Çıkış Yolu • 03.08.2015

Çıkış Yolu • 03.08.2015

Efendim, Çıkış Yolu programı ile karşınızdayız. Bu akşam Çıkış Yolu’nda İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Genelkurmay İstihbarat Başkanı Emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve eski CHP Milletvekili Sayın Şahin Mengü ile gündemin sıcak başlıklarını değerlendireceğiz.

Söyleşimize başlamadan önce gündemde neler var, bu akşam neleri ele alacağız? Özet geçelim. Türkiye’nin öncüleri bir araya geldi. 2015 seçimlerine az bir zaman kala bölücülüğe ve gericiliğe karşı ortak mücadele için bir bildiri açıkladılar. Dün yapılan bu toplantının çağrıcıları; CHP Milletvekili Birgül Ayman Güler, Eskişehir Milletvekili Süheyl Batum, İşçi Partisi Genel Başkan Yardımcısı Emekli Albay Hasan Atilla Uğur, eski Devlet Bakanı Ufuk Söylemez ve eski Manisa Milletvekili Şahin Mengü oldu. Toplantıda okunan ortak metinle siyasi partilere ve Türk milletine çağrı yapıldı; bu toplantıyla “Cumhuriyeti yeniden kurma” yürüyüşünün başlatıldığı duyuruldu. Kamuoyuna açıklanan bu deklarasyonla tam olarak ne amaçlanıyor? 2015 seçimlerine gittiğimiz süreçte bu deklarasyonun anlamını konuşacağız.

Bugünün sıcak gündem maddelerinden biri, dört eski bakan hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet suçlamalarına ilişkin soruşturma komisyonunun yapacağı oylamaydı. Karar vermek üzere toplandılar ancak toplantı rötarlı başladı. Bakanların MASAK raporlarına yaptığı itirazların incelenmesi için ara verildi. Değerlendirme tamamlanamadığı için Yüce Divan kararı 5 Ocak 2015’e ertelendi. Gündemin bu sıcak maddesi de konuşacaklarımız arasında.

F-tipi yapıya yönelik operasyonla ilgili gelişmeler sürüyor elbette. Son olarak aralarında Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ile Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca’nın da bulunduğu 31 kişi gözaltına alınmıştı. 14 Aralık’ta yapılan operasyon kapsamında Hidayet Karaca ve eski Emniyet Müdürü Tufan Ergüler dahil 4 kişi tutuklandı. Tabii soruşturma Fethullah Gülen’e de uzandı. Gülen için Interpol dosyası hazırlandı ve “silahlı örgüt liderliği” ile suçlanıyor. F-tipi yapıya yönelik bu operasyonları da değerlendireceğiz.

Açılım sürecindeki gelişmelere gelirsek; bugün HDP’nin İmralı heyeti ile Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan bir araya geldi. Görüşme sonrası Sırrı Süreyya Önder bir açıklama yaptı ve “Önemli bir krizi geride bıraktık, yeni mutabakatlar oluştu, meseleyi bu kez kesin çözeceğiz” dedi. Yalçın Akdoğan da görüşmenin hız kazandığını açıkladı. Tabii belirtelim, devletin zirvesi açılım süreciyle ilgili sürekli bir “ilkbahar” vurgusu yapıyor. Süreçte yeni bir döneme girildiği belirtiliyor. Bir yenilik de şu: İmralı ziyaretlerine bundan sonra Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı da katılacak. Böylece MİT dışında bir devlet kurumu daha Öcalan’la yapılan görüşmelere dahil olmuş oluyor.

Bütün bu gelişmeler yaşanırken KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık’tan açıklamalar geldi. Bayık, Aynel Arap’ta yaşanan çatışmalarla ilgili “Bugün Kobani Savaşı’nı yürüten Türkiye’dir” dedi. Türkiye’nin, Suriye’nin kuzeyinde Kürt statüsü oluşmasını istemediğini belirtti; Avrupa, Amerika ve NATO’nun Türkiye’ye desteği kestiğini kaydetti. Cemil Bayık’ın açıklamalarını ve açılım sürecindeki gelişmeleri de konuşacağız.

Ve ekonomi… Türkiye ekonomisi için kriz uyarıları artıyor. Büyüme hedefleri tutturulamıyor, enflasyon ve işsizlik artıyor; özelleştirmeler ise tam gaz devam ediyor. 12 yıldır sıcak paraya dayalı bir ekonomi politikası yürüten AKP’de ise son günlerde üretime dayalı bir ekonomiye geçiş mesajları gelmeye başladı. Peki, AKP hükümetinin politikalarıyla ekonomik çıkmaz aşılabilir mi? Neler yapılması gerekiyor? Bütün bunları konuşacağız.

İletişim adreslerimizi de sizlere aktaralım; sorularınız ve görüşlerinizle programımıza dahil olabilirsiniz. Telefon numaramız 0212 251 50 90. Elektronik posta adresimiz program@ulusal.com.tr. Sosyal medyadan “Çıkış Yolu” etiketiyle bize ulaşabilirsiniz. Ayrıca kısa mesaj için “ulusal” yazıp adınızı ve cevabınızı ekleyip 3929’a gönderebilirsiniz. Kısa mesaj gönderenler için bir de sorumuz var: “Ekonomik durumdan memnun musunuz?” Cevaplarınızı bekliyoruz.

Şimdi hemen konuklarıma dönmek istiyorum. Biraz uzun bir açılış oldu ama Türkiye’nin gündemi hareketli; konuşmamız gereken çok fazla başlık vardı. Tekrar hoş geldiniz.

Müsaadenizle önce Sayın Şahin Mengü’den başlamak istiyorum. Dün kritik ve önemli bir toplantı yaptınız. Beş isim olarak başladınız ama bir arkadaşımız daha var; genç bir isim olan Barış Tınay. Toplam altı kişi olarak bölücülüğe ve gericiliğe karşı ortak mücadele çağrısı yaptınız ve bir deklarasyon açıkladınız. Bu çağrıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

(Sayın Şahin Mengü, Sayın İsmail Hakkı Pekin ve Sayın Doğu Perinçek’in açıklamalarıyla program devam eder…) Bu rol, bu göreve talip olan cumhuriyet ve vatan beraberliği şahsiyetleri tarafından temsil edilmektedir. Türkiye’yi kucaklayan ve birleştiren bir heyet oluşturulmuştur. Bu şahsiyetler ve bu birikim, kesinlikle Türkiye’nin önündeki hükümeti belirleyecek güce ve potansiyele sahiptir. Şimdi bu sürecin önderleri, bu hükümet hedefine doğru planlar yapmalı ve bunun bir an evvel uygulanmasına geçmelidirler. O zaman bu çalışma, milletimizin özlemlerine cevap veren büyük bir harekete dönüşecektir; çünkü o yeteneği ve birikimi taşımaktadır.

“Daha önce de Milli Merkez, Cumhuriyet İçin Güç Birliği gibi çalışmalarınız olmuştu, farkı nedir?” sorusuna gelince; fark şudur: Milli Merkez’de Sayın Şahin Mengü de görev aldı ve çok büyük katkıları oldu. Milli Merkez, “yeni anayasa” dedikleri, cumhuriyeti yıkma ve vatanı bölme girişimine karşı oluştu ve başarı kazandı. Milli Merkez o anayasa girişimini püskürttü. Hatta dikkat edelim; parlamentodaki partilerin, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin yöneticileri, Tayyip Erdoğan’ın bu anayasa girişimiyle ortak pozisyonlara düştüler. Ancak Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanı; Şahin Mengü gibi Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın Cumhuriyet Halk Partisi’ni temsil eden arkadaşların katılımıyla, İşçi Partisi ve diğer çeşitli güçler, Milli Merkez ile o anayasa girişimini bozguna uğrattı. Fakat Milli Merkez iktidar hedefli bir beraberlik değildi, görevini yaptı. Geçmişteki cumhuriyet güç birlikleri birer projeydi ama bugünden çok farklı koşullardaydı.

Bugünün farkı şudur: Türkiye bir dönüm noktasına geldi, derin bir krizin içine girdi ve adımlarını attı. Eski cumhuriyet güç birlikleri zamanında Türkiye’nin önünde böyle bir karar ve çözüm yoktu. Şimdi ise iki maddeyi söylüyoruz: Üretim ekonomisi bir mecburiyettir, vatanın bütünleşmesi de mecburiyettir ve bunların koşulu oluşmuştur. Bu saptama çok önemlidir. Öyleyse Türkiye’yi üretim ekonomisine geçirecek ve vatanı bütünleştirecek hükümet, görüş mesafesi içinde belirmiş, ufukta gözükmüştür. Gemi direklerinin ilk önce ufukta gözükmesi gibi, bu milli hükümet projesinin de direkleri ve yelkenleri gözükmektedir. O bakımdan bu başarı vaat eden tarihe kendimizi adadığımız zaman, başarıya ulaşacağımız görülüyor. Bu girişim, kamuoyunun dikkatini çeken ciddi bir başlangıç oldu.

Partinizin olağanüstü kurultay kararı almasının bu süreçle bir ilgisi var mı? Ankara’da 15 bin kişilik bir salon tuttuk, tarih 15 Şubat olarak kesinleşti. Türkiye’nin bütün cumhuriyet, vatan, emek ve namus birikimiyle birlikte; önderliğimizi yenileyerek, Atatürk’ün “Altı Ok” bayrağını programına yazan İşçi Partisi olarak, bu Altı Ok’u hükümet yapacak mücadelenin içindeyiz. Sivas’ta kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti geleneğini temsil ediyoruz. Programımızla ve mücadelemizle barikatları yıkarak ilerliyoruz. Bu kongremiz, “Milli Hükümet İçin Birlik” kongresi olacaktır. Atatürk rotasında, aslanlı yola giren güçleri kucaklayarak ve bir önderlik belirleyerek milletimizin önüne çıkacağız.

Genel başkanlığı bırakma gibi bir düşünceniz var mı? Her kongre partinin genel başkanını ve yönetimini belirler. Genel başkanlık diye bireysel bir kavgamız hiçbir zaman olmaz, olmayacaktır. İşçi Partisi’nde bunlar yoktur, bunlar birer görevdir. Kongremiz kimi genel başkan olarak belirlerse, hepimiz onun önderliğinde bu büyük mücadeleye gireceğiz.

Bugün masada üç kişi oturuyoruz. 30-40 yıldır birbirimizi tanıyoruz. Biz derken sadece İşçi Partilileri değil; Türkiye’nin bugün vatan, namus, cumhuriyet birikimini ve onun önderlerini kastediyorum. Sayın Pekin’le, Sayın Şahin Mengü’yle ve bu bildiriyi imzalayan arkadaşlarla aynı partide olduğumuz zaman; aramızda ayak oyunu olmayacağını, kimsenin kimseye çelme takmayacağını, bir hedefe kilitleneceğimizi; Atatürk’ün CHP’sinde veya İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi büyük işler başaracağımızı biliyoruz. Türkiye bu mecraya girdi; bu insanlar eninde sonunda aynı partide olacaklar. Bizler, Tunceli’de Seyit Rıza heykelinin önünde toplananlar değil; bütün Türkiye’nin Cumhuriyet meydanlarında, Atatürk heykelinin altında birleşenleriz.

Tayyip Erdoğan, “Tunceli Kerbeladır” diyerek Atatürk’ü ve İsmet Paşa’yı suçladı. Buna karşı Cumhuriyet’i ve çağdaşlığı savunan büyük bir güç var. Bu güç kendi önderliğini ve önder partileşmesini yaratacaktır. Çünkü 2015 yılı benim kanaatime göre AKP’nin son iktidar yılıdır. Türkiye 2016’ya AKP’yi yıkarak, Cumhuriyet’in, vatanın bütünleşmesinin ve üretim ekonomisinin önünü açacak bir hükümetle girecektir.

(Sayın Pekin ekliyor): Şu anda olayı Kuvayi Milliye ruhuna bağlarsak; nasıl ki o dönemde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasına yönelmişse, şu anda da aynısı geçerlidir. Sağ, sol, sosyalist gibi ayrımlar şu aşamada teferruattır. Kavga, Cumhuriyeti ve değerlerini korumak isteyenlerle, bu Cumhuriyeti geriye götürüp yıkmak ve bölmek isteyenler arasındadır.

(Baraj sorusuna cevaben): Seçim barajı, seçmenin iradesine konmuş bir engeldir ve demokrasiye, özgürlüğe karşıdır. Ancak biz sadece dışarıdaki barajı değil, insanlarımızın kafasındaki barajı yıkmaya çalışıyoruz. Türkiye’nin önünde büyük köklü çözümler var; üretim ekonomisine geçilecek ve vatan bütünleştirilecektir. Bu karara katıldığımız zaman o barajların yıkılacağını göreceğiz. Unutulmamalıdır ki geçmişte barajsız seçimlerde koalisyonlar kurulmuş ve bu dönemler özgürlüklerin en geniş yaşandığı, ekonomik büyümenin sağlandığı dönemler olmuştur. Şimdi ise insanlar mutsuz, çünkü insanlarımız geçim sıkıntısı çekiyor ve korku içinde yaşıyor. Bizler yeniden beraber yaşama alışkanlığını kazanmalı ve yüzü gülen bir Türkiye inşa etmeliyiz. Sabahın erken saatlerinde kapı çalınması veya telefonun ötmesi, insanın yüreğini ağzına getiren, huzursuz bir uyanışın habercisi oluyor. Bu durum, toplumdaki genel gerilimin bir yansımasıdır. Toplum bu haldeyken, bugün dört eski bakan hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddiaları ile ilgili soruşturma komisyonu karar vermek için toplandı. Herkes, bakanların Yüce Divan’a sevk edilip edilmeyeceği beklentisi içindeydi ancak karar 5 Ocak 2015’e ertelendi.

AKP içerisinde bu konuda bir tartışma yaşandığı ve bir kırılma olduğu gözlemleniyor. Büyük ihtimalle “abilerinden” bir talimat bekliyorlardı ama o talimat gelmedi. Görünüşe göre, partinin içindeki bu kırılmaları önlemek ve seçimlere daha derli toplu gitmek için bir yol arıyorlar. Tahminimce, belki bir veya iki ismi Yüce Divan’a göndermek suretiyle hem AK Parti’nin hem de partinin sebep olduğu yolsuzlukları bir nebze örtüp halkın karşısına çıkacaklar.

İşçi Partisi olarak biz, Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan dosyasını 2005 veya 2006 yılında kitap olarak yayınladık. O dosyada Erdoğan’ın büyük yolsuzluklarıyla ilgili 40-50 sayfalık bir bölüm vardı. “Üçe kapat” diye telefon konuşmaları yapan, kendi arkadaşlarına yolsuzluk emirleri veren bir isimden bahsediyoruz. Bunların devletin bazı uygulamalarıyla bağlantısı olduğu da biliniyor. Kuşkusuz bu bakanların yakasına yapışılacak; Türkiye’de bunun önüne geçecek bir kuvvet görmüyorum. AKP’deki bu bölünme, artık dayanma kudretlerinin kalmamasından kaynaklanıyor. Bu yolsuzluklar en sonunda Aksaray’a uzanacaktır.

