İyi akşamlar sayın seyirciler. “Bir Çıkış Yolu” programında tekrar birlikteyiz. Konuğumuz her zaman olduğu gibi Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Efendim hoş geldiniz. Gündem çok yoğun. Türkiye’nin gündemi hakikaten çok hızlı değişiyor. Ekonomide gelişmeler var; asgari ücret görüşmeleri başlıyor. Çok geniş bir kesimi ilgilendiriyor. Yaklaşık 7 milyon asgari ücretle çalışanımız var. Onların sorunları… Ankara’daki toplantıları bekliyorlar. Bunun yanında dış politikada önemli gelişmeler var. KKTC’nin durumuyla ilgili bazı yeni gelişmeler söz konusu. Bunların hepsini konuşacağız. Efendim hoş geldiniz tekrar.
“Merhaba, hoş bulduk. Şimdi isterseniz siz ayağınızın tozuyla Yozgat’tan geldiniz. Birçok ili dolaştınız. İsterseniz oradan başlayalım. Nedir manzara? Üretim Devrimi Kurultayları’nda durum nedir?”
“Yozgat’tan, Boğazlıyan’dan geliyoruz. Fırtınada tırlar sallanıyor, araba savruluyor. Türkiye’deki en temel tespit şu: Bütün emekçiler, bütün çiftçiler, özellikle esnaf ve zanaatkarlar ‘Bu sistem bitmiştir’ diyorlar. Bu çok önemli. Kurultaylarımızda bir karamsarlık yok; tam tersine, üreticilerin iktidar olma hedefleri coşkuyla dile getiriliyor. Çok büyük bir destek var.
Balıkesir’den başladık. Önce orada bir sanayici grubuyla buluştuk. Onlar milli sanayiciler, aynı zamanda ihracat yapıyorlar. Orada Türkiye’nin milli sanayicisine olan güveni ve hayranlığı duyuyorsunuz. Problemlerini konuştuk; girdilerin yüksek olması, doların sürekli yüksek seyretmesi… Bir de sanayicilerin çok önemli bir şikayeti var: ‘Nitelikli iş gücü.’ Türkiye’nin bugün sanayisindeki en temel sorun bu. Başaranlar ve diğer sanayici kardeşlerimizle uzun uzun görüştük. Üretimi baltalayan gümrüklerin kaldırılmış olması, sanayicinin korunmaması, kaynakların üretime değil de faize, dolara, borsa vurgununa gitmesi ve dış politikadaki bazı yanlışlar üzerinde durduk.
Sonra Balıkesir’den Edremit’e geçtik; yüzün üzerinde partili arkadaşımızla sabah kahvaltısında Türkiye ekonomisinin meselelerini görüştük. Ardından Havran’a geçtik. Seyit Onbaşı’nın memleketinde çok canlı bir Üretim Devrimi Kurultayı yaptık. Havran’da Ethem ve Kübra isimli iki arkadaşımızın önderliğinde gitmedikleri köy kalmamış. Kurultayda 25 kadar çiftçi söz aldı; tam bir kurultay havasında geçti. Sonrasında Denizli Üretim Kurultayı’nı yaptık. Denizli, biliyorsunuz, hem sanayi hem tarım merkezimiz; turizm de var.
Antalya’ya geçtik; Badem Ağacı köyünde çok yoğun katılımlı ve heyecanlı bir köy kurultayı yaptık. Ertesi gün Antalya’da bir konferans verdim. Sonra Konya’ya geçtik. Konya’da salona girdiğimde ‘Tamam, işte burada üretim devrimi yapılır’ dedim. Yanık yüzlü, güneşten ve soğuktan nasırlaşmış üreticilerle çok güzel bir kurultay yaptık. Gençliğimiz artık tamamen Türkiye Gençlik Birliği üyesi; bütün gençliği kucaklamışlar. Konya’dan sonra Yozgat Boğazlıyan’a geldik.
