Çıkış Yolu • 07.01.2019

Çıkış Yolu • 07.01.2019

Bu geçmişteki, yakın geçmişteki… Devrimle kurduk biz bu cumhuriyeti. Bir Türkiye gemisi, bir Amerikan gemisi. Ama… Türk milletinin altı açık durumu… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Bu ülküdeki bir yangın. Bırak takılığı. Türkiye’yi dinlenenler değil, üretenler; birleşen, üreten Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Sevgili izleyiciler, merhaba. Yeni yılda “Yeni Bir Çıkış Yolu” programıyla birlikteyiz. Peşinen söyleyelim, bütün seyircilerimizin ve dinleyicilerimizin yeni yıllarını tekrar kutluyoruz efendim. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek; ben gazeteci Rafet Ballı.

Önce Sayın Perinçek’e bir “hoş geldiniz” diyelim.

— Merhaba, hoş bulduk. Hava son derece soğuk İstanbul’da. Keskin, ısıran bir soğuk var. Siz ceketi de atmışsınız, kabanı da atmışsınız. Anneannem beni çocukluğumda böyle kıyafetlerle gördüğü zaman, “Cenk elbiselerini giymişsin” derdi.

— Şimdi ben hemen konuya gireceğim. Size bir soru hazırlamıştım; 2019’da Doğu Perinçek siyaset mi konuşacak, ekonomi mi konuşacak diye. Ekonominin de siyaset olduğunu varsayarak bir soru soracaktım fakat bundan vazgeçtim. Tuhaf bir şekilde siz yeni yıla bu ikisinin dışında bir konuyla, bilimle, Göbeklitepe ile girdiniz. Göbeklitepe Yılı… Nereden icap etti? Tayyip Erdoğan bu seneyi Göbeklitepe Yılı ilan ettiği için mi ona uydunuz?

— Yok. UNESCO, Göbeklitepe’yi Dünya Mirası Listesi’ne aldı, temmuz ayında. Arkasından da Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, 15 Aralık’tı galiba, Göbeklitepe Yılı’na gireceğimizi söyledi. “Önümüzdeki yıl Göbeklitepe Yılı” dedi. “Turizm olacak” dedi. Fakat bizim bakış açımız farklı. Yani biz, “Tabii turizm olsun, insanlar kazansın, herkes gelsin” diyoruz fakat esas Göbeklitepe’yi bilim yılı, araştırma yılı yapalım.

— Bu kadar sorun varken, Türkiye’nin önünde gerçekten ciddi sorunlar varken, siyasette ve ekonomide, siz arkeolojiyle ilgili bir meseleyi öne çıkardınız. Bilimsiz, stratejisiz hiçbir sorun çözülmez. Onun için “Göbeklitepe niye önemli?” diye genel bir soru sorayım.

— Göbeklitepe şunun için önemli: Göbeklitepe’de 60 ton ağırlığında taşlar var. Klaus Schmidt’in kitabının kapağına bakarsak, “Avcıların gizemli kutsal alanı” diyor. Bence bu başlık yanlış. Göbeklitepe avcıları değil, tarıma geçmiş ve sınıflara bölünmüş bir toplumun eseri; bence oralardan kralcıklar, beyler çıkacak. Bunları şimdi konuşuruz. Yani bu, avcı veya toplayıcı ilkel bir kabilenin yapacağı iş değil.

— T şeklindeki taşlara baktığımız zaman 10 ila 60 ton arasında ağırlıkları var. Göbeklitepe, Urfa yakınlarında, Harran bölgesinde bir tepe. Buranın tapınak olduğu saptanıyor. Klaus Schmidt -o da bizim damadımız sayılır, rahmetle analım- buranın inşasına M.Ö. 9600’de, yani bugünden 11.600 yıl önce başlandığını saptıyor. Niye önemli? Bundan daha eskiye giden bir şey yok. Sümerlerin pabucunu dama attı. Tarih, yani uygarlık tarihi; özel mülkiyet, sınıflı toplum, devlet… 4000 yıl önce Sümerlerle başlıyordu. Şimdi bu 6000 yıl geriye taşınmış oldu.

— Pardon, bir dakika; siz peşinen “sınıflara ayrılmış, devletleşmiş yapılar var” diyorsunuz. Devlet öyle pat diye çıkan bir şey değil, fasulye gibi yerden bitmiyor. Ama toplum sınıflara ayrılınca, beyler ve kullar diye ikiye ayrılırsak, orada devlet de oluşuyor.

— Dünyadaki en eski ören yeri olması değil önemli olan; önemli olan uygarlığa geçmiş ilk toplumu bulmamız. Uygarlık, sınıflara bölünmeyle ve özel mülkiyetle başlıyor. Bir üretim fazlası ortaya çıkıyor; tarımda saban demirinin bulunması, sulama kanallarının yapılması gibi teknolojik gelişmelerle zenginlikler üretiliyor. Kabile toplumunda herkes karnını doyuracak kadar üretir, üretim fazlası olmaz. Ama 60 tonluk taşları taşımak, ciddi bir üretim fazlası gerektirir. O taşları taşıyan kulların da karnını doyurmanız lazım.

— Ölüler taş taşıyamaz, değil mi? Dolayısıyla burada bir sınıflaşma var. Burası ister tapınak olsun ister gözlemevi; sınıflı toplumda boş zamanı olan, zamanını bilime veya inanca veren bir sınıf olması lazım. Dolayısıyla Göbeklitepe, tarih öncesinin değil, sınıflı uygarlığa geçişin ilk örneğidir.

— Şu anda bu tezi çürütebilecek bir kabadayı göremiyorum. Belki daha eskisi bulunur ama Göbeklitepe, sınıflı toplumun artık taş devriyle birlikte aşıldığının kanıtıdır.