Türkiye’nin önünde büyük kararlar ve çözümler var. Çözüm, milli hükümetin kurulmasıdır. Milli hükümet elbet hukuku uygulayacak ve sorumluların yakasına yapışacaktır. O Aksaray, AKP iktidarına mezar olacak; çünkü bu kadar ihtişam ve debdebe bir yıkılışa işarettir. Yolsuzluk yapanların saray yapması bir yasadır; sarayın kendisi zaten bir yolsuzluk simgesidir. Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki Topkapı Sarayı son derece mütevazıyken, yıkılış döneminde Çırağan ve Dolmabahçe gibi saraylar yapılmıştır. Ayrıca, 17 Aralık’taki kişileri yargılıyorsanız, 25 Aralık’takileri yargılamaktan vazgeçemezsiniz; hepsi aynı hukuki mecradan geçmektedir.

Bir toplum, bir insanla alay etmeye başladığı zaman duracağı yer belli olmaz. Eğer bir toplumda “olanı anlattığın gibi anlatma” haline gelinmişse, maç bitmiş ve uzatmalar oynanıyor demektir. Bugün Yargıtay Başkanlığı seçimleri, Cumhuriyet yargısının kazandığını ve bir iradenin oluştuğunu gösteriyor. HSYK seçimleriyle başlayan bu süreçte, pırıl pırıl cumhuriyet hukukçularının adil kararlar vereceğine güvenimiz tamdır. Bu tablodan; hukukun uygulanması, soruşturmalar ve Yüce Divan sandalyeleri çıkacaktır.

Fethullah Gülen örgütünün bir suç örgütü olduğu Milli Güvenlik Kurulu tarafından da belirtildi. Ergenekon kumpasında hedef alınan isimlerin şimdi Yargıtay’da önemli yerlere gelmesi, bu mücadelenin devam ettiğini gösterir.

Basın özgürlüğü meselesine gelince; ortada bir cinayet, yani cumhuriyete ve vatana karşı işlenmiş bir suç var. 2007’den başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri komutanları, İşçi Partisi yöneticileri ve aydınlar, Türkiye’yi bölmek isteyen bir proje kapsamında hapse atıldılar. Zaman Gazetesi’ne veya Samanyolu’na yapılan operasyonları basın özgürlüğüne müdahale olarak görmek, bu milleti aldatmaktır. Bu bir basın özgürlüğü davası değil, cumhuriyeti yıkmaya çalışanlara karşı atılmış bir adımdır. Danıştay suikastı veya Hrant Dink cinayeti basın özgürlüğü müdür?

Gladio’nun bir numarası Tayyip Erdoğan, iki numarası Abdullah Gül, üç numarası Fethullah Gülen’dir. Bu soruşturmalar en sonunda bu tepelere kadar uzanacaktır. Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin bu suç örgütünün yanında yer alması ve onları savunur hale gelmesi, gelinen noktada büyük bir talihsizliktir. Cumhuriyet Halk Partisi, adeta “FCHP” haline dönüşmüştür. Ancak kimse bu sürecin önüne geçemeyecek; çünkü Türkiye’de cumhuriyetin savcıları ve yargıçları var. Değil mi hocam? Sizle beraber, basılmamış kitapların… Şimdi olaya basın özgürlüğü çerçevesinde elbette bakalım. Tabii basını susturmayalım. Ama Türkiye’de basın susturulurken, bu memlekette “basın özgürlüğü istiyoruz” diye bağıranlar hiç seslerini çıkartmamışlardı. Oda TV davasında gazeteciler içeri alınırken, Ergenekon davasında hocam gibi bir sürü gazeteci, yazar, çizer içeri alınırken insanlar düşünce özgürlüğünden bahsetmediler.

Şimdi burada asıl yargılanması gereken ben değilim; gazetecilerle hakikaten çok alakadar değilim. Eğer siz o işi tezgâhlayan polisleri, savcıları, hâkimleri yargılamıyorsanız, bu yaptığınız operasyon bunların üstünü örtme operasyonudur. Çünkü bu insanları tutuklayanlar, tutuklanmaları için tezgâhı kuranlar, bu işte düzmece raporları hazırlayanlar, kasetleri oraya buraya yerleştiren polis ve savcılar vardı. İnsanların kanunun verdiği savunma haklarını kısıtlayan yargıçlar vardı. Şimdi bunun hesabını sormuyorsanız ve şimdi olanlara basın özgürlüğü kisvesi altında bağırırsanız, olayın tamamının üstünü örtmeye çalışırsınız. Olayı sadece bu iki veya üç dört gazetecinin içeri alınması olarak bakmamak lazım. Olaya bu işin başından itibaren polisi, savcısı, hâkimi, her kim varsa –tabii bunlara emir veren de onlardı– bakmak lazım.

Çok iyi hatırlıyorum, buradaki herkes iyi hatırlayacak: “Bu davaların savcısı benim” diye ben söylemedim; şimdiki Cumhurbaşkanı, o tarihteki Başbakan söyledi. “Ben bu davaların savcısıyım” dedi. Bakınız, biraz evvel hocam Hrant Dink davasına atıfta bulundu. Hrant Dink davasıyla ilgili ben, Cumhuriyet Halk Partisi milletvekili olarak o zamanki Genel Başkanımız Sayın Deniz Baykal tarafından görevlendirildim: “Git bunu takip et, gel” diye. Biz üç milletvekili ve o tarihteki İstanbul İl Başkanımız Gürsel Tekin’le beraber Hrant Dink davasına gittik. Çıktık, kameralar geldi, “Ne diyorsunuz?” diye sordular. Biz orada dedik ki: “Burada yargılananlar tetikçilerdir. Bunun asıl arkasında Trabzon’dan şu emniyet müdürü, jandarma komutanı, istihbarat daire başkanı; İstanbul’da bir vali muavini var, bir sene evvel Hrant Dink’i çağırmış, tehdit etmiş. Bunlar yargı önüne çıkmadan bu cinayet aydınlanmaz.” Kaç sene evvel? Sekiz sene evvel. Gelinen nokta bugün o nokta. Olay sekiz sene bilerek ve isteyerek geciktirilmiştir. O gün devletin bütün organları elinde olan Tayyip Erdoğan Bey bunun böyle olduğunu bilmiyor muydu? Ne zamanki 17-25 Aralık patladı, dostluk bitti. Şimdi insanlar birbirini suçluyor. Benim kanaatim şudur: Eğer suçlu varsa, bir numarası o tarihte bütün bunlara göz yuman, “Bunu yapın” diyenlerdir. Bu insanları susturmak, orduyu biçmek için yapılan tezgâhın başında olanlardır. 1, 2, 3 onlardır, gayet tabii. Fethullah Gülen, o da onların tetikçisidir. Ama iki numara siyasi otoriteyi elinde bulunduranlardır.

AKP bir ABD projesidir. Hatta ABD ve Avrupa Birliği’nin ortak projesidir. Amaç da “Büyük Orta Doğu Projesi”ni gerçekleştirmektir. Ama o projenin yürümesi için AKP’ye yardım eden, önünü açan şey cemaattir. Bu da açık. Cemaatin bütün kurumlarımıza, özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri’nin içerisine, daha çok da yargının ve emniyetin içerisine yerleştirdiği insanlar vasıtasıyla çok büyük kumpaslar kuruldu. Aslında bu kumpasların başlama tarihi, 1999 yılında Fethullah Gülen’in Amerika’ya gidiş tarihidir. Amerika’ya gidişle beraber bu proje konusunda Amerika Birleşik Devletleri çok büyük bir fırsat ele geçirmiştir.

2001’den itibaren Tuncay Güney’in itirafları; o itiraflara itibar etmeyen, şerefli ve vatansever polis şeflerinin “Böyle bir şey olmaz” diye kenara attıkları şeyler… Tuncay Güney’in 6 CD’lik itirafı, vatansever bir polis tarafından MİT’e gönderilmişti. Ve MİT, kendi bilgileriyle beraber, 2003 yılında 100-150 sayfalık bir kitap hazırlatmıştı. Bu kitabı önce Genelkurmay Başkanı’na –büyük ihtimalle 10 Temmuz 2003’te– ondan sonra da 26 Kasım 2003’te Başbakan’a götürmüştü. Ve çok ilginçtir, bu tarihler Kıbrıs görüşmelerinin olduğu tarihlerdir. Yani “Bakın şunlar şunlar oluyor” diye uyarmışlardı. Arkasından aynı mesaj; o kitapçık özet haline getirilmiş ve cinayetten önce, Ocak ayında Başbakan’a; cinayetten sonra da Mayıs ayında Genelkurmay İstihbarat Başkanı’na gönderilmiştir. Dönemin MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun’du.

Şimdi bütün bunlara baktığımızda bir şeyler kotarılıyor. Aslında olay 2007’de, belki daha erken 2005’te Şemdinli olayıyla başlamıştır. Daha sonra Özel Kuvvetler ve Yaşar Büyükanıt hedef alınmak suretiyle; hem Genelkurmay Başkanı olmaması için hem de Özel Kuvvetleri tırpanlamak üzere “Sarıkız”, “Ayışığı” ve “Atabeyler” çetesi davaları çıkarıldı. Orada başarılı olamayınca, Danıştay cinayetiyle suç büyük ölçüde Ergenekon’un üzerine yüklenmiştir. Yine aynı şekilde Hrant Dink cinayeti de bilerek ve isteyerek manevra alanı bırakılmayarak gerçekleştirilmiştir. Alperen Ocakları’na ait kandırılmış bir genç, oraya gidip cinayeti işlemiştir. Belki cinayeti başkası işledi, bilmiyorum ama o çocuğun üzerine atılmıştır yaşı küçük diye. Rahip Santoro cinayeti de böyledir. Bu cinayetlerin amacı, Ergenekon dedikleri ve yalan belgelerle –ki bunlar sanırım Nisan 2001’de Aydınlık dergisi tarafından yayınlandı– oluşturulan şemadır. O belgeler daha sonra Fehmi Koru tarafından 29 Nisan, 30 Mayıs ve 1 Mayıs’ta “Bunlar ciddi, MİT’li” denilerek yayınlanmıştır. Arkasından Aksiyon Dergisi bunu geniş bir haber yapıp kapak konusu etmiştir.

Böylece devlet erkânı isteyerek ve bilerek tahrik edilmiştir: “Bunlar sizi devirecekler, bunların başında ordu var, ordunun içinde şu generaller var.” Toplumun sinir uçlarını teşkil eden aydınların, gazetecilerin isimleri yazılmak suretiyle bir örgüt şeması yapılmış ve bu şema Başbakan’a, Cumhurbaşkanı’na ve Genelkurmay Başkanı’na verilmiştir. Maalesef “Böyle bir şey olmaz, bunun içinde Genelkurmay Başkanı’nın, şu generallerin adı var” diye kimse sesini çıkartmamıştır. Sonuçta bu davalar buralara geldi.

Bugün bunun hesabı soruluyor. Bir grup genç subayımız casusluk ve fuhuşla suçlanmıştır. Bir subayın casuslukla suçlanmasını hazmetmesi mümkün müdür? Bizim toplumda ne kadar casus yapmaya müsait adam varsa, Türk Silahlı Kuvvetleri’nde de birleşik kaplar hesabı o kadar vardır ama 200-300 subay hem fuhuşçu, hem şantajcı hem de casus nasıl olabiliyor? Bu çocukların istikbalini elinden aldılar; Türk Deniz Kuvvetleri’ni tırpanladılar. Bir Balyoz davası çıktı ortaya; tamamen bir seminerden elde edilen CD’lerden faydalanarak hazırlanan sahte belgelerle oluşturulmuştu ve bu da belirlendi.

Şu anda ifadesi alınan, tutuklanan, gözaltına alınan o gazeteciler o zamanlar çığırtkanlık yaptılar. Açık ve net şekilde, savcının haberi olmadan önce onlar yayınladılar gazetelerinde bu suçları, gerekçeleriyle beraber. Adeta bizlerin, aydınların hapsedilmesi için ellerinden gelen bütün gayreti gösterdiler. Türk milletine en büyük kötülüğü onlar yaptılar. Doğu Bey’in dediği gibi, bu kamuya karşı işlenmiş bir suçtur ve bunun cezasını çekmeleri lazım. Bunun basın özgürlüğü ile alakası olduğunu sanmıyorum. Tetikçilik yaptılar, o tetikçiliğe yardım ettiler ve Türk ordusunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin gözünde ABD’nin istediği seviyeye düşürdüler.

Şimdi bir de Balyoz soruşturması var. Karargâhtan evrakları çıkartıp, o evraklardan bir “Balyoz Planı” yaptılar. Bu arkadaşlarımız vatan hainliğiyle, darbe yapmakla suçlandı. Geçen Twitter’da da yazdım; rahmetli olan bir gazetecimiz vardı, kendisini hiç affetmeyeceğim. “Toprak altından cephane ve mühimmat fışkırıyor” diye yazdı. Yani o çıkan silahlar; Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, jandarmanın ve kara kuvvetlerinin iç güvenlik harekâtında Özel Kuvvetler’e verdiği mühimmattır ve sarf edilerek verilmiştir. Herhangi bir teslim tutanağı yoktur ama bunlar alınıp Zir Vadisi’ne, Gölbaşı’na gömülmek suretiyle insanlara iftiralar atıldı, cinayetler yüklendi. İnsanlar 100-150 yılla, ağırlaştırılmış müebbetle yargılandı. Bunun neresi basın özgürlüğü?

Biz kim suçluysa onun yargılanmasını istiyoruz. Bu, cemaatten başlamıştır; Tayyip Erdoğan’a gidecektir, Abdullah Gül’e de gidecektir. Suçlular kimse hepsi yargı önüne çıkacak ve Türk milletine hesap verecektir. Ama bugün haberleri izlerken, bazıları “Cemaat suçlu ama başbakan ve cumhurbaşkanı da suçlu, gelin birleşelim” gibi saçma sapan şeyler söylüyor. Ekrem Dumanlı’nın, Zaman Gazetesi’nin yaptığı çığırtkanlık ortada. Bir ülkenin en önemli kuruluşlarından olan Özel Kuvvetler Komutanlığı’nın, illegal yoldan mühimmat getirdiği iddiasıyla kamyonunun polis tarafından yakalanıp Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün önüne çekilmesi kabul edilebilir mi?

Oraya giden iki görevli, Arınç’a suikast yapmakla suçlandı. Halbuki amaç, Özel Kuvvetler’in “Seferberlik Tetkik Kurulu”ndaki savaş durumunda kullanılacak güvenilir insanların isimlerini ele geçirmekti. Birinci Ordu’dan aldıkları bütün planlar Amerika’ya gitti. Bunu yaparken askeri bir hâkim devreye girerek, suikast girişimi dışında başka evrakların alınmasını önledi. Böylesine vatan hainliği yapan, casusluk yapan insanların yargılanmaları gerekiyor. Bunların amacı Türkiye’yi çökertmekti; neredeyse ramak kalmıştı. Ancak insanlar uyandı. Şimdi buna tutup “basın özgürlüğü” derseniz, “Gidelim bildiri yazalım” derseniz… Bunlar aynı şeyler değil. Dengir Mir Mehmet Fırat’ın açıklamaları var: “Cemaati MİT’in içine biz yerleştirdik” diyor. Yani cemaat siyasal iktidarın iradesi dışında bir eylem yapmış değil; siyasal iktidarla beraber yapılan bir hareket. Burada bir suçlu aranacaksa, bu iki-üç gazeteci zurnanın son deliğidir. Asıl fail, bu cemaati oraya sokanlardır. Askerin numara almak için gönderdiği el bombasını çevirip arayan adam kimse; o talimatı veren kimse, asıl yargılanması gereken onlardır. Öbürleri sadece bir propagandanın aletidir. Bence bu işin en uç tarafıdır. Yapmadılar mı? Yaptılar; vahşice yaptılar. İnsanları durup dururken mahkûm ettiler. Adam daha ifade vermeye gitmemişken tutuklandığına dair televizyonlarda alt yazılar geçti. Bunları yaşadık. Ama tabii asıl o tezgâhı kuranların yargılanması lazım.