Şunu söyleyeyim: Vatan Partisi’ne her yerde çok sayıda insan üye oluyor. Partinin sınıfsal karakteri değişiyor. İlk defa Türkiye’de bir parti tamamen emekçi karakterini kazanıyor. 1960’lardan beri emek temelli partileri biliyorum; ilk defa emekçilerin çoğunlukta olduğu bir yapı oluştu. Bu parti aynı zamanda çok kuvvetli bir gençlik yetiştirdi ve Türkiye’nin önündeki 40 yılı sigortaladı. Kurultaylarımızda herkes son derece özgür bir şekilde eleştirilerini dile getiriyor. Çok yorgunum ama Vatan Partisi’nin bir emekçi partisine dönüşmüş olmasından dolayı çok mutluyum. Türkiye’nin çözümü kapıda, onu söyleyeyim.”
“Efendim; Balıkesir, Denizli, Antalya, Konya, Yozgat… Türkiye’nin neredeyse bütün bölgelerini kapsayan bir süreç. Sanayiciler, turizmciler, çiftçiler… Ortak kurultaylarda çıkan ortak fikir nedir?”
“Bir kere ‘Böyle gitmez’ fikri hakim. Çiftçilerin en temel meselesi: ‘Toprağa nasıl tohum atacağım? Gübreyi, mazotu nasıl alacağım? Önümüzdeki yıl ekimi nasıl yapacağım? Hayvanlar için yemi nereden bulacağım?’ Halk kitleleri fiyat pahalılığı ve gelecek endişesi içinde. Ekonomide bir Kurtuluş Savaşı’ndan söz ediyoruz. Cumhurbaşkanı da bunu söylüyor. Fakat bu savaşın askerleri işçiler, köylüler, çiftçiler ve sanayicilerdir. Onlara mühimmat vermezseniz kazanamazsınız.
Programımız belli: Yerli ve milli üretimi koruyacağız. 1980’den beri devam eden, üreticiyi kambur ilan eden o program bitti. Biz de bu kurultaylarda ‘Faizciyi kambur ilan ediyoruz’ diyoruz. 85 milyon Türk milleti faize çalışıyor. Bankalar 9 ayda 58 milyar lira kar etmiş, bu 12 ayda 80 milyara ulaşıyor. Biz diyoruz ki: Bu parayı bir kanunla alalım, çiftçinin faiz borcunu silelim, ana borçları erteleyelim. Ayrıca devlette israfa, şatafata, lükse son vermeliyiz. Millet tohum bulamazken devlet yöneticilerinin 30 lüks araçla gezmesi kabul edilemez. Yöneticilerimiz sade yaşamalı. Yöneticileri fakir ölen milletler zengin olur, yöneticileri zengin olan milletler fakirleşir. Atatürk’ün de üzerinde durduğu bu ilkeler ışığında, devletle millet arasında kader birliği sağlamalıyız.
Soğanı tarlada kalan çiftçilerimiz var. Planlı ekonomi şart; yani devlet üretimi planlamalı. Bilinçsizce ‘bu sene bu para etti, onu ekeyim’ demekle olmuyor. Gazipaşa’da olduğu gibi, su kaynakları kısıtlıyken aşırı su isteyen avokadoyu her yere ekerseniz bu sorunları aşamazsınız.” Gazipaşa’da artık su deniz seviyesinin altından çıkıyor. Dolayısıyla plan yapmak, tarımda çiftçiye önderlik ve kılavuzluk etmek, onların önünü açmak, gübreyi ve yemi nasıl kullanacaklarını öğretmek çok önemli. Çiftçinin tarlasında kaba yem yetiştirip, dışarıdan suni yem almadan hayvanlarını beslemesinin ne kadar sağlıklı ve doğru bir çözüm olduğu ortada. Konya’daki kurultayda konuşan bölgedeki Alman Kooperatifi Başkanı Ali Gedikkaya, çok esaslı bir üretici. Yem konusunda uzman olan Gedikkaya’nın konuşmasından çok şey öğrendim. Kendisi ısrarla meralarımızı ve otlaklarımızı ıslah etmemiz gerektiğini, buna yatırım yaparak Türkiye hayvancılığını suni yem bağımlılığından kurtarmamız gerektiğini söylüyor. Ormanlarımızı koruduğumuz gibi meralarımızı da koruyacak bir kanun hazırlığına başlıyoruz.
