Çıkış Yolu • 07.01.2020

Çıkış Yolu • 07.01.2020

Değerli izleyiciler, iyi akşamlar. Hoş geldiniz. Ulusal Kanal’da “Çıkış Yolu” programıyla karşınızdayız. Evet, programa malum sebeplerle uzun bir ara vermiştik. Doğu Perinçek’in son zamanlardaki yoğun mesaisi ve televizyon kanallarındaki program trafiği nedeniyle arayı kapatmakta zorlandık ama sonunda salı gününde karar kıldık. Kendisine teşekkür ederiz.

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, uzun bir aradan sonra Sayın Doğu Perinçek ile birlikteyiz. Gündem çok yoğun ve pek çok soru birikti. Dünya çok hızlı değişiyor; süremiz yettiğince konu başlıklarını ele almaya çalışacağız. Ancak olaylar o kadar sıcak gelişiyor ki… Bugün saat 17.00 sularında en önemli gelişme yaşandı: Putin yarın Türkiye’ye gelecek ve Türk Akımı açılış töreni için Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşecek. Fakat öncesinde sürpriz bir şekilde Suriye’ye giderek Beşar Esad ile bir araya geldi. Kremlin’den yapılan açıklamada, ziyaretin akşam saatlerinde gerçekleştiği ve Putin ile Esad’ın Emevi Camii’ni de ziyaret ederek bir fotoğraf verdikleri belirtildi. Bu ziyaretin Türkiye görüşmesinden hemen önce olması manidar mı? Yarınki görüşmeyi daha ilginç hale getirdiği kesin.

Sayın Başkan, tekrar hoş geldiniz. Bu sürpriz ziyaret hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Merhaba, hoş bulduk. Evet, bu ziyaret önceden planlanmamıştı. Putin, Türkiye’ye bir çözüm önerisiyle geliyor. Bu Suriye ziyareti, aynı zamanda o çözümün hazırlığı niteliğinde. Sayın Esad ile Putin, Şam’da Türkiye’ye getirecekleri öneriyi görüştüler. Bu arada Suriye kuvvetleri de vatanlarını bütünleştirmek için önemli adımlar atıyor; İdlib’de ilerliyorlar. Benim gördüğüm kadarıyla Putin, Cumhurbaşkanımıza şu öneriyle geliyor: Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağlayacak tek seçenek, meşru hükümetin otoritesidir. İçindeki tüm silahlı grupların tasfiyesi ve tek bir devlet gücünün kalması gerekiyor. Bu, Türkiye’nin de lehinedir. İkinci adım ise Türkiye ile Suriye’nin, Libya ile yapıldığı gibi Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanlarını belirlemesidir. Bu, Yunanistan, İsrail, ABD ve Güney Kıbrıs’ın planlarını boşa çıkaracaktır.”

Sayın Başkan, MİT Müsteşarı ve Savunma Bakanı Hulusi Akar’ın temaslarından hemen sonra bu gelişmenin yaşanmasını nasıl yorumluyorsunuz? Bunlar bağlantılı mı?

“Hepsi aynı çözümün parçaları. Rusya Savunma Bakanı Şoygu da bu sürecin önemli bir parçasıdır. Suriye’nin toprak bütünlüğü sağlandığında ve PKK/DAEŞ gibi terör unsurları temizlendiğinde, Türkiye ile Suriye’nin anlaşması demek; İsrail ve Yunanistan’ın Türk Akımı’nı devre dışı bırakma girişimlerinin berbat olması demektir. Ayrıca İran Cumhurbaşkanı Ruhani’nin, Cumhurbaşkanı Erdoğan’a ilettiği ‘Türkiye, İran ve Suriye bir araya gelmelidir’ mesajı da bu sürece tam denk düşüyor. Astana süreci, artık Suriye’nin görünür ortaklarıyla ilerliyor.”

Peki, Sayın Kasım Süleymani’nin öldürülmesi konusuna geçersek; bu suikast neye hizmet ediyor?

“Amerika, süreci kanlı bir boyuta taşıyarak İran’ı cevap vermeye zorluyor. Bu, açık bir terör eylemidir. Belki de ABD, bölgeden çekilmek için bir kışkırtma arıyor ve bir halk desteği oluşturmak istiyor. Ancak ben 3. Dünya Savaşı ihtimalini düşük görüyorum; çünkü Türkiye, İran, Rusya ve Suriye birliği bunu önler. ABD, silahla geldiği Irak’tan, Suriye’den ve bölgeden yine silahla gönderiliyor. Kasım Süleymani’nin şehit edilmesi, ABD’nin Sünni ve Şii blokları birbirine kırdırma planını tamamen bozdu. Bu olay, bölgedeki halkları daha da yakınlaştırdı. Hatta İran lideri Hamaney’in temsilcisi Ayetullah Seyit Hasan Amili, bu mesajı iletmek üzere özel olarak beni ziyarete geldi. Bu, bölge ülkelerinin el ele vereceğinin bir göstergesidir.” O, Ayetullah olarak İran’ın devlet ricali içerisinde en üst kademede olan bir isim. Birçok yorumcu, Sayın Amili’nin Hameney sonrası İran’da son derece önemli ve sorumlu görevlerde bulunacağını belirtiyor. Böylesine önemli bir şahsiyetten bahsediyoruz.

Sayın Amili’nin ziyareti sırasındaki vurguları oldukça anlamlıydı. Özellikle Şii-Sünni birlikteliğinden bahsediyordu. Sizin de katıldığınız o toplantı salonunda bu mesajı bizzat verdi. Vatan Partisi’ni ziyaret etmesinin en temel sebebi, yalnız Batı Asya’ya değil, Vatan Partisi kabul salonundan tüm dünyaya “Şii ve Sünniler olarak el ele vereceğiz” mesajını iletmekti. Sayın Amili’nin ziyaretini bir cümleyle özetleyecek olursak: “Şiiler ve Sünniler el ele vereceğiz.” Türkiye’ye ve bütün Batı Asya halklarına çağrımız budur.