Sayın Pekin, bütün bu kumpasların nasıl kurulduğundan, dijital verilerden tutun da o tertiplere kadar kumpasın nasıl işlediğini anlatırken, karşımızda bu son soruşturmayla beraber aslında bizzat savcılık tarafından bir silahlı örgüte dikkat çekiliyor. Yani savcılık diyor ki: “Kumpaslarda kullanılan el bombalarının hep aynı kafile numarasına ait olması dikkatimi çekti.” Dolayısıyla Fethullah Gülen için hazırlanan Interpol dosyasında bu benzerliği kullanarak örgütün silahlı olduğuna kanaat getiriliyor ve emniyet içindeki F tipi yapılanma, örgütün silahlı birimi olarak gösteriliyor. Sizin görev döneminizdeki izlenimlerinizden yola çıkarsak, bu F tipi örgütün silahlı bir örgüt olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki söyleyebiliriz. Şunun için söylüyorum: Biz güvenlik harekâtında, yani PKK ile mücadelede o zamanki polis özel harekâtla çok yakın çalıştık. Polis özel harekâta ağır silahlar da verdik, mühimmatlarını da verdik, yeri geldiğinde el bombalarını da verdik. Genelde bu mühimmatları verenler Kara Kuvvetleri birlikleriyle Jandarma birlikleridir. Sarf tutanağı tutularak verildi. Bizden çıktı, sarf edildiği bilgisiyle verildi. Maalesef bulunan mühimmatlar bunlardır. Emniyet içindeki o F tipi grup, özel harekâttan aldığı bu mühimmatları hem Poyrazköy’e, hem Zir Vadisi’ne, hem de Gölbaşı’ndaki yerlere gömdüler ve sonra bunları çıkarıp kullandılar.

Sadece bunlar için mi kullanıldı? Faili meçhul cinayetlere de işaret ediliyor. Yani silahlı bir örgüt varsa işlediği suçlar da var demektir, değil mi? Şöyle ifade edeyim; şu anda Hrant Dink cinayeti, Rahip Santoro cinayeti, Danıştay cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamı büyük ölçüde cemaatin azmettirmesiyle işlenmiş suçlardır ve bu çok açık gözüküyor.

2008 yılı Temmuz ayında, Genelkurmay Başkanı İlker Başbuğ o zaman Kara Kuvvetleri Komutanı ve Yaşar Büyükanıt Paşa Genelkurmay Başkanı iken bu tip tutuklamalar başladı. Önce teğmenler, arkasından Şener Eruygur, Hurşit Tolon gibi emekli orgeneraller gözaltına alındı. Tuncer Kılıç Paşa da sorgulamada bırakıldı. Ben o dönem İstihbarat Başkanıydım. Bana gelen bilgileri değerlendirdim. Bir ay sonra Genelkurmay Başkanı olacak İlker Başbuğ ile görüşüp durumu anlatmak için izin istedim. Adli Müşavir Hıfzı Çubuklu ile beraber Kara Kuvvetleri İstihbarat Başkanı ve Adli Müşaviriyle bir araya geldik. Bu işin büyük olduğunu, bütün Silahlı Kuvvetleri kapsayacağını ve mutlaka tedbir alınıp yargılamaları bizim yapmamız gerektiğini açık ve net olarak anlattık. Ancak komuta kademesi o zaman kabul etmedi. Neye dayanarak kabul etmedi bilmiyorum ama “olaylar çıktıkça bakarız” diye değerlendirdi.

Oysa olayların başlangıçtan itibaren bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekiyordu. Tuncay Güney’in ifadesinden başlayıp, MİT Müsteşarı’na kadar uzanan süreçte, bir orgeneral emekli olduktan bir buçuk ay sonra nasıl terör örgütü lideri olarak suçlanabilir? Altında gazeteciler, yazarlar, milletvekilleri ve iş adamları var. Böyle bir şey olabilir mi? Bunu alan adamın, yani Başbakanın, Cumhurbaşkanının ve Genelkurmay Başkanının “Nedir bu?” diye sorması lazımdı. Yanlışsa hesabı sorulmalıydı. Böylesine büyük bir komployu göremediler ya da görülmek istenmedi. Maalesef bu örgüt hem cinayetlere sebep oldu, hem cinayet işletti, hem de emniyete verilen silahları kullanarak insanları suçladı, müebbet hapisle yargıladı. Ben de bir evraka parafe attım diye öyle suçlandım. Bunların hepsi biliniyordu ama maalesef tedbir alamadık. Belki mevki makam kaygısıydı; “görevim bitti, bana dokunmasınlar” düşüncesiydi. Herkes olay kendi başına gelince aklını başına topladı. Türkiye Cumhuriyeti kurumlarının bu sinsi örgüte karşı uyanması gerekiyordu, uyanmadılar. Kılcal damarlarımıza kadar girmişler.

Bu örgüt bana göre bir suç örgütüdür, silahlı bir örgüttür. Cinayetler işlemiştir. Cezaevinde intihar eden veya ölen insanlar var; Ali Tatar, Kutsi Okkur, Abdurkerim Yıldız gibi. Bütün bunlara sebep olanlar yargılanmalıdır. Sadece cemaat değil, buna yardım edenler, talimatı veren başbakan ve cumhurbaşkanı da hesabını vermek durumundadır. İnanıyorum ki Türk yargısı bunun hesabını soracaktır.

Sayın Perinçek, silahlı örgüt konusunda ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Silahlı örgüt olduğu ilk defa saptanmıyor; daha önce bu konuda verilmiş mahkeme kararları var. Nusret Senem’in Fethullah Gülen ile ilgili 6-7 ciltlik kitaplarında belgeler mevcut. Daha somut bir örnek vereyim: Bir çobanın bile anlayacağı bir olay; Trabzon Emniyeti’ne bağlı haber elemanları timi var. Bu tim McDonald’s’ı bombalıyor, Rahip Santoro’yu ve Hrant Dink’i öldürüyor. Bir emniyet müdürünün (Ramazan Akyürek) kontrolündeki haber elemanlarının, onun talimatı dışında cinayet işlemesi mümkün mü? “Haber elemanları timi” adı altında bir cinayet timi kurmuşlar. Devletin içine yuvalanmış, polisin ve yargının içine sızmış, devletin silahlarını milli devlete karşı kullanan çok tehlikeli bir örgüttür bu. Bu yüzden Milli Güvenlik Kurulu’nun “silahlı örgüt” tespiti son derece doğrudur.

Ergenekon davasında kendi koydukları bombaları, paşamızın belirttiği o sarf mühimmatlarını kullanarak sanki biz yapmışız gibi gösterdiler. Ama biz hiçbir yere bomba atmadık. Şimdi ortaya çıkıyor ki; Cumhuriyet Gazetesi’ni bombalayan, Danıştay cinayetini işleyen adamlar, F örgütünün veya emniyet uzantılarının adamı. Olayı çok iyi ayırmak lazım; birileri olayın üstünü örtmeye çalışıyor.

Avrupa Birliği ve Amerika cephesine de değinmek gerekiyor. Ergenekon operasyonlarını desteklemiş, Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal baskınlarını teşvik etmişlerdi. Türk Silahlı Kuvvetleri’ni tasfiye etmek gerekiyordu ve ettiler. Şimdi basın özgürlüğünden dem vuruyorlar ama o dönem Türk Silahlı Kuvvetleri’ne operasyon yapıldığında bunu basın özgürlüğü sorunu olarak görmemişlerdi. Kendi yandaşlarına operasyon yapılınca bunu özgürlük kısıtlaması olarak algılıyorlar. Hadisenin özü bu kadar açık.

Açılım sürecine gelirsek; HDP heyeti Yalçın Akdoğan’la görüştü ve “önemli bir krizi atlattık” dediler. Ancak asıl önemlisi Cemil Bayık’ın açıklamasıydı. “Kobani savaşını yürüten Türkiye’dir, Suriye’nin kuzeyinde Kürt statüsü oluşmasını istemiyor” dedi. Batı’nın desteğini kaybettiğini ima edip kendi yanlarına saf tutmaları için mesaj verdi. Sayın Pekin, PKK ne amaçlıyor?

Amerika’nın Orta Doğu’daki ana hedefi Rusya’nın Avrupa ile bağını kesmektir. Bunun için Körfez ve Kürt doğalgazını Akdeniz’e, oradan Avrupa’ya taşımak istiyorlar. Cemil Bayık şunu söylüyor: “Bu işi biz yapalım, boru hattını Rojava’dan geçirelim.” Türkiye’nin koalisyona katılmayacağını bildiklerinden, Amerika’ya “Bize destek olun, sizin taşeronunuz olalım, Büyük Orta Doğu Projesi’ni biz gerçekleştirelim” diyorlar. Ancak PKK’nın böyle bir gücü yok. Amerika ve NATO, Türkiye’nin bütünlüğünden vazgeçemez. Türkiye, sahip olduğu ordusu ve devlet geleneği ile bölgedeki en önemli aktördür. Ne Kürtler ne Barzanistan ne de mevcut Irak ve Suriye birer devlettir. O bölgede devlet yoktur; ancak Türkiye’nin geçmişten gelen köklü bir devlet geleneği vardır. Türkiye, demokrasisi, bürokrasisi, idaresi ve cumhuriyet değerleriyle, yaşadığı tüm badirelere rağmen bölgede ayakta durabilen gerçek bir devlettir. Türkiye, 34 yıl süren bir iç savaşa direnmiş; bu süreçte Türk ve Kürt toplumları hiçbir zaman karşı karşıya gelmemiş, birbirlerine silah çekmemiştir. Yaşanan çatışmalar, terör örgütü PKK ile güvenlik güçleri arasında gerçekleşmiş, PKK’nın sivilleri hedef almasıyla sınırlı kalmıştır. Türkiye’de bir toplumsal çatışma yoktur.

PKK’nın böyle bir gücü yoktur; bu güç Türkiye Cumhuriyeti devletinde vardır. Bugün NATO ve Amerika, Orta Doğu’daki stratejileri için Türkiye’ye muhtaçtır. Rusya ise ABD ve Avrupa’nın hamlelerine karşı koyabilmek için Türkiye’ye ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla Türkiye’yi yönetenler, bu stratejiyi akılcı bir şekilde oynarlarsa, ülke bu faaliyetlerden zarar görmeden çıkabilir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yönelik sert söylemleri, Rusya ile yakınlaşma çabaları ve Vladimir Putin ile yapılan görüşmelerin ılımlı yansıması da bu ihtiyacın bir göstergesidir. Putin’in Türkiye’ye, Türkiye’nin de Rusya’ya ekonomik olarak ihtiyacı vardır. Bunu bir kamp değişikliği olarak görmemek gerekir; ancak Türkiye, bu durumu ulusal çıkarları doğrultusunda kullanmalıdır. Rusya ile yakınlaşmanın yanı sıra bölgede İran, Suriye, Irak ve Mısır gibi ülkelerle ilişkileri kuvvetlendirmek şarttır. Orta Doğu’da hiçbir ülkeyle kötü ilişkisi olmaması gereken Türkiye, Rusya ile eşgüdümlü hareket ettiği takdirde yöneticilerine büyük bir manevra alanı sağlayacaktır.

Rusya’nın daha aktif rol almaya çalıştığı görülmektedir. Selahattin Demirtaş’ın Moskova ziyareti ve Rusya’nın PYD Eşbaşkanı Salih Müslüm ile görüşmesi bu bağlamda değerlendirilmelidir. Cemil Bayık’ın İran ile ilişkileri bilinmektedir ve İran’ın PYD/PKK üzerinde büyük etkisi vardır. Rusya, bölgedeki dengeleri gözeterek Demirtaş ve Müslüm gibi isimlere “aklınızı başınıza alın” mesajı vermektedir. Bu örgütler, bölgedeki aktörlere (özellikle Rusya’ya) çıkarlarına aykırı hareket etmeyeceklerine dair teminat vermek zorundadırlar; çünkü Suriye ve Irak’ta Rusya’nın ve İran’ın desteği olmadan hiçbir güç (ABD dahil) sonuç alamaz.

Orta Doğu’daki olayların temelinde yatan, petrol ve doğal gaz kaynaklarına egemen olma mücadelesidir. “Büyük Kürdistan Projesi”nin hedeflerinden biri, kurulacak kukla bir devlet üzerinden İsrail’in güvenliğini sağlamak ve Musul-Kerkük petrolleri ile doğal gazını Akdeniz üzerinden Avrupa’ya taşımaktır. Bu proje, hem Amerikan halkının refahını artırmayı hem de Rusya’nın ekonomik gücünü kırmayı amaçlamaktadır. Ancak Rus ekonomisinin zayıflaması, Türkiye’nin ihracatını da olumsuz etkileyen bir kısır döngü yaratmaktadır.

Cemil Bayık’ın bir Alman gazetesine verdiği demeç, adeta Amerika ve Avrupa’ya bir “yalvarma” niteliğindedir. PKK, bölgede piyon olarak kullanılabileceğini, Rus doğal gazına karşı Avrupa’ya bir alternatif sunabileceğini iddia etmektedir. Ancak Amerika, bölgedeki koridor planlarında ve Kobani’de yenilmiştir. Türkiye’de PKK’nın itibarı hızla düşmektedir. Kürt yurttaşlarımız, eşkıyalıkla devlet kurulamayacağını ve örgütün halka bir gelecek sunamadığını görmüştür.

Rusya, Türkiye’de milli çıkarlarını savunan, Asya ile Atlantik arasında denge kuracak bir hükümetin kurulmasını beklemektedir. Türkiye’nin önünde, bölge ülkeleriyle (Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, Tunus) gerçek bir iş birliği yapma mecburiyeti vardır. Orta Doğu’daki gelişmeler, Türkiye’yi kendi gerçek dostlarıyla beraber olmaya zorlamaktadır. Dolayısıyla Tayyip Erdoğan’ın ve demin söylediğiniz gibi Bülent Arınç’ın sözleri, “Efendim, biz bölge ülkeleriyle iş birliği yapacağız” falan… Sen bölge ülkelerine terör ihraç etmişsin, orada yıkım yapmışsın. İç savaşta Amerika ile birlikte, oradaki vatanı savunan iktidarlara karşı arkadan hançer vurmuşsun; komşuluğa, vicdana ve ahlaka sığmayan durumlara düşmüşsün. Onun için şimdi tekrar oraya Tayyip Erdoğan’ın, Davutoğlu’nun kabul ettirilmesi mümkün değil. Bu olay; yani bölgedeki gelişmeler, Türkiye’de bir milli hükümetin kuruluşunu mecburi hale getirmektedir. Tarihsel süreç oraya doğru evrilmektedir. Sayın Şahin Mengü de, Sayın Pekin de bir mecradan bahsetti. İşte o mecra; Türkiye’yi dünyadaki bütün dengeleri değerlendiren, Atlantik’e karşı başını dik tutan ama onunla da ilişkileri normalleştiren, yani Amerika’dan yönetilen değil, başı dik bir Türkiye mecrasıdır. Amerika ve Avrupa ile de tabii ilişkilerimiz olacak; Türkiye artık bu mecraya girmiştir.

