İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz ekranlarınızın başına. Ulusal Kanal’da, Çıkış Yolu gününde, Çıkış Yolu saatinde sizlerle birlikteyiz. Tabii Türkiye’nin çok sıcak başlıkları var ama en önemli başlık şu an ekonomi. Herkes ekonomiyi konuşuyor. Ekonomide sorun ne, çözüm ne? Hem sorunları hem de çözümü doğru tespit edecek bir programımız olacak.
Bununla birlikte iç siyasette helalleşme sağrısı ve 50 artı 1 tartışması yine gündemimizde. Rusya’dan Vatan Partisi’nin Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı’na ilişkin değerlendirmeler var. Bunları Sayın Perinçek’le konuşacağız. Yine Vatan Partisi heyetinin ağırladığı Abhazya heyeti ile neler konuşuldu, tüm bunlar merak ediliyor. Bunları da konuşacağız.
Efendim hoş geldiniz.
— Hoş bulduk, merhabalar. Çıkış Yolu’nda yine birlikteyiz.
— Sayın İlker Yücel, hoş bulduk.
Efendim şimdi ekonomi tabii sıcak bir başlık. Hem sorunun tespiti tartışılıyor hem de çözüm yolu. Sayın Cumhurbaşkanı’nın dün Bakanlar Kurulu’nun ardından yaptığı bir açıklama var; bugün de Sayın Devlet Bahçeli konuştu. Toplamda Cumhur İttifakı liderlerinin yaptığı açıklamaları hem sizler için hem de izleyicilerimiz için ekrana getirelim. Arkadaşlar hazırsa bu iki açıklamayı peş peşe dinleyelim ve üzerine konuşmaya başlayalım.
(VTR girer: “Hep söylüyorum, faiz sebeptir, enflasyon neticedir.” Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Bakanlar Kurulu sonrası ekonomiyle ilgili tarihi bir konuşma yaptı. Türkiye’ye yönelik kur ve faiz tehdidine dikkat çekti, ekonomik savaş vurgusu yaptı ve savaşta zafer mesajı verdi.)
“Sadece kurdaki yükselişe bağlı olarak kimi ürünlerde ortaya çıkan fiyat artışı, yatırımı, üretimi ve istihdamı doğrudan etkilemez. Tam tersine, kurdaki rekabet gücü yatırımda, üretimde ve istihdamda artışa yol açar. Ülkemizde yaşanan durum tam da budur. Ülkemizi bunca tuzaktan, bunca badireden nasıl çıkardıysak, Allah’ın yardımı ve milletimizin desteğiyle bu ekonomik kurtuluş savaşından da zaferle çıkartacağız.”
Erdoğan, Türkiye’deki mandacı iktisatçılara da gönderme yaptı ve onların politikalarını reddettiklerini söyledi. “Ülkemizi mandacı iktisatçıların arzuladığı şekilde küçültecek, zayıflatacak, insanlarımızı işsizliğe, açlığa mahkûm edecek anlayışı sürdürerek yatırımdan, üretimden, büyümeden, istihdamdan vazgeçecektik ya da kendi önceliklerimize göre yolumuza devam ederek tarihi bir mücadeleyi göze alacaktık. Her zamanki gibi biz mücadeleyi tercih ettik. Türkiye belki de tarihinde ilk defa kendi ihtiyaçlarına ve gerçeklerine uygun bir ekonomi politikası izleme fırsatı elde etmiştir.”
Cumhurbaşkanı, Türkiye’nin 200 yıllık tarihine de vurgu yaptı: “Türkiye’nin yaklaşık 200 yıldır her kalkınma hamlesinin önünün darbeyle, vesayetle, krizle kesilerek; IMF, Dünya Bankası ve mandacı iktisatçılar tarafından aksi istikamete yönlendirilmeye çalışıldığı gerçeği işte budur.”
Cumhurbaşkanı Erdoğan faiz ve kurla ilgili kritik mesajlar verdi, üretim, yatırım, istihdam ve ihracata dayalı büyüme hedefini anlattı: “Eskiden hep yaptıkları gibi denklemin dışına itmek isteyenlerin kur, faiz ve fiyat artışları üzerinden oynadıkları oyunu görüyoruz. Kurdaki yükselişi bahane ederek hiçbir mantıklı izahı olmayan fahiş fiyat artışları yapan fırsatçılara da göz açtırmayacağız. Hepsinin de tepesine bineceğiz. Türkiye tarihi bir eşiktedir. Ya küresel tefecilerin, para baronlarının, finans simsarlarının sözü geçecek ve içeriden dışarıya kaynak transferi yoğunlaşacak ya da biz kendi yolumuzdan gideceğiz.”