Amerika Birleşik Devletleri, Şii-Sünni çatışması çıkarmak isterken tam tersine böyle bir gelişmenin yaşanması ve Şiilerin, Ayetullah düzeyinde bu vurguyu yapıp dünya kamuoyuna Türkiye’den seslenmesi, Batı Asya’nın geleceğine nasıl katkı sunar?

Kasım Süleymani’nin şehit edilmesine karşı İran elbette bir cevap verecektir ve bu konuda acele etmeyeceği gözlemleniyor. Sayın Ayetullah Amili de bunu belirtti. Verilecek yanıt okkalı ve esaslı olacaktır. Esaslı olması için son derece hesaplı, akıllı, sert ve zamanlaması iyi ayarlanmış bir hamle olması gerekir. Ancak bu yanıtı vermeden önce bir dünya kamuoyu da oluşturuluyor. Sadece intikamcılıkla kalmayıp, “Şiiler ve Sünniler el ele veriyoruz, bölgemizdeki Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in tehditlerini, işgalini kabul etmiyoruz” denildiğinde, İran vereceği yanıt için bir kuvvet toplamış ve kamuoyu yaratmış oluyor. Yani sadece silahla değil, ittifakla da intikam alınabilir. Tabii ki terör eylemine karşı asıl intikam, yaptırım gücü kullanılarak, yani silah veya cebir araçlarıyla olacaktır. Ancak bu gücün dünya kamuoyunda destek bulması şarttır. Bu desteğin diplomatik çabalarla sağlanması konusunda büyük bir faaliyet görülüyor. Bu noktada Türkiye çok önemli bir ülke; Vatan Partisi’nin seçilmesi ve mesajların buradan verilmesi son derece anlamlı.

Daha önce Rusya ile yaşanan krizde Vatan Partisi’nin etkisi göz önüne alındığında, Vatan Partisi’nin güvenilir olduğu herkesçe görülüyor. Türkiye’nin geleceğinde söz sahibi olan, bugünden iktidarda etkili olmaya başlayan ve gelecekte iktidarı paylaşacak bir parti olarak değerlendiriliyor. Bölge ülkeleri; Rusya, İran, Suriye ve hatta Çin, Vatan Partisi’nin programını ve stratejisini yakından takip ediyor ve destekliyor.

Kasım Süleymani’nin şehit edilmesinden sonra bazı kesimlerden farklı görüşler çıktı. Süleymani’ye “katil” veya “kasap” demeye varan ifadeler kullanıldı. Bu, gemideki safraların atılması gibi bir süreç. AK Parti’nin içinde, Cumhurbaşkanı’nın ve Dışişleri Bakanlığı’nın tutumuyla tamamen ters düşen, yobaz bir kesim var. Şii, Alevi veya Sünni düşmanlığı şeklindeki bu yobazlık, Müslümanları bölmeye çalışan ABD’nin mezhepsel parçalama planlarına hizmet ediyor. Bu durum aslında AK Parti’nin kendi içindeki bu unsurlardan temizlenmesi adına bir fırsattır. Türkiye’ye hizmet etmek ve iktidarda kalmak istiyorsa, AK Parti bu bölücü unsurları bünyesinde barındırmayacaktır.

Sayın Ayetullah Amili’nin ziyareti sırasında dile getirdiği, Birleşmiş Milletler binasının alınlığına yazılmasını önerdiği o cümle çok kıymetliydi: “Biz Yahudiler, biz Hristiyanlar ve biz Müslümanlar aynı ailedeniz.” Hz. Peygamber’in bu hadisinin dünya barışı için ne kadar kapsayıcı olduğunu bir kez daha hatırlatmak isterim.

Son dakika gelişmesi olarak; Irak Başbakanı, Amerika Birleşik Devletleri ordusunun Irak’tan çekileceğine dair bir mektup aldığını açıkladı. Bu gelişme, sürecin doğasına oldukça uygun. Amerika, Irak’a müdahale ederek aslında gidişini hızlandıran bir adım atmış oldu. Bu durum, Amerika’nın artık bölgeden çekilme vaktinin geldiğini gösteriyor.

Amerika çekildiğinde bölgedeki güç dengeleri de değişecek. Barış Pınarı Harekâtı’ndan sonra PKK’nın sonu zaten gelmişti; Amerika’nın gitmesiyle bölgede ne PKK ne de DEAŞ gibi örgütler kalır. Bu durum Şii veya Sünni etkisinin artmasından ziyade, bölge halklarının birleşmesini sağlayacak. Çözüm, Şiisi ve Sünnisiyle bölge ülkelerinin el ele vermesidir. Amerika, bölge içindeki rekabeti körükleyen bir dış güçtü; o gittiğinde aklıselim ve ortak gelecek vizyonu galip gelecektir. Amerika ise geldiği yere, yani okyanusun ötesine dönecektir.

Bölgede yükselen akımın laiklik olacağı kanısındayım. Türkiye zaten laikliğe mecburdur; Irak, Suriye ve İran gibi ülkeler de sahip oldukları inanç çeşitliliği ve tarihsel birikimleriyle bu laiklik eksenine uyum gösterebilirler. Şiilik ve Sünnilik vurgusu yerine daha birleştirici, dini vicdanlarda tutan, devlet yönetiminde ise toplumun huzurunu önceleyen bir yaklaşım güç kazanacaktır. Dün konuğumuz Ayetullah Amili ve Cumhurbaşkanımız Sayın Tayyip Erdoğan’ın da ifade ettiği gibi, hepimiz Müslümanız; mezhepsel ayrılıkların ötesinde bir kardeşlik iklimi yükseliyor. İsmail Haniye’nin Kasım Süleymani’yi “Kudüs Şehidi” ilan etmesi de bu birliğin önemli bir yansımasıdır. Herhalde bu da son derece önemli bir gelişme olarak değerlendirilebilir. Biz Türkiye’de Vatan Partisi olarak “Hepimizin şehidi” dedik. Hamas kalktı, “Kudüs şehidi” olarak ilan etti. Yani Kasım Süleymani hepimizin şehidi oldu.

