Çıkış Yolu • 03.06.2026

Çıkış Yolu • 03.06.2026

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, hepinize iyi akşamlar diliyoruz. Bir “Çıkış Yolu” programında daha karşınızdayız. Her hafta olduğu gibi konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Hoş geldiniz Sayın Perinçek.

— Hoş bulduk, sağ olun. Geçmiş bayramınızı da kutluyorum.

— Her hafta olduğu gibi derken, “Bıkmışlar bunlar” izlenimi mi alıyorsunuz diye düşündüm. (Gülerek) Sağ olun, en çok izlenen programlarımızdan bir tanesi. Görev yapıyoruz; görevimiz görevdir. Bu hafta yine yanımızda Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Tevfik Kadam var. Siz de hoş geldiniz.

Sayın Perinçek, gündem oldukça hızlı. Bayramı da yoğun bir siyasi atmosferde geçirdik, bugün de hareketli gelişmeler vardı. Biz yayına girmeden hemen önce Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun MYK listesini açıkladığını öğrendik. Diğer taraftan Özgür Özel de bugün kayıt dışı bir grup toplantısı yaptı, orada da bir kargaşa yaşandı. Arkadaşlarımız CHP MYK listesindeki isimleri ekrana getiriyorlar. Ancak kamuoyunda “CHP bölünüp parçalanacak mı? Gelişmeler bizi nereye götürüyor?” soruları daha çok konuşulmaya başlandı. Sizin değerlendirmeniz nedir? İsterseniz buradan başlayalım.

— Bir kere bir gerçek var, onu görmemiz lazım: Cumhuriyet Halk Partisi, Amerika Birleşik Devletleri ile Türkiye’nin millî devleti arasında bölündü. Bu bölünmenin tarihsel kökleri eskiye dayansa da 2020 Ocak ayını hatırlayalım. O meşhur Rand Corporation dedikleri, Amerika’nın “derin devlet” raporu… 260 sayfalık o raporda, Cumhuriyet Halk Partisi’nin bölünmesi ifade ediliyordu. O rapor, İmamoğlu’nun partinin başına geçmesi ve Türkiye’de hükümet olması üzerine kurgulanmıştı. Amerika Birleşik Devletleri’nin derin devleti, İmamoğlu’nu CHP’nin başına geçirme iddiasını ve hedefini açıkça ilan ediyordu.

Bu rapor, CHP’nin içindeki millî güçleri hedef aldığı gibi, Türkiye’nin millî devletini de hedef alıyordu. Amerika Birleşik Devletleri, en azından 2020 yılındaki o raporla beraber, Türkiye’nin ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin iç meselelerine doğrudan müdahale etmeye başladı. Hem CHP içerisinde bir bölünme tetiklendi hem de aynı Amerikan derin devleti, Kılıçdaroğlu’ndan vazgeçtiğini ilan ederek üstünü çizdi.

Bunu anlamak için derin analizlere gerek yok; her şey meydanda. Bir taraf, yani İmamoğullar ve Özgür Özeller sürekli Amerika’dan, Fransa’dan, İngiltere’den medet umuyorlar. “Gelin, bizi CHP’de ve Türkiye’de iktidar yapın” diyorlar. İmamoğlu’nun Amerikan basınında çıkan yazıları, Özgür Özel’in emperyalist kurumların toplantılarına katılması… Sosyalist Enternasyonal adındaki o “sosyalizm düşmanı” yapıda kendilerine mevkiler veriliyor.

CHP’yi kimler destekliyor? Amerikan operasyonlarıyla kurulmuş İYİ Parti, yine aynı operasyonlarla MHP’den kopartılan Zafer Partisi ve PKK’nın şemsiyesi altındaki yapılar. Ayrıca Türkiye’nin son 20-30 yılında Batılı emperyalistlerin güdümünde olan birtakım sahte sol örgütler… Hedefleri hep Türkiye’nin millî devleti. DEM Parti de bu cepheye destek verdi. DEM Parti yönetimi, Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” planında yer alıyor. Parti tabanı bu eylemlere katılmadı; çünkü o taban, Şırnaklıdır, Ağrılıdır, Hakkarilidir; ayağını bu toprağa basan insanlardır.