Yem ihtiyacı konusundaki tecrübelerimiz, aynı zamanda çözümlerimizi sınamamızı sağladı. Toplumun bu çözümleri nasıl karşıladığını, onaylayıp onaylamadığını görmüş olduk. Bu bakımdan üretim devrimi programımızı olgunlaştırdık ve geliştirdik. Sadece benim gezilerim değil; Arif Doğan Adıyaman’da, Yıldırım Gençer Manisa’da, Özgür Bursalı ise Hatay, Elbistan ve Adana’da üretim devrimi kurultaylarına katılıyor. Ardahan’da da benzer kurultaylar yapıldı. Vatan Partisi şu an harıl harıl çalışıyor. Kurultay sürecini sadece bir toplantı olarak düşünmeyin; kurultay öncesindeki 15 gün boyunca köyler, kahvehaneler ve esnaf ziyaret ediliyor. Genel başkan çıkıp kameraları arkasına takarak üç dükkan gezip gitmiyor. Örneğin, İstanbul Bahçelievler Üretim Devrimi Kurultayı’ndan önce tam beş bin esnaf ziyaret edildi. Kaş’tan Gazipaşa’ya kadar Antalya’nın gidilmedik köyü, çalınmadık kapısı kalmadı. Antalya’da Serdar Üsküplü başkanımızın önderliğinde çok başarılı çalışmalar yürütülüyor. Boğazlıyan ve Konya’da da aynı şekilde yüzlerce, bazen binlerce esnaf ziyaret ediliyor, kahve toplantıları yapılıyor ve en sonunda kurultay gerçekleştiriliyor.
Sayın Perinçek Yozgat’tan gelmişti. Her programda bir müzik ve kitap tanıtımı yapıyoruz, Yozgat için de bir sürprizimiz var. Programı herkesin çok seveceği bir Yozgat türküsüyle kapatacağız.
Makroekonomiye gelecek olursak, vatandaşta ve özellikle çiftçilerimizde ciddi bir rahatsızlık var. Çiftçi, aynı zamanda çarşıdaki talebi temsil eder; çiftçinin eline para geçtiğinde esnafın da yüzü güler. Ancak bir üretim ekonomisi inşa edilmediği sürece ciddi zorluklarla karşılaşmaya devam edeceğiz. Dünyadaki enerji bunalımı ve fiyatlarındaki patlama, enerji ithalatçısı olan Türkiye’yi olumsuz etkileyecek. 2022 yılında da bu durumun süreceğini öngörüyoruz. Bu noktada dış politika ve ekonomi politikalarının birleştiği bir düzlemde; İran, Azerbaycan, Rusya ve Irak gibi enerji güvenliğimizi sağlayan komşularımızla iş birliği hayati önem taşıyor. Oysa Türkiye’deki Atlantikçi kesim, Rusya ve İran düşmanlığı yaparak, Azerbaycan’a kem gözle bakarak bu ilişkilere zarar veriyor.
Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Suriye’nin doğusunda Amerikalıların silah gösterdiği, Yunanistan’ın adeta bir üs haline getirildiği bir süreçte, ekonomide de ciddi sorunlar ortaya çıktı. Doların bu denli hızlı artışının ardında yapısal sorunlarımızın yanı sıra dış operasyonlar ve tertipler de yatıyor. Türkiye’nin ihracatı, ithalatını karşılamıyor; ihracatın içinde bile yüksek oranda ithal ürün var. Bu döviz açığı dolar talebini ve fiyatını yükseltiyor. Öte yandan Financial Times gibi Batı basın organlarının Erdoğan’ı hedef alan manşetleri ve “Atlantik dergilerinde” Türkiye’nin de aralarında bulunduğu liderlerin “kazanıyor” diye hedef gösterilmesi, dış müdahalelerin bir kanıtıdır.
Bu duruma karşı Vatan Partisi’nin planları bellidir: Yurt dışına kaçırılmış 200-300 milyar dolarlık varlığı geri getirmek, iç piyasada Türk Lirası’nı hâkim kılmak ve tüm sözleşmeleri Türk Lirası üzerinden yapmak. Ayrıca Rusya, Çin, İran ve Venezuela ile milli paralarla ticaret yaparak dolar darboğazını aşabiliriz. Yabancı sermaye konusuna gelince; Türkiye’ye giren para spekülasyon için değil, doğrudan yatırıma gelmeli ve belirli bir süre ülkeden çıkarılmamalıdır.