Şimdi bazı yayınlarda, özellikle sosyal medyadaki bazı yorumcularda; gerek bazı tarikat bağlantıları gerekse kendini modern ve ilerici gösteren bazı kesimlerde, dün gerçekleştirilen ziyareti eleştirenlerde şöyle ifadeler var: “Mollalarla Kemalistler kol kola girdiler.” Peki, bunu nasıl değerlendirmeli?

Bakın, Amanullah Han ile Atatürk kol kolaydı. İstiklal Savaşı’nı verdiğimiz zaman bizi destekleyen iki ülke vardı; Ankara’da kurulan yeni cumhuriyeti —23 Nisan 1920’de fiilen cumhuriyeti kurduk— ilk tanıyan ülkeler Sovyetler Birliği ve Afganistan’dı. Afganistan’ın başında kim vardı? Amanullah Han vardı. Onu da saygıyla anıyoruz. Bir kraldı, padişahtı ve bir anlamda mollaydı; ama Atatürk’le el ele verdi. Orada ne oluyor? Sovyetler Birliği’nin başındaki Lenin, Türkiye’nin başındaki Atatürk ve Afganistan’ın başındaki Amanullah Han, hepsi İngiliz emperyalizmine ve genel olarak emperyalizme karşı el ele verdi.

Emperyalizme karşı savaşlarda Lenin bunu çok güzel anlattı: “Bakın,” dedi, “Afgan padişah bizimle beraber ama İngiliz sosyal demokratları, İngiliz işçi sınıfı bizim karşımızda.” Yani emperyalizm çağına girdik. Burada safları işçi-burjuva çelişmesi belirlemiyor; emperyalizm ile ezilen milletler arasındaki çelişme belirliyor. Lenin şunu söyledi: “Amanullah Han, padişah, kral… Ama o emperyalizme karşı ve bizimle beraber. İngiliz işçi sınıfına bakın; onlar işçi, sosyal demokrat ama kendi emperyalistlerinin kuyruğuna takıldılar.” Kendi emperyalistleri onları sisteme bütünleştirdi, kemik vererek yatıştırdı. Sömürgelerden yağmaladığı kaynakların bir kısmını kendi işçilerine verdi ve onları sisteme bağladı. Ama emperyalizmin ezdiği, sömürdüğü Hindistan, Afganistan, Çin, Türkiye, Afrika ve Asya sisteme başkaldırdı. Buralarda padişahlar, toprak ağları, hanlar, mollalar, dini liderler var ve bunlar emperyalizme başkaldırıyor. Onun için emperyalizm çağında saflaşmayı çok iyi belirlememiz gerekiyor. Amanullah Han bizimle beraber, mollalar bizimle beraber; ama Alman, İngiliz ve Amerikan sosyal demokratlarını, işçi sendikalarının tepelerindeki baronları görüyoruz, onlar bize düşman.

Türkiye’de de aynı şey var. Bir takım muhafazakâr güçler vatan cephesinde, Türkiye İttifakı içerisinde; ancak kendisini sosyal demokrat, ilerici diye satan hatta sahte Atatürkçü olanlar emperyalizmle beraber.

(Kısa bir ara)

Evet, büyük milletimiz, devam ediyoruz yayınımıza. Söylediğimiz gibi önemli gelişmeler yaşanmaya devam ediyor. Program sırasında bir sıcak gelişme yaşandı. El Arabiya Televizyonu kaynaklı bir haber son dakika olarak geçti: Irak Başbakanı, Amerikan askerlerinin Irak’tan çekileceğine dair bir mektup aldığını açıkladı. Amerikan ordusu Irak Başbakanına bir mektup yazıyor ve “Çekileceğiz” diyor. Tabii biz bilgiyi aktarıyoruz, ayrıntılarını daha sonra konuşacağız. Sayın Perinçek de tabloya baktığımızda Amerika’nın silahla geldiğini ve silahla gittiğini söylüyor.

Bu arada Amerika kendi ayağına da silah sıktı. Büyük komutan, şehidimiz Kasım Süleymani’yi katlederken bir yandan da kendi ayağına silah sıkmış oldu. Bir İranlı uzman, “Şehidin kanı her şeyi temizler” demişti; doğru. Çünkü vatanlar şehit kanıyla kurtuluyor; işgali, zorbalığı ve yobazlığı şehit kanları temizliyor.

Libya’da da gelişmeler var. Türkiye’nin Libya ile çizmiş olduğu hat söz konusu olduğunda bölge biraz daha sıcak bir hal aldı, çünkü Doğu Akdeniz’deki projeleri önemli bir noktaya taşıdı. Bilgi olarak şunu aktaralım: Hafter’e bağlı darbeci güçler, Kaddafi’nin şehri olan Sirte’yi ele geçirdi. Trablus’a doğru ilerledikleri yönünde bilgiler vardı. Orada stratejik bir havaalanı meselesi var; Hafter güçleri 7 kilometre yakınına kadar gelmişti, şimdi 2 kilometre geri püskürtüldüler.

