi toplumdan medeni topluma geçişinin teorisini üretiyor. Yani bedevi toplum sınıfsız, kabile düzeninde. İbn-i Haldun, *Mukaddime* kitabıyla sınıflaşmanın, devletlerin ve medeniyetin ortaya çıkışını anlatıyor. Kaynak Yayınları’ndan iki cildi çıktı, herkese öneririm. Orada evrim teorisinin temelleri de var. Canlıların cansızdan, kimyasal süreçlerle tek hücreli canlılara, oradan evrimle insana kadar devam ettiğini İslam filozofları ortaya koyuyorlar. Yani evrim teorisini bulan Darwin değil, ondan önce Mutezile ekolü var. Mutezile ekolü materyalistti ve dünyayı maddi gerçeklerle açıklıyordu. İslam tarihinin bütün dünyaya ışık tutan birikiminin mirasını reddedenler var, halbuki iftihar etmemiz gereken bir birikim bu.

Türklerin İslamiyet’i kabul etmesi, çağdaş uygarlığa katılmaktı. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular dönemiyle birlikte Türkler, o günün uygarlık merkezi olan İslam dünyasına girdiler. Felsefede, matematikte, mimarlıkta, savaş sanatında, devlet yönetiminde, ticaret ve para ekonomisinde çağdaş uygarlığı yakaladılar. El-Cezeri gibi isimler ilk otomatik aletleri, mil sistemini yaptı. Bilim dili o dönem Arapçaydı, o yüzden bu Türk bilim insanları eserlerini Arapça yazıyordu.

*Bilim ve Ütopya*’nın bu sayısı şu mesajı da veriyor: Bugün Türkiye’de Arap düşmanlığı yapılıyor. Bari hiç olmazsa sıfırın yüzü suyu hürmetine Araplara sevgi ve saygı gösterelim. İngilizceye kimsenin bir itirazı yok, her yer İngilizce tabelalarla dolu ama Arapça yazı gördüklerinde bir takım sahte ilericilerin, sahte solcuların tüyleri diken diken oluyor. Arapçanın Türkiye’ye bir zararı yok. Bir de “İslamiyet bizi geriletiyor” tezi var ki, bu en yanlışı. İslamiyet’e girmeyen Türkler tarih sahnesinde silinip gitmiş, Hristiyan olanlar asimile olmuştur. Ama Müslüman olan Türkler büyük imparatorluklar kurmuş ve devrimler hep o Müslüman Türklerin içinden çıkmıştır. Atatürk de İslamiyet’i kabul etmiş Oğuzların içinden çıkmıştır.

Kaşgarlı Mahmut, 1074’te *Divânu Lugati’t-Türk*’ü tamamladı. O tarihlerde ne İngilizlerin ne de Almanların böyle bir sözlüğü vardı. 8. yüzyılda Göktürkler döneminde yazılmış ilk Türkçe sözlük kayıptır, ancak başka dillerdeki alıntılardan varlığını biliyoruz. *Divânu Lugati’t-Türk* ise bir tesadüf sonucu Osmanlı’nın son dönemlerinde bulundu. Kaşgarlı Mahmut’un başka gramer kitapları da vardı ama maalesef kayıp. Aynı dönemde Yusuf Has Hacib’in yazdığı *Kutadgu Bilig* ise devlet yönetimi üzerine muhteşem bir siyaset bilimi kitabıdır. Avrupa’da buna benzer bir eser ancak yüzyıllar sonra, 16. yüzyılda Machiavelli ile yazılmıştır. Bütün siyaset bilimi kitapları, Avrupa’da Machiavelli ile başlatılır. Siyaset biliminin kurucusu olarak Machiavelli gösterilir. Hâlbuki Machiavelli, bizim 11. yüzyıldaki Yusuf Has Hâcib’in çırağı dahi olamaz. Nizamülmülk’ün Siyasetname’sinin veya meşhur İranlı şair Firdevsi’nin çırağı bile olamaz. Firdevsi, Kaşgarlı Mahmut ve Yusuf Has Hâcib; üçü de 11. yüzyılda yaşamıştır ve esas siyaset biliminin kurucuları onlardır. Kaşgarlı Mahmut’u bir kenara koyarsak —ki o ansiklopedistlerin ilk piridir—, Firdevsi ve Nizamülmülk bu alanda temel taşlarıdır.

Peki, Türkler neden tarih boyunca kendi alfabelerini kullanıp geliştiremediler? Dün bir şey öğrendim; Fatih Sultan Mehmet döneminde Uygur yazısı kullanılıyormuş. Evet, ben de yeni öğrendim. Hatta Şule’ye söyledim: “Bak, Fatih Sultan Mehmet döneminde esas kullanılan yazı Arap harfleri olsa da, Asya’daki Türk devletlerine yollanan zafernamelerin bazıları Uygurca yazılmış.” Fatih, Uygurca bilen katipleri vasıtasıyla bu belgeleri hazırlatmış. Diğer Türk devletlerinde 17. yüzyıla kadar Uygur yazısı kullanılmışken, Fatih döneminde, 15. yüzyılda bu yazıya rastlamak oldukça dikkat çekici ve araştırmaya değer bir konu.

Neden Arap harflerini tercih ediyorlar? Çünkü o dönemde medeniyetin önderliğini Araplar yapıyordu. İslam medeniyetine girildiğinde, bilimsel birikim Arapça üzerinden aktarılıyordu. Uygurların ticaret ve hukuk konusunda çok önemli bir hazinesi, kitaplıkları vardı; mağaralarda bulunan o rulo belgeler hâlâ duruyor. Uygurlar bilimde çok ileriydi ancak İslam medeniyeti; cebir, coğrafya ve hendese gibi alanlarda doruğu temsil ediyordu. Türkler de bu havzaya girdiklerinde Arap harflerini benimsediler; bu yanlış bir şey değildi. Dönemin çağdaş uygarlığının yazısı onlardı. Farabi, İbni Sina, Harezmi ve Biruni gibi büyük bilim insanları, kaynaklar Arapça olduğu için bu dili bilmek zorundaydılar.