— Orhun Yazıtları’nda Kültigin’in 10 bin koyunu olduğu söylenir. Bu, Göktürklerin sınıflı topluma geçtiğinin kanıtıdır. Dede Korkut hikâyelerinde de Salur Kazan ve Karocuk Çoban ilişkisinde beyler ile kullar arasındaki ayrımı görürüz. Çince’de “kün” işçi demektir, bizim “gün” ve “kul” kelimeleriyle de benzerdir. Yani sınıfsal yapılanma tarihin her döneminde kendini gösterir. “Ele güne karşı” derken; hem halk tabakasına, yani sıradan yurttaşa, hem de “kün ele gün” tabiriyle kulla beyler arasındaki ilişkiye vurgu yapılıyor. Beylerin ele güne karşı itibarı anlamında kullanılan bu ifade, bugün hâlâ yaşayan bir terimdir. Türk tarihindeki sınıflara bölünme olayını, Hunlara kadar uzanan süreçte, hayvancılıkla birlikte başlayan toplumsal ayrışmayla açıklayabiliriz. Üretim, herkesin karnını doyuracak kadar olduğunda sınıflara bölünme yaşanmaz; ancak bir üretim fazlası ortaya çıktığında, bu fazlaya kimin sahip olacağı sorunu toplumu böler ve özel mülkiyet doğar. Başlangıçta kabile beyleri bu fazlalara el koyunca, kabile içindeki dayanışma çözülür.

Eskiden kabile reisi ile üyeleri kardeşti, eşitti. Ancak o bölünme başlayınca, Yunus Emre’nin “Geçti beyler mürüvveti, binmişler birer atı; yediği yoksul eti, içtiği kan olmuştur” dizelerinde ifade ettiği süreç yaşanır. “Mürüvvet” yani yardımseverlik dönemi kapanmıştır; beyler atlara binip şövalyeleşmiş, yoksulu sömürmeye başlamışlardır. Bu dörtlük, aslında sınıflı topluma geçişin bir nevi özetidir. Dolayısıyla, Göbekli Tepe gibi alanlarda istikrar kazanmış, gelişmiş bir sınıflı toplum yapısı görmekteyiz.

Aydınlık Gazetesi’ndeki yazılarınızda uygarlığın başlangıcını ve sınıflı toplumu iki temel noktaya bağlıyorsunuz. Birincisi; o ağır taşları üst üste koyup tapınak yapabilmek için çokça zaman ve emek gerekir. Avcılık ve toplayıcılıkla uğraşan bir toplumda böyle bir boş zamana ve üretim fazlasına sahip olmak mümkün değildir. İkincisi ise, buranın bir tapınak olduğu gerçeğidir. Toplum sınıflara bölündüğünde, bey ile kul arasındaki hiyerarşik ilişki gökyüzüne de taşınır ve gökyüzünde de bir “efendi” figürü üretilir. İlah, tanrı ve Rab kelimelerinin kökeni “efendi”ye dayanır; Zeus, Jüpiter veya Türkçedeki “ige”, “eke” gibi kavramlar bunu doğrular.

Bu tapınakları inşa edebilmek için gereken teknoloji ancak sınıflı bir toplumda, yani üretim fazlası yaratan bir düzende mümkündür. Eşitlikçi, sınıfsız bir kabile toplumunda, karın tokluğuna yaşayan insanların 60 tonluk taşları taşıması mümkün değildir. Burada bir otorite, bir zorlama gücü ve bir ordu vardır. Mısır piramitlerinde, Mezopotamya’daki sulama kanallarında olduğu gibi, sınıflı toplumlarda bu devasa işler ancak zorla yaptırılabilir.

Sizin avcılıkla artı değer yaratılamayacağı, dolayısıyla burada bir tarım veya ileri düzey bir hayvancılık toplumunun varlığı üzerine olan teziniz haklı. Avcılıkta birikim olmaz; en fazla et kurutulur ancak bu bir üretim fazlası değildir. Göbekli Tepe’deki manzara, taş devrinin son aşaması olan Neolitik dönemden daha ileri bir uygarlığın oluştuğunu gösterir.

Odin’in kökeni konusundaki görüşleriniz de oldukça ilgi çekici. 18. yüzyıl İsveç tarihçisi Sven Lagerbring gibi isimlerin de işaret ettiği gibi, İskandinav destanlarında Odin bir Türk Hakanı olarak geçer. “Odin” isminin “ot” (ateş) ve “in” (ek) köklerinden gelmesi veya “Tor” kelimesinin “yurt” ile ilişkilendirilmesi gibi etimolojik bağlantılar, bu tezi güçlendiriyor.

Son olarak, milattan önce 9-10 binli yıllarda kavimlerden bahsetmek zor olsa da, kabilelerin birleşmesiyle başlayan bu süreç, zamanla kavimleşmeye evrilmiştir. Göbekli Tepe’deki yapı, tek bir kabileye ait olamayacak kadar büyük bir örgütlenme gerektirir. Bu durum, sınıflara ayrılmış, beylerin ve kulların olduğu, krallıkların nüvelerini taşıyan erken bir kavimleşme dönemine tekabül etmektedir. Çözülme, eşitliğin bozulmasıyla başlar. Kabile toplumundaki eşitlik bozulduğu an, kabile de çözülmeye başlar; ancak bu durumun kalıntıları devam eder. Bugün Türkiye’de de var olan aşiretler, tepesinde bir beyin bulunmasıyla eski ilkel kabile yapısından ayrılır; bu, çözülmüş bir kabile formudur. Bu çözülme süreciyle birlikte kabileler arası kaynaşmalar, bir kabilenin diğerine bağlanması, teslim olması veya asimile olması gibi süreçler yaşanır. Farklı dillerden kabilelerin birleşerek kavimler oluşturduğunu görüyoruz. Örneğin, milattan sonra 6. yüzyıldan 12-13. yüzyıla kadar İpek Yolu üzerindeki bütün kavimler Türkleşmiştir. Türk olmayan kavimler de bu sürece hızla dahil olmuştur; çünkü Hun İmparatorluğu ve Göktürkler gibi Türk imparatorlukları ticaret yollarına hâkim olunca kendi dillerini de kabul ettirmişlerdir.