Bu durum artık CHP’nin klasik, kendi içindeki bir iktidar mücadelesinden çıkmıştır. Bu, bütün Türkiye’yi ilgilendiren bir meseledir. En başta da Türkiye Cumhuriyeti Devleti bu olayda taraf tutmuştur. Bunu altını çizerek söylüyorum: Türk devleti, yargı kararıyla taraf olmuştur. Mahkeme, “Cumhuriyet Halk Partisi’nin yönetimini emperyalistlere, parayla satın alanlara teslim etmeyiz” diyerek tavrını koymuştur.

Siyasi partiler hukuku açısından baktığımızda, yönetimlerin parayla satın alınması kabul edilemez; bu durum “yok hükmündedir”. Dünyada siyasi partilerin hukuki düzenini yapan ilk ülke Federal Almanya’dır. Hitler tecrübesinden sonra, 1951 Bon Anayasası ve sonrasındaki yasalarla “militan demokrasi” anlayışına geçtiler. Yani demokrasiyi koruma konusunda savaşkan bir tutum sergilediler.

1968 yılında kamu hukuku doktoru oldum, tezim bu konu üzerineydi. Alman Federal Mahkemesi’nin kararlarını, militan demokrasi literatürünü inceledim. Türkiye’de de 1961 Anayasası ile başlayan süreç, 2000’li yıllarda benim de önerilerimle gelişti. “Aykırılığın odağı haline gelmek” kavramını kanuna ben önerdim ve Meclis bunu kabul etti.

Özetle, Türkiye’de de liberal demokrasi anlayışı terk edilmiş, yerine militan demokrasi ve siyasi partiler hukuku gelmiştir. Mahkeme, “Parayla satın alınan yönetim yok hükmündedir” demiştir. Çünkü Türkiye’de hükümet veya ana muhalefet parayla satın alınamaz. Eğer yönetimi parayla satın alırsanız, gerisi sadece bir tiyatrodur; marşlar söylenir, balonlar uçurulur ama siz sadece bir figüran olursunuz. Türk devleti, yargı organıyla bu tiyatroya müsaade etmemiştir. Mahkeme, Türk Milleti adına bu kararı vererek egemenliğine sahip çıkmıştır. Dolayısıyla burada saflaşma, aynı zamanda Türk Devleti ile o Türk devletinin birtakım yönetim ve iktidar mevkilerini satın almak isteyenler arasındadır. Bunun arkasında Amerika ve Avrupa’nın olduğu apaçık ortaya çıkmıştır; Türkiye’nin bunu açıkça konuşması lazım. Utangaç tavırlara gerek yok. Sayın Kılıçdaroğlu’nun bayramda yaptığı o tarihi konuşma son derece kararlı, dürüst ve faziletliydi. Vatandan, milletten, cumhuriyetten yana; Türk devriminin temellerine, Mustafa Kemal Atatürk ile Sivas Kongresi’nde (4 Eylül 1919) kurulan Cumhuriyet Halk Partisi’nin kurucu iradesine ve kodlarına gönderme yapan bir konuşmaydı.

Burada doğrudan doğruya Türk Devleti’nin iradesini ele geçirmek isteyen, ona müdahale eden, “Türkiye’yi ben yönetirim, tepesine ben adamlarımı getiririm” diyen bir odak var. Hatta bunun raporunu yazdım; 2020 yılında Türkiye’de milliyetçiliğin yükselişini tehlike olarak gören o meşhur Amerikan derin devlet raporu değil mi? O raporda “İmamoğlu’nu Türkiye’nin başına getireceğiz” diyor. Özgür Özel de o süreçte rol almış bir şahsiyettir.

Dolayısıyla Türkiye’nin milli devleti ile başta Amerika olmak üzere Fransa, Almanya, İngiltere gibi Batılı emperyalist devletler arasında bir mücadele var. “Türkiye’de devlet iktidarı kimde olacak? Amerika’nın yönlendirdiği unsurlar mı Türkiye’yi yönetecek, yoksa Türkiye’nin kendi milli unsurları mı?” sorusu temeldir. Bu iktidarı eleştiren Vatan Partisi’dir. Biz 2010’lu yıllarda, “Büyük Orta Doğu Projesi eş başkanıyım” dediği için AK Parti’nin kapatılması konusunda Yargıtay’a dilekçe verdik. Yargıtay davayı açtı ve davanın sonunda çoğunluk kapatmaya karar verdi ancak üçte iki çoğunluk sağlanamadığı için mali yaptırım uygulandı. Anayasa Mahkemesi partinin anayasaya ve Siyasi Partiler Kanunu’na aykırı davrandığını tespit etti ama kapatma gerçekleşmedi. HDP’nin kapatılma davası da sürüyor.