Konuyu yavaş yavaş toparlayalım. Arap düşmanlığı bir rezilliktir; bu sadece medeniyete değil, aynı zamanda siyasi bakımdan Türkiye’ye yapılacak en büyük kötülüktür. Arap düşmanlığı Türkiye’yi çıkmaza sürükler. Bugün Suriye, Lübnan, Mısır, Cezayir, Fas, Tunus, Libya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi ülkelerle iyi ilişkiler geliştirmeden Türkiye bağımsızlığını ve bütünlüğünü koruyamaz, ekonomik bakımdan ilerleyemez. Aksi takdirde Amerika Birleşik Devletleri’nin denetimine tekrar düşeriz ki bugün Atlantik sistemi içinde geldiğimiz nokta ortada.

Arapların da Türklerin de çok sayıda devleti var. Geleceğin dünyasında mazlum ve gelişen dünyanın damgasını görüyoruz. Londra’daki Standard Chartered Bankası’nın projeksiyonuna göre; 2030 yılında dünyanın dördüncü ekonomisi Endonezya, beşinci ekonomisi Türkiye, yedinci ekonomisi Mısır olacak. İlk on içinde halkı Müslüman olan üç ülke yer alıyor. Bu, Asya çağında iyi bir yerdir.

Bilim ve Ütopya dergisinin bu sayısını herkese tekrar önerelim. Bütün hocalarımızın yazıları çok değerli; özellikle Profesör Semih Koray’ın felsefi boyutları da olan yazısını mutlaka okuyun. Ayrıca İslam tarihindeki bilim insanlarını tanıtacak bir program hazırlığı içindeyiz. Burada Prof. Dr. Melek Dosay Göktağ, Dr. Şahin Koçak, Prof. Dr. Semih Koray, Dr. İrem Aslan Seyhan ve Gülsinem Keleş gibi kıymetli isimlerin katkılarını da anmamız gerekir.

Gündeme geçelim. Suriye Dışişleri Bakanı ile görüşmeler ve Rus heyetinin Türkiye’deki temasları sürüyor. İki ana konu masada: Birincisi, tahıl koridoru; ikincisi ise Suriye’nin kuzeyindeki olası operasyonlar. Türkiye ve Rusya sorunları baş başa çözüyor. Bu, 21. yüzyılın ittifakıdır; Türkiye, Rusya, Çin, İran, Hindistan, Orta Asya Türk Cumhuriyetleri ve Vietnam’ın oluşturduğu Asya çağının ittifakı. Türkiye, Rusya ve Suriye bugün Amerikan emperyalizmine karşı savaşın ön cephesindeler. Bu ülkelerin el ele vermesi son derece nesnel ve doğal bir durumdur.

Türkiye’nin en büyük ticaret ortakları Rusya, Çin ve Almanya. Dolayısıyla Türkiye’nin Rusya ve Çin ile iş birliği yapması zorunludur. Atlantik sisteminden kopuşun ve Asya çağında büyümenin yolu buradan geçiyor. Ukrayna ve Suriye konusunda bazı uzlaşmazlıklar olsa da, bu stratejik süreç değişmez. Sayın Cumhurbaşkanımız da Birleşmiş Milletler kürsüsünden “Tarihin sarkacı Asya’ya yöneldi” diyerek bu vizyonu ilan etti. Hükümet içinde Atlantik sisteminden kalan tortular temizlendikçe bu süreç daha da sağlıklı işleyecektir.

Tahıl koridoruna dönersek; Odesa limanından İstanbul Boğazı’na açılacak mayınsız bir koridor, Rusya-Türkiye iş birliğiyle hayata geçecek. Bu, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın gıda güvenliği açısından da kritik bir adımdır.

Son olarak; Fransız “Le Point” dergisi beni Türk siyasetindeki merkezi bir oyuncu olarak nitelendirdi. Derginin editörü İstanbul’a gelerek benimle uzun bir söyleşi yaptı. Bu söyleşi kapak oldu. Sayın Tayyip Erdoğan ile Sayın Putin’in fotoğrafını kapağa koydukları sayıda, benimle yapılan söyleşiye de çok gönderme yapıldı ve ondan yararlanıldı. “Avrasya akımının liderisiniz,” denildi. Türkiye’nin Avrasya’ya yönelişinde başrolü oynadığınız ve Türkiye’nin güvenlik kuvvetleri içerisinde etkin bir nüfuzunuz olduğu değerlendirmeleri yapıldı.

Dünya basınında, Amerikan ve Avrupa basınında bu görüşler sıkça ifade ediliyor. Le Point dergisi de bu kapsamda çok uzun ve güzel bir söyleşi yaptı. İnternet sitelerinde tam metnini yayınladılar. Aydınlık gazetesi de birkaç gün önce bunun geniş bir özetini verdi, hatta yanılmıyorsam Aydınlık’ın internet sitesinde tamamı da yayımlandı.

Artık İran, Rusya ve Çin basını sizi sürekli izliyor. Dünya basınında Tayyip Erdoğan’dan sonra adı en çok anılan, fikirleri ve tahlilleri en çok yayınlanan kişi Vatan Partisi Genel Başkanıdır. Avrupa’da da ilginin arttığını görüyoruz. Bütün dünyayı; Rusya, Çin, Amerika, Almanya, Fransa, İsveç, Norveç, Kore, Hindistan ve Pakistan’ı içine alan bir değerlendirme yapıldığı zaman, Türkiye’de Vatan Partisi dünyanın çok dikkatli izlediği ve görüşlerine sıkça yer verdiği bir parti konumunda.