Peki, neden Mezopotamya, İndus, Ganj veya Çin’in sarı nehir boylarında sınıflı toplum izlerine rastlanırken, bu kadar eski bir tarihte Göbekli Tepe’de de benzer bir yapı ortaya çıkmıştır? Bunu tartışmak ve spekülasyon yapmak gerekir. Birbirine benzeyen tarafları, Nil, Fırat, Dicle, İndus veya Sarı Nehir gibi verimli nehir topraklarıdır. Buralarda yapılan tarım ve sulama, ilk üretim fazlalarını ortaya çıkarmış; sınıflara bölünme ve devletler bu şekilde doğmuştur. Haran Ovası ve Göbekli Tepe’nin bulunduğu topraklar da oldukça verimlidir. Dolayısıyla coğrafi açıdan diğer medeniyetlerle denktir.

Fark nedir? Buradaki toplulukların daha dinamik olması muhtemeldir. Belki de bunlar, Asya’nın kuzeybatısından gelmiş, atlı çoban kültürüne girmiş topluluklardır. Klaus Schmidt, buğdayın anavatanının burası olduğunu ve o tarihlerde tahıl üretimi yapıldığını belirtir; burada gelişmiş bir tarım toplumu olduğu kesindir. Bu mabetleri yapan insanların çerden çöpten kulübelerde ya da mağaralarda yaşaması mümkün değildir; mutlaka köyleri ve yerleşim yerleri olmalıydı. Kerpiç gibi malzemeler kullanıldığı için günümüze ulaşmamış olabilirler. Ancak 60 tonluk devasa taşların taşınması, üstün bir organizasyon ve hayvan gücünün kullanıldığını gösterir.

Sümerler, tarihsel kabulde uygarlığın başlangıcı olarak görülür ve 6 bin yıl öncesine tekabül eder. Göbekli Tepe’de yazı henüz bulunmamıştır ancak belki de yazının eşiğindeki bir toplumu temsil etmektedir; taşların üzerindeki motifler resim-yazı olabilir. Sümerler de Asya’dan gelmişlerdir ve dilleri ile Türkçe arasında akrabalık ilişkileri bilim insanlarınca dile getirilmiştir. Osman Nedim Tuna, Sümerce ile Türkçe arasında 167 sözcük bağı bulmuştur; örneğin “ateş” anlamına gelen Türkçe “ot” ile Sümerce “ut” veya Tanrı anlamına gelen “Tengri” ile Sümerce “Dingir” kelimeleri bu bağın göstergeleridir. Bu, Türkçe’nin M.Ö. 4000’lerde var olduğunu ispatlar.

Tanrı kavramı, sınıflara bölünmüş, yani eşitsizliğin olduğu bir toplumda ortaya çıkar. Uygarlığa geçmeyen toplumların Tanrısı olmaz; onlarda şamanizm ve büyücülük vardır. Medeniyet, özel mülkiyetin ve sınıfların olduğu bir eşitsizlik üzerine kurulur. Ancak ileri teknoloji ve yapay zeka ile üretimde büyük bir bolluk sağlandığında, yani herkes istediği kadarını alabildiğinde, eşitsizlik ve buna bağlı olarak hırsızlık da ortadan kalkacaktır.

Orta Asya merkezli teorilere dönersek; Viyana Okulu’ndan Mengin, Schmidt ve Flora gibi bilim insanları, atlı çoban kültürünün devlet kuruculuğunun merkezi olduğunu belirtirler. Bu kültür, çok geniş meraları kontrol etmeyi ve kabileler arası ilişkiyi gerektirdiği için örgütlenme becerisi kazandırır. Onlara göre devlet, bu atlı çobanların tarım zenginlikleriyle buluşması sonucu ortaya çıkmıştır. Germen milliyetçisi olmalarına rağmen bu bilim insanları, atlı çoban kültürünü ilk kuranların ön Türkler olduğunu ve Germenlerin bu geleneği Türklerden aldığını kanıtlarıyla ortaya koymuşlardır. Türklerin devlet geleneğinin bu kadar sağlam olması da bu tarihsel mirasla açıklanabilir. Böyle yukarıdaki gibi dinamik atlı çobanlar, M.Ö. 3000-4000’li yıllarda tarih sahnesindeydi. Peki, M.Ö. 9600’de, yani bu atlı çobanlardan 5000 yıl önce burada birdenbire ne oluyor? O dönemde dinamik bir toplum ortaya çıkıyor. Belki o atlı çobanların ataları da aşağıya inmiş olabilir. Doğrudan atlı çoban olarak inmediler belki ama mesela merkep, eşek, katır veya at gibi bir taşıyıcı hayvanın o coğrafyada ortaya çıkması benim için sürpriz olmaz.

Göbekli Tepe ve çevresinde hâlâ açılmamış birçok höyük ve tepe var. Onların altında kim bilir daha ne Göbekli Tepeler yatıyor. O mabetleri inşa eden insanların yaşadığı köyler ve yerleşim yerleri muhtemelen kerpiçtendi ve bugün büyük ihtimalle kaybolmuş durumdalar; ancak kazı yapıldıkça onların da kalıntıları bulunabilecektir. Mabet inşa edebilen bir toplumun, taş yiyerek yaşaması mümkün değil.

Viyana Okulu’nun kuramları, yerleşik topluma ya da devlete geçişin iki alanda olduğunu söyler. Öncelikle nehir vadilerini ele alalım; buralar verimli tarım alanlarıdır. Bir yerde altın veya benzeri zenginlik varsa, orada devlet de mutlaka vardır. Ancak tuhaf bir şekilde bozkırda, özellikle de geniş alanlarda yapılan hayvancılıkta devletleşme süreci daha farklı işler. Koyun sürüleri besleniyor olabilir ama atın bambaşka bir özelliği vardır. Viyana Okulu’nun izahına göre, atlı çoban kültüründe devlet fikrine varış, tarım toplumundan daha önce gerçekleşir; devletin organizasyonu orada doğar. Onlar aşağı inip tarım zenginlikleriyle buluştuklarında asıl büyük devlet yapısı oluşur.