Peki, Türkiye-Libya anlaşması ne anlama geliyor? Türkiye Doğu Akdeniz’de çok önemli bir atak yaptı. En geniş kıyısı olan ülkelerden biri olarak, Yunanistan, İsrail, Güney Kıbrıs ve Amerika dörtlüsünün Doğu Akdeniz kaynaklarını paylaşma girişimine “Dur, biz varız” dedi. Yunanistan ve Güney Kıbrıs, Kıbrıs adasından yararlanarak Doğu Akdeniz’in neredeyse tamamını kapsayacak bir kıta sahanlığı belirlemeye kalktı. Ancak uluslararası deniz hukukuna göre iç denizlerdeki adaların kıta sahanlığı 200 mil olmaz. Meis Adası gibi parmak kadar bir adanın etrafında 200 millik çember olması yağmadır. Türkiye ve Libya, uluslararası hukukun geçerli olmasını sağlayan adımları attılar. Darısı Türkiye ile Suriye ve Mısır arasındaki anlaşmaların başına.

Libya sorununu, Hafter ile meşru hükümet arasındaki bir çatışma olarak görmek, sorunu anlayamamaktır. Libya önemli bir petrol ve doğal gaz ülkesi olduğu için bütün dünyanın gözü orada. Kaddafi yönetiminin devrilmesinden bu yana bütün dünya orada.

Haritaya baktığımızda, Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar bir cephe oluştu. Birincisi Kırım; burada Rusya ile Amerika arasında bir çelişme var. Ukrayna’nın arkasında Amerika var ve Türk Akımı ile Kuzey Akımı’nı engellemek için mutabakat yaptılar. O Kırım’daki cepheleşmede Türkiye’nin menfaatleri Rusya’yla beraber olmayı gerektiriyor. Aşağı doğru indiğimizde, Gürcistan’ın kuzeyindeki Abhazya Cumhuriyeti bir bağımsızlık ve emperyalizme karşı direniş kalesi oldu. Sonra Azerbaycan’da Karabağ işgali, Ege’de Türkiye-Yunanistan anlaşmazlıkları, Doğu Akdeniz’de doğal gaz kaynakları ve güvenlik sorunu, Suriye ve Irak’ın kuzeyinde Amerika’nın desteklediği PKK/DEAŞ terörü, İran’a uygulanan ambargolar, Hürmüz Boğazı, Yemen ve Umman Denizi’ndeki tatbikatlar…

Bu cepheleri birbirinden kopararak anlamak mümkün değil. Aslında tek bir cephe var: Bir tarafta Amerika, İsrail, Suudi Arabistan ve Körfez şeyhlikleri; diğer tarafta Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye, Katar ve Yemen’deki anti-emperyalist kuvvetler. Mısır gibi kazanılması gereken ara güçler de var. Türkiye burada çok merkezi bir konumda; Karadeniz ve Akdeniz’i birleştiriyor. Türkiye, cephesini net bir şekilde belirlemiş durumda: Rusya’nın ve İran’ın yanında. Libya’da, Suriye’de, Karabağ’da veya Ukrayna’da ayrı taraflarda konumlanmak olmaz; cephenin tamamında tutarlı olmak durumundayız. Türkiye’nin, cephedeki bölük pörçük siyasetlerle ve mevzilenmelerle bu sürecin altından kalkması mümkün değildir. Bu nedenle Vatan Partisi hep şunu vurguluyor: Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar… Biraz haritayı yukarı çekersek Umman Denizi de gözüküyor. Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar uzanan, demin saydığım bir cephe var. Türkiye bu cephede son derece önemli bir kilit konumda. Türkiye; Rusya, İran, Suriye, Irak, Azerbaycan, Katar ve Libya ile Mısır’la birlikte hareket ederek Doğu Akdeniz’deki yalnızlığına bu ittifaklar sayesinde son verebilir. Bu ittifak birikimini Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’ın karşısına yığabilme şansına sahiptir. Siyaset, doğru strateji kurmak demektir.

Strateji nasıl kurulur? Öncelikle hedefini belirleyeceksin. Türkiye’nin hedefi; bağımsız olmak, başı dik yaşamak ve üretim ekonomisini inşa etmektir. Daha somutlaştırırsak; terörden temizlenmek -ki büyük ölçüde temizlendi ama Suriye ve Irak’ta PKK ve diğer DEAŞ gibi terör örgütlerinin faaliyetlerine son verilecek-, Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklarını ve güvenliğini korumak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını sağlamak ve oradaki konumunu pekiştirmektir. Türkiye; Libya ile olan anlaşmasını sağlamlaştırıp Mısır, Suriye ve Lübnan ile de anlaşmalar yaparak, en uzun kıyısı olan ülke sıfatıyla hak ettiği doğal kaynaklara sahip çıkmalıdır.

Mısır ve Suriye ile İsrail’in aynı projede yer alması zor bir ihtimaldir. Çünkü o projede Mısır’a Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail tarafından haksızlık dayatılıyor. Küçücük bir Güney Kıbrıs Rum yönetimine 200 millik kıta sahanlığı tanıdığınız zaman Mısır, Lübnan ve Suriye’nin büyük kayıpları oluyor. Bu bakımdan Türkiye son derece avantajlı bir konumda ve bu elverişli konumunu kullanabilir. “Mısır, Suudi Arabistan’la iş birliği yapıyor, Hafter’i destekliyor” gibi ön yargılarla değil, gerçekleri görerek hareket etmeliyiz. Jeopolitik zaten bu gerçekleri değiştirme sanatıdır.