Sayın Genel Başkan, Özgür Özel’in konumunu çok iyi anlatan bir makale dün ABD’li Newsweek dergisinde yayımlandı. Özgür Özel, “Türkiye’nin demokratik krizi güvenlik krizine dönüşüyor” başlıklı makalesinde, Türkiye’deki demokrasi sorununun iç mesele olmaktan çıktığını belirtiyor. “Bugün Türkiye’de yaşananlar, Avrupa, NATO, Karadeniz bölgesi, Doğu Akdeniz ve Ortadoğu’nun uzun vadeli istikrarını önemseyenleri de ilgilendirmelidir. Yürüttüğümüz demokratik mücadele bölgemizin, Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini de şekillendirecektir” diyor.

Yani Cumhuriyet Halk Partisi, Amerikan emperyalizminin ve NATO’nun güvenlik polisi mi oldu? Bundan daha ağır bir hakaret olabilir mi? Kongrede parayla satın alındığı için yok hükmünde olan genel başkan, “Mücadelemiz Avrupa’nın ve NATO’nun güvenliğini şekillendiriyor” diyerek emperyalistlere, “Ben senin polisinim, senin sopanım; al eline bu sopayı, beni kurtar” diyor. Koskoca Cumhuriyet Halk Partisi’nin son kurultayında, Avrupa Birliği’ne tam bir tabiyeti ve Türk Devleti’nin egemenliğini hiçe sayan kararlar alındı.

Özgür Özel ve İmamoğlu’nun programı ile Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun programı taban tabana zıt bir hatta ilerliyor. “CHP bölünmesin, barışın” çağrılarına boyun eğmek ihanettir. Bu, “Amerika’nın ve NATO’nun sopasına dokunmayın” demektir. Her vatanseverin fikrini özgürce ifade etme sorumluluğu vardır. Susmak ahlak ve vicdan açısından suçtur. CHP programlarında hiçbir zaman Batılı emperyalistlerin sopası olma görevi tanımlanmamıştır. Bu programla barışmak, Kurtuluş Savaşı’nda padişaha boyun eğmeye benzer. İstiklal Savaşı bir iç isyanla, padişaha isyanla başlamıştır. İstanbul hükümeti Mustafa Kemal Paşa’nın üzerine Kuvayı İnzibatiye güçlerini sürdüğünde, halk “Aman bölünmeyelim” diyenlere değil, emperyalizme karşı çıkanlara bakmıştır.

Bugün de Türkiye’yi NATO’nun sopası yapmak isteyen bir örgüte isyan etmek, hem o örgütün üyeleri hem de Türk milleti için bir sorumluluktur.

***

Sayın Perinçek, bugün bir grup toplantısı yapıldı. TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş, Kılıçdaroğlu’nun yazısına ilişkin “İç işlerine karışmam” dedi ve bugün bazı görüntüler oluştu. Bu toplantıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?

TBMM Başkanı burada taraf tutmuştur. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı, CHP’nin grup toplantısıyla ilgili bir karar veremez; bu yetki Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanına aittir. Türk Devleti, yargı kararıyla genel başkanın Kılıçdaroğlu olduğunu saptamıştır. Numan Kurtulmuş, Meclis Başkanı olarak Türk yargısının kararını hiçe sayıyor. “Ben tarafsızım” diyerek taraflılık gösteriyor ve orman kanunlarını Meclis çatısı altına sokuyor. Yargı kararlarını uygulamazsanız, orada orman kanunları yürürlüğe girer. Türkiye’de bir kaosa gidiş var; kanunları yapan yasama organının başkanı kanunları çiğnerse sonuç budur.

Daha önceki programda belirttiğiniz, Aydınlık Gazetesi’nin manşetine taşıdığı “mutlak butlan” kararı ve Türkiye’nin savaş hazırlığı hakkındaki değerlendirmeniz de büyük ses getirmişti. Hatta yabancı basın yayın organlarında dahi yayımlandı. Peki bu savaş hazırlığı sizce tam anlamıyla doğru rotada ve tam hazırlık şeklinde ilerliyor mu? Yoksa burada atılması gereken daha başka adımlar veya yapılması gereken işler var mı? Tabii bunu da konuşalım ama önce geçen hafta burada ele aldığımız konuya dönelim. Türkiye’de şunları görmemek mümkün değil:

Birincisi, Türkiye savunma sanayisini olağan koşulların ötesinde hızla güçlendiriyor ve dünya ölçeğinde modern bir savunma sanayisi inşa ediyor. Ürettiği İHA’lar, SİHA’lar, füzeler, roketler, helikopterler, denizaltılar ve gemiler… Bir ülke savunma sanayisini neden bu kadar geliştirir? Herhalde o savunma sanayisini mercimek satar gibi oraya buraya satıp para kazanmak için değil. Buraya muazzam kaynaklar ve alın teri ayrılıyor. Demek ki Türkiye’ye yönelik bir tehdit var ki Türkiye bu yatırımı yapıyor.

İkincisi, değerli arkadaşlar, “Terörsüz Türkiye” ifadesini hükümet kullandı ama biz buna “Bütünleşen Türkiye” süreci dedik. Doğru strateji, devlette ve millette bütünleşmektir. Ben o tartışmayı bir kenara bırakıyorum ama burada nasıl bir irade var? İç cepheyi kuvvetlendirmek, içeride PKK gibi bir terör örgütüne kesinlikle izin vermemek. Bu da başarıldı; Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk polisi terör örgütünü etkisiz hale getirdi. Bu başarının sonucu olarak devlette ve millette bütünleşme süreci başladı. Bu, Türkiye’nin savaşa hazırlanmasının bir parçasıdır. Çünkü dışarıdan gelen tehditler, içerideki silahlı güçlerle desteklendiğinde veya bu yapılar Amerika ve İsrail’in planlarında rol oynadığında, bu iç cepheyi zayıflatır. PKK’nın tasfiye edilmesi, Türkiye’nin savaş hazırlığının temel bir adımıdır.

Üçüncüsü, Türkiye, Rusya, İran ve Çin ittifakı meselesi… Vatan Partisi olarak 30-40 yıldır bunun Türkiye için biricik çözüm olduğunu savunduk. Şimdi bizzat hükümet çevrelerinden ve hâkim sınıfların içerisinden, Sayın Devlet Bahçeli bunu en cesur şekilde ifade etti. Türkiye, Akdeniz’de Amerika, İsrail ve Yunanistan’ın silahlı ittifakına karşı kendini korumak ve onları caydırmak zorunda. Karşı tarafın nükleer silahları ve güçlü donanmaları var. Öyleyse bizim de nükleer silahları olan veya güçlü donanmalara sahip müttefiklere ihtiyacımız var. Türkiye-Rusya-Çin-İran ittifakı formülünde; Rusya ve Çin’in nükleer gücü ile Rusya, Çin ve İran’ın donanma imkânları bir araya geliyor. Bu, Türkiye’yi savaşa hazırlayan, düşmanı caydıran ve dünyada barışı koruyacak bir çözümdür.

Dördüncüsü, bu mesele sadece bir iktidar meselesi değil. Amerika’ya, NATO’ya, Amerikan ve Avrupa emperyalizmine “Ben senin sopan olmak istiyorum, beni koru” diyen bir anlayış, yani Özgür Özel çizgisi, Türkiye’yi teslim alacak olursa ne olur? Amerika ve İsrail’in tehditlerine karşı duran bir Türkiye’de, içeriden bozgunculuk yapan bir kuvvet oluşur. İstiklal Savaşı’nı hatırlayın; o dönemde İstanbul’dan beslenen ve Ankara’yı kuşatan 21 isyan vardı. O isyanlar bastırılmadan Yunan ordusu denize dökülemezdi. İç cephenin sağlam olması askerliğin birinci kuralıdır. Yıldırım Beyazıt’ın ordularındaki Türkmen beylerinin Timur tarafına geçmesiyle yaşanan bozgun, tarihimizdeki en büyük derstir. Dolayısıyla, Türkiye’nin geleneksel ve büyük bir partisinin başına emperyalistlerin güdümündeki unsurların gelmesine Türk devleti izin vermemiştir. Olayın esası budur.

Tüm bu maddelere ek olarak en büyük eksiğimiz, bir üretim ekonomisi kurmaktır. Savaşlar artık topyekûn yürütülüyor. Milli ekonomisi güçlü olmayan bir ülke, bu tehditlere karşı direnemez. Sanayisi ve tarımı güçlü bir ekonomi, Türkiye’nin bekası için şarttır.