Avrupa’daki bu ilginin sebebi nedir? Birçok merkezde sizin görüşlerinize başvuruluyor ve atıflar yapılıyor. Çünkü Avrupa, bilimsel kökleri olan bir kıta. Vatan Partisi’nin yaptığı tahlillerin 20-30 yıldır hep doğru çıktığını görüyor ve orada çok güçlü bir entelektüel birikim olduğunu fark ediyor. Sizin tahlilleriniz Türkiye ve dünya dengeleriyle ilgili. Türkiye, bugün dünya dengelerini değiştirebilecek bir ülke. O bakımdan herkes tarafından dikkatle izleniyor. Türkiye gözlemcileri, Vatan Partisi’nin tahlil ve öngörü kabiliyetini eskiden beri bildikleri için sık sık bizimle söyleşiler yapıyorlar. Türkiye ile ilgili çıkan haberlerin hemen hemen hepsinde Vatan Partisi’nin görüşlerine yer veriliyor.

Şimdi sizi yeni yeni izleyen ve Vatan Partisi’ne dikkat kesilen büyüyen bir çevre var. Bu çevre şu soruyu merak ediyor: Vatan Partisi neden dış politikayı bu kadar önemsiyor, her analizine dış politikadan başlıyor ve içeriği sonra analiz ediyor?

Çünkü Türkiye’nin içindeki gelişmeleri artık dış çelişmeler etkiliyor. Temel çelişme, Türkiye ile küresel güçler arasındadır. Bu yalnız Vatan Partisi’nin görüşü değil, diğer partiler de artık durumu böyle görüyor. Türkiye’yi iç çelişkileriyle anlayamazsınız; zaten iç çelişmeler, dış çelişmelerle bağlantılıdır. Esas olarak iç çelişme belirleyicidir ancak tarihin öyle dönemleri olur ki, Kurtuluş Savaşı’nda olduğu gibi dış çelişme öne geçer ve belirleyici olur. Emperyalizm ile Türkiye arasındaki çelişme bugün ön plandadır.

Türkiye’nin sınırları artık kalmadı. Türkiye’nin bir ayağı Suriye’de, bir ayağı Irak’ta; Doğu Akdeniz’de ve Karadeniz’de varlık gösteriyor. Türkiye, dünya dengelerini etkileyen bir ülke. Biz de kendimizi bu konumda görüyoruz.

Peki, son 5-6 yıldır uygulanan dış politika doğru mu? Suriye’deki askeri harekâtları ikiye ayırmak lazım. Türkiye’nin Fırat Kalkanı’ndan bu yana PKK’ya karşı yaptığı harekâtlar doğrudur. Ancak Suriye’yi fiilen bölecek, Suriye’nin içinde 30 kilometre derinliğinde ve 900 kilometre uzunluğunda bir egemenlik alanı oluşturacak ve orada bir statüko kurmaya yönelecek bir askeri girişim bambaşka bir şeydir. PKK’yı bitirmekle, kuzeyde güvenlik koridoru oluşturmak ayrı şeylerdir; hatta bunlar birbirine zıttır.

Resmi ağızlardan PKK’yı bitirmekten ziyade “güvenlik koridoru” vurgusu yapılıyor. Biz diyoruz ki; PKK’yı tamamen temizlemek varken, Suriye ile iş birliği yapmak yerine güvenlik koridorları kurarak Türkiye güvenliğini sağlayamaz. Hatta burada bir mantıksızlık var. Madem bu koridor PKK’yı engelleyecek, neden sınırın ötesinde kuruyoruz? Gelin, Hatay’dan Hakkari’ye kadar Türkiye sınırının içinde kurun. Valisi, askeri, polisi, yolu bizim olsun; neden sınırın ötesinde kuruyoruz? Bu mantıksız.

Vatan Partisi’nin siyaseti nettir: Askeri harekâtlar yerindeydi ama bugün yapılması gereken, Suriye Devleti ile iş birliği yapıp PKK ve diğer terör örgütlerini o bölgeden temizlemektir. PKK’yı 30 kilometre aşağı sürmek sorunu çözmez, sadece yeri değişir. Hükümetin politikası PKK’yı güneye sürmek, bizim politikamız ise bitirmektir.

Sığınmacı meselesinde de güvenlik koridoru çözüm değildir. “Bir milyon sığınmacıyı oraya yerleştireceğiz” diyorlar. Türkiye ekonomisine uyum sağlamış, fabrikada çalışan, üretken insanları alıp Türkiye’den koparacaklar, orada Kızılay’ın çorbasına muhtaç bir hale getirecekler. Bu, Türkiye’nin sırtındaki ekonomik yükü de hafifletmez. Asayiş ve insani sorunlarda bir ilerleme olmaz, aksine gerileme olur. Sığınmacı sorununun çözümü Suriye ile iş birliğinden geçer. Suriye’deki terör temizlendiğinde, göç edenler zaten kendi ülkelerine dönecektir.

Burada kalanlar ise bizim kardeşimizdir; milletimizin bir parçası olarak yaşamlarını sürdürürler. Atatürk’ün dediği gibi; Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir. Bu tanımda etnik bir ayrım yoktur. Bir coğrafyada devrimi birlikte yapan, Edirne’den Hakkari’ye kadar milletimizi oluşturan insanların tamamı Türk milletidir.