Suriye’ye asker göndermek şarttır; çünkü asker göndermezseniz o sürece hiçbir şekilde dahil olamazsınız. Asker göndermekle birlikte oradaki konumumuzu pekiştirmek için Rusya, Suriye, Mısır ve İran ile iş birliği yapmalıyız. İran, Doğu Akdeniz’de şu bakımdan var: Kıbrıs’taki Amerikan ve İngiliz üsleri Hürmüz Boğazı’nı da tehdit ediyor. Bu sebeple İran’ın menfaatleri bizimle örtüşüyor. Hatta Çin’in de menfaatleri bu cephededir. Bunları görebilmek için Vatan Partisi’nin “Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar tek cephe” stratejisini kavramak gerekir.

Siyaset olarak; Ukrayna’da Rusya’yı, Karabağ’da Azerbaycan’ı yalnız bırakmayacağız. Abhazya’ya gittik ve Meclis’iyle ortak bildiri yayınladık. Kuzey Kıbrıs’ın ve Abhazya’nın tanınmasını sağlayacağız. Mısır’la da mutlaka görüşmeler yapacağız. Partimizi temsilen giden heyetimiz, Mısır’da son derece uygun bir zemin görmüştü. Bugün Vatan Partisi hükümette olsa, Mısır’la tıpkı Libya’da yaptığımız gibi tarafların menfaatine bir anlaşma yapabiliriz. Ancak bu, mezhepçi bakış açısıyla veya Mursi’nin intikamı peşinde koşarak yapılamaz. Mısır’ın başında kim olursa olsun bizim dost olmamız lazım.

Libya’da çelişme Kemalistlerle İslamcılar veya laiklerle karşı laikler arasında değildir; çelişme Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki egemenliği ile emperyalist saldırı arasındadır. Bu bakış açısıyla hareket etmeliyiz. Oradaki mesele “Mavi Vatan” meselesidir. Laiklik savaşı vermiyoruz. Birinci sorun; vatan bütünlüğü, teröre karşı mücadele ve denizlerdeki egemenliğimizdir.

Silahların konuştuğu yerde sadece diplomasiyle sonuç alamazsınız. Silahla diplomasiyi birleştiren, iki ayakla yürüyen bir siyaset izlememiz lazım. Rusya’nın tutumu ise Türkiye’ye doğru değişiyor. Putin’in ziyareti bu açıdan önemlidir. Rusya’nın, Karadeniz’den Umman Denizi’ne kadar tek cephe siyasetinde tavır alması lazım. Putin ile görüşmede; Suriye’nin toprak bütünlüğünün kabulü, Türkiye ile Suriye arasında deniz yetki alanları konusunda anlaşma sağlanması ve bu sürecin Libya’yı da etkilemesi hedeflenmelidir.

“EastMed” projesi; İsrail, Güney Kıbrıs ve Yunanistan’ın Türkiye’ye karşı çaresiz bir tavrıdır. Ekonomik olarak mantıksız ve maliyetli bir projedir; gerçekleşme şansı pek yoktur. Ancak bu proje, bütün bölge ülkeleri için bir uyarı niteliğindedir. Müslüman halkların geleceği konusunda ise karamsar değilim; aksine Müslüman halklar bir yükseliş dönemine girdiler. Batılı strateji kuruluşlarının öngörüleri de Türkiye, Endonezya ve Mısır gibi ülkelerin gelecekte dünyanın en büyük ekonomileri arasına gireceğini gösteriyor. Onun için Müslümanlara “bu dünyada yer yok, kıyamete kadar huzur yok” görüşü hiç gerçekçi ve doğru değil; çok yanlış. Semih A., Zeynep ve Yasemin Aksek Yüksel, Kadıköy’den, İstanbul’dan yazıyorlar ve “Karadeniz çocuklarımızla dolu” diyorlar. Bu yamyamları hukukla nasıl durduracağız? Aylan bebeklerin ölümünü nasıl engelleyeceğiz?

Hukukla hiçbir şeyi durduramazsınız; ancak silahla durdurabilirsiniz. Atatürk, İstiklal Savaşı’nı hukukla mı kazandı? Tabii arkasında bir hukuk vardı; bu hukuk, milletlerin bağımsız ve özgür yaşama hakkı ile huzur hakkıdır. Ancak düşmanın karşısına sadece hukuku koyarak onu durduramaz, denize dökemezsiniz. İzmir’e çıkan düşmanı hukukla denize dökemezsiniz. Ne yaptık? Haymana, Polatlı’ya kadar geldiler. “Polatlı’ya kadar geldi” dediğim için eleştiren izleyicilerimiz var, Haymana’dan döndüler diyorlar. Tamam, Haymana’dan dönsünler; Polatlı da bizim, Haymana da bizim. Ama Ankara’nın yakınlarına kadar geldiler ve oradan geri püskürttük. Neyle? Mehmetçiğin süngüsüyle. PKK’yı hendeklere nasıl gömdük? Yine Mehmetçiğin süngüsüyle, polisimizin kahramanlığıyla. Sınır ötesi harekâtları Mehmetçiğin süngüsüyle yaptık. Hukuk bunu destekler elbette ama hukuku da iyi bilmek lazım.

Hukukun tarifi şudur: Arkasında devletin silahı ve yaptırım gücü olan kurallara hukuk denir. Kanarya Sevenler Cemiyeti’nin tüzüğü ile hukuku ayıran şey budur; tüzüğün arkasında devletin silahı yoktur. Hukuk, devlet tarafından düzenlenen ve devletin silahlı gücüyle zorla uygulanan kurallardır. Uymadığında devlet, polisiyle ve jandarmasıyla kulağından tutar ve uydurur. Bazıları buna “despot devlet” diyor ama hukukun bütün dünyadaki tarifi budur; hukuk, devletle birlikte ortaya çıkar ve silahlı yaptırım gücüyle uygulanır. Cengiz Han’da da, Göktürkler’de de, Osmanlı’da da, Amerika’da da, Fransa’da da böyledir; demokrasilerde de diktatörlüklerde de değişmez. Bu yüzden “savaş karşıtıyız, silaha karşıyız ama hukuktan yanayız” demek komiktir. Hukuktan yanaysan, o hukukun arkasında bir silahın olmalı. Amerika gelmiş namlularını dayamışken, elinde hukuk yazılı levhalarla 6. Filo’yu ya da denizaltıları püskürtebilir misin?