AKP hükümeti o noktaya mı geldi? Başka bir şey diyeceğim. Bence bu AKP hükümeti anayasayı da çiğnedi. Yani o peşmergelerin Türkiye’den geçişi, bizim anayasanın 92. maddesinde aranan şartlara aykırıdır. Biz ne arıyoruz? Uluslararası hukukun meşru saydığı halleri arıyoruz. Biz orada, savaş ilan etmediğimiz bir devletin topraklarına, dışarıdan başka bir askeri gücün girmesine sessiz kaldık ve destek verdik. Yani bir bağımsız devlete karşı hasmane tutum sergilemek ceza kanunumuza göre suçtur. Ayrıca uluslararası hukukun aradığı meşruiyet şartları yok. Nedir o şartlar? Suriye’den Türkiye’ye karşı bir askeri harekat olur; bu bir meşruiyet şartıdır. Suriye sizden yardım ister; bu bir uluslararası meşruiyet şartıdır. Veya Birleşmiş Milletler bir karar alır ve “Sen de buraya asker vereceksin” der. Tabii ona da tümüyle teslim olmak gibi bir zorunluluğum yok, ulusal menfaatim gerektiriyorsa bakarım. Velhasıl, Tayyip Erdoğan yönetimi anayasanın 92. maddesini açıkça çiğnemiştir.

Bir ek yapacağım, izin verirseniz. Şimdi buraya gelirken arkadaşlarım beni bilgilendirdiler; bütün İran haber ajansları ve televizyonları benim bir sözümü birinci haber olarak veriyorlar. En son Adana, Mersin, Konya, Aydın, İzmir’de şunu söyledim: “Biz İran’la, Irak’la, Suriye’yle iş birliği yaptığımız zaman Kandil beyaz bayrak çekecek. Başka şansı yok.” Bütün İran ajansları bunu birinci haber olarak veriyor. Bakın, bu aynı zamanda Türkiye’ye bir mesaj. Yani diyorlar ki: “Siz Amerika’nın burada piyonu olmayın, gelin bölgesel bir iş birliği yapalım ve bölgedeki terörü, PKK dahil, birlikte temizleyelim.” Türkiye’nin bu imkanı var. Neden? Çünkü İran hiçbir zaman Türkiye’ye karşı bir terör örgütünü destekleme durumuna düşmez. Ağırlıklara baktığınız zaman Amerika, PKK ile vesaire ikinci bir İsrail veya Kürdistan kurmayı deneyebilir. Buna mecbur olduğu için bunu yapar. Ama İran için bir Kürdistan kurmak, aynı zamanda İran’ın bölünmesine zemin hazırlamaktır.

Gerçek dostlarımız İran, Irak ve Suriye’dir; onlar da bunun farkında. Bu devletlerle ilişkilerimizde şunu görüyoruz: “Biz sizden tek şey istiyoruz; bize hıyanet etmeyin, komşuluk hukukunu uygulayalım. Herkes Amerika’yla ilişkilerini sürdürsün ama birbirimize ihanet etmeyelim.” Atatürk’ün “Yurtta barış, cihanda barış” formülü, bugün “komşularla barış” noktasında düğümlenmiştir. PKK’yı bitirmek istiyorsak; bir, devletin yaptırım gücünü kararlı olarak kullanacağız. İki, komşularımızla iş birliği yapacağız. Üç, Güneydoğu bölgemizdeki halkımızla kaynaşacağız, birleşeceğiz ve PKK’yı onlardan koparacağız. Bu şartların üçü de bugün olgunlaşmaktadır.

Şimdi çizdiğiniz tabloda zayıflayan, yenilen bir PKK’dan söz ettiniz. Ama içeride açılım sürecinin hızlı bir şekilde devam ettiği söyleniyor. Hem hükümet kanadı hem HDP tarafı, “Krizleri geride bıraktık, son derece hızlı bir sürece girdik, yeni mutabakatlar var” diyor. O zaman bu açılım sürecinde ne konuşuluyor Sayın Pekin?

Açılım süreci gizli yürütülüyor. Bundan sonra basın açıklamalarını ortak yapacaklarmış. Bir de kamu düzeni ve güvenliğinden sorumlu personel de katılıyor görüşmelere. Açık ve net olan bir şey var: PKK’nın istedikleri belli. “Özerklik istiyoruz, silah bırakmayacağız, kendi öz savunma güçlerimizi kuracağız” diyorlar. Çünkü “Yarın bir gün bize karşı silahlı kuvvetleri kullanırsınız” diye bir korkuları var. İşte Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılması pazarlığı var. MİT ve devlet görevlileri çok sık görüşüyorlar. Orada bir fikir oluşturuluyor, sonra HDP heyeti gidip görüşüyor. Bana göre yapılan pazarlıklar; özerklik, Öcalan’ın serbest bırakılması ve silah bırakmama üzerinedir.

Bunların hiçbiri Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne imkan vermez. Çünkü silahlı bir güç orada durduğu sürece, sizden her seferinde daha fazlasını isteyecektir. Özerklik olduktan sonra bile o silahlı gücü dağıtma niyetleri yok. Bunlar söylenmiyor, gizli görüşmeler yapılıyor ve tamamen 2015 seçimlerine yönelik bir hazırlık var. Hükümet, milliyetçi oylara ve Kürt oylarına aynı anda talip. Kürtlere “Açılım devam ediyor” diye oy alıyor, milliyetçilere ise “Taviz vermiyoruz, tek bayrak, tek devlet diyoruz” diyerek başka bir söylem geliştiriyor.

Şu ana kadar yapılan görüşmeler, 2006’dan beri devam eden sürecin bir parçası. Hep seçim dönemlerinde bunlar es geçildi, seçimden sonra birtakım tehditler alındı. Şu anda da aynı şey yapılıyor. PKK bundan memnun çünkü kendisine dokunulmuyor ve bölge PKK’ya emanet edilmiş vaziyette. Hükümet ise “Tabutlar gelmiyor, sorun yok” diyerek oy devşiriyor. Halbuki orası fokur fokur kaynıyor. Halk PKK tarafından idare edilmekten bıkmış durumda; ticaret yapamıyor, ziraat yapamıyor, çocuğunu okula gönderemiyor. Çocuklar dağa kaçırılıyor. Diyarbakır’daki annelerin eylemleri buna en büyük kanıttır.

PKK’nın hedefi anayasa değişikliğiyle özerklik alıp, sınır çizmek. Anayasanın ilk üç maddesini değiştirip, Türk milleti kavramını çıkarıp çok milletli bir yapıya geçmek istiyorlar. Kendi meclisleri, kendi kuvvetleri olsun istiyorlar. Lübnan veya Irak benzeri bir kota sistemiyle devleti paylaşmak istiyorlar. Eğer bunların temelleriyle oynarsanız bu ülkede kan çıkar. Hiçbir sınır çizilmemiş hak, dünyada kansız kurulmamıştır. Hem güvenlik güçleri hem de Türk milleti böyle bir sınırın çizilmesine müsaade etmez. O bölgedeki Kürt vatandaşlarımızın büyük bir kısmı da bu sınırın çizilmesine mani olmaya çalışacaktır. Çünkü onların çıkarları, milletin geri kalanıyla bir olmaktan geçer. Onlar başkalarının piyonu olmaktan hoşlanmıyorlar.

Terör örgütü silah bırakmadan masaya oturursanız, mağlup başlarsınız. Dünyanın hiçbir yerinde silahlar masadayken terör örgütüyle oturulmamıştır. İRA örneğinde olduğu gibi, silahlar tamamen teslim edilmeden masaya oturulmadı. Bize yalan söyleniyor. Eğer taraflardan biri diğerine diz çöktürmemişse, o barış masası değildir. Türkiye Cumhuriyeti, Lozan’da kazandığı gibi bugün de taviz vermemelidir.

Türkiye’ye oynanan oyun, Osmanlı’nın son dönemindeki Taşnak oyununun aynısıdır. Onların da hedefi evvela özerklik, sonra bağımsızlıktı. Bugün PKK da aynısını yapıyor. Asıl vahim nokta; bir yabancı unsurun, yani üçüncü gözün bu görüşmelere müdahil edilmesidir. Oslo’da bu hata yapıldı, şimdi de “yabancı gözlemci” istiyorlar. Bu, ülkenin bölünmesine atılan en büyük adımdır. Bir ülkenin ordusu, kendisine silah sıkıldığı halde müdahale edemiyorsa iş bitmiştir.

Süremizin sonuna geliyoruz. Türkiye ekonomisi için hem dış dünyadan hem de içeriden uyarılar geliyor. Bu uyarılar devam ederken AKP hükümeti de peş peşe “üretim ekonomisi” mesajları vermeye başladı. AKP’yi bu noktaya getiren nedenler neler? Üretim ekonomisini gerçekten uygulayabilir mi? 12 yıllık ekonomi politikalarına baktığımız zaman bu işin içinden çıkabilir mi? Ne dersiniz?

Bütçeyi inceledik. Maalesef Mecliste düzgün bir bütçe eleştirisi de yapılmadı. Diğer rakamlar ortada. Türkiye’nin önümüzdeki bir yıl içinde yurt dışına ödemesi gereken kısa vadeli borcu 134 milyar dolar. Önümüzdeki yılın dış ödemeler açığını da buna kattığımız zaman toplamda aşağı yukarı 200 milyar dolar oluyor. Bir de bütçe açığı var; onu da eklediğimiz zaman 250 milyar dolara yaklaşan bir dış borç yükü var. Yani toplamdan bahsetmiyorum, sadece bir yıl içinde ödenmesi gereken tutar bu. 200 milyar dolarlık bir sıcak para akışı mümkün gözükmüyor. Bunu iddia edebilecek, uluslararası durumu ve Türkiye’nin koşullarını izleyen hiçbir ekonomi uzmanı yok. AKP’nin borçlanma ekonomisi iflas etmiştir.

Davutoğlu’nun 7 Kasım’da ve 3-4 gün önce yaptığı iki basın toplantısı var. “Yapısal dönüşüm hamlesi” başlığı altında birtakım programlar ilan ediyorlar. Aslında bu ifade bile onların iflas ettiğinin kanıtıdır. “Yapısal dönüşüm” diyorsunuz; peki bu yapıyı siz kurmadınız mı? Bu yapının içinde herkes hasta ve borçlu değil mi? Bir borçlu millet yarattılar ve önlerinde bir çıkmaz var. AKP çıkmaza girmiştir; bu yüzden 2015 yılında yıkılacaklar diyorum. AKP’nin Katar’dan, Ukrayna’dan gelecek paralarla ilgili hiçbir öngörüsü, bu 250 milyar dolar civarındaki kısa vadeli borcu bulacağı konusunda ümit vermiyor. Samanı bile dışarıdan alıyorlar. Eti, her şeyi ithal etmeye başladılar. Bir tek terör ihracında şampiyon oldular.

Bu durumda, dışarıdan borç bulamayacaklarına göre kaçınılmaz olarak içerideki üretimi destekleyen programlara, devlet müdahalesine ve karma ekonomi modeline dönmek zorundalar. Türkiye’nin mecburiyetleri artık dayatıyor. Atatürk’ün ekonomi politikaları tekrar Türkiye’nin gündemine oturmuştur. 1930’lar hedef alınıyor; Tayyip Erdoğan da Kılıçdaroğlu da 1930’ları hedef alıyor. Kimse İstiklal Savaşı’nı hedef alacak cesarete sahip değil. Oysa 1930’lar, Atatürk devriminin asıl büyük atağıdır. Devletçilik, halkçılık, plancılık ve toprak reformu; 2 Şubat 1937’de Anayasa’ya giren altı ok… Türkiye yeniden 1930’ları keşfediyor. Bütün korkuları bu yüzden; borçlanma ekonomisinin çıkmazında olanlar, şimdi o dönemdeki çareleri arıyorlar.

AKP bunu yapabilir mi? Yapamaz. Neden? Çünkü AKP; sıcak para komisyoncularının ve tarikat rantçılarının iktidarıdır. 1930’ların devletçilik, halkçılık ve plancılık ilkelerine düşman olan, sıcak para komisyonuyla Türkiye’nin tepesine oturan sülüklerin iktidarıdır. Bu sülüklerden vazgeçerse AKP iktidarı yıkılır, vazgeçmezse yine yıkılır. AKP’nin önünde tek bir yol var: Yıkılış. Bizim ise iş başı yapma sorumluluğumuz var.

Karma ekonomi dediğimiz; ithalatı daraltacak, iç piyasayı güçlendirecek, sanayi ve tarımı destekleyecek, üretimi artırarak ödemeler açığını azaltacak bir modele ihtiyacımız var. Komşularımızla, İran, Irak, Suriye ile iş birliği yapacak; Azerbaycan üzerinden enerji güvenliğimizi sağlayacak, Rusya ve Çin ile ortak hareket edeceğiz. Çin’in elinde 4 trilyon dolarlık muazzam bir dolar rezervi var. Rusya büyük ticaret ortağımız ve kaderimiz ortak. Antalya Sanayi Odası Başkanı’nın da belirttiği gibi, oradaki kriz Türkiye ekonomisini doğrudan vurdu. Bu program; yani komşularla ve Asya ile iş birliği ile içeride üretim ekonomisini cesur bir şekilde uygulamak, Türkiye’yi krizden çıkaracaktır.

Milli direnme ekonomisi başlığı altında bir program hazırladık. Sanayiciler, çiftçiler, küçük esnaf ve tüccarlar bu programı destekliyor. Bu program, iç piyasada talebi artırmak için maaşları ve ücretleri yükseltmeyi gerektiriyor. Devlet harcamalarını kısmak değil, üretimi desteklemek için artırmak lazım. Bunun için vergi reformu, yargı reformu ve bankacılık sisteminin yeniden düzenlenmesi şart. Bankacılık sektörü üretime yönelik bir yapıya kavuşturulmalı, Merkez Bankası da “büfe” olmaktan kurtarılıp güçlendirilmelidir.

Turgut Özal ve Tayyip Erdoğan’ın ekonomisi çökmüştür. Türkiye, Atatürk’ün devletçi, halkçı ve plancı ekonomi modeline geri dönerek büyük bir çözüm üretecektir. Eskiden devlet kurumlarını, iktisadi devlet teşekküllerini sata sata bitirdiler; adeta ekonomiyi “fahişeleştirdiler”. Devletin elinde satacak bir şey kalmadı. Vatandaş hayatından memnun değil; vergiler, doğal gaz, elektrik ve su zamları yaşamı çekilmez kıldı. Osmanlı’nın borçlarını ödeyen o 1930’ların Türkiye’si, demiryollarını satın almış, şeker ve çimento fabrikalarını devletin kendi tasarruflarıyla kurmuştur.

Bugün devletin asli görevi, işsizliğin olduğu bölgelerde bizzat yatırım yapmaktır. Eğer siz Güneydoğu Anadolu’da gençlere iş imkânı sunmazsanız, terörün önüne geçemezsiniz. İnsanlar yaşadıkları şartlar gereği suça itilir. İşsiz, kahvede oturan bir genci suç işlemeye zorlarsınız. Atatürk’ün İktisat Kongresi’ndeki “Benim hukukuma tabi olarak gel, baca tüttür” sözü bugün hâlâ geçerlidir. Ancak bunun için bağımsız, gerçek bir yargı olması şarttır.