Son dönemde iktidar kanadından gelen “neoliberal politikalar sürdürülemez” tespitini, Vatan Partisi 2014-2015’ten beri zaten savunuyordu. AK Parti’nin bu noktaya gelmesi bir tercihten ziyade zorunluluktur. Ancak mevcut iktidarın bu süreci kalıcı başarılara ulaştırması, Vatan Partisi’nin programına, kadrolarına ve birikimine duyulan ihtiyaçla mümkündür. 40 yıldır uygulanan ve iflas eden neoliberal politikalardan vazgeçip üretim devrimine yönelmek, Türkiye’nin tek kurtuluş yoludur. Efendim, Atatürk vurgusu deyince isterseniz bir sıcak tartışma var, onu da sorayım. Geçtiğimiz günlerde bir AK Parti milletvekili, Atatürk’ün bir röportajını ilk kez yayınladığını iddia etti, haber oldu. Oysaki Atatürk’ün bütün eserlerinde o vardı. Bunu bir anlatır mısınız? Eğer yönetmenimiz Atatürk’ün Bütün Eserleri serisini gösterirse… Ben bu esere 30-40 yılımı verdim diyebilirim; ben de katkıda bulunanlar arasındayım. Sayın milletvekilimize de teşekkür ederiz, bir şey bulmuş. Keşke o bulsaydı, biz bulmamış olsaydık. Ama biz onu 1923 yılında çıkan İkdam Gazetesi’nden bulmuştuk.
Nasıl bulduk? Atatürk döneminde çıkan bütün gazeteleri, hem eski Türkçe hem de harf devriminden sonraki yeni Türkçe halleriyle inceledik, okuduk. Bütün sayfalarını çevirdik. “Acaba Atatürk’ten bir beyanat var mı, Atatürk’le bir söyleşi veya onunla ilgili bir haber var mı?” diye o gazeteleri 1918-1919’lardan başlayıp 1938’e, hatta Atatürk’ün vefatından sonraki bazı görüşme ve nutuklarını da kapsayacak şekilde baştan sona taradık. İşte Atatürk’ün Bütün Eserleri böyle bir çalışma. Rus, İngiliz, Amerikan arşivlerine ve Batı Asya’daki çeşitli Arap ülkelerinin arşivlerine girdik, Atatürk’ün konuştuğu veya yazdığı ne varsa hepsini bulduk. Zaman zaman yeni belgeler çıkıyor, bunu sevinçle karşılıyoruz. İleride ek ciltler yayınlandıkça o belgeler de yer alacak. 30 cilt, çok olağanüstü ve büyük bir gayretin ürünü. Burada tek bir kişi değil; bilim insanları, generaller, milletvekilleri, yani çok sayıda insanımız emek verdi.
Babam Ercüment Baki de iyi bir eski Türkçe uzmanıydı, bu eserlerin eski Türkçe metinlerin günümüz harflerine çevrilmesinde ve rahmetli Nejat Kaymaz ile birlikte çok büyük emekleri oldu. Atatürk önümüzdeki dönemde çok daha fazla tartışılacak. Bu çalışmalar Şule Perinçek’in önderliğinde yürütüldü. Ondan evvel iki ciltte bir yazıcı arkadaşımız, son 28 ciltte ise Şule Perinçek titiz bir çalışmayla süreci yönetti. Babam o kadar titizdi ki, okunamayan bir sözcük olduğunda uçağa atlayıp İzmir’e, eski Türkçe konusunda uzman bir zata giderdi. O sözcüğü okuyabilmek için beraber çalışırlardı. Devletin birçok arşivindeki belgelerde bile yanlış çeviriler yapılmıştı. Misak-ı Millî’nin ders kitaplarındaki metinlerinde bile bazı kelimeler yanlış okunmuştur.