İran tecrübesi de bize bir ders olmalıdır. İran, yanına Rusya ve Çin’i alarak Amerika ve İsrail’in nükleer tehdidini bertaraf etmiştir. Çin ve Rusya, İran’a yönelik bir saldırının kendilerine yapılmış sayılacağını açıkça ilan ederek bir caydırıcılık kalkanı oluşturmuştur. Bu, Türkiye için de geçerli bir modeldir.

Sayın Devlet Bahçeli’nin NATO ve Avrupa Birliği’nin kan kaybettiğine dair tespitleri, Doğu’nun yükselişiyle ilgili yaptığı dünya tahlilleri, Türkiye’nin Rusya-Çin-İran ittifakına duyduğu ihtiyacın gerçekçi bir temelidir. Devlet Bahçeli, Amerika ve İsrail ortaklığını vurgulayarak gerçekçi bir tavır almaktadır.

Son olarak; Dedeağaç’ta Amerika’nın kalıcı bir üs kurma çabaları, bölgedeki tehdidin somut bir göstergesidir. Türkiye’de Amerikan tehdidini görmek istemeyenlerin, önlerine konulan namluları, füzeleri ve uçak gemilerini görmezden gelmesi kabul edilemez. NATO zirvesinin arifesinde bu gerçekler ortadadır ve Türkiye savunmasını buna göre inşa etmek zorundadır. Meriç Nehri’ni geçme tatbikatı… Meriç Nehri’ni geçtiğiniz zaman nereye giriliyor? “Vazir” diyorduk, efendim bu tatbikat dedi, “Ağaç’taki Rusya’ya karşı”. Meriç Nehri’ni geçtiğin zaman Rusya’ya mı giriyorsun? Bu derece milleti aldatmaya kalkışan girişimler, çabalar vardı. Rusya bile Türkiye’ye yönelik tehdit olduğu için onlara karşı çıkıyor. Türkiye’nin kendi topraklarına girme tatbikatları yapılıyor; batısında Meriç Nehri’ni geçme tatbikatları yapılıyor. Türkiye’deki Atlantikçiler bunun üzerini örteceğim diye uğraştılar. Bir takım kurumlar da maalesef bunu yaptı, resmi kurumlar. Bir takım askeri resmi kurumlardan da bunlar geldi falan. O tatbikatlara Türkiye davet edilmedi. Hatta Türkiye, “Beni de alın” dedi, “Seni anlıyoruz” dediler. Bu derece küçük düşürüldü Türkiye. “Siz” dedi, “Ağaçta tatbikat yapıyorsunuz, NATO tatbikatı.” Türkiye’nin resmi yazışmaları var, bunlar dedikodu falan değil. “Bizi de alın” dediler. Karşıdan cevap geldi: “Hayır, sizi almıyoruz.” Neden almıyorsunuz? Çünkü Meriç Nehri’ni geçiyoruz ya? Tatbikata düşmanı alırsan o tatbikat olur mu? “Sizi alacağız ama tatbikatı değil. Siz gelip ihanet yaparsanız, bizim tanklarımıza yol gösterirseniz veya tanklarımızı sizin ellerinize bağlayalım, halatlarla siz bizim tanklarımızı çekecekseniz, onu yaparsanız sizi de alalım.”

Şimdi Sayın Perinçek, Hakan Fidan bugün Bloomberg’de konuştu. Bu NATO meselesi açılmışken ona da değinelim. Trump’ın Ankara’daki zirveye katılıp katılmayacağına ilişkin, yani Cumhurbaşkanı Erdoğan’la geçen ay birkaç kez görüştüğünü ve her seferinde zirveye katılacağını belirttiğini söylüyor. Şurası önemli; diyor ki Hakan Fidan: “Siyasi söylemlere rağmen ABD’nin ittifaka bağlılığını sürdürdüğünü ve NATO’dan çekilebileceği yönündeki uyarıları hayata geçirmeyi planladığını…” Ve devamında şunu söylüyor: “Liderler bir araya geldiğinde kaydedilen ilerlemeyi gözden geçireceğiz.”