Sonuç olarak; makro düzeydeki rakamlar, Türkiye’nin krize gittiğini gösteriyor. 12 yıllık AKP iktidarı, Türk insanını borçlandırarak tüketime yönlendirdi. Üretime yönelik hiçbir şeyimiz kalmadı. Aldığımız bütün borçları demire ve çimentoya, yani betonlaşmaya yatırdık. İnsanları 25 yıllık borç yüküyle köleleştirdik. Bankalar üretime değil, tüketime kredi veriyor. Devlet harcamaları; gösterişli saraylar, lüks makam araçları ve aşırı polis teşkilatı harcamalarıyla kontrolden çıktı. Bizim ihtiyacımız olan şey, para ekonomisi değil, üretim ekonomisidir. Tarım alanlarını betonla doldurmaktan vazgeçip toprağımıza ve sanayimize dönmek zorundayız. Zeytinlikleri kesiyor, satıyor, bir şeyler yapıyoruz. Yarın biz zeytinyağını, zeytini İspanya’ya mı ihraç edeceğiz? Ya da Suriye’den mi alacağız? Suriye, sınırlarımızın her tarafına zeytin dikmiş vaziyette ve zeytinyağı satıyor. Bu durum Yunanistan’ın da başına geldi. Yunanistan zeytin yetiştiren bir ülke olmasına rağmen zeytinleri dalda kalıyor. Avrupa Birliği bunlara kredi verdiği için zeytinleri toplamadılar; çünkü topladıklarında harcadıkları para, satıştan elde ettikleri gelirden çok daha fazlaydı. Bu yüzden dokunmadılar ama dünya kadar borçlandılar. Yunan ekonomisi iflas etmiş durumda; büyük ihtimalle bizim ekonomimiz de oraya doğru gidiyor. Ancak yine söyleyeyim, bu kaçınılmaz değil; mutlaka önlem alınması gerekiyor. Alınacak önlemler de belli: Üretim ekonomisine, karma ekonomiye geçmek; planlı ekonomiyi sürdürmek. Devletin, özel sektörün gidemediği yerlerde mutlaka üretim sahaları açması ve insanları üretime teşvik etmesi lazım.

Yoksa tarım ülkesi olan Türkiye, maalesef gıda maddeleri açısından kendi kendine yetemeyen bir ülke konumunda. Bunun değişmesi gerekiyor. Karma ekonomiye ve planlı ekonomiye geçmeden, tüketim ekonomisi ortadan kaldırılmadan, borçla ve lüks yaşama özenerek plastik kartlarla yapılan harcamalarla bu ülkenin ekonomisinin kurtulacağını sanmıyorum. Mutlaka tedbir alınmalı; bu tedbirler zaten bütün partilerin planlarında var, İşçi Partisi’nin planında da var. Ekonomistlerimiz de bu konuyu ısrarla söylüyor. AKP’nin aldığı tedbirler ise Doğu Bey’in ifade ettiği gibi artık duvara dayandı, yapacak bir şey kalmadı. Bu saatten sonra alınan tedbirler, yürüttükleri ekonomiye fayda sağlar mı? İnsanların geçim derdine çare olur mu? Çok zor.

Değerli katkılarınız için Sayın Doğu Perinçek, Sayın İsmail Pekin ve Sayın Şaymingü’ye teşekkür ediyorum. Bugün “Çıkış Yolu”nu burada noktalıyoruz. Haftaya pazartesi günü tekrar birlikte olacağız ve gündemin sıcak maddelerini değerlendirmeye devam edeceğiz. İyi geceler dileriz.

Hakikaten, o gazeteciler zurnanın son deliği; sadece çığırtkanlık yapıyorlar. Asıl fail, bu cemaati oraya sokanlardır. O polislerin, askerin numara almak için gönderdiği el bombasını çevirip arayan adam, o talimatı veren kimse asıl yargılanması gereken onlardır. Öbürleri sadece bir propagandanın en uç tarafı. Vahşice davrandılar; insanlar daha ifade vermeye gitmeden tutuklandıklarına dair televizyonlarda altyazılar geçti. Ama asıl o tezgahı kuranlar yargılanmalı.

Sayın Pekin, bütün bu kumpasların nasıl kurulduğundan, dijital verilerden ve tertiplerden bahsederken aslında savcılık bizzat bir silahlı örgüte dikkat çekiyor. Savcılık, kumpaslarda kullanılan el bombalarının hepsinin aynı kafile numarasına ait olmasına dikkat çekerek, Fethullah Gülen için hazırlanan Interpol dosyasında örgütün silahlı olduğuna kanaat getiriyor ve emniyet içindeki F-tipi yapılanmayı örgütün silahlı birimi olarak gösteriyor.

Sizin döneminizdeki izlenimlerinizden yola çıkarak, bu örgütün silahlı bir örgüt olduğunu söyleyebilir miyiz?

Tabii ki söyleyebiliriz. PKK ile mücadele döneminde polis özel harekatla çok yakın çalıştık. Onlara ağır silahlar, mühimmatlar ve el bombaları verdik. Bu mühimmatlar genellikle Kara Kuvvetleri ve Jandarma birlikleri tarafından, sarf tutanaklarıyla verildi. Maalesef ele geçirilen mühimmatlar bunlardır. Emniyet içindeki grup, bu mühimmatları özel harekattan alıp hem Poyrazköy’e hem Zir Vadisi’ne hem de Gölbaşı’ndaki yerlere gömdüler ve sonra bunları çıkarıp sergilediler.

Peki, sadece bunlar için mi kullanıldı? Faili meçhul cinayetler de söz konusu. Eğer silahlı bir örgüt varsa işlenen suçlar da var demektir, değil mi?

Kesinlikle. Hrant Dink, Santoro, Danıştay cinayeti ve Zirve Yayınevi katliamı büyük ölçüde cemaatin azmettirmesiyle işlenmiş suçlardır. Bu açık ve net. 2008 yılında, Genelkurmay Başkanı olacak İlker Başbuğ ile görüştüm. Yanımda adli müşavir Fıstık Çubuklu da vardı. Kendilerine bu işin büyük bir olay olduğunu, bütün silahlı kuvvetleri kapsayacağını ve mutlaka tedbir almamız, yargılamaları bizim yapmamız gerektiğini anlattık. Ancak komuta kademesi o zaman kabul etmedi; olaylar çıktıkça müdahale ederiz diye değerlendirdi. Halbuki olayların başlangıçtan itibaren bir bütün olarak ele alınması gerekiyordu.

Tuncay Güney’in ifadesinden MİT Müsteşarı’na giden evraklara kadar her şey tertiplenmişti. Genelkurmay’dan ayrılalı bir ay olmuş kişiyi terör örgütü lideri olarak gösteriyorlar. Altında bir sürü gazeteci, yazar, milletvekili ve iş adamı var. Böyle bir şey olabilir mi? Bunu gören başbakanın, cumhurbaşkanının, genelkurmay başkanının “Nedir bu?” diye sorması gerekirdi. Böylesine büyük bir kumpas görülmedi ya da görülmek istenmedi. Maalesef bu örgüt hem cinayet işletmiş hem de polise verilen silahları kullanarak insanları suçlamıştır. Bir parafe attım diye ben de öyle suçlandım. Bunların hepsi biliniyordu ama maalesef tedbir alamadık. Belki mevki makam kaygısı, belki “bana dokunmasınlar” düşüncesi… Herkes kendi başına gelince uyandı.

Fethullah Gülen Örgütü kılcal damarlarımıza kadar girmiş; bir yerlere yerleşmiş. Bir kısmı da sırf yaranmak amacıyla bu işe bulaştı. Bu, silahlı bir suç örgütüdür. Ayrıca cezaevinde hayatını kaybeden Ali Tatar, Kutlu Doğru ve Abdülkerim Yıldız gibi insanlarımızın ölümünden de sorumludurlar. Bunların mutlaka yargılanması lazım; buna yardım edenler ve talimatı verenler de hesap verecek. Türk yargısının bunun hesabını soracağına inanıyorum.

Sayın Perinçek, silahlı örgüt konusunda ekleyeceğiniz bir şey var mı?

Silahlı örgüt olduğu ilk defa saptanmıyor; daha önce Nusret Senem’in belgeleriyle bu konu ortaya konmuştu. Çok basit bir örnek vereyim: Trabzon Emniyeti’ne bağlı haber elemanları timi; McDonald’s’ı bombalıyor, Rahip Santoro’yu ve Hrant Dink’i öldürüyor. Bir emniyet müdürünün kontrolündeki haber elemanlarının, müdürün talimatı dışında cinayet işlemesi mümkün mü? Yani aslında bir cinayet timi kurmuşlar. Devletin içine yuvalanmış, polisin silahını kullanarak devlete karşı operasyon yapan bir örgüt bu. Milli Güvenlik Kurulu’nun “silahlı terör örgütü” tespiti tamamen doğrudur.

Ergenekon davasında kendileri bomba koydular ama kimseye bomba attıramadılar. Şimdi ortaya çıkıyor ki; Cumhuriyet Gazetesi’ni bombalayanlar, Danıştay cinayetini işleyenler F-örgütünün uzantılarıymış. Olayı çok iyi ayırmak lazım. Bir de Avrupa Birliği ve Amerika meselesi var. Ergenekon operasyonlarını destekleyenler, şimdi kendi adamlarına operasyon yapılınca “basın özgürlüğü” diye ayağa kalkıyorlar. Türkiye’nin bağımsızlığını savunanlara operasyon yapılırken sesleri çıkmıyordu. Hadesinin özü bu kadar açık. Basın özgürlüğünün ana hatlarıyla sınırlarının ne olduğu, bir olayın basın özgürlüğü kapsamında değerlendirilip değerlendirilemeyeceği herkes tarafından ayırt edilebilir. Peki, açılımla devam edelim. İçeride görüşmeler devam ediyor; HDP heyeti bugün Yalçın Akdoğan ile görüştü. Ardından gelen açıklamalar, “Daha hızlı bir sürece girdik, önemli bir krizi atlattık” şeklindeydi. Ancak belki de bunlardan daha önemlisi, KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık’ın Alman gazetesine yaptığı açıklamalardı. Bayık, bugün Kobani savaşını yürütenin Türkiye olduğunu, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde bir Kürt statüsü oluşmasını istemediğini, Avrupa, Amerika ve NATO’nun Türkiye’ye desteğini kestiğini belirtti. Tüm bunlarla beraber, Avrupa’nın kendilerinin yanında saf tutması gerektiğine yönelik mesajlar verdi. Sayın Pekin, sizinle başlayalım; KCK ve PKK bu açıklamalarla ne amaçlıyor?

Öncelikle şu konuyu saptamamız lazım: Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’da yaptığı düzenleme, bölgedeki ana hedef değil, ara bir hedeftir. Asıl hedef, Rusya’nın Avrupa ile bağının kesilmesi ve Çin ile irtibatının koparılmasıdır. Dolayısıyla Rusya’yı çevrelemek ve Avrupa’ya giden petrol ve doğalgaz hatlarını kapatmak için Orta Doğu’da bir düzenleme yapılması gerekiyor. Amaç, Katar’ın, Körfez ülkelerinin ve Kürt bölgesinin doğalgazını ve petrolünü Akdeniz’e akıtıp, Kıbrıs’ın güneyindeki İsrail doğalgazı ile birleştirerek Avrupa’ya ulaştırmak; böylece Avrupa’nın Rusya’ya olan bağımlılığını azaltmaktır.

Cemil Bayık açık ve net olarak “Bu işi biz yapalım” diyor. Hatta boru hattını Rojava’dan geçireceğini söylüyor. Türkiye’nin koalisyona katılmayacağını beyan etmesi üzerine, kendilerinin bu koalisyona dahil edilmesini ve desteklenmesini istiyorlar. “Bize yardım ederseniz, Amerika’nın planını biz gerçekleştiririz. Sizin taşeronunuz olmaya talibiz; yeter ki bizi destekleyin, biz Kürt oluşumunu kurarız ve sizin istediğiniz her şeyi yaparız” demek istiyorlar. Ancak PKK’nın böyle bir gücü yok. Ne NATO ne de Amerika, Türkiye’nin bütünlüğünden vazgeçebilir. Şu an bölgedeki en önemli ülke Türkiye’dir; çünkü Türkiye bir devlettir. Geçmişten gelen bir devlet geleneği, demokrasisi, bürokrasisi ve idaresiyle Türkiye, Cumhuriyet değerleri sayesinde ayakta durabilen bir yapıdır. Otuz dört yıldır terörle mücadele etmesine rağmen Türk ve Kürt toplumunun birbiriyle savaşmamış olması bunun en büyük kanıtıdır.

NATO ve Amerika, Orta Doğu’da bir istikrar arıyorlarsa Türkiye’ye muhtaçlar. Ayrıca Rusya’ya karşı da Türkiye’ye ihtiyaçları var. Dolayısıyla Türkiye’yi yönetenler bu stratejiyi akıllıca oynarlarsa, ülke bu süreçten zarar görmeden çıkar. Ancak milli hedefleri bir tarafa bırakıp Avrupa’nın veya Amerika’nın peşine takılırlarsa, o zaman durum değişir.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Avrupa Birliği’ne yönelik sert söylemleri ve Rusya ile yakınlaşması bu bağlamda önemli. Putin’in Türkiye’ye, Türkiye’nin de ekonomik olarak Rusya’ya ihtiyacı var. Bunu bir kamp değişimi olarak görmemek lazım. Erdoğan’ın bölgedeki ülkelerle, İran, Suriye, Irak ve Mısır’la ilişkileri geliştirerek, Rusya ile beraber hareket etmesi Türkiye’ye büyük bir manevra alanı sağlar.

Şu an bölgedeki işler oldukça karışık. Cemil Bayık İran’la da görüşüyor ve İran’ın PYD ve PKK üzerinde büyük etkisi var. Cemil Bayık’ın açıklamaları büyük ölçüde Rusya’ya verilen bir teminattır. Rusya’nın desteği olmadan Orta Doğu’daki hesapların tutması mümkün değildir.

***

Efendim, “Çıkış Yolu” programı ile karşınızdayız. Bu akşam İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, Emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve eski CHP Milletvekili Sayın Şahin Mengü ile gündemin sıcak başlıklarını değerlendireceğiz.

Dün, Türkiye’nin öncüleri bölücülüğe ve gericiliğe karşı ortak mücadele için bir bildiri açıkladılar. Toplantının çağrıcıları Bilgül Ayman Güler, Süheyl Batum, Hasan Atilla Uğur, Ufuk Söylemez ve Şahin Mengü idi. Bu deklarasyonla Cumhuriyetin yeniden kurulması hedefleniyor. Bugünün diğer sıcak gündem maddeleri arasında dört eski bakan hakkındaki Yüce Divan kararı, F-tipi yapıya yönelik operasyonlar, KCK’lı Cemil Bayık’ın açıklamaları ve ekonomideki kriz sinyalleri yer alıyor.

Sayın Şahin Mengü, dün gerçekleşen o kritik toplantıdan ve “Cumhuriyet İçin Çağrımızdır” başlıklı deklarasyondan bahsedebilir misiniz?