İbrahim Tevent Bey’e, Iğdır’dan gönderdiği selam için teşekkür ederim, aleykümselam. Şimdi bir başka konuya geçiyorum. Programın son bölümünde Kemalizm tartışmasına değineceğiz ama önce Libya meselesinde CHP’nin ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun açıklamalarını sormak isterim. Kılıçdaroğlu, “Birleşmiş Milletler (BM) Libya’ya gitsin, asker göndersin ve meseleyi orada çözsün” diyor. Ne diyorsunuz bu duruma? Türk askeri mi, BM askeri mi? Ben CHP yönetimine soruyorum: Siz niye Türk askerine karşısınız da BM askerinden yanasınız? Bu, “Türkiye’nin Mavi Vatan’daki hakları ve Doğu Akdeniz’deki çıkarları umurumda değil; emperyalistler Libya sorununda hâkim olsun” demektir. BM bir maskedir. Oraya gelecek asker bizim doğal kaynaklarımızı, Kıbrıs’ın güvenliğini mi koruyacak? Hayır. BM Barış Gücü’nü Kıbrıs’tan da tanıyoruz. CHP’nin ve Sayın Kılıçdaroğlu’nun bu tutumu, Türkiye’nin egemenliğine ve bağımsızlığına karşı bir tahkimata teslim olmak demektir. Türk askerinin karşısına BM askerini koymak, Türkiye’nin denizlerdeki haklarından vazgeçmek anlamını taşır.

Peki, BM Güvenlik Konseyi’nde Amerika, İngiltere ve Fransa yok mu? Kore’ye de BM adı altında girilmedi mi? Libya konusunda tezkere meclise geldiğinde CHP, İYİ Parti, Saadet Partisi ve HDP ret oyu verdi. HDP’nin vermesi normal, çünkü Türkiye’yi bölmek istiyor. Peki, HDP ile birlikte hareket eden CHP, İYİ Parti ve Saadet Partisi’ne ne demeli? Bunlar her konuda, Uygur meselesinden Kırım’a, Doğu Akdeniz’den Suriye’ye kadar HDP ve PKK’nın siyaset ve stratejisine uyan oylar veriyorlar. Hendek savaşlarında “girmeyin”, Afrin’de “girmeyin” dediler. PKK’nın koruyucusu konumundalar. HDP bunların öncüsü, diğerleri ise kuyruğuna takılmış durumda.

(Program arası ve selamlama sonrası)

Büyük milletimiz, “Çıkış Yolu” programına devam ediyoruz. Rafet Ballı’ya da selamlarımızı gönderelim. Şimdi, Türkiye’de birdenbire bir Kemalizm tartışması başlatıldı. Sosyal medyada “troller” üzerinden Doğu Perinçek’in devlet ve hükümet üzerinde etkili olduğu, Kemalizm’in Türkiye’yi yeniden etkilemeye başladığı ifade ediliyor. Bir programda 1924’e kadar herkesin “Kemalist” olduğu ama sonrasında rejimin “despotlaştığı” gibi iddialar ortaya atıldı.

Bu çok anlamlı ve doğal bir tartışma. Türkiye, Kemalist devrimi tamamlama sürecine girdi. 2014’ten bu yana Silivri duvarlarının yıkılması, FETÖ Gladyosu’nun üzerine gidilmesi, 24 Temmuz 2015’te PKK’nın hendeklere gömülmesi ve 15-16 Temmuz gecesi Amerika’nın silahlı gücünün yerle bir edilmesi, Türkiye’yi özgürleştirdi. Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtları, Türkiye’nin vatan bütünlüğü için girdiği bu sürecin sonucudur. Bu süreç Atatürk’ü yeniden yıldızlaştırıyor. 15 Temmuz sonrası Cumhurbaşkanımızdan Binali Yıldırım’a kadar herkesin Atatürk’e vurgu yapması ve 19 Mayıs’ın Samsun’da “bitmeyen yolculuk” olarak kutlanması tesadüf değildir.

Vatan Partisi’nin programı bugün Türkiye’nin programı haline gelmiştir: Vatan bütünlüğü, üretim devrimi, aydınlanma ve komşularla dostluk. Atlantik sisteminden kopan Türkiye, Asya’ya yerleşiyor. Mevcut yönetimle bu devrim tamamlanabilir mi? Tek başına AK Parti ile ilerleme şansı zor ama vatansever bir “Türkiye İttifakı” veya “Üreticilerin Milli Hükümeti” ile Atatürk devrimini tamamlayabiliriz.

Kemalist devrim, köylülerin, küçük sermaye sahiplerinin, aydınların ve sivil bürokratların öncülüğünde gerçekleşmiş, Fransız ve Amerikan devrimlerinin hedeflerini taşıyan milli demokratik bir devrimdir. Atatürk’ün “Köylü milletin efendisidir” sözü, bu devrimin sınıf temelini açıklar. İstiklal Savaşı’nı ve kalkınmayı köylüyle yaptık. Kemalist devrimi “tek partili, demokratik değil” diyerek eleştirenler, tarihin o günkü şartlarını ve yapılan devasa atılımları göz ardı etmektedirler. Kemalistleri dünkü programda izledik; neredeyse diktatör bir yönetim, despot bir yönetim olduğunu söylemeye varan ifadeler kullanıyorlar. Böyle bir durum mu var? Padişahlığı yıktı, padişahlığa karşı diktatörlük uyguladı. Padişahlığı yıkmak, padişaha özgürlük tanımamak demektir. “Padişahlar, halifeler, şeyhler, dervişler, müritler de özgür olsun” diye bir özgürlük anlayışı olamaz. Şikâyet orada.