Bakın, ben Sayın Tevfik Bey’in sorusuna belki eksik ve yanlış bir cevap vermişim. Ne dedi? “İşte Türkiye savaşa hazırlanıyor”, dört tane madde sayıyorsunuz. Burada eksik bir şey var mı? Şimdi bu Sayın Hakan Fidan’ın açıklamasını dinledikten sonra evet, eksik bir şey var. Türkiye’nin hariciye bakanı yok. Çünkü sonuç itibarıyla Türkiye’ye yönelen tehdit Doğu Akdeniz’den geliyor, Ege’den geliyor, Trakya’dan geliyor. Bu Amerika, İsrail ve Yunanistan ittifakı değil mi? Ama Türkiye’nin Dışişleri Bakanı… Aslında Dışişleri Bakanı’na da galiba haksızlık yapıyoruz çünkü o hükümetin bir parçası. Türkiye’nin hükümeti, Amerika’nın namlularını, NATO üyesi olan Yunanistan’ın namlularını ve Amerika’nın güdümündeki İsrail’in namlularını görmeyip, aynı Özgür Özel gibi neredeyse, yani ona benzeyen bir konumda, onları hâlâ müttefik olarak görüyor ve “Amerika NATO’dan çekilmiyor, hâlâ Amerika bizi koruyor” demeye getiriyorsa, Tevfik Bey’in sorusunun en önemli cevabı Türkiye’nin eksik olan bir vatan savunması stratejisidir.

Vatan savunması stratejisi yok. Bir yandan savunma sanayisini geliştiriyor, bir yandan Türkiye’nin iç cephesini sağlamlaştırmaya çalışıyor, bir yandan PKK’yı temizleyerek iç cephesini güçlendiriyor. Ama öte yanda Türkiye-Rusya ittifakı, diyelim hükümet açıkça bunu söylemese bile hâkim güçlerin içinde bu çözüm yine Türkiye’nin savunmasına yönelik. Bunları yapıyor ama bunların esas dayandığı strateji ifade edilmiyor. Ters bir strateji ifade ediliyor. Peki, kim? Ben de hükümete buradan şunu soruyorum: Sayın Cumhurbaşkanımızın başında olduğu gibi, Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Bakın, bunu saptamayan bir savunma stratejisi olmaz. Savunma stratejisi şudur: Dostu ve düşmanı doğru saptamak ve o düşmanı alt edecek bütün araç ve yolları gerçeğe uygun, doğru bir şekilde belirlemek. Stratejinin tarifi budur. Siz dostu düşmanı saptamıyorsunuz. Türkiye’ye tehdit nereden geliyor? Yani düşmanlık nereden geliyor? Bunu açıkça saptamadığınız gibi, o düşmanı sık sık dost olarak tarif ederek milleti uyutuyorsunuz, milleti gaflete sürüklüyorsunuz.

Çünkü eğer millet size inanacak olursa, tanklar toplar koştuğu zaman, “Aa ne oldu ya, hani bizim hükümetimiz diyordu ki bunlar bizim müttefikimiz, bunların bombaları benim tepeme düşüyor” der. Böyle bir hükümet olabilir mi? Böyle bir savunma stratejisi olabilir mi? İşte eksik olan bu. Türkiye’nin, güvenlik belgelerinde falan aramızda fiskosla gizlice konuştuğumuz bir tehdit kavramımız ve savunma stratejimiz var. Olmaz arkadaş. Millete söyleyeceksin çünkü millet savaşacak. Sen eğer milleti “Amerika benim dostum” diye aldatıyorsan ve kendi silahlı kuvvetlerini “Amerika benim dostumdur” diye aldatıyorsan, savaş sırasında o bocalamaları nasıl halledeceksin? Seni devirecekler, o bocalamaları Türkiye’ye yaşatmayacak hükümet gelecek; başka çaresi yok. Onun için burada Türkiye için en önemli eksik budur. En önemli eksik; tehdit nereden geliyor, o tehdide karşı kimlerle beraber olmam lazım?