(Reklam arası sonrası)

Çıkış Yolu’nun ikinci bölümündeyiz. Amerika’nın son siyasi ve ekonomik durumunu konuşacağız. Amerika uzmanı, araştırmacı ve yazar Sayın Latif Bolat bizimle. Amerika dünyada küresel bir güç olduğu için her olayın bir ucu oraya çıkıyor. Mesela yeni yapılan bir ankette, Amerika’da 30 yaşın altındaki gençlerin %5’inin kendisini trans olarak tanımladığı ortaya çıktı; bu çok büyük bir rakam.

Ukrayna harekâtı nedeniyle Amerika cephenin en önünde. Şu an Washington’da Amerika Devletleri Zirvesi yapılıyor. Meksika, Honduras gibi ülkelerin başkanları, Amerika’nın Venezuela, Nikaragua ve Küba’yı davet etmemesi üzerine zirveye katılmadı. Bu durum, Amerika’nın Latin Amerika’da ipin ucunu kaçırdığını gösteriyor. Amerikalı tahlilciler bile zirveyi başarısız olarak nitelendiriyor. Bunun en büyük sebebi, Çin’in Latin Amerika’daki ekonomik varlığının artık inkâr edilemeyecek seviyeye ulaşmasıdır.

Pandemi döneminde Arjantin ve Şili sokaklarında gördüğüm Çin malı araçlar, tırlar ve otobüsler bu ekonomik gücü somutlaştırıyor. Ekonomik olarak varsanız siyasi olarak da masadasınız. Bu zirve bir dönüm noktasıdır. Konunun en önemli muhatabı olan Meksika’nın bile katılmaması, göçmen sorununun çözümünde Amerika’nın yalnızlaştığını gösteriyor. Arizona sınırına yığılan yüz binlerce göçmen meselesi hâlâ masada duruyor. Bu zirveyi engellemek amacıyla yapılmıştı güya ama Meksika devlet başkanı bu zirveye katılmayarak, daha baştan zirvenin bir işe yaramayacağını ifade etmiş oldu. Dolayısıyla bu konuda verebileceğim en önemli ve en taze tarih dünden bugüne olan durumdur. IMF yöneticileri ve bazı Amerikalı siyasetçiler, “doların hakimiyeti ve rezerv para durumu çöküyor; buna ilişkin acil tedbirler almak lazım” gibi açıklamalar yapıyorlar. Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomisi de çok tartışılmaya başlandı.

Ekonomik tablo oldukça ilginç. Mesela bebek maması krizi… 350 milyonluk Amerika Birleşik Devletleri’nde askeri uçaklarla Avrupa’dan ve başka yerlerden bebek maması getirtildi. Bu küçük bir örnek gibi görünebilir; “Bebek mamasının ne önemi var?” denebilir ama bebeği beslemek diye bir gerçeklik var. Bugün okudum; hastanelere gidildiğinde damar tıkanıklıklarını gösteren “CAT scan” ilaçlarını bile bulamıyorlarmış, Avustralya’dan getirmeye başlamışlar. Bu tür şeyler küçük görünse de genel yapının problemli olduğunu ve belli ölçüde çöküntüye uğradığını ifade ediyor.

Bütün bunlar seçimlere beş ay kala oluyor. 8 Kasım’da Amerika’da yapılacak ara seçimler senatoyu ve kongreyi belirleyecek. Analistler, bu seçimlerin Biden’ın geleceğini, hatta görevden düşürülmesini bile etkileyebileceğini belirtiyor. Eğer Cumhuriyetçiler kongreyi kazanırsa, Trump’ın intikamcı kişiliğini bilenler, “impeachment” dedikleri Biden’ı alaşağı etme ihtimalini göz önünde bulundurmak gerektiğini ifade ediyorlar.

Cumhuriyetçi Parti ile Demokrat Parti artık 10-20 yıl önceki partiler değil. Dünyada hiçbir şey sabit kalmıyor. Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi, George Bush’un partisinden farklı. Igor Lopatonak’la yaptığımız röportajda da belirttiği gibi, “Eğer bugün Donald Trump başkan olsaydı Ukrayna’da herhangi bir sorun, açlık veya bebek maması krizi olmazdı.” Çünkü bugün yaratılan politik problemler o dönemde yoktu.

Türkiye’de olduğu gibi dünyada da finans çevreleriyle üreticiler arasında bir mücadele var. Benim gördüğüm kadarıyla, sanal ekonomiyi yöneten kesimler ile reel ekonomiyi yöneten kesimler arasında bir saflaşma yaşanıyor. Elon Musk bu konuda ilginç bir örnek. Twitter’ı satın alması ve elektrikli araç üretmesi, onu somut bir şeyler üretip satmak zorunda olan kesimlerin sözcüsü konumuna getiriyor. Bu nedenle Cumhuriyetçilerle adı anılmaya başlandı. Buna karşılık Amazon’un sahibi Jeff Bezos gibi isimler Biden’ı ve şahin politikaları destekliyor.

Kongre baskını konusuna gelince; bu eylemlerin arkasında Cumhuriyetçi Parti içinde Trump’a bağlı olan kesim var. Ancak Cumhuriyetçi Parti içinde de ciddi bir bölünme mevcut. Dick Cheney’nin kızı gibi Trump’a karşı oy veren veya “neokon” olarak adlandırılan saldırgan kesim, Demokratlarla aynı çizgide buluşabiliyor.