Genelde “Tarım toplumu, göçebe hayvancılık yapan toplumlara göre daha ileridir” denir. Bence bunlar Batılı faraziyeler ve Avrupa merkezli tarih iddialarıdır. İskitlerin, Hunların “barbar”, tarımla uğraşanların ise “uygar” olduğu söylemleri ciddi ve doğru değildir. Hayvancılıkla da büyük zenginlikler üretilir ve özellikle atlı çoban kültürüne sahip olanların çok büyük üstünlükleri vardır. Gittikleri yere hâkim olurlar, devlet kurmayı becerirler ve ordu örgütlerler. Ordu ve devlet olmadan uygarlık olmaz. Bu bakımdan Viyana Okulu’nun teorileri tarihi gerçeklerle örtüşmektedir.

İpek Yolu üzerinde bulunmanın da büyük bir anlamı vardır. Sun Yat-sen, atalarının Hazar Denizi civarından geldiğini söyler. Çin’e hâkim olan bütün hanedanlara (Siyan, Şan, Zhou, Yuan, Manchu vb.) bakarsanız, hepsinin yukarıdan, bozkırdan gelenler olduğunu görürsünüz. Orhun Yazıtları’nda “Gidersen seni yutarlar” denmesi de bu yüzden enteresandır.

Bir izleyicimiz, Göbekli Tepe’deki ilerlemenin dışarıdan gelen bir halkın yerli halkı esirleştirmesiyle ortaya çıkıp çıkmadığını soruyor. Burada iki teori var. Oppenheimer gibi düşünürler, ilk sınıflı toplumların, belli kabilelerin diğerlerini esirleştirmesiyle oluştuğunu savunur. Orhun Yazıtları’nda Bilge Kağan’ın Türkiş budununu fethedip onları tebaa kılması, bu teoriyi destekler niteliktedir. İbn-i Haldun ve Marx gibi düşünürler ise sınıflaşmanın, kabilenin kendi içindeki çözülmesi ve bölünmesiyle doğduğunu söyler.

Sınıflı toplumun sosyoekonomik temeli üretim fazlasıdır. Teknoloji geliştikçe, toprak daha derinden sürüldükçe veya sulama teknikleri (Mezopotamya örneğindeki gibi) geliştikçe üretim fazlası oluşur. Bu fazlalık, kabileler arasında bölünmelere ve sonuçta sınıflaşmaya yol açar. Üretim fazlasının olmadığı dönemlerde kölelik mantıksızdır, çünkü esir alınan kişi beslenmesi gereken bir yüktür; bu yüzden o dönemlerde savaşlar genellikle öldürme odaklıdır. Kölelik, ancak bir gelişmenin, yani üretim fazlasının sonucunda ortaya çıkar. Türk tarihinde de üretimde kul kullanımı, sınıfsal bir gelişmenin ardından saray hizmetlerinde veya cariye olarak karşımıza çıkar.

İran coğrafyasına bakıldığında Mezopotamya, İndus veya Nil gibi verimli vadiler olmamasına rağmen, orada da parlak uygarlıklar kurulmuştur. Bunun temelinde hayvancılık ve ticaret yolları yatar. Mezopotamya medeniyetleri (Sümerler, Elamlar, Akatlar) birbirini takip etmiştir. Sümerlerin yazı, tanrılar ve teknoloji gibi uygarlık mirası Akatlar ve Asurlar tarafından tevarüs edilmiş, yani devralınmıştır. İnsan unsuru olarak da bu halklar birbirine karışarak varlıklarını sürdürmüşlerdir; genetik olarak saflık değil, kaynaşmış halklar söz konusudur.

Sümer yazısının çözülmesi de ilginç bir serüvendir. Sümer yazısı, ancak Akatçanın çözülmesiyle anlaşılabilmiştir. Çivi yazısını Akatlar almış, resimlerin ses değerlerini anlamlandırmış ve mirası geliştirmişlerdir. Sümerler bitti denilemez, çünkü medeniyet birikimi devredilerek devam etmiştir.

Göbekli Tepe’deki kalıntıların dışarıdan geldiği iddiası doğru değildir; o mabet, bulunduğu bölgenin taşlarıyla yapılmıştır. Höyükler, o dönemdeki insanların mabetleri korumak için üzerini toprakla örtmesiyle oluşmuştur. Anadolu’nun pek çok yerinde bu höyüklere rastlanır. Madde mi yoksa fikir mi önce gelir sorusu ise eski bir idealizm-materyalizm tartışmasıdır. Madde olmadan fikir olmaz; fikir, maddenin adlandırılmasıdır.

UNESCO Dünya Miras Listesi’ne giren Göbekli Tepe’nin 2019’da turizm yılı ilan edilmesi, 1919’un 100. yılıyla kıyaslanıp eleştirilmemelidir. Bu, bağlamından kopuk bir yaklaşımdır. Göbeklitepe’yi 2019 “Göbeklitepe Yılı” ilan etmek, sadece turizm odaklı bir girişim değildir; bu, bizim büyük uygarlık mirasımızdır. 2019 yılı ile Mustafa Kemal arasında bir çatışma kurgulamak hiç aklıma gelmemişti. “Memleketin bu kadar sorunu varken Göbeklitepe’ye dikkat çekmek önemli mi?” gibi bir soru daha anlamlı geliyor. Bunu soran kişiye daha iyi ifade edebilirim: Türkiye’nin sorunları buradan, yani bilime yönelmekten, gerçekleri araştırmaktan çözülür. Mustafa Kemal Paşa “Hayatta en hakiki yol gösterici bilimdir” derken, Göbeklitepe’ye eğilerek o bilimsel yol göstericiyi bulursunuz. Her şeyi ekmek ve günlük sorunlara bağlayıp bilimden uzak durmak, Türkiye’yi çözümsüzlüğe mahkûm etmektir.