Bakın şimdi biraz evvel bana Sayın Devlet Bahçeli’yi söylediniz. O, bir doğru savunma stratejisi ifade ediyor. Yalnız bu son grup toplantısında değil, daha önceki konuşmalarında da hep nedir? Tehdit Amerika ve İsrail’den geliyor, bunlar Türkiye’nin başındaki belalardır, şer kuvvetleridir diyor. İki, bu tehdide karşı Türkiye; Rusya, Çin, İran ittifakıyla caydırıcı bir kuvvet inşa edebilirim. Bitti. İşte size savunma stratejisi. Doğru strateji bu. Ama bunu millete mal etmemiz lazım, milleti bu bilinçle seferber etmemiz lazım. Çünkü savaşa hazırlanmanın en önemli maddesi de budur: İnsan unsuru. Tüfeğim var, topum var, füzem var… O füzeyi kim atacak? Bakın birçok ülke, özellikle Batı Asya’da, Suudi Arabistan’da, Körfez şeyhliklerinde falan; adamların parası çok, silah da alabiliyorlar, en üstün silahları alıyorlar ama o silahları kullanacak adamları yok. Orada Türkiye farkı çıkıyor. Türkiye; Atatürk devrimi, İttihat Terakki devrimi, Hürriyet devrimi, Namık Kemal, Mithat Paşaların devrimlerini yaşamış ve dünyevi düşünen, maddi gerçeklere göre dünyayı anlayan ve çareler üreten kuşaklar yetiştirmiş bir ülkedir. Fark burada. O adamın eline silahını verdiğin zaman kullanabilirsin. Ve buna uygun bir ordu yetiştirmiş. Onun için o Mustafa Kemal’in askerleri izlediğin zaman onun içinde ne var? Dünyevilik var. Maddi gerçekleri ve bilimi kılavuz yapmak var.

Ve aynı şekilde öyle bir insan yetiştiriyorsun ki eline tüfeğini verdiğin zaman atmasını biliyor; füzenin başına geçirdiğin, topun başına geçirdiğin zaman kullanmasını biliyor. Ama Körfez’deki adamlar o insan kaynaklarına sahip değil. İkincisi, bizim Türk devrimiyle yetiştirdiğimiz kuşaklarımız var. Ama sen o kuşaklara Türkiye hükümeti olarak NATO’culuk, Amerikancılık, Avrupacılık aşılarsan o kuşakların da beynini sulandırırsın, bilinçlerini karartırsın, düşmanını görmez hâle getirirsin. Dolayısıyla bizim tarihten gelen dünyevi düşünen tarihsel birikimimiz var. Ama buna ek olarak ne lazım? Ona layık bir hükümet. Yani Türkiye’nin; tehdit nereden geliyor, dostları kimlerdir sorularına doğru cevap veren bir savunma stratejisine ihtiyacı var.

Çok önemli başlıklar verdiniz Sayın Genel Başkan. “İlan edilmeyen strateji, strateji değildir” diye özetledik onu. Yani fiskoslarla gizli yerlerde, daha doğrusu milletin bilincine yerleşmemiş strateji… İlan ettiğin zaman milletin bilincine yerleştiriyorsun. Ama gizli toplantılarda, ben gizli toplantılarda da doğru bir strateji çizildiğine güvenmiyorum. Çünkü sonuç itibarıyla o stratejiyi çizen adam milletine ilan eder. Atatürk bunu yaptığı için İstiklal Savaşı’nı kazandı. Veya Mao bunu yaptığı için Çin’de düşmanı alt etti. Veya işte Cezayir örneği veya bugün İran örneği. İran düşmanını gizliyor mu? Hiç İran’ın yöneticilerinin retoriğinde, söyleminde “Amerika bizim düşmanımız değildi, sağ olsun Amerika” falan diye bir şey var mı? Veya Filistin… Gazze düşmanını gizliyor mu? Gizleseydi Gazze direnebilir miydi? Gazze’yi ve İran’ı örnek alalım. Düşmanlarını gizlemiyorlar, dolayısıyla kendi milletlerini de donatmışlar. Bilinçlerini donatmışlar ve o milletler direniyor. Ve o milletin eline tüfeği verdiğin zaman o tüfek tüfek oluyor.

Sayın Perinçek, isterseniz haftanın kitabı ve müziğine geçelim.