(VTR devam eder: MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ekonomideki sorunlara ilişkin açıklamalar yaptı.)
“Türkiye gibi birçok yükselen piyasa ekonomisinin üretim yapısının temelinde yatan ana sorun; üretimde kullanılan hammadde ve girdi ile birlikte makine, teçhizat ve enerjideki ithal bağımlılıktır. Teorik olarak uluslararası piyasalara kıyasla yüksek yurt içi enflasyonun uzun vadede milli paranın değer kaybına, yüksek yurt içi faizin kısa vadede milli paranın değer kazancına yol açması…”
Partisinin grup toplantısında konuşan Bahçeli, ekonomideki sorunların yüksek faizle aşılamayacağını vurguladı: “Ya enflasyon artışına faizleri yükselterek tepki vermeye devam etmek suretiyle enflasyon-faiz-kur sarmalı içerisindeki döngüyü kabulleneceğiz, ya da tüm ekonomik birimlerin faaliyet ve beklentilerini bozan yüksek faiz politikasından kademeli bir şekilde vazgeçerek enflasyonla mücadeleyi yeniden tanımlayacak ve üretim kanalını esas alan bir politika anlayışına geçeceğiz.”
MHP lideri, Merkez Bankası’nın bağımsız kurum olarak tanımlanmasına da eleştiriler getirdi: “Türkiye faiz kamburundan kurtulmalıdır. Geldiğimiz bu aşamada, yeni yönetim sistemi kapsamında Merkez Bankası’nın bağımsızlığı konusunu mutlak surette tartışmaya açmak hem demokrasinin hem de milli iradenin gereğidir. IMF ve faiz lobisinin oyunlarıyla daha fazla mesafe alamayacağımız ortadadır. Davul hükümetin boynundayken, tokmağın başkalarının elinde olması kabul edilemez bir çarpıklıktır.”
Efendim, hem Sayın Bahçeli hem de Sayın Cumhurbaşkanı’nın açıklamalarını izledik. Tespitlerde ve çözüm yolunda ortaklaştıkları görülüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz hem bu açıklamaları hem de gidişatı?
— Vallahi tarihi açıklamalar. Çünkü Türkiye tarihi bir dönemin eşiğinde. Türkiye’nin mecburiyetlerinin getirdiği noktayı hem Sayın Cumhurbaşkanımız hem de Sayın MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli çok açık ifadelerle ortaya koydular. Şöyle özetleyebilirim: Sayın Bahçeli bir tarih vererek, 1980-2020 dönemi ekonomisinin bittiğini söylüyor. Yani Turgut Özal’la başlayan, Tansu Çiller’le devam eden ve son 20 yılda da sürdürülen 40 yıllık ekonomi bitti diyor. Sayın Cumhurbaşkanımız da bunun sürdürülemez olduğunu ifade ediyor.
Peki biten ne? Adını koyuyorlar: Mandacı ve neoliberal ekonomi. Bunlar çok önemli. Ve çözüm “Ekonomik Kurtuluş Savaşı”. Burada savaş derken silahlı bir çatışmadan bahsetmiyoruz; bu, üretim devriminin habercisi olan bir ifade. Her kurtuluş savaşı bir devrimdir. Sayın Bahçeli de zorluklar olduğunu ve bedel ödeneceğini söylüyor. Bedel ödeyeceğiz ama üretim yapısını değiştireceğiz, bir üretim ekonomisi kuracağız. Hakikaten bedel ödemeden, bitmiş olan o sürdürülemez sistemden yeni bir üretim ekonomisine geçmek mümkün değil. Bir kere bedel ödeneceği konusu, Cumhur İttifakı’nda ilk defa bu kadar açık ifade ediliyor.
Biliyorsunuz Vatan Partisi yıllardan beri zor bir döneme girdiğimizi ve bu dönemden zorlukları paylaşarak, bedel ödeyerek milletçe çıkacağımızı ifade ediyordu. Ama genellikle diğer hakim sınıf partileri; Atlantik sisteminden güdülen muhalifler, “Biden tayfası” vesaire, hepsi dağıtma yarışı içindeydiler. Popülizm ve halka kavukluk yapıyorlardı. Ama ilk defa dağıtma değil, sorumlu bir ifadeyle karşı karşıyayız.