Atatürk, 1930’larda yarı aç, dışa bağımlı ve toplu iğnesini bile üretemeyen bir Türkiye’de Türk Tarih Kurumu’nu ve Türk Dil Kurumu’nu kurdu. Bilime yöneldi; çünkü oradan laiklik, aydınlanma, medeniyet, teknoloji, mühendislik, bilinç ve insani ilişkiler çıkar. Bu yüzden “Bu da başımıza nereden çıktı?” şeklindeki yaklaşımı doğru bulmuyorum. İyi ki Göbeklitepe ortaya çıktı; bu, sorunlarımızı çözmede önemli bir esin kaynağıdır. Bizi “dünyevi” düşünmeye, yani dünyayı dünyevi gerçeklerle açıklamaya yöneltir. 60 tonluk taşlar “üfürükle” ya da uzaylılarla değil, bilimsel akılla açıklanabilir.

Dinler tarihi meselesine gelince; Türklerin İslamiyet öncesi dininin Şamanizm olduğu iddiası yanlıştır. Türklerin dini Tengri, yani Gök Tanrı inancıdır. Şamanizm bir büyücülük inancıdır ve evreni yaratan bir Tanrı fikrine sahip değildir; aksine insana doğaya hükmetme gücü verir. Dinlerde ise doğanın üstünde, kaderi belirleyen bir efendi vardır. Tapınakların varlığı da sınıflı toplumun, üretim fazlasının ve otoritenin göstergesidir. Çin tarihi veya diğer medeniyetlerdeki süreçler de kendi içinde değerlendirilmelidir; ancak tarihsel süreç, tapınak ve inanç sistemlerinin toplumsal yapıyla paralel geliştiğini gösterir.

Sayın Binali Yıldırım’ın İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı adaylığı meselesine dönersek; Anayasa’nın 94. maddesi çok açıktır. TBMM Başkanı ve Başkan Vekilleri, partilerinin meclis içindeki ve dışındaki hiçbir faaliyetine katılamazlar. Seçim yasasındaki istisnai madde, Anayasa’nın amir hükmü karşısında geçersizdir. Anayasa, yasaların “efendisidir”. Yasalarla Anayasa delinemez. Yüksek Seçim Kurulu hukuka göre hareket edecekse, Anayasa’nın üstünlüğünü esas alarak bu adaylığı iptal etmelidir. Anayasa, kurucu hukuktur; devletin temelidir. Eğer anayasayı kanunla değiştirmeye kalkarsanız, devlet hukukunu ve hukuk devleti ilkesini ortadan kaldırmış olursunuz. AK Parti yönetiminin bunu bilmemesine imkân yoktur, ancak bu adımın neden atıldığını sorgulamak gerekir. Bugüne kadar diyelim bir kadın tecavüze uğradı. Beş kere tecavüze uğradı. Altıncıda da tecavüz suç olmaz; böyle bir şey yok. Hırsız eve girdi, on kere girmiş. On birinci hırsız, “Zaten on kere girilmiş, demek ki hırsızlık serbest” diyor. Böyle bir hukuk olmaz.

Kaldı ki bakın, seçim kanununun 24. maddesini yapanlar, anayasayı deldiklerinin farkındalar. Farkında olduklarını şimdi size göstereceğim. Önce anayasanın hükmünü koyuyorlar. Anayasa hükmü zaten anayasada var ama kanuna da koyuyorlar. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı ve Başkan Vekilleri, üyesi bulundukları siyasi partinin ve parti grubunun meclis içindeki ve dışındaki faaliyetlerine katılamazlar. Bunu anayasadan alıp aynen kanuna koyuyorlar. Evet, aynen koyduktan sonra, “Vay, şimdi bu durumda bunlar aday olamayacaklar, ben ne yapayım?” diyorlar. “Onlara istisna getireyim” diyorlar. İstisnayı kanun yoluyla getiremez ki! Yani orada şunu söylüyor: “Ben anayasayı kanunla deliyorum.” Farkındalar. Eğer o anayasa hükmünü seçim kanununa koymasalardı, “Haberleri yok” derdim. Haberleri var, haberleri olduğu için onu delmenin yolunu arıyorlar ve deliyorlar. O maddeye oy veren bütün partiler de bu anayasayı delme işine ortak oluyorlar. Tabii delemiyorlar; anayasa delinmez.

Peki, niye bu problem yaratıldı? Sayın Binali Yıldırım aday olacak idiyse, 1 Aralık olan son süresinden önce istifa eder ve aday olurdu. Niye anayasa çiğneniyor? Üstelik o günlerde bu hatırlatıldı. Son gün, Binali Yıldırım hâlâ istifa etmemişti. Hüküm çok açık. Mesela geçen hafta siz bana bunu sordunuz, inceleme ihtiyacı duydum. Peki bu kararı verenler bunu incelemeden mi yapıyorlar? Veya anayasanın kanunlardan üstün olduğunu bilmeyecek kadar hukuk dışındalar mı? Çok garip. Veya Sayın Tayyip Erdoğan’ı kimler aldatıyor? Diyelim ki Sayın Tayyip Erdoğan, bu kadar yıl devlet yönettiği, hükümet yönettiği halde anayasa hukukunun en temel kurallarını bilmiyor. Ama onun önüne bu çözümü koyanlar… Sayın Cumhurbaşkanım, ikinci fıkrada ne diyor? O zaman Cumhurbaşkanının şunu söylemesi gerekirdi: “Ya kardeşim, sen bana kanun maddesini getiriyorsun ama anayasaya aykırı kanun olmaz. Sen kanunla anayasayı delemezsin. Anayasa varken Büyük Millet Meclisi Başkanı ve başkan vekilleri istifa etmeksizin aday olamazlar.” Bunu demesi lazımdı. Bunları bilmeden devlet yönetilmez.

Bazen şunu da düşünüyorum; acaba komplo mu yapıyorlar? Hayır, tabii değil. Ben AKP yönetiminin, Erdoğan’ın adaysız kalmayı göze aldığını zannetmiyorum. Zaten adaysız kalınmaz, hemen yerine başkası gösterilir. Ama ısrar ederlerse ve bunu kesinleştirirlerse, seçim kurulu zamanında bunu iptal eder. AK Parti İstanbul’dan yeni bir aday gösteremez. Milletvekilleri için anayasada böyle bir hüküm yok; onlar istifa etmeden aday olabilirler. Ama meclis başkanı ve başkan vekilleri, anayasanın 94. maddesi karşısında kesinlikle aday olamazlar.