Toplumda Atatürk’e ilgi giderek artıyor. Özellikle bugüne kadar Atatürk’ten biraz uzak durmuş kesimler, şimdi onu öğrenmek için yoğun bir çaba içindeler. Bu nedenle Atatürk’ü öğrenmek isteyenlerin bu 30 ciltlik birikimi kütüphanelerinde bulundurmaları, ihtiyaç duyduklarında bakmaları çok önemli. Çocuklarınıza, torunlarınıza bırakacağınız en güzel çeyiz 30 ciltlik Atatürk’ün Bütün Eserleri’dir. Sayın milletvekilimiz bir şey bulduğu zaman yeni bir keşif yaptığını sanıyor, sevincini paylaşıyoruz ama Atatürk’ün Bütün Eserleri’ne baksaydı o söyleşinin zaten yayınlandığını görecekti. Ciltler tarihsel bir dizine göre hazırlandığı için ilgili tarihe baktığınızda belgeye çok rahat ulaşabiliyorsunuz.
Büyük yanlışları da bu çalışma ile düzelttik. Mesela Atatürk’ün Samsun’a çıktıktan sonra “Kürtleri de avucumuza almamız gerekiyor” dediği iddia edilir. “Avuç” değil, o metin “bağrımıza basalım” anlamında “göğsümüze alalım” şeklinde geçmektedir. Eski Türkçe metinlerde sesli harfler yorum gerektirir. “Türkiye şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar ülkesi olamaz” cümlesi tarih kitaplarında “meczuplar” diye geçer; ancak doğrusu “mensuplar”dır. Çünkü “meczup”un orada bir anlamı yoktur; cemaat mensubu kastedilmektedir. Nutuk’un yeni basımlarında bile ciddi yanlışlar vardı, bunların hepsini düzelttik.
***
Sayın seyirciler, kısa bir ara veriyoruz. Sonra asgari ücret tartışmalarını, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) ile ilgili gelişmeleri ve diğer sorularımızı Sayın Perinçek’e yönelteceğiz.
Tekrar iyi akşamlar. Çıkış Yolu programındayız, konuğumuz Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek. Cumhurbaşkanı Erdoğan geçtiğimiz günlerde Türkmenistan’daki Ekonomik İşbirliği Teşkilatı’nın 15. zirvesinde KKTC ile ilgili dikkat çekici bir açıklama yaptı: “Kıbrıs Türk halkının egemen eşitliğinin ve eşit uluslararası statüsünün tescil edilmesi çözümün anahtarıdır. KKTC’nin çözüm vizyonunun önyargısız değerlendirilmesini istiyorum.” Bazı diplomatlar bunu “KKTC’yi tanıyın çağrısı” olarak yorumladı. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
KKTC bir devlettir ve onun tanınması Türk devletlerinin bir vecibesi olduğu kadar çıkarlarınadır da. Doğu Akdeniz’de Amerika’nın ve İsrail’in egemen olmasını istemeyen bütün ülkeler; Süveyş Kanalı ve Hürmüz Boğazı’nı kontrol eden, batmayan bir uçak gemisi konumundaki KKTC’yi tanımalıdır. Biz Vatan Partisi olarak tanınmanın Abazya ve Rusya’dan başlayıp; İran, Azerbaycan ve Çin’e uzanan bir süreçle geleceğine inanıyoruz. Hükümetin, Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü gerekçe göstererek KKTC konusunda çekimser kalmasını büyük bir hata olarak görüyorum. Gürcistan mı Rusya mı? Teraziye koyduğumuzda Rusya’nın stratejik önemi ve bölgedeki dengeyi sağlama gücü çok daha ağır basar.
Türkiye, Ukrayna ile Rusya arasında bir seçim yapmak zorundadır. Enerji güvenliğimiz ve Amerika’nın Karadeniz’i kuşatma planlarına karşı, Türkiye güvenliğini Rusya ile iş birliği yaparak korumalıdır. Ukrayna, Amerika’nın Karadeniz’deki Yunanistan’ı haline gelmiştir. Dedeağaç’tan Girit’e kadar her yer Amerikan üssüyle doluyken Türkiye kendi kaderini Asya ile birleştirmek zorundadır. Kimi tehdit için o üsler kuruluyor? Hepsi Ege’den namlularıyla bize bakıyor. Bir de onları ikna etmek gerekiyor. Mesela Rusya’dan zaman zaman çok eskiden kalmış ifadeler duyuluyor; yani ta 20-30 yıl önceki ifadeler, kopyalanmış bir şekilde açıklamalarda yer alabiliyor. Onlara doğruyu anlatmak lazım. “Kıbrıs Rum kesimini tek başına Kıbrıs yaparak ne elde edeceksiniz? NATO’ya girdi işte, onları da görüyorlar” demek gerek. İkna etmenin yolu bu. Dış politika, müdahaleci olarak başarılı görülebilir. Yoksa “Rusya şöyle, falanca böyle, Çin, Almanya, Fransa böyle” deyip kabul ederseniz, dış politika hiç yapmayın daha iyi. Dış politika, aynı zamanda başka ülkelerin siyasetlerini ve onların çıkarlarını da gözeterek etkileme ustalığıdır.