Bu bir devrimdir ve devrimle bir düzeni deviriyorsunuz. Hangi düzeni? Orta Çağ’ı, levantenleri, İngiliz ve Fransız işbirlikçilerini, emperyalistleri deviriyorsunuz ve tabii ki onlara karşı diktatörlük uyguluyorsunuz. Zaten padişahı devirdiğiniz an diktatörlük uygulamış oluyorsunuz; ona özgürlük vermiyorsunuz, tüm mal varlığına el koyuyorsunuz. Bu anlamda evet, bu bir diktatörlüktür. Ancak halka ne getiriyorsunuz? Özgürlük getiriyorsunuz; onları ağadan, beyden kurtarıyorsunuz. “Türkiye; şeyhler, dervişler, müritler ülkesi olamaz” demek, halka özgürlük demektir. Halka özgürlüğü; şeyhin, padişahın karşısına çıkarak, onları tasfiye ederek, Şeyh Said isyanını bastırarak getiriyorsunuz. Şeyh Said’e özgürlük tanımıyorsunuz; onu bastırıyorsunuz. 1937-38 Dersim’inde Seyit Rıza’ya, “Tamam, siz aşiretlerin tepesinde kalmaya, yağmaya, eşkıyalığa devam edin, orayı burayı basın, kadınları saçlarından sürükleyip götürün” demiyorsunuz. Buna özgürlük tanınmadı. O cepheden, yani şeyhin veya padişahın cephesinden baktığınız zaman bu bir despotluktur.

Padişah; “Lütfen padişahım, buyurun gemiye binin, gidin istirahat edin” denilerek gönderilmiyor. Padişah kaçıyor; Türk devriminden, Atatürk’ten, İstiklal Savaşı’ndan kaçıyor. İstiklal Savaşı’nı kazanınca padişaha Türkiye’de yer kalmıyor. Literatür açısından bakarsak, bu bir proletarya diktatörlüğü müdür? Hayır, bu 19. yüzyıla ait bir kavramdır. Buna “halkın yönetimi” diyelim. Eğer teorik bir kavram kullanacaksak; halkın padişahlığa, şeyhliğe ve Orta Çağ’a karşı diktatörlüğü ve yönetimi diyebiliriz.

Buradaki diktatörlük; halife taraftarına, şeyhlerin müritlerine ve 15-16 Temmuz gecesi inlerinden çıkıp Türkiye’yi kana boyamak isteyen Amerikan gladyosuna uygulanan bir diktatörlüktür. Bugün de PKK’ya diktatörlük uygulanıyor; hendeklere gömülüyorlar. Ancak bu süreç bazen yarım kalıyor çünkü bir yandan PKK’yı Meclis’e alıyorsunuz. İşte yaşadığımız süreç, bu tür kararsız ve tutarsız tavırları eleyen bir süreçtir.

Kemalist devrim kadar halkçı başka bir yönetim Türkiye tarihinde görülmemiştir. Halkı İstiklal ile kavuşturuyor. 1915-1918 yıllarında üstü başı yırtık, ayağında giyecek donu, sırtında doğru dürüst giysisi olmayan, yarı aç bir toplumu; hızla karnını doyurur hale getiriyor. Mekteplerde eğitiyor, fabrikalarda çalıştırıyor, demir yollarıyla memleketin dört bir yanını birleştiriyor. Halkı eğiten halk evleri, Latin harflerinin kabul edilmesi; Arap alfabesinde “kız mı, koz mu, kaz mı” ayrımı yapılamazken, Türk alfabesiyle muazzam bir okuma-yazma seferberliği başlıyor. Fakir Baykurtlar, Talip Apaydınlar gibi köy enstitülerinden çıkan insanlar; büyük romancılar, yazarlar oluyor. Kemalist devrimin köylüye getirdiği budur.

Peki, neden 1924 vurgusu yapılıyor? İstiklal Savaşı’na sahip çıkan ama sonrasındaki Orta Çağ, padişahlık ve halifelikle mücadele dönemini reddeden bir anlayış var. Ancak 1924 bir dönüm noktasıdır. Çünkü 3 Mart’ta halifeliğin kaldırılması, Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Şeriye ve Evkaf Vekâleti’nin kaldırılması; Orta Çağ’ın tasfiyesi konusunda atılan son derece önemli adımlardır. Bunlar halifelik istiyorlar; kapının üstünde falaka asılı olsun, çocuklar dövülsün, şeyhin müritleri, ağanın yanaşması olalım istiyorlar. Cumhuriyet’in getirdiği sınıfsal özgürleşmeye kökten karşı çıkıyorlar. 1924 Anayasası, yürütmenin güçlü olduğu, Demokrat Parti’nin bile 1961’e kadar savunduğu devrimci bir anayasaydı. Bu devrimci devlete karşı çıkanlar, 24 Anayasası’na da karşı çıkarlar.

Despotluk meselesine dönersek; evet, bu bir devrimci despotluktur. Nasıl ki Fransız devrimi kralı ve kiliseyi tasfiye ettiyse, nasıl ki Abraham Lincoln köleliği kaldırmak için Güney’e karşı savaştıysa, biz de aynısını yaptık. Her despotluk yanlış değildir; halka uygulanan diktatörlük kahrolasıdır, ama padişaha, beyliğe, ağalığa, aşiret reisliğine, tarikatlara, FETÖ’ye ve PKK’ya uygulanan diktatörlük ise devrimcidir.