Bu, hukuk fakültesinin birinci sınıfında, hukuk başlangıcı derslerinde öğretilir. Elif-ba öğretilir gibi; kanun nedir, anayasa nedir, hukuk kuralları arasında hiyerarşi vardır; en üstte anayasa, altında kanun, onun altında tüzükler ve yönetmelikler bulunur. Hukuk düzeni bir piramit gibidir. En üstteki hukuktan alttaki düzenlemelere doğru gidilir. Bunlar, imtihanlarda bile sorulmayacak kadar kolay sorulardır. AKP ısrar ederse Yüksek Seçim Kurulu’nun yapabileceği bir şey yok; anayasa hükmü karşısında başka bir yorum yapma şansı yoktur. Eğer Yüksek Seçim Kurulu’nda hakimler varsa ki var, o hakimler toplandıklarının beşinci dakikasında, anayasa hükmünün üst hukuk kuralı olduğunu dikkate alarak bir kanun hükmüyle anayasanın bertaraf edilemeyeceğine karar verirler.

AKP ne yapacak? Beni ilgilendirmez. Ben hukukçuyum, hukuk fakültesinde ders vermiş bir bilim adamıyım. Türk anayasa hukukunun büyük otoritelerini; İlhan Arsel’i, Ali Fuat Başgil’i, Tarık Zafer Tunay’ı düşünün… Bunların arasında bu konuda bir tartışma olmaz. Yüksek Seçim Kurulu’nun Sayın Binali Yıldırım’ın aday olabileceğine hükmetmesi bir hukuki felaket ve facia olur. Çünkü burada yorum olmaz. Anayasa ortadadır. Yüksek Seçim Kurulu bir sınav verecek demiyorum, çünkü ortada zor bir sınav yok; beş dakikada çözülecek basit bir olay. Ben bir kişinin bile aleyhte oy vermesine şahsen tahammül edemem.

Amerika’dan üçlü bir heyet geldi Türkiye’ye; Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton, Genelkurmay Başkanı ve Suriye/IŞİD Özel Temsilcisi James Jeffrey. İsrail’deyken tuhaf mesajlar verdiler. Trump 19 Aralık’ta askerlerimizi Suriye’den çekeceğiz demiş olmasına rağmen, Bolton “Kürtleri koruyacak bir anlaşma olmadan çekilmeyeceğiz” ve “Türkiye’nin koordinasyon sağlamadan askeri harekât yapmasını istemiyoruz” dedi. Bu ne anlama geliyor? Amerika yönetimi çekilmekten vaz mı geçti? ABD içinde çok ciddi çelişkiler olduğu gözüküyor. Trump, Suriye’de yenildiklerini zaten kabul etmişti. 2017’deki ulusal güvenlik belgesinde de “Suriye’de yenildik ve eskisi gibi dünyanın her yerinde hükmümüz geçmiyor” tespitini yapmışlardı. Trump, “7 trilyon doları Batı Asya’ya gömdük” diyor. Bir bunu görenler var, bir de orada inat etmek isteyen, Kürdistan planından vazgeçmek istemeyen bir kanat var. Bunlar arasında bir kapışma söz konusu. Ancak gerçekler fikirlerden üstündür; Amerika yenilmiştir, bu yüzden ertelemeler olsa da eninde sonunda oradan gidicidir.

Türkiye, Amerika’nın şartlarına uyum sağlar mı? Sağlamaz, çünkü sağlarsa Tayyip Erdoğan yönetimi devrilir. AKP’nin tepesinde ise kafalar karışık. SETA gibi gayriresmî strateji kuruluşlarında, Amerikancı ve Atlantikçi görüşleri temsil edenler var. Türkiye, Rusya ile yalnız kalmak istemeyeceği için Amerikan kara gücü çekilse de hava gücünün kalmasını isteyebilir. Anlaşılan o ki, SETA içindeki bu isimler, Amerikan varlığını koruma eğilimini temsil ediyor. Bugünkü AK Parti’nin ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin önüne koyduğu programla bunun ilgisi yok. Nedir? Türk Silahlı Kuvvetleri ve hükümet, Milli Güvenlik Kurulu’nda karar aldı. Dedi ki: “Biz Suriye’nin kuzeyi ve Irak’ın kuzeyinde, bütün o terör koridorunda tüm teröristleri temizleyeceğiz.” Cumhurbaşkanı da defalarca o teröristleri ABD’nin koruduğunu söyledi. Şimdi siz hem “O teröristleri temizleyeceğiz” diyorsunuz, hem “Amerika onları koruyor” diyorsunuz, hem de “Aman Amerika uçağı burada kalsın” diyorsunuz. Amerika uçağı orada niye kalır? Teröristleri korumak için kalır. O zaman Türk ordusu o teröristleri nasıl temizleyecek? Bunlar Amerikancı diyelim kanadın temsilcileri olarak gözüküyorlar. Bu hükümeti ne kadar etkiler, onu bilemiyorum.

Zaten Suriye ile ilgili… “Bundan sonra mı Suriye?” Evet, şimdi bakın şöyle bir şey var; Wall Street Journal yazdı. Arkasından bir şey daha söyleyeyim, bunu ekleyeyim: “Efendim, orada Amerika giderse Rus uçağı kalır.” İkisi de gitsin! Böyle politika mı olur? Ama bak, şöyle bir dileği Vatan Partisi olarak ifade ediyorum: Ne Rusya kalsın orada, ne Amerika kalsın, ne İran kalsın, ne Türkiye kalsın. Orası Suriye. Bunu anlattık. Siz bunu bir kanadın görüşü olarak görüyorsunuz ama şöyle bir durum var: Türkiye, Amerika’dan hem lojistik hem de hava yardımı istedi, Amerika ile bu harekâtı yürütebilmek için.