Dünya ölçeğinde teorik birikimi yansıtan bir *Teori* dergisi çıkıyor. Hatta bugün çıktı Ankara’da da, yarın öbür gün diğer illerimize ulaşmış olacak: *ABD Hegemonyasının Çöküşü*. Burada Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun “Batı’nın Yol Ayrımı: ABD’nin Batısı mı, Aydınlanmanın Batısı mı?” diye hakikaten zihinleri açan bir yazısı var. Batı’nın devrimci olduğu bir dönem vardı, aydınlanma batısı. Ama bir de Amerika’nın batısı var. “Amerika’nın batısı mı?” diyerek aynı zamanda Türkiye’ye tehdidin nereden geldiğini de ifade etmiş oluyor. Yalnız askeri plandaki, siyasi plandaki tehdit değil; Doğu Perinçek’in “Hegemonyacılığın Sonu” diye kapsamlı bir yazısı var. Prof. Dr. Ali Murat Özdemir dostumun, hakikaten teorik düzeyi çok yüksek bir yazısı var. Mesela oradaki “kolektif emperyalizm” olgusu… Ali Murat Özdemir çok dikkat çeken bir kavramla diyor ki: “Tarihsel devletler…” Yani emperyalizmin sınırlarını çizdiği veya emperyalizm tarafından üretilmiş Yunanistan, İsrail gibi devletler değil; tarihin içinden devlet olarak gelen devletler. Bizim imparatorluk birikimi olan devletimiz de o tarihsel devletlerin içine giriyor şüphesiz. Bunların geleceğin dünyası açısından önemi büyük. Çok değerli bir yazı. Sayın Hakan Topkurulu’nun da çok önemli tartışması var: “Emperyalizmin sonu mu? Baş çelişme ne olacak?” sorularına yanıtlar veriyor. Şule Perinçek’in ABD ekonomisinin çöküşünü finans, tarım ve sanayi alanından rakamlarla, grafiklerle incelediği çok aydınlatıcı bir yazısı var.

Bu hegemonyacılıkla ilgili dosyanın unsurları bunlar. Ama onun dışında Batıcılaşma ve Batı meselesine de bu sayı *Teori* giriyor. Prof. Dr. Bayram Kaçmazoğlu’nun, Kuntay Gücüm arkadaşımızın Batıcılıkla ilgili yazıları… Serhat Latifoğlu, ekonomistimiz; o da “Emperyalizmin sonu mu, yeni bir aşama mı?” sorusuna cevap arıyor. Yani içeriği dolu ama hiç çekinmeden şunu söyleyebilirim: Bu abartılı veya iddialı bir söz değildir; dünya ölçeğinde bir birikimi yansıtan bir *Teori* dergisi çıktı. Bunu herkese bu haftanın dergisi olarak öneriyoruz. Yarından itibaren de bayilerde… Ankara’da galiba bugünden bayilerde sanıyorum. Tabii Kılıçdaroğlu bugün çok gündemde, onun yazısı o bakımdan da önemli. Evet, Sayın Kılıçdaroğlu’nun yazısı. Tabii hem bayilerden, kitap evlerinden hem de Vatan Partisi örgütlerinin merkezlerinden ulaşılabilir. *ABD Hegemonyasının Çöküşü*… Tabii başka şeyler de var; “ABD hegemonyası çöküyor, yerine Avrupa hegemonyası gelir mi? Çin gelir mi? Hindistan hegemonyası gelir mi?” gibi soruları da yazarların neredeyse hepsi tartışıyor.

Müzik? Haftanın müziğiyle… Müzik, “kılıç”. Kılıçdaroğlu gündemde, kılıçlar çekildi. Kılıç deyince ben de müzikte kılıçtan gidelim dedim. Mesela Borodin’in meşhur *Kılıç Dansı* vardır. Borodin, “Rus Beşleri”nden, çok büyük bir besteci. Bu kılıç dansı da Kıpçak Türklerinin dansıdır. Tolstoy’un meşhur *Harp ve Sulh* kitabı da bu dansla başlar. Okuduysanız, *Harp ve Sulh*’ün başında bir dans vardır; o dans Kıpçakların, Türklerin dansıdır. Ondan sonra, kılıç buluş denince; Türkiye’de kılıçlar çekildi, Kılıçdaroğlu tarih sahnesinde elinde kılıçla. Kılıcı keskin olsun diyelim, boy verdi Sayın Kılıçdaroğlu. Genel başkanımız çok değerli bir mücadelenin içine girdi. Aklıma geldi, Borodin’in *Kılıç Dansı*nı verelim. Eski bir Türk dansından esinlenerek beste yapmış; yani bu motifler Türk motifleri, Kıpçak motifleri. Borodin’in *Kılıç Dansı*.

Sayın Perinçek, sorularımızı yanıtladığınız için çok teşekkür ederiz. Sağ olun. Değerli Ulusal Kanal izleyenleri, “Bir Çıkış Yolu” programının daha sonuna geldik. *Teori* dergimiz hediyemiz; hegemonyacılığın çöküşünü ve sonunu anlatıyor. Sizi yine bu haftanın müziği olarak Borodin’in *Kılıç Dansı*yla baş başa bırakıyoruz. Herkese iyi akşamlar diliyoruz.

Paylaş