Mesela demin neyi anlattım? Çin’e diyoruz ki: “Bakın, sizin petrolünüz Hürmüz Boğazı’ndan geliyor ve Hürmüz Boğazı, Kuzey Kıbrıs’a şu kadar mesafede. Kıbrıs’ı Amerika’ya kaptırmaya razı olursanız, petrolünüz bir an gelir, oradan geçemez.” Bunu deyince tabii etkili oluyor. Suudi Arabistan’a da “Siz buradan petrol ihraç ediyorsunuz; Süveyş Kanalı, Hürmüz Boğazı sizin için çok önemli” diyorsunuz. İran’a da “Eğer Amerika, Kıbrıs üzerinden bütün buraları silahla denetim altında tutarsa, güvenliğiniz ciddi tehlikeye girer” demek çok önemli.
Bir de başarılmış, kurulmuş modeller var. Sözde Kürdistan’ı, yani ikinci İsrail devletini nasıl önledik? Türkiye, İran ve Irak; yukarıdan da Rusya’nın katkılarıyla o “Kürdistan”ı engelledik. Ben de o çalışmaların içinde oldum. İkinci olarak Karabağ’ı nasıl kurtardık? Türkiye-Azerbaycan silahlı iş birliği ve Rusya’nın da oluruyla. Sayın Cumhurbaşkanımız da New York’tan dönerken gazetecilere iki defa, “Putin olmasaydı Karabağ’ı kurtaramazdık” dedi. Hem Karabağ modeli hem de sözde Kürdistan’ı (ikinci İsrail’i) önleme modeli Rusya’nın ve İran’ın katkılarıyla oldu. Suriye’deki Astana süreci de bununla ilerliyor. Bir de karşı model var; Amerika Birleşik Devletleri PKK’ya silah veriyor, Yunanistan’a Türkiye’ye karşı silah yığıyor. Siz Amerika’yı bu politikadan vazgeçiremezsiniz ama Rusya, Türkiye ile beraber olmak zorunda. Bunu değerlendirmek durumundayız.
Cumhurbaşkanı, Türkmenistan dönüşünde altılı platform konusunda iyi gelişmeler olduğunu belirtti. Biliyorsunuz, öncesinde Rusya; Ermenistan Başbakanı ve Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev’i bir araya getirerek toplantılar düzenlemişti. Altılı platformda Gürcistan da kabul ediyordu ama sonra reddetti. Hatta geçenlerde Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ne gittiler. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Meclis Başkanı bizim misafirimiz olarak İstanbul’dayken, Gürcistan heyeti Güney Kıbrıs’a gitti ve orada bir bildiri açıkladı. O bildiride Gürcistan; Kıbrıs’ın tek bir devlet olduğunu, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımadığını söylemekle kalmadı, altılı platformu da reddettiğini ifade etti.
Bazıları “Ben KKTC’yi tanıyorum, adım atıyorum, Türkiye ile beraberim” diyor. Biz ise Güney Kıbrıs’a giden ve KKTC’nin varlığını reddeden Gürcistan’ı elinden tutup kazanmaya çalışıyoruz. Gürcistan; Türkiye, Rusya ve Azerbaycan arasında Kafkas Barışı’yla kurulan yeni statükoya uymak zorunda, mecbur. Amerikan üslerinin orada pekişmesinin bedelleri Türkiye için çok ağır olur. Bu nedenle Gürcistan, Ukrayna ve Suriye politikaları bugünkü hükümetin tamamen yanlıştır ve değiştirilmelidir. Türkiye bu politikalarla ekonomisini geliştiremez; çünkü Rusya’yı küstürüyor, Çin’in Türkiye’ye kuşkuyla bakmasına neden oluyor ve en önemlisi güven sarsıyor. Irak’ın güvenini sarsıyor, Suriye ile zaten elini uzatmıyor. Türkiye, Amerika ve İsrail merkezli tehditlere kendi gücüyle karşı koymalı ama bir de müttefik potansiyelini değerlendirmelidir. Eninde sonunda oraya gelinecek ama geciktikçe maliyet yükseliyor. Hikâyedeki gibi; ev yanarken bağırıp kimseyi inandıramayan adam durumuna düşmemek lazım.