Şimdi bakın, bence bütünün görüşü bu. Bunlar cilve… Bakın şimdi bu sözlere o kadar çok önem vermeyin. Bunlar aynı zamanda Amerika’yı açığa düşürmek için yapılan şeylerdir. İkincisi; Amerika’nın PKK’yı terk etmek durumunda olduğunu görüp, Amerika-Rusya arasında oynayarak birtakım mesafeler almak için yapılan hamlelerdir. Ama şu çok yanlış: “Türkiye tekrar Amerika’nın kucağına dönecek.” Bu hep söyleniyor, bütün olaylar bunu… O anlamda söylemedim ben. Böyle bir durum var. Bak, “Siz söylüyorsunuz” demiyorum ama Türkiye Amerika’nın kucağına düşsün diye dua eden sürekli bir cemaat var. Yani bu FETÖ cemaati de, sahte solcu cemaati de, hatta bizim Vatan Partisi’nden ayrılmış birtakım unsurlar da hep böyle dua ediyor: “Aman Türkiye Amerika’nın kucağına dönsün de biz haklı çıkalım” diye. Çünkü bu süreci göremediler.

Şunu söyleyeyim, bu en önemlisi: Burada “Amerika ile Rusya ikisi de kalsın, birbirlerini uçaklarıyla dengelesin” mantığının Türk politikasıyla ilgisi yok. Bu politika Türk politikası değildir. Türklük adına, Türkiye adına, terörle mücadele adına bunların söylenmesi vahimdir. Bunların düşüncesi şu: “Rusya’yı çıkaramayacağımıza göre, şu anda bizim gücümüz yetmeyeceğine göre Amerika ile dengeleyelim.” Rusya’yı da çıkarırız, Amerika’yı da çıkarırız. Bugün Rusya’yı çıkarmak değil mesele; Rusya oradaki PKK’yı koruyan güç değil. Önce bir kere Amerika’nın gitmesi lazım. Amerika gittiği zaman Suriye de Rusya’ya “Burada artık senin işin kalmadı” diyecek. Suriye, İran, Irak, Türkiye; kendi kıyılarında Rus üsleri olsun ister mi? Amerika gittiği zaman herkes Rusya’ya “Buyurun siz de ülkenize dönün” diyecek. “Siz buraya niye geldiniz? Suriye’nin toprak bütünlüğüne yardımcı olmak için. Hadi buradan herkes gitsin.” Türk askerinin de oradan geri çekilmesi gerekecek. Onun için burada tutarlı olmamız lazım. Yani “Orada Rusya’ya karşı Amerika ile dengeleyelim” dediği an bu hükümet PKK’yı temizleyemez. Hasan Basri Yalçın Bey bu hükümetin akıl hocası; baş akıl hocası olduğunu düşünmüyorum ama strateji mutfağını yürütenlerden biri. Eğer bu anlayış hükümetin akıl hocasıysa, Erdoğan hükümeti PKK’yı orada temizleyemez.

Şimdi Hasan Basri Yalçın’ın Esat’la ilgili görüşüne ve Şam’la irtibat kurulmasına gelelim. Ben olsam şu anda -daha önce Cavit Çağlar örneğini vermiştik- eğer Cavit Çağlar gibi biri olmasaydı şu anda Rusya’yla hâlâ kavgalıydık. Mutlaka bir akil adam vardır; yani Türk hükümetiyle Esat arasındaki bu yokluk olayını var edecek ve yumuşak bir geçiş sağlayacak bir akıllı adam vardır, bulmak lazım.

Fakat Hasan Basri Yalçın diyor ki: “Hem rejimle hem PYD ile gerekirse görüşmesi gerektiğini düşünüyorum.” Çünkü bu sürecin toplumlar arası bir süreç olduğunu düşünmüyorum. Onların sahada gerçekleştirecekleri eylemler sonucunda şekillenmeyecek bu süreç. Bu süreç tipik bir vekâlet savaşıdır. Bu örgütlerin hiçbiri, Esat dahil, patronlarının dışında tek bir adım atamazlar. Dolayısıyla Esat dediğiniz aktörün Türkiye için pozitif anlamda hiçbir katkısı olmaz, olmayacak. Veyahut da PYD, SDG; her ne haliyle olursa olsun, onunla müzakereden götürdüğünden çok kazancı olacak mı? Bence olmaz. Türkiye’nin Suriye politikasında bir numaralı öncelik artık PYD meselesidir. Yani bütün pozisyonu çok net; bu örgüt tasfiye olacak. Ondan sonra her şeyi düşünebiliriz. Esat’la konuşmak meseleleri 3 yıl, 5 yıl sonra ortaya gelebilir.

PYD’nin ucuz tasfiye yolu; yani Mehmetçik daha fazla kan vermeden, Türkiye’nin maliyetleri yükselmeden PYD’nin kalıcı bir şekilde tasfiye edilmesinin tek bir yolu vardır: Türkiye’nin Suriye’yle, İran’la ve aynı zamanda Rusya’yla iş birliği. Öncelikle de Suriye’yle iş birliği. Bu “strateji uzmanıyım” diye sahneye çıkartılan insanların, stratejinin S’sinden haberleri olmadığı gözüküyor. Şimdi bu, “Suriye ile 4-5 yıl sonra görüşürüz” diyor. Peki, Doğu Akdeniz’deki ve Ege’deki Amerika-İsrail tehdidini bu beyler nasıl göğüsleyecek? Türkiye, Suriye ile dostluk olmadan Doğu Akdeniz’de Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs namlularını çevirmişken ne yapacak? Mart ayından beri devamlı tatbikatlar yapıyorlar ve Türkiye’ye karşı bir askeri ittifak kurduklarını açıkladılar. Amerika da “Ben bunların arkasındayım” dedi. Peki, hiçbir sorumlulukları olmayan bu beyefendiler Suriye dostluğunu erteleyerek ne yapacaklar?