Batı’da aydınların ülke bunalımlarına yönelik çağrı yapması çok alışılmış bir durumdur. Biz de ülkenin sorunlarıyla ilgili kendini manen sorumlu hisseden isimler olarak, siyasi parti ayrımı yapmadan bir araya geldik. Türkiye’de Cumhuriyet değerleri son yıllarda örselenmeye başlandı; bir Osmanlıcılık hayranlığı ve bölücülük körükleniyor. Bu sapma sadece iktidarla sınırlı değil, parlamentodaki genel bir tutum halini aldı. “Cumhuriyet İçin Çağrımız”ın temelinde, bu değerlere gönül vermiş milyonlarca vatandaşın sesi olma çabası yatmaktadır. Büyük medyanın görmezden gelmesine rağmen, bu çağrı tahmin ettiğimizden çok daha geniş bir yankı buldu. Yani çok açık. Bunu belki isim vererek söylemem çok yanlış burada ama bu ismi de söyleyeceğim. Bir Cumhuriyet Gazetesi’nden, bir Sözcü Gazetesi’nden, bir Yurt Gazetesi’nden ben bu açıklamaya yer vermelerini bekliyordum. Ama yer veren bir tek ulusal kanal oldu; Aydınlık gazetesi oldu. Bugün Hürriyet gazetesi benim tahminlerimden çok daha iyi görmüş haberi. Ama asıl bu işe sahip çıkması gereken, özellikle Cumhuriyet gazetesi -gene söylüyorum- bir Sözcü gazetesi bu haberi görmemeye çalıştılar. Bu bence çok büyük, Türkiye’deki cumhuriyete sahip çıkması gereken ve cumhuriyete gönlünü vermiş milyonlarca insan için büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Yani biz hepimiz bir Cumhuriyet gazetesiyle büyüdük. Ben Cumhuriyet gazetesi okumadan güne başlamazdım. Ama çok açık ve net, ben Cumhuriyet gazetesi okumuyorum. Ne bileyim işte Sözcü gazetesini hakikaten bu sabah içim burkularak ve üzülerek takip ettim.

Şimdi Türkiye’de cumhuriyete karşı bir kalkışma var ve bu kalkışmaya karşı direnmesi gereken insanlar sessiz kalıyorlar. Bu çok üzücü bir şey. Galiba sonradan katılan imzalarla 140 civarında imza oldu. Bunu belki açsak, belki 10 gün evvel başlasak bu imza 100 binleri bulacaktı. Ama bizim öyle bir çabamız yoktu; biz sadece toplumun bütün kesimlerinden, her siyasi görüşten, her dünya görüşünden insanın bu işin altında imzası olmasını istedik.

Peki, merak edilen şu: Ne olacak? İmzalar var diyorsunuz ki milyonlarca kişi aslında bu sese ortak oluyor, bu çağrıya ortak oluyor. Ne olacak yani şimdi böyle bir çağrı yaptınız? Herkesin kendine göre, işte hocamın kendi partisinde çabası var, herkes kendine göre bir çaba gösteriyor. Sonunda bu bir mecraya akacaktır. Yani bu bir hidrolik kuvvet gibidir. Hidrolik kuvvet patladığı zaman bunun artık nasıl kanalize olacağını zaman gösterir. Kontrol edilemeyen hidrolik güç hiçbir şekilde sizin istediğiniz gibi davranamaz. Türkiye’de böyle bir patlama var. Yani sokaktaki insan sizi çevirip de bugün çıkan haberden mutluluğunu belli ediyorsa birilerinin bir şey yapması lazım.

Bir oluşuma mı dönüşecek? Şu anda tabii ben herkes için konuşma hakkına sahip değilim. Bir oluşuma dönüşebilir, dönüşmeyebilir, herkes kendi yolunda; bilemem. Ama toplumun talebi… Milyonların talebi; bir şey bekliyor milyonlar. Yani bir ülkede eğer kararsız oylar yüzde otuzları geçmişse veya yüzde otuzlara dayanmışsa demokrasi açısından büyük tehlike var demektir. Hepimizin görmesi gereken bu. Demokrasi açısından bu tehlikeyi bu halka yaşatmamak lazım. Yani yüzde otuz dediğiniz rakam, Adalet ve Kalkınma Partisi’ne verilen oylara baktığınız zaman ikinci parti oluyor. Bu çok vahim bir şey. Benim şu anda söyleyebileceklerim bundan ibaret; yani nereye akar hakikaten bilemiyorum ama bir patlama oldu, bu bir gerçek.

Sayın Pekin, siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

Aslında bu konuda toplumda gerçekten büyük bir talep vardı. Bence toplumun o talebi bir ölçüde giderilmiş oldu. Çünkü sonuçta hem bu işi sağlayanlar, bu bildiriyi öncülleyenler hem de imza atanlar toplumun öncüsü durumuna geldiler ve gerçekten toplumun büyük bir ihtiyacını karşıladılar diyebilirim başlangıç olarak. Tabii bundan sonra ne olur, onu zamanla göreceğiz. Ama toplumun şöyle bir şeye ihtiyacı var: Toplum şunu çok rahat görüyor; her şey kötüye gidiyor Türkiye’de. Biraz evvel Şahin Bey’in söylediği gibi, maalesef Türkiye Cumhuriyeti’nin temel felsefesiyle oynanıyor ve bu felsefe değiştirilmeye çalışılıyor. Hatta bu konuda oldukça mesafe alındığını da söyleyebilirim. Aynı şekilde Atatürk devrimleri bir şekilde örseleniyor; ona da katılıyorum.

Toplum artık şikâyet ediyor; işlerin kötüye gittiğini görüyor. %30’luk, %35’lik bir grup bunu görüyor. Fakat akacağı yeri; bir siyasi oluşumu, bir muhalefeti ya da iktidardaki partiyi bunun için yeterli görmüyor. Bunun için mutlaka bir beklentisi var. Bu beklentiyi muhalefet partileri sağlayabilirdi, şimdiye kadar sağlamadılar. Toplumun bu baskısıyla sağlayabilirler mi? Onu bilemiyorum. Ama eğer sağlayamazlarsa o zaman bu oluşum, bu cereyan mutlaka bir yöne doğru akacaktır. Yani ya yeni bir siyasi oluşum ortaya çıkacak ya da mevcut siyasi oluşumlardan birini meclise sokacak bir güç haline gelecektir.

Toplum dediğimiz zaman, sadece belirli bir kesim değil, toplumun çok karmaşık bir yapısı hayatından memnun değil. Yani hayatından memnun derken ekonomiyi kastetmiyorum; Türkiye’nin gidişinden, geriye doğru gidişinden, tartışılan konulardan, Türkiye’nin bölünmesinden, bölünme korkusundan, bir etnik kalkışmanın olmasından, şeriatçı ya da İslami bir rejime doğru gitmekten çok tedirginler. Atalarımızın kanlarıyla sulayarak bize verdiği bu toprakların bölünmesinden endişeliler. Atatürk’ün getirdiği Türkiye Cumhuriyeti’nin, maalesef o muasır medeniyet seviyesine giden yoldan geri dönülmesi endişesini yaşıyorlar. Halkın büyük bir kesimi, %30’luk, belki daha fazla bir kesimi bunu istiyor. Bunların bir kısmı istemiyor görünse bile ya da bu işe sessiz dursa bile şöyle bir talepleri var: Yıllardır kendi partilerinde öyle bir parti bağımlılığı kurulmuş ki, maalesef o partiden ayrılmayı kendilerine ihanet sayıyorlar. Belki bir şey yapamayabilirler ama geri kalan o oy vermeyen ya da oy kullanmayan, Şahin Bey’in tabiriyle iktidar partisinden sonra ikinci durumda olan bu çoğunluk, akacak bir mecra bulamadığı için bekliyordu. Umarım bu gelişmeyle birlikte daha büyük bir baskı yaratacaklar. Eğer o baskıya karşı hâlâ muhalefet partileri ve iktidar partisi direnirse, o takdirde o duvarlar yıkılacak ve büyük bir ihtimalle yeni bir oluşum ya da mevcut bir partinin içerisine doğru bu güç akacaktır.

Bir şey söyleyebilir miyim? Hocam müsaade eder misiniz? Bugün Anayasa Mahkemesi kararı ile ilgili yorumlar yapılıyordu televizyonlarda. Yorumlarda antidemokratik bir barajın kaldırılması konuşulmuyor. Çok enteresan bir cümle sarf edildi bir siyasi parti sorumlusu tarafından: “Bölücüler parlamentoya giremezlerse ülkede kıyamet kopar.” Yani tartışmalarımız demokrasi bazında yapılmıyor; bir bölücü grubun parlamentoya girip girmemesinin ülkede nelere mal olabileceği konuşuluyor. Bence asıl bugünün ana haberi buydu, çok önemli bir haberdi. Ben gazeteci olsam, bir gazetenin yayın yönetmeni olsam başlığı buna atardım. Yani bir tehditle bunlar parlamentoya…

Diğer partiler, barajı aşamayan birçok parti var Türkiye’de, onlar sorun değil. Bir mecra var ve o mecraya akan büyük bir güç var. Sayın Mengü ve Sayın İsmail Hakkı Pekin buna dikkat çektiler ve bu saptamalara ben de katılıyorum. Bu akışın önündeki yol haritasını da konuşmak lazım. Bu birleşme, bu beraberlik; bir hükümet projesine, bir “Milli Hükümet”, “Halk Hükümeti”, “Atatürk rotasında bir hükümet” projesine dönüştürüldüğü zaman anlam kazanacak. Türkiye’nin böyle bir talebi var. Türkiye’nin önünde verili, tanımlanmış görevler var. Öyle bir yere geldik ki; bir, Türkiye üretim ekonomisine geçecek; iki, bu vatan bütünleşecek. Bunun koşulları oluştu. Bakın, bunu ben yalnız özlenen, dilenen bir program olarak belirtmiyorum; bunun koşulları oluştu.

Bu role, bu göreve talip olan böyle bir cumhuriyet ve vatan beraberliği, ki şahsiyetler aynı zamanda bunu temsil etmektedir; çok Türkiye’yi kucaklayan, birleştiren bir heyet imzalamış bu bildiriyi. Bu şahsiyetler, bu birikim kesinlikle Türkiye’nin önündeki hükümeti belirleyecek güce ve potansiyele sahiptir. Şimdi bu sürecin önderleri, bu hükümet hedefine doğru planlar yapmalıdırlar ve bunun bir an evvel uygulanmasına geçmelidirler. O zaman milletimizin özlemlerine cevap veren bir büyük harekete dönüşecek. O yeteneği ve birikimi taşıyor.

Merak edilen sorulardan biri şu: Daha önce de “Milli Merkez”, “Cumhuriyet İçin Güç Birliği” gibi bazı çalışmalarınız olmuştu, farkı nedir?

Farkı şu: Milli Merkez; bakın Sayın Şahin Mengü de onun içinde görev aldı ve çok büyük katkıları oldu. Milli Merkez, “yeni anayasa” dedikleri bu cumhuriyeti yıkma ve vatanı bölme girişimine karşı oluştu ve başarı kazandı. Bakın, Milli Merkez o anayasa girişimini püskürttü. Hatta dikkat edelim; parlamentodaki partiler, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi’nin merkezleri, yöneticileri Tayyip Erdoğan’ın bu anayasa girişimiyle ortak pozisyonlara düştüler. Ama tabii Cumhuriyet Halk Partisi’nin tabanı ve Şahin Mengü gibi gerçek, o Atatürk’ün, İsmet Paşa’nın Cumhuriyet Halk Partisi’ni temsil eden arkadaşların da katılımıyla, İşçi Partisi ve diğer çeşitli güçler o Milli Merkez ile o anayasa girişimini bozguna uğrattı. Ama Milli Merkez iktidar hedefli bir beraberlik değildi, o görevini yaptı.

“Cumhuriyet Güçbirliği” vesaire geçmişte birer projeydi ama bugünden çok farklı koşullardaydı o zaman. Bugünün farkı ne? Bugün Türkiye bir dönüm noktasına geldi, derin bir krizin içine giriyor; hatta girdi, adımlarını attı. Büyük bir karar dönemindeyiz. O eski “Cumhuriyet Güçbirliği” zamanında Türkiye’nin önünde böyle bir karar ve çözüm yoktu. Şimdi söylüyoruz; iki madde: Üretim ekonomisi bir mecburiyet, vatanın bütünleşmesi de mecburiyet ve bunların koşulu oluştu. Bu saptama çok önemli. Öyleyse Türkiye’yi üretim ekonomisine geçirecek ve vatanı bütünleştirecek hükümet Türkiye’nin görüş mesafesi içinde belirmiştir, ufukta gözükmüştür. Hani baktığımız zaman gemi direkleri ilk önce gözükür ya, bu milli hükümet projesinin direkleri, yelkenleri ufukta gözüküyor. O bakımdan bu başarı vaat eden tarihe kendimizi adadığımız zaman o başarıya ulaşacağımız gözüküyor. Bu girişim, mecra arkadaşlarımın söylediği gibi, o mecraya doğru çok ciddi ve kamuoyunun dikkatini çeken bir başlangıç oldu.

Peki, tam bu dönemde partiniz olağanüstü kurultay kararı aldı. Bir ilgisi var mı? Hangi gündemle toplayacaksınız?

Tabii efendim. Biz 15 Şubat günü Ankara’da, Ankara’nın stadyum büyüklüğünde, 15 bin kişi alan Arena Salonu’nu tuttuk. Yarın sözleşmemizi yapıyoruz, tarih kesinleşti diyebiliriz. 15 Şubat olarak gözüküyor. Biz seçime doğru; Türkiye’nin bütün cumhuriyet, vatan, emek, namus birikimiyle birlikte ve bu birikimle önderliğimizi yenileyerek, Atatürk’ün Altıok bayrağını açarak -ki bugün Atatürk’ün Altıok bayrağını programına yazan İşçi Partisi’dir- ve en sonunda bu Altıok’u hükümet yapacak mücadelenin içindeyiz. Sivas’ta kurulan Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti geleneğini temsil ediyoruz. Türkiye’de programımızla, mücadelemizle, barikatları yıkarak, aslanlı yolda yürüyerek… O nedenle bu kongremiz, bir “Milli Hükümet İçin Birlik” kongresi olacaktır. Kongremizin sloganı da “Milli Hükümet İçin Birlik”. Yani Türkiye’deki bütün Atatürk rotasına, aslanlı yola giren o güçleri kucaklayarak ve o güçlerle bir önderlik belirleyerek milletimizin önüne çıkacağız.

Bazı iddialar atıldı ortaya biliyorsunuz; sizin ağzınızdan duyalım isterseniz. Genel başkanlığı bırakma gibi bir düşünceniz var mı?

Efendim, her kongre partinin genel başkanını belirler, yönetimini belirler. Hiçbir zaman bizim genel başkanlık diye bireysel bir kavgamız olmaz, olmayacaktır. İşçi Partisi’nde bunlar yok, bunların hepsi görevlerdir. Kongremiz kimi genel başkan olarak belirlerse hepimiz o genel başkanımızın önderliğinde bu büyük mücadeleye gireceğiz. Hangi arkadaşımıza bu görev verilirse o arkadaşımız o görevi başarıyla yerine getirecektir ve hiç kimse de elbette görevden kaçma gibi bir düşünce içinde olmayacaktır.