Amerikan ordusundaki duruma gelince; Kissinger gibi 98 yaşındaki bir ismin, “Ukrayna toprak verip bu işi bir an önce kapatmalıdır” demesi, sadece şahsi bir fikir değil; üst düzeyde yapılan tartışmaların bir yansımasıdır. Biden’ın bunu reddetmesi bile böyle bir tartışmanın çok yükseklerde yapıldığının ifadesidir. Ronald Reagan’ın eski askeri danışmanı Edward Luttwak da aynı görüşte. Luttwak, bir nükleer gücün sınırında yaptığı bir savaşı kaybedip geri çekilmesini seyretmesinin imkansız olduğunu, dolayısıyla Rusya’nın yenileceği hayaline kapılmadan “ver-kurtul” yöntemiyle Ukrayna’yı kurban edip bu işi bitirmenin daha gerçekçi olduğunu savunuyor.

Son olarak; Biden’ın Ukrayna’ya gönderdiği 40 milyar dolarlık yardım paketine Cumhuriyetçi Parti üyeleri de oy verdi ancak bu durum seçimlere giderken zayıf görünmemek için verilen bir ödün niteliğinde. Buna rağmen, 2024’te başkan adayı olmayı düşünen 11 senatörün buna ret oyu vermiş olması, parti içindeki derin ayrışmayı gözler önüne seriyor. Yani bizim, diyelim sıcak para komisyoncuları; Türkiye’den baktığımız zaman mafiokrasi diye adlandırdığımız, mafyalaşmış, üretimle doğrudan ilişkisi olmayan, daha çok finans kesiminden olan ve havadan para kazanan, dolar-borsa vurgunu gibi süreçlerin içindeki kapitalistlerle sanayici, tüccar ve üretici arasındaki çelişme çok önemli. Bu durum, Amerika toplumunun geleceği açısından da büyük önem taşıyor.

Fakat Amerika’da üçüncü bir kuvvet daha çıkıyor. Sanal ve reel kapitalistlerin dışında, daha çok halkın içinden gelen, Latif Bolat’ın “Kızıllenseller” (redneck) dediği; emekçi, ezilen, işsiz, bastırılan; siyahiler, Çinliler, Latinler, Hispanikler ve İspanyollardan oluşan bir kesim var. Onlar da yavaş yavaş Amerikan siyasetindeki iki kutupluluğun dışında üçüncü bir kutup oluşturmaya başladılar. Bence bu çok önemli. Amerikan tarihi boyunca hep Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında bir çarpışma olur ve bunlar Amerikan hâkim sınıfı içinde rolleri paylaşmışlardır. Ancak şimdi bu ikisinin dışında ve daha çok Cumhuriyetçi Parti’nin içinde yeni bir güç oluşuyor. Kovboyların mirasçıları diyebileceğimiz; mülkleri daha az, orta sınıf ve hatta işlerinde mülksüzlerin de olduğu bu üçüncü güç, Amerika’nın geleceği açısından çok önemli.

Ordu sorusu çok anlamlıydı. Hatırlayacaksınız, seçimler sırasında Trump, Biden’ı savaş ağlarıyla ve ordudaki iş birliği içinde olmakla suçlamıştı. Pentagon’un içindeki savaş ağlarıyla Biden’ın kendisine karşı iş birliği yaptığını iddia etmişti. Göreve geldiğinde Biden bazı generalleri tasfiye etti. Biden da Trump’a, “Bu adam bana böyle diyor ama kendisi de Pentagon’da, ordunun içinde örgütlenmeye çalışıyor” diyordu. Yani her iki taraf da; gerek Cumhuriyetçiler gerek Demokratlar, aynı zamanda Amerikan ordusu içerisinde örgütleniyorlar. Bu çok önemli, çünkü işin en sonunda silaha varacağını görüyorlar. Bu gidiş, Amerika’da bir iç savaşla sonuçlanacaktır. Bunu çok net olarak söyleyeyim. İç çatışmalar, belki bir iç savaş boyutunda olmasa bile silahların kullanıldığı bir sürece evrilecek. Bu, halkın elindeki silahlardan ziyade, çarpışan iki büyük gücün ordu içindeki kuvvetleriyle ağırlık yapmaya çalışacakları bir süreç ve bu başlamış durumda.

Bu gelişmeler Amerika’nın dış politikasını etkilemez olur mu? Bence her şeyin temelinde dolar saltanatının yıkılması var. Amerika’nın haraç sistemi çöktü. Haraç toplayamayınca bütün iç çelişkileri keskinleşiyor. Amerikan toplumunu bir arada tutan ve Amerikan hukukunun temelinde yatan neydi? Amerika, dünyaya kâğıt ihraç ediyordu; yeşil mürekkeple üzerine “100 dolar” yazıp veriyordu. Diyelim o kâğıdın maliyeti aslında bir cent ama karşılığında 100 dolarlık mal alıyordu. Bire bin! Yani dünya tarihinde böyle bir değişim görülmemiştir. Kapitalizmin özü eş değerlerin değişimidir; yani 10 birim emekle 10 birim emeği değiştirmek. Bu, sistemin ilerici olmasının ve kapitalizmin sırrının temelidir. Ancak şimdiki dolar saltanatı döneminde, emperyalist sistemin de ötesinde, haraç sistemi ortaya çıktı. Bu haraç sistemi Amerikan toplumunu besliyor ve bir arada tutuyordu. Fakat şimdi dolar saltanatı çökünce, Amerika dünyanın haracını yiyemiyor ve içeride bir harabeye dönüşüyor.

Arkadaşım Sayın Ethem Sancak, 15 gün önce Amerika’ya gitmişti. Döndüğünde Amerika’nın bir harabeye döndüğünü anlattı. New York’un o parıltılı görüntüsü gitmiş; sokaklar esrar kokuyor, insanlar karton kutularda yaşıyor. Aşırı soğuk olduğu zaman sokaklardan ölüler toplanıyor. Amerikan aile geleneği dağılmaya başlamış; anne çocuğunu, baba oğlunu tanımaz hale gelmiş. Esas olarak da Amerika üretim ve ekonomi açısından büyük bir çöküş içerisinde. Dolayısıyla Amerika’nın önünde ya Biden’ın bir macera yapması lazım ki onun da hiçbir başarı şansı yok ya da içeride silah kullanmaya varan büyük iç çatışmalar yaşanacak. Bunu bugünden tespit edebiliriz.