Türkiye şu an üretim devriminin eşiğinde; bu bir mecburiyet. Alternatifi nedir? Türkiye’nin parçalanması ve borç batağında mahvolmasıdır. Faize de tavır alınıyor, çünkü sanayiciden ve üretimden yanaysanız faize karşı olmalısınız. Türkiye’nin kaynakları faize mi gidecek, yatırıma mı gidecek? Sanayici ile faizci arasında kapitalizmde de sürekli bir mücadele vardır. Hatta Marx, kapitalizm tutarlı bir şekilde gelişecek olsaydı faizi sıfırlardı der. Çünkü tefecilik, Orta Çağ’dan kalan bir kazanç biçimidir. Canlı, dinamik bir kapitalizm faizi dışlar.
Devlet yöneticilerinin halkın sıkıntılarını paylaşan sade bir yaşam tarzına girmeleri gerekiyor. Tasarruf sadece vatandaşa nasihat edilerek değil, kamu politikalarıyla; ücret, vergi, para politikalarıyla ve israfın önlenmesiyle sağlanır.
Cumhurbaşkanımızın “Uyguladığımız politikalarla küresel finans çevrelerinin ve onların içerideki tetikçilerinin şimşeklerini üzerimize çektiğimizin farkındayız” sözü çok önemli. Türkiye artık IMF’nin dayattığı programları reddetme noktasına geldi.
Son olarak; Merkez Bankası’nın bağımsızlığı meselesi… Biz yıllardır Merkez Bankası’nın Türk devletine bağımlı olması gerektiğini söyledik, insanlar bize gülüyordu. Merkez Bankası hükümete bağımlı olmazsa, hükümetin kendisi bağımlı olur. Merkez Bankası’nın direksiyonu Türk hükümetinde olmalıdır. Sayın Devlet Bahçeli’nin bunu bir demokrasi gereği olarak tanımlaması çok kıymetli. Çünkü bağımsızlık, gerçek demokrasiyi getirir. Eğer Merkez Bankası’nı dünya finans merkezlerinin eline bırakırsanız, orada demokrasi olmaz. Türkiye’de dünya tefecilerinin, sıcak para komisyoncularının ve dolar borsa vurguncularının diktatörlüğü; zulmü olur. Özellikle bağımsız kurumlar, milli iradenin üstünde olamaz. Merkez Bankası hükümete bağlıdır; sonuç itibarıyla Türk Devleti tarafından belirlenen ekonomi politikalarını uygulamakla yükümlüdür, yabancıların çıkarlarına göre hareket edemez. “Her şeyden bağımsız” bir Merkez Bankası anlayışı dünyada yoktur; ne ekonomide ne de siyasette böyle bir bağımsızlık mevcuttur. Amerikan Merkez Bankası (FED) dahi Amerikan hükümetinden ayrı, tamamen bağımsız bir yapı değildir. FED, devletin dışında bir özel banka gibi görünse de Amerika’nın ne kadar dolar basacağı ve para politikası, sonuç itibarıyla Amerikan Devleti tarafından saptanır; sadece bağımsız bir kurummuş gibi bir makyaj yapılmıştır.
Amerika Birleşik Devletleri, son 20-30 yıldır, aslında 1945’ten beri dolar basarak çözüm üretmeye çalışmaktadır. 100 dolarlık bir banknotun maliyeti bir cent bile değilken, bu kağıtlarla dünyanın ürettiği mal ve hizmeti kendi ülkesine çekmektedir. Bu, dünya tarihinin tanıdığı en şiddetli haraç sistemidir. Ancak artık bu sistemin de sonuna gelinmiştir.
Önümüzdeki günlerde asgari ücret belirleme çalışmaları netleşecek. Verginin kaldırılması da tartışılıyor. Zorlukları paylaşmaktan bahsediyoruz; Vatan Partisi olarak “zorlukları paylaşacağız” derken, bu yükü yalnızca emekçinin, çalışanların ve üreticilerin sırtına yükleyemeyeceğinizi ifade ediyoruz. Zorlukların paylaşılmasında gerekirse servetten vergi alınmalıdır. İkinci Dünya Savaşı yıllarında uygulanan Varlık Vergisi, zorlukları halka bindirmemek adına zenginlerden alınmıştı. Bugün de benzer bir yaklaşım gerekebilir.
Ekonomik Kurtuluş Savaşı dönemine giriyoruz. Atatürk, İstiklal Savaşı’nı yürütürken milleti zorluklara karşı ikna edebilmiştir. Devlet yöneticileri de kuru fasulyeyi seven, sade ve basit yaşayan bir asker disipliniyle hareket etmeli, halka bunu kendi yaşamlarıyla göstermelidir. 10 Kasım konuşmasında da vurgulandığı gibi, devletin zirvesi Trablusgarp’tan Sakarya’ya uzanan büyük bedelleri hatırlatarak topluma moral ve direnç aşılamalıdır.