Peki, sözünü ettiğimiz, dün deklarasyon açıklayan oluşum; daha doğrusu Büyük Kürdistan Projesi’nin en büyük sonuçlarından bir tanesi… Kurulacak bir kukla Kürdistan devleti ile beraber hem İsrail’in güvenliğini sağlamak hem de Musul ve Kerkük petrollerini ve doğalgazını, biraz evvel söyledikleri gibi, Akdeniz’e akıtabilmek… Ve oradaki İsrail doğalgazıyla beraber Avrupa’ya girmek. Bunun iki türlü faydası var: Bir, bu tabii Amerikan tüketicisinin refahını sağlar bir yerde. Bir başka şey daha var; Rusya’nın ekonomik gücünü kırmaya başlar. Nitekim petrol fiyatlarının düşmeye başlamasından en çok zararı gören ülke Rusya. Halbuki OPEC ülkeleri böyle petrol fiyatları düşmeye başladığı zaman üretimlerini kısarlardı. Dikkat ederseniz hiç üretimlerini kıstırmıyorlar, şu arada hızla üretimi artırıyorlar veya en azından sabit tutuyorlar fiyatlar aşağı doğru gelsin diye. Çünkü her bir doların düşmesi Rus ekonomisinde 3 milyar dolara yakın bir kayıp haline geliyor.

Şimdi Rusya’nın da Türkiye ile yakınlaşmak istemesinin sebebi o. Ama Rusya’nın ekonomisinin bozulması, petrol gelirinin azalması Türkiye’nin Rusya’ya yaptığı ihracatı azaltacaktır. Bu bir kısır döngü. Yani onun ekonomisinin bozulması dolaylı şekilde benim ekonomimin bozulmasına, ihracatımın gitmesine de engel olacak. Bakın, bizim bütün Ortadoğu ülkeleriyle ihtilaflı hale gelmiş olmamız… Yarın Amerika Suriye ile anlaşacak ve Suriye’nin yeniden yapılanmasında, yeniden restore edilmesinde Türk firmaları iş alamayacaklar. Yani olay o kadar karmaşık ki; Ortadoğu’ya bakarken bunu bir ekonomik kavga olarak görmek lazım. Yoksa Amerika’nın kimsenin buradaki demokrasisiyle bir alakası yok, kimseye demokrasi gelsin diye adam öldürmüyor. Kendi Amerikan halkının mutluluğu ve Avrupa’nın Rus doğalgazına ve petrolüne olan bağımlılığını aşağı çekmek istiyor. O bağımlılığı aşağı çektiği zaman Rusya’nın zaten otomatik olarak petrol ve doğalgaz gelirlerini aşağı çekmiş oluyor, Rus ekonomisi çöküyor. Yani toparlanmış bir Rus ekonomisi, ekonomisindeki büyümeyi sağlamış bir Rusya, dünyayı Soğuk Savaş dönemlerine çevirir. Çünkü Rus milliyetçiliği de diğer milliyetçiliklerden çok daha katı ve sert bir milliyetçiliktir; entelektüel kültürü olan bir toplumdur Rus toplumu. O toplum ekonomik bütünleşmesini sağladığında gene sıcak denizler talepleri olmaya başlayacaktır, kendi içinde durmayacaktır. O bakımdan bu olayın temelinde yatan, Orta Doğu ülkelerinin demokrasi aşkı falan değil; Rusya’nın bileğinin bükülmesi olayıdır. Belki şunu ifade etmek gerekiyor: Türkiye’nin ihracat geliri azaldığı gibi, Almanya ve Avusturya’nın da çok büyük ticari kayıpları var. Aynı şey Avrupa Birliği için de geçer. Şimdi bir ara vereceğiz. Aranın ardından Sayın Perinçek’in bu konuyla ilgili değerlendirmeleriyle devam edelim. İşçi Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek, eski Genelkurmay İstihbarat Başkanı emekli Korgeneral Sayın İsmail Hakkı Pekin ve CHP eski milletvekillerinden Sayın Şahin Mengü ile gündemi değerlendirmeye devam ediyoruz.

Araya gitmeden önce açılım sürecini konuşuyorduk; daha çok da Cemil Bayık’ın Alman gazetesine verdiği demeç üzerinden gidiyorduk. Bayık, “Avrupa, Amerika, NATO Türkiye’ye desteğini kesmiştir” dedi ve Avrupa’ya “Bizimle hareket edin” mesajı gönderdi. Sayın Doğu Perinçek, Cemil Bayık’ın açıklamaları hakkında ne diyeceksiniz? “Die Zeit” gazetesi, sanıyorum yarın Aydınlık’ta bunu büyük ölçüde yayımlayacak.

Bu açıklamalar, bu topraklarda doğan her insan için utanç vericidir. Bakın, PKK şefi burada açıkça Amerika’ya ve Avrupa’ya yalvarıyor. Kendisini ve PKK’yı pazarlıyor. Amerika’ya, “Biz burada sizin piyonunuzuz, aman bizi değerlendirin. O ‘Kürt koridoru’nu siz açamazsınız, biz burada her türlü hizmete hazırız” diyor. Rusya’yla ilgili olarak da “Biz olmadan Rus doğalgazına bağımlılıktan kurtulamazsınız” diyerek, Rojava üzerinden doğalgazın Avrupa’ya akmasını sağlayacaklarını ve bunu kendileri olmadan yapamayacaklarını belirtiyor. Yani Rusya’ya karşı da Avrupa’nın hizmetinde olduklarını, bu konuda kullanılmaya hazır olduklarını yalvar yakar ifade ediyor. Bu söyleşi, bir yalvarma söyleşisidir; bu çok önemli.

Orta Doğu’da bu cepheleşmeler ve mevzilenmeler belirmiş durumda. Amerika da hatırlayacaksınız, “Bizim artık müttefikimiz Türkiye değildir, Orta Doğu’daki müttefikimiz Kürt örgütleridir” şeklinde beyanlarda bulundu. Fakat Amerika yenildi. Bence en önemlisi bu. Yarın Aydınlık’ta da bu durumu anlattım. Türkiye’de artık PKK’nın bitirileceği koşullar oluşmuştur. Çünkü Amerika o “Kürt koridoru” dedikleri ikinci İsrail koridorunu açamadı. İkincisi, Kobani’de Amerika bir kez daha yenildi.

Cemil Bayık’ın o konudaki açıklamaları çok ilginç. “Kobani’de biz sizin hizmetinizdeyiz, Türk ordusuna karşı biz sizin yanınızdayız” diyerek Amerika’ya göz kırpıyor. Orada bir kez daha yenildiler ve PKK’nın Türkiye’deki itibarı baş aşağı gidiyor. Ben bayramda Şule Perinçek’le birlikte Urfa ve Mardin’deydim; 12 muhtarla toplantı yaptım, Diyarbakır köylerini gezdim. Varto’dan Hakkari’ye kadar her gün telefonla görüşüyorum. Kendi gözlemlerime göre PKK orada hızla zayıflıyor çünkü iddiasını kaybetti. “Devlet kurarım, silahım var” derken, Kürt yurttaşlarımız onların bir Kobani’yi bile koruyamadığını, darma duman olduklarını gördü. Eşkıya devlet kuramaz, devlet bir gelenekle kurulur.

Rusya da neyin ne olduğunu biliyor. Komutanımın da işaret ettiği gibi, Selahattin Demirtaş ve diğerleri Rusya’ya gidiyorsa, oradaki yetkililer onların kulağını çekecektir. İki gün önce İşçi Partisi Uluslararası İlişkiler Bürosu Başkanı Yunus Soner, Rusya’daki temaslarından döndü. Duma’da Rus yetkililerle görüştü ve bize şunu söyledi: Rusya, Türkiye’de bir milli hükümetin kurulmasını bekliyor. Çünkü Tayyip Erdoğan’a güvenmiyorlar, onun Orta Doğu Projesi eş başkanı olduğunu biliyorlar. Türkiye’nin Asya ile Atlantik arasında denge kuracak bir hükümete kavuşmasını arzuluyorlar.

PKK’nın sonu geldi. Amerika yenildiği için ve yurt içinde halk nezdindeki itibarı düştüğü için sonu geldi. Türkiye’nin artık bu koşulları değerlendirecek kararlı bir hükümete ihtiyacı var. Amerika’ya karşı “Sen benim vatanımı bölemezsin, cumhuriyetimi yıkamazsın” diyebilecek bir irade lazım. Suriye’de yenildin, bize hayli hayli yenilirsin; ülkeyi bölmekten vazgeç, sonra normal ilişkiler kuralım. Komutanıma katılıyorum, Türkiye’de kararlı bir hükümet kurulursa, Amerika kesinlikle “PKK’yı alın, ben görmezden geleyim” diyecektir. Ancak Tayyip Erdoğan bunu yapamaz; çünkü yakayı Atlantik’e kaptırdılar. Büyük Orta Doğu Projesi’ni desteklediler, Diyarbakır’ı merkez yapmaya kalktılar ve açılım süreciyle PKK’yı beslediler.

Türkiye’nin artık gerçek dostlarıyla, yani Azerbaycan, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Mısır ve Tunus ile beraber olma mecburiyeti var. Bakın, bugün önemli bir haber geldi; Tunus’ta Atatürkçüler seçim kazandı. Kendi modellerinin Atatürk Türkiye’si olduğunu açıkça söylüyorlar. Mısır’da da karşı taraf kaybetti. Tayyip Erdoğan’ın bölge ülkelerine terör ihraç ettiği, iç savaşta Amerika ile hareket ettiği bir ortamda, bölge ülkeleriyle iş birliği yapması artık mümkün değildir. Türkiye’nin dünyada başını dik tutan, Atlantik’e karşı duran bir milli hükümete ihtiyacı var.

AKP hükümeti anayasayı da çiğnedi. Aynel Arap’a peşmergelerin Türkiye üzerinden geçmesi, Anayasa’nın 92. maddesindeki meşruiyet şartlarını taşımıyor. Suriye’den Türkiye’ye yönelik bir harekat veya Birleşmiş Milletler kararı yok. Türkiye, bağımsız bir devlete karşı hasmane tutum takınarak hem kendi ceza kanununu hem de uluslararası hukuku çiğnemiştir.

İran haber ajansları benim bir sözümü birinci haber olarak veriyor: “Biz İran, Irak ve Suriye ile iş birliği yaptığımız zaman Kandil beyaz bayrak çekecek.” Bu, Türkiye’ye “Amerika’nın piyonu olmayın, gelin bölgesel iş birliği yapalım” mesajıdır. İran hiçbir zaman Türkiye’ye karşı bir terör örgütünü desteklemez, çünkü bu onun da bölünmesine zemin hazırlar. PKK’yı bitirmek için devletin yaptırım gücünü kullanacağız, komşularımızla iş birliği yapacağız ve Güneydoğu’daki halkımızla kaynaşıp PKK’yı onlardan koparacağız.

Şimdi gelelim açılım sürecine… Görüşmeler gizli yürütülüyor. Kamu düzeninden sorumlu personel de görüşmelere katılıyor. Açık olan şu: PKK özerklik istiyor, silah bırakmıyor, kendi silahlı gücünü korumak istiyor ve Abdullah Öcalan’ın özgür bırakılmasını talep ediyor. Hükümet ve HDP arasındaki pazarlıklar bunun üzerine kurulu. Bu süreç Türkiye’nin sorunlarını çözmeye imkan vermez; aksine, silahlı güç var oldukça her seferinde daha fazlasını isteyeceklerdir. Bunlar tamamen 2015 seçimlerine yönelik hazırlıklardır; Tayyip Erdoğan hem milliyetçi oylara hem de Kürt oylarına talip. 2006’dan beri bu görüşmeler devam ediyor, yani şahit olduğumuz süreç aslında bu. Görüşmeler o zaman başlamıştı ve o dönemki Adalet Bakanı’nın sorumluluğunda yürütülüyordu. Bugünlere gelindiğinde ise hep aynı şeylerin yapıldığı görülüyor; bu konular seçim dönemlerinde es geçildi, seçimlerden sonra ise birtakım tehditler alındı. Şu anda da aynı süreç işliyor. PKK bundan memnun, çünkü kendisine dokunulmuyor, görüşleri gizli olarak savunuluyor ve bölge adeta PKK’ya emanet edilmiş durumda. Hükümetin veya Tayyip Erdoğan ile AKP’nin buradan beklentisi ise “anneler ağlamasın, tabutlar gelmesin, sorun çıkmasın” düşüncesi. Halbuki bölge fokur fokur kaynıyor; halk PKK’ya teslim olmuş durumda. Sayın Başkanın ve Doğu Perinçek’in de ifade ettiği gibi, halk artık PKK tarafından yönetilmekten bıkmış durumda; ne ticaret yapabiliyor, ne ziraatle uğraşabiliyor, ne dükkânını açabiliyor ne de çocuğunu okula gönderebiliyor. Okullar yakılıyor, çocuklar askere alınıyor. Diyarbakır’da anneler eylem yaptı, buna karşılık PKK bölgeyi avucunun içine aldığı için halinden memnun. Hükümet ise ses gelmediği için durumdan memnun, zira “bakın kimse ölmüyor” diyerek oy devşirme derdinde. Ancak bu durumun PKK’ya yetmesi mümkün değil, çünkü PKK sınır çizmek istiyor. Talepleri çok açık: Anayasa değişsin, “özellik” (özerklik) gelsin, “Türk milleti” ibaresi çıkarılsın, iki milletli veya çok milletli bir anayasa yapılsın. Bunlar olduğu takdirde, her şeyin kendini koruyacak gücü olacak, sınır çizilecek, Kürtçe eğitim gelecek ve iki resmi dil kabul edilecek. TBMM’nin yanında, Irak ve Lübnan modellerine benzer şekilde, o özel bölgenin kendi meclisi olacak.

Ortada Cumhuriyete ve vatana karşı işlenmiş bir suç var. Geçmiş dönemde, 2007’den başlayarak Türk Silahlı Kuvvetleri komutanları, İşçi Partisi yöneticileri ve Cumhuriyetimizin değerli aydınları hapse atıldı. Amaç neydi? Türkiye’yi bölmek. Amerika’nın Büyük Orta Doğu Projesi böyle uygulandı. Cumhuriyet yaralı, vatanın bütünlüğü yaralı. Suç çok açık; binin üzerinde subayı hapse atmak, İşçi Partisi’ni Türkiye’nin bölünmesine karşı dik durduğu için cezalandırmak, sadece kurumlara değil, doğrudan Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı işlenmiş suçlardır. Bu, müebbetlik bir suçtur ve Türkiye artık bu suçun üzerine gitmeye başladı. Bu süreç tutarlı bir şekilde devam edecek; çünkü bu artık Tayyip Erdoğan’ın veya bir başkasının elinde değil; Türkiye’de işleyen bir cumhuriyet adliyesi var. Bu suçu Tayyip Erdoğan, Fethullah Gülen ve Abdullah Gül birlikte işlediler. Bu soruşturmalar er ya da geç Tayyip Erdoğan’ın yakasına yapışacaktır. Türkiye Cumhuriyeti’ni yıkmaya kalkıp TSK’yı hapse tıkmanın hesabı mutlaka sorulacaktır. Bu uygulamalar hukuka uygundur, bireye değil kamuya karşı işlenmiş bir suç söz konusudur. Kamu olarak yapmamız gereken, bu yargı sürecini desteklemek ve suçun tepelere kadar ilerlemesi için bir cephe oluşturmaktır.