Dolar saltanatına vurgu yaptınız ama bu durumun, Amerika’nın diğer ülkeler üzerindeki siyasi etkisine yansıması ne olur? Afganistan’da yenildi, Suriye’de yenildi. Türkiye, Amerika’yı yeniyor. Karabağ’da, Kafkasya’da yenildi. Rusya, Ukrayna’da Amerika’nın sırtını yere yapıştırıyor. Dünyanın neresine baksak Amerika bir geri çekilme içinde ve yenilgi yenilgiyi takip ediyor. Dolayısıyla Amerika Birleşik Devletleri’nin geleceği karanlık gözüküyor. Bunu Amerika’nın kendi düşünürleri, iktisatçıları ve siyasetçileri de kabul ediyor. Devlet raporlarına da bu yansıyor. Daha Trump zamanında güvenlik raporlarında Amerika’nın yenilgi dönemine girdiği saptanıyordu.

***

Erken seçim artık gündemden geçti. Hukukumuza göre seçime bir sene kala erken seçim kararı alınamıyor. Yani bir sene sonra, Haziran ayında seçim var. AK Parti’nin de erken seçim yapmak için herhangi bir gerekçesi veya çıkarı yok. Türkiye’de halk, güvenlik konusunda Türkiye’nin toprak bütünlüğünden yana, FETÖ ve PKK terörüne karşı istikrarlı bir tavır sergiliyor. Ancak ekonomi büyük bir yangın halinde; fiyatlar yükseliyor, halkın alım gücü düşüyor. Her evde çok büyük sıkıntılar var. Bu yüzden AK Parti’nin durumu iyi gözükmüyor.

Saros Araştırma’nın bir anketinde “Cumhur İttifakı veya Millet İttifakı Türkiye’nin sorunlarını çözer mi?” diye sorulduğunda; %35 “Hiçbiri” diyor. %31 Cumhur İttifakı, %33 ise Millet İttifakı diyor. “Hiçbiri” diyenlerin oranı en yüksek. Bu, kararsız oldukları anlamına gelmiyor; sistemin içindeki bütün çözümleri reddettikleri anlamına geliyor. Bir nevi sistemin dışına çıkan ve devrimci çözümler arayan bir kitle bu. İşte o “Hiçbiri” diyenlerin gideceği tek yer Vatan Partisi ve oylar oraya doğru akıyor.

Sadece Biden İttifakı’nın tabanından değil, Şırnak’ta 150 kişi gibi toplu katılımlar alıyoruz. Mardin’de Etune aşireti, liderleri Emin Akdoğan ile birlikte toptan Vatan Partisi’ne katıldı. Bu katılımlar İzmir’den Balıkesir’e, Türkiye’nin her yerinden geliyor. Biden İttifakı da Cumhur İttifakı da çözemez diyorlar; tek seçenek olarak Vatan Partisi kalıyor. Bizim potansiyelimiz sadece o %35 değil, potansiyelimiz %100’dür; Türk milletinin bütününden insan kazanıyoruz. Geçmişte HDP’ye oy vermiş veya orada yöneticilik yapmış insanlar da artık Vatan Partisi’ne katılıyor.

İzmir’deki üretim devrimi kurultayı da tüm Türkiye’de yankılandı. Ulusal Kanal üzerinden baştan sona izlendi. Urfa’nın önde gelenlerinden Sayın Halil İzzet beni aradı, “İzmir Kurultayı’nı seyrettik, büyük coşku duyuyoruz. Vatan Partisi’nin Suriye ile Türkiye’nin anlaşması yönündeki siyaseti burada hep alkışlanıyor” dedi. Sayın Ethem Sancak, Türk-İş bölge temsilcisi ve Bekir Cahit Yücel gibi isimlerin orada olması, dinleyici kitlesinin ciddiyeti çok önemliydi. Biz orada sadece İzmir’e odaklanmadık; Çandarlı Limanı gibi stratejik konuları işledik. Çin devletine de, “Pire Limanı’na güvenmeyin çünkü Yunanistan, Amerika’nın avucunun içindeki oyuncak bir hükümettir” dedik. Planlı ekonomi konusunda da ısrarlıyız. Sayın Cumhurbaşkanı Türkiye’nin son 10-15 yıldaki tasarruf oranının %25 olduğunu söyledi; biz Vatan Partisi olarak tasarrufu %30’un üzerine çıkarmayı hedefliyoruz. Tam istihdama yönelelim, herkese iş verelim, yatırım yapalım, herkesi üretim süreçlerine katalım. Türkiye’nin ürettiği değerleri büyütelim, hakça paylaşalım ve herkese refah sağlayalım. Herkese iş, herkese refah.

Bir mesaj var, onu okuyup diğer illere geçelim. Genel merkezimizi bir vatandaş aramış; Bursa Mustafakemalpaşa’dan AK Parti üyesi olduğunu bildirmiş. Kişioğlu’nu izliyorsa selamlarımızı ve saygılarımızı sunalım. Ayrıca Sayın Doğu Perinçek’e teşekkür etmek isterim. “Ülkeye bu kadar faydalı başka bir isim yok, umarım seçimde AK Parti bir hata yapmaz ve birlikte oluruz. Ben AKP seçmeni olarak Vatan Partileştim,” demiş. Bu Türkiye’de çok yaygın bir durum.