Sosyal demokrasi ise emperyalizmin bir ayağıdır. Biz İstiklal Savaşı yaparken sosyal demokrasi İngiliz ve Fransız emperyalizminin yanındaydı. Bizim kıstasımız sosyal demokrasi değil; ezen emperyalistlerle mazlumlar arasındaki mücadelede kimin nerede durduğudur.

Karma ekonomi meselesine gelince; bu sadece bizim icadımız değil, kaçınılmaz bir süreçtir. Sovyetler’de de Çin’de de benzer uygulamalar vardı. Özel mülkiyetle kamu mülkiyetinin yan yana olduğu, milletin genel menfaatleri doğrultusunda uyum içinde yönlendirildiği modellerdir. Bizim devrim programımız; Fransız devriminin demokratik programı ile Sovyet devriminin emekçi programının, kendi koşullarımızda birleştirilmesinden meydana gelmiştir. Atatürk de bunu defalarca dile getirmiştir.

Kemalist devrimi tamamlama süreci, bizim 2014’te Silivri duvarlarını yıkmamızla başladı. Bugün Türkiye ekonomisi borç batağında bir çıkmaza girmiştir. Liberalizmle devam etme şansı bitmiştir; tek seçenek, üretimi ve istihdamı hedefleyen Kemalist devrim programıdır. Vatan Partisi olarak “üretim devrimi” dediğimiz süreç; Kemalist devrimin, karma ekonomi diye de adlandırılan, özel mülkiyetin ve kamu mülkiyetinin milletin menfaatleri temelinde bir uyumla birleştirildiği bir süreçtir. Bu süreçte üretici baş tacıdır. Eskiden “üretici kamburdur” diyen Turgut Özal programlarına karşı biz, üreticiyi baş tacı yapıyoruz. Üretim devriminin bir diğer sloganı da “ekmek teknemizi korumak”tır. Türkiye’nin bütün alet, edevat, fabrika ve üretim araçlarını, makine birikimini, donanımını tekrar devreye sokacağız, canlandıracağız, ardiyeye atmayacağız, iflaslara son vereceğiz. IMF’nin dayatmalarına ve öcülerine boyun eğmeyeceğiz.

Üretim devrimi kapsamında milli projeler; milli tank, milli araba gibi hedefler kaçınılmazdır. Bu programın özü tasarruftur. Üretim yapacaksak bunun tek çaresi vardır. Bunu çiftçinin hayatından örnekleyelim: Çiftçi bu sene buğdayı ürettiğinde bir kısmını tohumluğa ayırır; işte o, tasarruftur. Bir toplumda üretilen suyun hepsini içersek gelecek sene aç kalırız. Bu suyun bir kısmını yatırıma ayırmalıyız ki fabrika açalım, altyapımızı geliştirelim, eğitim ve sağlığa kaynak ayıralım. Türkiye’de tasarruf oranı üretimin %13’üne kadar düştü, oysa %25 tasarruf etmemiz lazım. Yani 100 üretiyorsak 75’ini tüketeceğiz, 25’ini yatırıma ayıracağız. Eğer tasarruf oranı düşük kalırsa, Türkiye çıkmazlardan kurtulamaz, debelenir ve egemenliğini koruyamaz duruma düşer.

Üretim devrimi için en temel mesele, tasarruf oranını %13’lerden %20-25’lere çıkarmaktır. Bu, devlet politikalarıyla olur. “Ekmekleri çöpe atmayın” çağrıları veya yöneticilerin sarayda oturmaması, ülkede manevi bir ortam yaratmak bakımından önemlidir ancak üretim devrimini başarmaya yetmez. Tasarruf oranı; vergi, ücret, maaş ve mali politikalarla artırılabilir. Devlet, fedakarlıkları adilce paylaştırmalıdır. Saygınlığı ve otoritesi olan, topluma bu fedakarlığı kabul ettirecek, Atatürk gibi hükümetler kurarak ve gerçekleri halka anlatarak bu zorlukları birkaç yılda aşabiliriz. Vatan Partisi’nin “milli direnme ekonomisi” programı tam da buna yöneliktir. Ardından bereket ve zenginlik gelir; bu sefer de zenginlikleri ve bereketi paylaştırırız.

Vatan Partisi Ankara İl Başkanlığı tarafından hazırlanan, ön sözünü yazdığım “Aydınlık Nöbetindeki Resimler” albümü, 50 yıllık bir devrim nöbetini ve fedakarlığı anlatıyor. Aykut Diş ve Deniz Tokgöz’ün önderliğinde hazırlanan bu çalışma, sadece resimlerden ibaret değil; kuşaktan kuşağa devredilen bir mücadele tarihidir. Fotoğraflar adeta yürüyor, mücadele ediyor; geçmişte hayatını veren insanlarımızın erdemlerini yansıtıyor. Herkesin evinde bulunması gereken çok kıymetli bir albüm.

(Albüm, Vatan Partisi İstanbul ve Ankara il merkezlerinden temin edilebilir. Bilgi için: 0531-850-0578)

Sayın Doğu Perinçek, değerli izleyicilerimiz ve dinleyicilerimizle bir kez daha buluştuk. Aydınlıkçı olmanın ne olduğunu anlatan bu albümü edinmenizi tavsiye ederiz. Emekleri için Ankara İl Yönetimi’ne teşekkür ediyoruz. 1978 kongremizde çekilen o fotoğraf, 50 yıllık emeğin bir nişanesidir.

Kıymetli izleyenlerimiz, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Dr. Doğu Perinçek ile birlikteydik. Her salı akşamı saat 20.00’de tekrar görüşmek dileğiyle. Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyoruz. Bizi izlediğiniz için teşekkür ederiz. İyi akşamlar. Varlığımız Türk varlığına armağan olsun.

Paylaş