Ne yazık ki karşı taraf, Cumhuriyet Halk Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi yöneticilerini bir kalkan olarak kullanmaya çalışıyor. Fethullah Gülen’in arkadaşı haline gelen bu isimler, her alanda o cephede yer alıyorlar. CHP neredeyse “F-CHP”, MHP ise “F-MHP” haline dönüştü. “Basın özgürlüğü” kisvesi altında toplumu yanıltmaya çalışıyorlar; ancak Danıştay suikastı veya Hrant Dink cinayetiyle basın özgürlüğünün ne alakası var? Bu bir basın özgürlüğü davası değil, cumhuriyeti yıkma davasıdır. Ergenekon davasındaki savunmamda hakimlere, “Ergenekon’un bir numarası Tayyip Erdoğan, iki numarası Abdullah Gül, üç numarası Fethullah Gülen’dir” demiştim. Bugün de bunu tekrar ediyorum; Gladio’nun bir numarası Tayyip Erdoğan’dır.

Olayın can alıcı noktası hukuka uygunluktur. Oda TV davasında insanlar basılmamış kitaptan yargılanırken “basın özgürlüğü” diyenler, şimdi kendi tarafları yargılanırken aynı ses tonuyla bağırıyorlar. O günlerde gazeteciler içeri alınırken ses çıkarmayanlar, şimdi basın özgürlüğünden bahsedemez. Asıl yargılanması gerekenler, bu işi tezgâhlayan polisler, savcılar ve hakimlerdir. Eğer bu insanların hesabını sormuyorsanız, operasyonun üstünü örtmeye çalışıyorsunuz demektir. Hrant Dink davasında sekiz yıl önce “burada yargılananlar tetikçilerdir, asıl sorumlular emniyet müdürleri, vali muavinleri ve istihbarat birimleridir” demiştik. Olay bilerek ve isteyerek geciktirilmiştir. 17 Aralık ve 25 Aralık’ta dostluk bitince birbirlerini suçlamaya başladılar ama suçun bir numaralı sorumluları, o dönemde bu kumpasların başında olanlardır.

AKP, bir ABD ve AB projesidir; amaç Büyük Orta Doğu Projesi’ni gerçekleştirmektir. Bu projenin yürümesi için AKP’nin önünü açan ise cemaattir. Kumpasların miladı, 1999 yılında Fethullah Gülen’in Amerika’ya gidişidir. 2001’den itibaren Tuncay Güney’in itirafları, şerefli polisler tarafından reddedilmesine rağmen MİT’e gönderilmiş, dönemin MİT Müsteşarı da durumu Genelkurmay Başkanına ve Başbakana rapor etmiştir. 2005’te Şemdinli olayı ile başlayan süreç, Özel Kuvvetler’in tırpanlanması, Danıştay cinayeti ve Hrant Dink suikastıyla devam etmiştir. Bütün bu cinayetlerin amacı, yalan belgelerle oluşturulan örgüt şeması üzerinden Türk aydınlarını, gazetecileri ve TSK’yı tasfiye etmekti. Genç subaylarımız casusluk ve fuhuş gibi suçlamalarla lekelendi; binlerce insanın istikbali karartıldı ve Deniz Kuvvetleri tırpanlandı. Balyoz davası da bu tezgâhın bir parçası olarak ortaya çıkarıldı. Balyoz davası, tamamen bir seminerden elde edilen CD’lerin içindeki sahte belgelerle ortaya çıkmıştı; bu durum zaten kanıtlandı. Soruşturmalara baktığımızda, yapılan işlemlerin hukuki temelden yoksun olduğunu görüyoruz. O dönemde ifade veren, tutuklanan, gözaltına alınan ve bir kısmı serbest bırakılan gazeteciler; savcının veya savunma avukatlarının haberi olmadan, suçlamaları ve gerekçelerini gazetelerinde açıkça yayınladılar. Aydınların ve gazetecilerin hapsedilmesi için ellerinden gelen gayreti gösterdiler ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıprattılar. Türk milletine en büyük kötülüğü onlar yaptılar. Doğu Bey’in belirttiği gibi, bu kamuya karşı işlenmiş bir suçtur ve sorumluları cezasını çekmelidir. Bunun basın özgürlüğüyle bir ilgisi yoktur; bu, tetikçiliktir. Türk ordusunun, Türkiye Cumhuriyeti ve Türk milleti nezdindeki algısını ABD’nin istediği düzeye düşürdüler.

Balyoz soruşturması da benzer bir süreçtir. Karargâhtan alınan evrakları inceleyip, sahte “Balyoz Planı” belgeleri oluşturdular ve dönemin harekât başkanının imzasını taklit ederek evraklara eklediler. Bu arkadaşlarımız vatan hainliği ve darbe yapma suçuyla itham edildi. Bir dönem, bazı gazeteciler “Toprak altından mühimmat fışkırıyor” diye yazılar yazdılar. Oysa o mühimmat, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin iç güvenlik harekâtında özel kuvvetlere verdiği ve sarf edilen malzemelerdi. Bunlar, insanları suçlamak için Zir Vadisi’ne veya Gölbaşı’na gömülerek kurgulanan bir senaryonun parçası haline getirildi. İnsanlara cinayetler yüklendi, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezaları istendi. Bunun neresi basın özgürlüğüdür? Bu olsa olsa tetikçiliktir.

Suçlu olan herkes hukuk çerçevesinde yargılanacaktır. Bu süreç Cemaat ile başlamıştır, ancak sorumluluk siyasi iktidara, yani o dönemin Başbakanına ve Cumhurbaşkanına da uzanacaktır. Suçlular Türk yargısı önünde hesap verecektir. Bazı medya organlarında “Cemaati suçluyoruz ama aslında iktidar da suçlu, gelin birleşelim” gibi söylemler duyuyoruz; bu son derece yanlıştır.

Özel Kuvvetler Komutanlığı üzerinden yürütülen operasyonların amacı da belliydi. Savaş veya kalkışma durumunda devletin güvenliğini sağlayacak “seferberlik” listelerini ele geçirmek istediler. Daha önce Kozmik Oda’dan alınan belgelerle tüm planlar ABD’ye gitti. Yine aynı yöntemle kritik isimleri öğrenip Amerika’ya göndermeye çalıştılar. Ancak alınan tedbirlerle bu durum kısmen önlendi. Bunlar basit vatan hainliği değil, casusluk faaliyetleridir. Buna rağmen bazı çevreler “basın özgürlüğü” diyerek bildiri yayınlıyorlar.

Dengir Mir Fırat’ın da açıkladığı gibi, Cemaat’in devlet içine yerleştirilmesi siyasal iktidarın iradesi dışında olmamıştır. Bu, iktidarla ortak yapılan bir harekettir. Biz, vatan, namus ve Cumhuriyet birikimini savunanlar olarak; Atatürk’ün CHP’sinde veya İttihat ve Terakki döneminde olduğu gibi, büyük işler başaracak bir güç oluşturmalıyız. Türkiye, Cumhuriyet meydanlarında Atatürk’ün izinde birleşenlerle yükselecektir.

Tunceli’yi bir “Kerbela” olarak niteleyip Atatürk’ü ve İsmet Paşa’yı suçlayanlara karşı, çağdaş Cumhuriyeti savunan büyük bir irade mevcuttur. Genç Cumhuriyet, kendini savunmak için meşru adımlar atmıştır. Fransa’nın Cezayir’deki uygulamaları bir devlet refleksi olarak görülürken, Türkiye’nin kendi güvenliğini sağlaması “insanlık ayıbı” gibi gösterilmeye çalışılmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde zehirli gaz bulunmadığı bilinmesine rağmen, bu tür iftiralarla tarih karalanmaktadır. Ermeni soykırımı iddialarında da aynı durum geçerlidir; 1915 öncesindeki katliamlar görmezden gelinip sadece tek bir döneme odaklanılmaktadır.

Sonuç olarak, şu anda sağ-sol ayrımı bir teferruattır. Önemli olan, Cumhuriyeti korumak isteyenlerle onu yıkmak isteyenler arasındaki kavgadır. Seçim barajına gelince; bu baraj, seçmenin iradesini kısıtlayan bir mekanizmadır. Biz İşçi Partisi olarak sadece seçim barajını değil, asıl insanların kafasındaki barajları yıkmaya çalışıyoruz. Türkiye, üretim ekonomisine geçecek ve vatanı bütünleştirecek bir hükümetle 2016’ya girmelidir. Biz tarihsel sürecin bize vaat ettiği başarıya odaklanıyoruz. Bu ülkede biz birbirimizle beraber yaşamaya alışmak istiyorsak, en evvelinden bu hep beraber yaşamayı öğrenmemiz lazım. Türkiye ilk defa sıfır barajdan seçime girmiyor. Hocam, sizler çok iyi hatırlayacaksınız; Süleyman Demirel, sıfır barajdan tek başına iktidar olmuştu. Evet, hiç baraj yoktu ve herkes parlamentoya girmişti. Artık oylar bile değerlendiriliyor, sıfır barajın da ötesinde. Bizde hep şöyle bir kanı var: “Efendim, baraj kaldırılırsa koalisyonlara mahkûm oluruz.” Sanki koalisyonlar bir suçmuş gibi anlatılıyor. Oysa koalisyonlar, bu ülkede özgürlüklerin en geniş yaşandığı dönemlerdir. Kimse yalan söylemesin; ekonomik büyüme de koalisyon dönemlerinde devam etmiştir.

Şimdi ekonomi geriye doğru gidiyor. Koalisyon dönemlerinde yüzde 5 büyümeler vardı. Bana göre ekonomi şu an gerçek anlamda büyümüyor, küçülüyor. Sokaktaki insana bakın; Beyoğlu’na çıkın, yüzü gülen bir tane insan buluyorsanız ekonomimiz iyidir. Kızılay’da yürüyün, yüzü gülen birini göremiyorsunuz. Demek ki insanlar mutsuz. İnsanlar neden mutsuz olur? Evvela karnı açsa, çocuğuna ekmek götüremiyorsa, çikolata alamıyorsa mutsuz olur. Tabii çikolata lüks oldu da, artık ekmek alamıyorsa mutsuz olur.

Sabahları yürürken yüzü gülen, kahkaha atan ya da yanından geçen insana “günaydın” diyen birine rastlıyor musunuz? Kimse kendini kandırmasın. Koalisyonlar döneminde iyiydi, kötüydü; eksiklikler vardı ama beraber yaşamaya alışmıştık. Yüzümüz daha çok gülüyordu, özgürdük. Şimdi sabah kapı çalındığı zaman, Süleyman Demirel’in dediği gibi “sütçü geldi” demiyoruz, “Hangi polis kimi almaya geldi?” diyoruz. Ya da “Bankadan haciz mi geldi?” diye korkuyoruz. Neyse ki haciz, pavyonlar dışında sabahın köründe gelmiyor. Ama kapı sabah altıda çalarsa yüreğiniz ağzınıza geliyor. Sabah beşlerde telefonunuz çaldığında huzursuz uyanıyorsunuz. Bu, toplumdaki gerilimi gösterir.

Toplum bu haldeyken; dört eski bakan hakkındaki yolsuzluk ve rüşvet iddialarıyla ilgili soruşturma komisyonu karar vermek için toplandı. Herkes “Yüce Divan’a sevk edilecekler mi?” beklentisi içindeydi ancak 5 Ocak 2015’e ertelendi. Büyük ihtimalle AKP içerisinde bu konuda bir tartışma, bir kırılma var. Seçimlere daha uygun gitmek için talimat bekliyorlar ama o talimat gelmedi. Duyduğumuz haberlere göre belki bir veya ikisini Yüce Divan’a göndermek suretiyle hem AK Parti’nin hem de bu yolsuzlukların üzerini kapatmaya çalışacaklar.

Biz İşçi Partisi olarak Tayyip Erdoğan’ın Yüce Divan dosyasını hazırlamıştık. 2005-2006 yıllarında bunu kitap olarak yayınladım; içerisinde Erdoğan’ın büyük yolsuzluklarıyla ilgili 45 sayfalık bir bölüm vardır. Bunların hesabı sorulmadı. “Üçe kapat” diye telefon konuşmaları var; kendi arkadaşlarına yolsuzluk emirleri veriyor. Bunların devletin bazı uygulamalarıyla bağlantılı olduğunu söylüyor. Kuşkusuz bunların yakasına yapışılacak; Türkiye’de bunun önüne geçecek bir kuvvet görmüyorum. AKP’deki bölünme, dayanma kudretlerinin kalmamasındandır. Ama bu yolsuzluklar en sonunda o Aksaray dedikleri yere uzanacaktır.

Türkiye’nin önünde büyük çözümler var; bu çözümleri hayata geçirecek olan milli hükümet elbette hukuku uygulayacak. O Aksaray, AKP iktidarına mezar olacak; o bir mezar saraydır. Bu kadar ihtişam ve saltanat, bir yıkılışa işarettir. Yolsuzluk yapanlar saray yapar, bu bir yasadır. Osmanlı yıkılırken Çırağan’ı, Dolmabahçe’yi yapmıştı ama yükseliş döneminde Topkapı son derece mütevazıydı. Zaten o saray kaçaktır.

17 Aralık’taki hukuki, 25 Aralık’taki gayri hukuki demek insan mantığına aykırıdır; insan aklıyla alay etmektir. 17 Aralık’ta o evlerden çıkan kutular ve Erdoğan ile çocukları arasındaki telefon konuşmaları ortadayken, milletin gözünden neyi kaçırmaya çalışıyorlar? Burada bir irade gerekiyor ve o irade yavaş yavaş oluşuyor. Yargıtay seçimleri bu iradenin oluştuğunu gösteriyor. Cumhuriyet yargısı kazanıyor; HSYK seçimleriyle bu mücadele başladı. Yeni Yargıtay başkanlarımızı, ceza ve hukuk dairelerine seçilen pırıl pırıl Cumhuriyet hukukçularını tebrik ediyorum. Bu tablodan Aksaray’a kadar uzanan bir hukuk süreci çıkacaktır.

Bir toplum, değer yargısını esprileriyle verir. Bir öğrenci hocasına isim takarsa o isimle gider. Bir toplum bir insanla alay etmeye başladığı zaman duracağı yer belli olmaz. Eğer bir toplumda “olanı biteni anlattığın gibi anlat” aşamasına gelinmişse, iş bitmiş demektir; maç bitmiş, uzatmalar oynanıyor demektir. Tabii her toplumda sevenler, tapanlar da vardır; biz rahmetli Menderes’in önünde çocuğunu kurban etmeye kalkışacak kadar aşağılaşan insanları da gördük. Ergenekon kumpasında hedef alınan isimlerin Yargıtay’da önemli yerlere gelmesi, Fetullahçı suç örgütünün kaybettiğini gösterir. Bu, Türkiye’nin yargı reformunda çok önemli bir dönüm noktasıdır.

*(Not: Program akışı ve izleyici mesajları bölümü korunmuştur.)*

Ben eski CHP milletvekiliyim. CHP bir otobüs firması, kebapçı dükkânı değildir. “Yeni CHP”, “eski CHP” diye bir şey yoktur; CHP vardır. Ben Atatürk’ün CHP’sinin milletvekiliyim.

*(İzleyici mesajları ve “F tipi örgüt” sorusu ile devam ediyoruz…)*

Sayın Mengü de çok iyi bilir, kendisi esaslı bir ceza hukukçusudur. Ceza hukukunda bir prensip vardır…

Paylaş