Mehmet Barlas ne diyor? “Kürt olayına bakış açımızı da yeniden gözden geçirmemiz lazım.” Diyor ki; bizdeki Kürt nüfusun demokrasiye katılımları toprak ağaları vasıtasıyla idi. Kuzey Irak’taki Barzani bir aşiret hareketi. Fakat PKK ile Kürtler birdenbire çağdaş olan bir siyasal akımla tanıştılar: Komünizm. Toprak ağalarını reddeden, mülkiyeti ortak, kadın-erkek eşitliğini ön plana alan bir düşünce tarzı… Yani PYD’ye ya da PKK’ya baktığımız zaman sadece bunların Türkiye’nin güvenliğine yönelttikleri tehdide bakmamak lazım. Orta Doğu’da yeni bir oluşum var. Bu sadece Amerika ne yapacak, Rusya bize kazık atar mı diye bakılacak bir konu değil. Büyük bir değişim var bölgede. Yani HDP gibi bir partinin bir aydan fazla açık kalması, anayasanın ona imkân tanıması… Böyle büyük bir değişim var. PYD’yi falan da galiba böyle ele almak lazım.

Ben bu yaklaşıma dehşetle bakıyorum. Amerika’nın Suriye’deki konfederasyon planını; Türkiye’de PKK’yı demokrat ve ilerici göstererek hayata geçirmeye çalışan bir çırpınış bu. PKK demokrasi şampiyonu, uygarlık şampiyonu, YPG ilerici, laik… Bu yaklaşım, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk milletinin hedeflerinden tamamen kopmuş durumda. Türkiye bir vatan savaşı veriyor; bunlar ise bu vatan savaşını dinamitlemeye çalışan unsurlar.

Ünal Çeviköz’ün S-400 ve Patriot görüşüne gelelim. Çeviköz diyor ki: “Türkiye’nin S-400 kararı ulusal güvenliği zedeleyicidir.” Valla bakın, bu açıklama tamamen düşman tarafta yer alıyor. Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Amerika ve İsrail’den. Hem Suriye’nin hem Irak’ın kuzeyinde; aynı zamanda Doğu Akdeniz’de ve Ege’de bizi tehdit eden güçler Amerika, İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs’tır. Siz bu tehdide NATO’nun şemsiyesi altına girerek cevap verebilir misiniz? NATO sizin için zaten tehdittir. Norveç’te manevra yaparken Atatürk ve Erdoğan’ın fotoğraflarını düşman olarak koydular. Doğu Akdeniz’de açıkça Yunanistan’ı ve Güney Kıbrıs’ı desteklediklerini ilan ettiler. 1.000 tır silahı Amerika PKK’ya veriyor. Peki, Türkiye kendisini kime karşı koruyacak? Amerika’ya karşı! Peki, Amerika’ya karşı kendisini korumak için, Amerika’nın silah sanayisinin güdümüne mi girecek? Türkiye’nin S-400 alması bir teknolojik tercih değil, bir strateji tercihidir. Kamp değiştirmek zorundasınız. Rus gemileri Doğu Akdeniz’de, Karadeniz’de Türkiye’yi tehdit etmiyor; ama Amerika ve İsrail tehdit ediyor. Türk Silahlı Kuvvetleri de bunu görüyor. Dünya da bunu görüyor, herkes de bunu yazıyor. Ama Cumhuriyet Halk Partisi yalnız bu açıklamayla değil, her konuda yaptığı Çin düşmanlığıyla, “Doğu Akdeniz’de İsrail’le iş birliği yapalım” diyor. İsrail’le sen Doğu Akdeniz’de nasıl iş birliği yapacaksın? Adam sana namlusunu çevirmiş. Bu şuna benziyor: Birinci Dünya Savaşı’nda İngiltere’yle, Fransa’yla, Çarlık Rusya’sıyla iş birliği yapmak gibi. Yani seni bölen, seni tehdit eden ülkelerle Cumhuriyet Halk Partisi iş birliği yapacak.

Uygur meselesinde de aynı tavrı aldılar. Mecliste bakın; AK Parti ve MHP oylarıyla Çin zulmüne karşı araştırma önergesi reddedildi. Cumhuriyet Halk Partisi ise PKK ile birlikte, HDP ile birlikte ve İYİ Parti ile birlikte Çin zulmünü araştırmaya kalktı. Allah’tan AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi o önergeye katılmadı da o önerge çıkmadı. Yani stratejik planda hem uluslararası alanda hem de içeride HDP ile iş birliği yapıyor CHP seçimlerde. İçeride düşmanla, PKK ile iş birliği yapıyor; dışarıda da PKK’yı koruyan, PKK’nın arkasında olan Amerika ve İsrail ile, Türkiye’yi tehdit eden güçlerle iş birliğini savunuyor. Bunları görmek lazım.

Cumhuriyet Halk Partisi yönetimi burada çok açık bir şekilde Türkiye’ye düşman cephenin içerideki Truva atı konumuna girmiş durumda. Bu, Sayın Ünal Çeviköz’ün şahsi fikirleri değil; bu, Cumhuriyet Halk Partisi yönetiminin fikri. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi sözcüsü olarak bunları açıklıyor, yoksa şahsi fikirleri değil.

Kitapları başka zaman, haftaya tanıtalım. Bitti diyorum, evet, bitirebiliriz. Fakat gerçekten önümüzdeki hafta konuşacağımız çok şey var. Bu Uygur meselesi, Çin zulmü, Çin emperyalizmi kampanyaları; bunların ABD’nin rastlantısı olması mümkün değil. Onların hepsini gelecek hafta ele alalım. Gündemimiz daha da yoğunlaşacak. Göbekli Tepe gibi tarih konularını da sürdürelim. Çünkü o, sadece bir tarih konusu değil, Türkiye’nin çıkış yolu; yani bilimin yol göstericiliğinde Türkiye’nin yeni bir gelecek yaratmasıdır.

Sevgili seyirciler, sevgili dinleyiciler, “Çıkış Yolu” burada bitti. Konuğum Vatan Partisi Lideri Sayın Dr. Doğu Perinçek’ti. Ben gazeteci Rafet Ballı. Hepinize tekrar hem iyi yıllar hem de iyi akşamlar diliyorum. Türk milletinin altına çıktığını… Ben yere atarım, onu çiğnerim. Çiğniyorum burada. Gölgedeki bu yangın… Türkiye’yi dinlenenler, üretenler… Üreten, birleşen Türkiye’yi kuracağız. Söz veriyoruz.

Paylaş