Asgari ücret meselesine gelirsek; üretimi makinelerle değil, insanla yapıyoruz. Üretim şevkini geliştirmek için çalışmada verimlilik, özen ve kaliteli üretim gerekir; bunun için de insanların karnının doyması, çocuklarına eğitim ve sağlık imkânı sağlaması lazım. Türk-İş ile birlikte hareket ediyoruz; çünkü Türk-İş, işçi sınıfının büyük kesimini örgütlemiş durumda ve başında Ergün Atalay gibi vatanla emeği birleştiren, son derece namuslu, değerli bir sendikacı var. Türk-İş, vatan ve emek arasındaki bağlantıyı kuran büyük sendikamızdır. İşçilerimize insanca yaşayacakları koşulları sağlayan bir asgari ücret belirlenmelidir.
Siyasete dönecek olursak; erken seçime kim karar verecek? AK Parti. Anayasamıza göre erken seçime Cumhurbaşkanı veya Meclis karar verir ki her ikisi de AK Parti’nin iradesindedir. AK Parti istemezse erken seçim olmaz. CHP ve İYİ Parti gibi muhalefet partileri, hükümet seçimden kaçıyormuş gibi bir psikolojik ortam yaratıp erken seçim talebini Türkiye’de kaos yaratmak için bir araç olarak kullanıyor. Bu talebin arkasında Amerika var. Batı medyasında Tayyip Erdoğan’a karşı sürekli bir erken seçim baskısı görüyoruz çünkü Erdoğan’dan memnun değiller. Erdoğan FETÖ’yü, PKK’yı temizliyor; Rusya, Çin ve Asya ülkeleriyle iş birliği yapıyor. Üstelik Türk Devletleri Teşkilatı’nı kurdu. Bu yüzden “Tayyip Erdoğan’ı devirelim” diyorlar. Ancak CHP ve İYİ Parti’nin bir iktidar projesi yok. “Tekrar FETÖ’yü ve PKK’lıları devletin içine koyacağız, kapıları açacağız” diyorlar. Ne ordu, ne Türk polisi, ne de Türk milleti bunu kabul eder.
Amerika, 1945’ten beri “Kemalist devrim tasfiye edilmeli” diyor. Atatürk’le hâlâ hesaplaşma içindeler çünkü Atatürk, emperyalizme karşı mazlum milletlere örnek oldu. Karen Fogh’un e-postalarında da “Türkleri tarihinden koparmak lazım” deniyordu; yani Atatürk’ten koparmak. Şimdi CHP’de Mehmet Ali Çelebi’nin ihraç edilmesi olayı var. Sevigen’i ihraç etmek demek, Baykal’ı tasfiye etmek demektir. Cumhuriyet Halk Partisi, Atatürk’ü reddetmeden Amerika’ya güven veremediği için bu yola girdi. 2010’lu yıllardan başlayarak Seyit Rıza heykelleri diktiler, basın açıklamalarını Atatürk heykeli önünde değil de Tunceli’de Seyit Rıza’nın önünde yaptılar. CHP yönetimi, HDP ile beraber olmak uğruna Atatürk’ten vazgeçti. Şimdi noktayı koyma çabası içindeler ama orada bir adım atıyorlar, sonra bakıyorlar ki Atatürk’ü reddetmek öyle kolay işler değil. Türkiye’nin bugünkü vatan savaşını reddeden ve HDP ile beraber olan CHP, kendi kurucusunu ve genel başkanını reddediyor. Öte yandan AK Parti ise en son 10 Kasım’da, Sayın Cumhurbaşkanımızın ağzından bir Atatürk açılımı yaptı. “Atatürk’ün serencamı, yani yaptığı işler ve hayatı bizim yol haritamızdır. Atatürk mirasını biz Türkiye’de sonuna kadar savunuyoruz. Hiç kimse savunmasa bile biz savunuyoruz.” diyerek çok güzel bir konuşma yaptı. Bunu Antalya’da da konuştum.