Mustafakemalpaşa’daki, köylerdeki —Sarılar Köyü, Ovacık Köyü gibi— birçok ziyaretimiz olmuştur. O köylerdeki Avni Ozan ve arkadaşlarımıza selam yollayalım; çok lezzetli kiraz üretiyorlar. Özcan Cengiz Bey’e de selamlar ve saygılar. Mustafakemalpaşa tabii üreticilerin yoğun olduğu bir yer. İzmir’in Kemalpaşa’sı var, bir de Bursa’nın Mustafakemalpaşa’sı var; orada da üretim yapılıyor, aynı şey.

Balıkesir’de ilk kurultayımızı yaptık. İl başkanımız Albayrak’ın başkanlığında, üreticilere dayanan bir parti olarak, çiftçilerimiz Ethem Dülgeroğlu ve Kübra Dülgeroğlu ile zeytin üretimi üzerine konuştuk. Öte yandan Balıkesir’de sanayicilere de dayanıyoruz. Kerem Başaran ve babası Sayın Kemal Başaran zımpara makineleri üretiyorlar; İtalya’dan, Rusya’dan, Avrupa’dan talep edilen icatlar yapıyorlar. Örnek sanayicilerimizle bir akşam oturup sohbet ettik. Türk sanayicisindeki cevheri, vizyonu, gelecek beklentilerini ve iyimserliği gördüm. Vatan Partisi milli sanayiciler arasında hızla büyüyor. Önümüzde Bursa, Balıkesir ve Eskişehir’de sanayici toplantılarımız olacak.

Ümraniye’de pazar günü önemli bir kurultayımız var. İstanbul’da üretim devrimi için Tuzla’da sanayicilerle, Bahçelievler’de ise esnaf ve zanaatkârlarla buluştuk. Bahçelievler örgütümüz, Ümit Şuvak başkanlığında 5.000 esnafı ziyaret etti. Tuzla’daki sanayiciler kurultayından sonra şimdi de pazar günü saat 13.30’da Ümraniye’de; Belediye Başkanımızın, Ethem Sancak’ın, Petrol-İş Genel Başkanı Süleyman Akyüz’ün, sanayiciler Özcan Sümer ve Mehmet Işıklar’ın katılımıyla esaslı bir kurultay yapacağız. USMER’in Görev Vakfı ile düzenlediği bu kurultaya Şule Perinçek başkanlık edecek, Ayşe Aktok ise oturumu yönetecek. Ayşe Aktok bugün Öncü Sanayiciler Bürosu başkanlığına seçildi, kendisini kutluyoruz.

İl örgütlerimiz neredeyse köy köy çalışıyor. Adana’dan bir haber geldi; Ceyhan’ın Mercimek Köyü’nde 20 bin dönüm arazide su sorunu yaşayan köylüler feryat etmiş. İl başkanımız Ahmet Suseven hemen Devlet Su İşleri (DSİ) ile görüştü. DSİ yönetimine teşekkür ediyoruz; hemen gerekli önlemleri aldılar, suyu verdiler ve ikinci pompayı da bağladılar. Biz sadece çözüm üreten değil, çözümün uygulanması için çaba gösteren bir partiyiz. Karamsar bir muhalefet yerine; yanıyorsak su götüren, yolu yoksa yolu yapan, sekiz köyün baz istasyonu sorununu bakanlık nezdinde çözen yapıcı bir tavır içindeyiz.

“Vatan Partisi’nin propaganda gücü yüksek ama örgütleri zayıf” derlerdi; buna yanıt olarak söyleyebilirim ki, 81 ilin tamamında örgütlüyüz ve ilçe sayımız 500’e yaklaştı. Türkiye’nin tek büyüyen partisiyiz.

Miçotakis’e savaş görevi verilmesi konusuna gelince; Amerika, Türkiye’nin çevresini üslerle kuşattı. Suriye’yle anlaşmak, Rusya, İran ve Çin ile beraberliği kuvvetlendirmek anahtardır. Suriye’ye kuvvetli bir heyetle, Sayın Beşar Esad’ın davetlisi olarak gideceğiz. Ayrıca 18 Haziran’da Mersin il kurultayımız var.

Almanya’da 804 bilim insanı, çocuklara cinsiyet değişikliği dayatmasının bilim dışı olduğunu ifade eden bir bildiri yayınladı. Batı’da kapitalist sistemin yarattığı çürümeye karşı bir isyan başladı. Türkiye’de de maalesef sistem destekli fonlamalarla bu çürüme yayılmaya çalışılıyor; CHP ve HDP’li belediyelerin LGBTİ dayatmalarını desteklediğini görüyoruz. Buna karşı durmak zorundayız. Şiddete ve intihara yol açan eğilimlere özgürlük olmaz. Erkek erkektir, kadın kadındır. Günümüzde kadına “erkeksin”, erkeğe “kadınsın” deniliyor ya da “ünlü seks” (cinsiyet) kavramı kullanılıyor. Oysa tek bir cinsiyet vardır. Doğanın kendisine meydan okuyan bir insan profili… Vücudu erkek ama vücuduna isyan ediyor; vücudu kadın ama vücuduna isyan ediyor. Böyle bir sistem, böyle bir dayatma; zorbalığın ve zulmün en aşırı noktasına ulaştı. Batı’da da buna karşı isyan başladı; Amerika’da da bir kampanya başlamış durumda. Bunlar kaçınılmazdır. Çünkü sonuç itibarıyla bir toplum, göz göre göre çürümeye gitmez. O toplumun içinden mutlaka çürümeye karşı itirazlar ve isyanlar yükselecektir. İşte bu süreç başladı ve ne mutlu ki başladı. O toplumlarda da bu yönde bir uyanış olacaktır.