Tayyip Erdoğan ne yapsa ona bir kulp bulmaya çalışan bir bakış açısı var. Bazıları bu durumdan razı olamıyor. Sayın Cumhurbaşkanımız o güzel Atatürk açılımını yaptığı için bir Atatürkçünün sevinmesi gerekmez mi? Hayır, sevinmiyorlar. Atatürk’ün büyümesini, herkesi kucaklamasını, herkese ve özellikle devlet yönetimine ışık tutmasını istemiyorlar. Sayın Tayyip Erdoğan, devletin ve AK Parti’nin başındaki şahsiyet olduğu kadar Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de başkomutanıdır. Onun Atatürk’ü bu şekilde tarif etmesi ve benimsemesi; geçmişten gelen bir süreç olsa da, bunu bugün daha teorik ve kesin ifadelere kavuşturması Türkiye’nin tarihi ve geleceği açısından çok önemlidir. Çünkü sonuç itibarıyla Türkiye, bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve üretim ekonomisi programı olan Atatürk’ün etrafında birleşiyor.
Sayın seyirciler, Sayın Perinçek ile programımız normalde daha uzun sürüyor; ancak kendisi çok uzun bir yoldan geldiği için yorgun, bu yüzden bugün bir saat erken bitireceğiz.
Her programın sonunda belirlediğimiz bir kitap tanıtımı var. Hangi kitabı önerirsiniz?
Atilla İlhan’ın, kardeşi Cengiz İlhan’a Paris’ten yolladığı mektupları “Kardeşime Mektuplar” adıyla yayımladık. Kitabın kapağı şu anda ekranda gözüküyor. Bu kitabın hikayesi de çok güzel. Ayvalık ilçe başkanlığımızı uzun süre yapmış olan arkadaşımız Deniz Tuhan; kendisi Ayvalık’ın esaslı antikacılarından biridir. Sahafları gezerken neredeyse çöplük sayılabilecek bir yerde, birtakım zarflar ve posta pulları dikkatini çekiyor. İçine baktığında Atilla İlhan’ın mektupları olduğunu görüyor ve onları satın alıyor. Çok güzel bir rastlantı; başkasının eline geçse çöpe bile gidebilirdi. İçinde 45-50 tane çok kıymetli mektup var. Genç Atilla İlhan’ın fikirleri, yönelişleri, coşkuları, sevgileri ve insan ilişkileri bakımından çok değerli. Atilla İlhan hep aşk şairi diye tanımlanmıştır; doğrudur ama aynı zamanda Kemalist devrimi en iyi anlayan düşünür ve şairlerimizdendir. Oylarını da hep Vatan Partisi’ne verirdi, kendisini saygıyla anıyoruz. Kaynak Yayınları’ndan çıkan bu eseri tavsiye ediyoruz.
Şimdi müzik vakti. Yozgat’tan geliyoruz. Nida Tüfekçi’nin “Yozgat Sürmelisi” eseri ile… Bir Yozgat tezenesi vardır bağlamada; tezene dediğimiz mızrap vuruş tarzıdır. O Yozgat tarzı vuruş hakikaten olağanüstü güzeldir ve bunun Türkiye’deki en büyük ustası Nida Tüfekçi’dir. Herkesin farklı tezenesi vardır; Ali Ekber Çiçek, Musa Eroğlu, Arif Sağ, Talip Özkan gibi çok büyük üstatlarımız var. Ancak hiç kimse Yozgat tezenesini Nida Tüfekçi kadar güzel vuramaz. Yozgat sürmelisi, bütün türkülerimizin içindeki en doruk noktadaki üç beş eserden biridir. Boğazlıyanlı, Yozgatlı arkadaşım Faik Işık’a ve tüm Yozgatlılara bu eserle selam yolluyorum.
Evet sevgili seyirciler, programımızın sonuna geldik. Yozgat türküsünü dinleyerek veda ediyoruz.