İstanbul Sözleşmesi’nden çekilme usulüyle ilgili dava Danıştay’da görülüyor. Bugün son yayına girmeden önce düşen bilgiye göre Danıştay savcısı, çekilme usulünün yanlış olduğuna dair bir mütalaa sundu. Dolayısıyla bu davanın birkaç gün içinde ya da önümüzdeki duruşmada bağlanması bekleniyor. İstanbul Sözleşmesi bir kere yanlıştı; toplumsal cinsiyet adı altında LGBTİ’yi meşrulaştıran bir sözleşmeydi. O bakımdan çürümenin sözleşmesiydi. Bir tek Vatan Partisi bu sözleşmeye karşı durdu. Meclis’te çekimser bir oy dışında oy birliğiyle kabul edilmişti; önce Ecevit hükümeti kabul etti, ardından AK Parti’nin çoğunlukta olduğu Meclis’te CHP’liler, AK Partililer ve diğer tüm partiler oy birliğiyle onayladı.

Vatan Partisi’nin kampanyaları, teorideki yayınlar, Aydınlık gazetesi, Ulusal Kanal ve çeşitli yerlerde yapılan toplantılar sonucunda AK Parti bir noktaya geldi ve Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle Türkiye, İstanbul Sözleşmesi’nden çekildi. Biz o zaman Vatan Partisi olarak şunu söyledik: “Bunu Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle yapmak hukuka uygun değil, Meclis kararıyla yapmak gerekir.” Çünkü Meclis kabul ettiğine göre, kararı veren aynı zamanda o kararı kaldırmalıdır. Bu temel bir hukuk kuralıdır; Meclis’in verdiği bir kararı Cumhurbaşkanı tek başına kaldıramaz. Burada AK Parti büyük bir hata yaptı. Danıştay’dan Cumhurbaşkanlığı kararnamesinin iptali yönünde bir karar çıkacağı görülüyor. Hukuken şekle uymak gerektiği için bu karar doğru olsa da Türkiye’nin ihtiyacı açısından eksik kalır.

Meclisimize ve Sayın Meclis Başkanı’na şunu öneriyorum: Danıştay’ın kararını beklemeden hemen Meclis’te bu süreci başlatın ve sözleşmeden Meclis kararı ile çekilelim. Arada bir boşluk dönemi olmasın. Bu süreç derhal başlatılmalı; başta AK Parti grubu olmak üzere, Milliyetçi Hareket Partisi grubunu da bu sürece davet ediyorum. Diğer partiler (CHP, HDP, İYİ Parti) bu sözleşmeyi kabul etmiş görünüyorlar, hatta Meral Akşener açıkça propagandasını yaptı. Bu yüzden çağrım AK Parti ve MHP gruplarına ve Sayın Meclis Başkanı’na yöneliktir. Danıştay kararından önce bu adımı atarsak dava da düşmüş olacaktır.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, Avrupa Birliği büyükelçileriyle sık sık görüşüyor ve “Terörle Mücadele Kanunu’nu değiştireceğiz” diyor. Bu, CHP’nin PKK’yı kanatları altına aldığını, terörle mücadele yasasını PKK’yı kurtaracak ve meşrulaştıracak şekilde değiştirmek istediğini ilan etmesidir. Diğer taraftan ekonomiyle ilgili “Türkiye’de hukuk olmadığı için ekonomi kötü” tezi ısıtılıyor. Bu, Tanzimat kafasıdır; “Öyle bir hukuk düzeni getirelim ki Batı finans merkezleri Türkiye’ye para göndersin” anlayışıdır. Vatan Partisi ise bir üretim devrimini savunuyor. Tasarrufu artırıp yatırıma dönüştürmeyi, fabrikada ve tarımda istihdam yaratmayı hedefliyoruz. Batı’nın istediği hukuk düzenini getirmek, Türkiye’yi yeniden tefecilere teslim etmektir. Biz ise yabancı sermayenin yağma amacıyla değil, yatırım amacıyla gelmesini, kanunlara uymasını ve belirli bir süre ülkeden çıkmamasını sağlayacak hukuki düzenlemeler yapacağız.

Bankaların kârlarına baktığımızda, geçen yıl 92 milyar TL olan kazancın bu yıl sadece üç ayda 98 milyar TL’ye ulaştığını görüyoruz. Bu, muazzam bir faiz vurgunudur. Sayın Cumhurbaşkanı’nın “faiz kazançlarını daraltıyoruz” sözleri gerçeğe uymuyor. Bu kadar yüksek faiz kazancı olan bir ülkede tarım ve sanayi gelişmez. Biz, “Çiftçi batacağına bankalar batsın” demiştik. Bu kazançların bir kısmıyla tarımın ve sanayinin yatırım hamlelerini desteklemeliyiz. Ayrıca elektrikli traktör gibi projelerle enerji sorununu çözmeye çalışıyoruz; bunu baltalamaya çalışanlar mazot ithalatından vurgun sağlayanlardır.

Bugün Kaynak Yayınları’ndan çıkan “Kadın” kitabını öneriyoruz. İstanbul Sözleşmesi’nin kadını köleleştiren, cinsel bir araç haline getiren dayatmalarına karşı bu kitap çok kıymetlidir. Kapağı, çok değerli ressamımız merhum Rasin’e aittir. Ayrıca, kadının acılarını yansıtan, Kemal Yenen’e ait “Kızardı Kayalar” türküsünü de bu bağlamda dinleyicilerimize sunuyoruz. Adile Kurt Karatepe’nin yorumuyla bu türkü, hem bir kına havası hem de geleneklerimizin bir parçası olarak kadının duygularını ifade eder. Bizleri sabırla dinleyen tüm izleyicilerimize teşekkür ederiz.

Paylaş