Tarihimizde İttihat ve Terakki’nin Birinci Dünya Savaşı dönemindeki “Savaş Ekonomisi” bu konuda başarılı bir örnektir. Zafer Toprak’ın eserlerinde de anlatıldığı gibi, halka, esnafa ve küçük üreticiye dayanan o dönemde, dışarıdan mal ithali dursa da milli iktisat gelişmiş ve halkın karnı doyurulmuştur. Bugün de yapılması gereken, üretimi esas alan bir ekonomi modelidir.
Vatan Partisi olarak önerimiz şudur: Bankalar, son 9 ayda tüm zamanların en yüksek karını elde ederek 76 milyar TL civarında bir rakama ulaşmıştır. Biz diyoruz ki; bankaların bu yılki karlarından vazgeçerek, bu 76 milyar liralık kaynağı çiftçimizin, esnafımızın ve sanayicimizin borçlarını kapatmak ve üretim çarkını döndürmek için kullanalım. Bu, “Savaş Ekonomisi”nin gereğidir. Türkiye, üretim devrimiyle ve milli direnme ekonomisiyle bu boğazdan çıkacaktır.
Bu direnme ekonomisinin beş temel direği vardır: Birincisi gıda güvenliğidir; herkesin karnı doyacaktır. İkincisi, güvenliğin güvenliğidir; ordu ve polisin kaynaklarına dokunulmayacaktır. Üçüncüsü, enerji güvenliğidir. Dördüncüsü, sağlıkta güvendir; herkes sağlık hizmetine erişecektir. Beşincisi ise eğitimdir; eğitim sistemi hiçbir kısıtlamaya uğramadan ayakta tutulacaktır. Bu alanlarda bir bedel ödenmeyecek; zorluklar ise üretimi engelleyen, haksız kazanç sağlayan büyük sermaye çevreleriyle paylaşılacaktır. Ülke savunması konusunda fedakârlıktan kaçınılamaz. Üçüncüsü, enerji güvenliği; Türkiye enerji konusunda darboğaza girmemeli. Çünkü şu an büyük bir tehditle karşı karşıyayız. Dünyada enerji fiyatlarında çok büyük yükselişler söz konusu. Bu sebeple enerji güvenliği, tüm ekonomiyi ilgilendirdiği için hayati bir konudur. Enerji olmazsa bütün ekonomi çöker.
Dördüncüsü, sağlık güvenliğidir. Sağlık hizmetlerinden herkesin, özellikle fakir ve düşkün yurttaşlarımızın yararlanması gerekir. Bu hizmet yalnız zenginlere sunulmamalıdır; hatta hastanelerin kamulaştırılması gündeme gelmelidir ve zaten o yönde bir eğilim de vardır. Yani tüm özel sağlık hizmetlerinin kamulaştırılması dahi düşünülebilir. Bu alanda vatandaşa bedel ödetilmemelidir; eğitimde de bedel ödetilmemelidir.
Sayın Davutoğlu bu söylediklerime şöyle itiraz etti: “Demek ki işçimiz, çiftçimiz, esnafımız, zanaatkârımız, hatta işsizimiz ve diğer dar gelirli, orta gelirli yurttaşlarımız bu düzende rahat edecek. ‘Karnım doyacak, sağlık hizmetlerim görülecek, eğitim hizmetlerim görülecek, ülkede güvenlik vesaire hizmetlerim sağlanacak’ diyecek. Onun ötesinde fedakârlık yapılabilir.” Bu, asgari ücreti de belirler. Yani siz asgari ücreti, eğitim ve sağlık gibi temel hizmetleri zaafa uğratacak şekilde aşağıda belirleyemezsiniz. Bizim beşli güvenlik politikamız ve millî direnme politikamız, asgari ücreti ve maaşları da bu açıyla aydınlatmaktadır.
Sayın Davutoğlu’nun bu söylediklerime itirazı şuydu: “Bu, Türkiye’yi içe kapatma programıdır. Kambiyo rejimine girersek içe kapanırız. Bu politikalar Türkiye’yi otoriterleşmeye itecek.” Hatta “Türkiye’yi Çin’e benzetip otoriter rejim kurmak isteyenler var” diyerek hükümetin izlediği çizgiyi bir otoriterleşme modeli olarak gösterdi. Bugün Kılıçdaroğlu ile acil bir görüşme yaptı ve arkasından açıklamalarda bulundu. “Siz otoriterleşmeyi mi tarif ediyorsunuz?” diye soruyorum; ancak güçlü bir hükümet olması lazım. Savaş veriyorsunuz; güçlü meclis, güçlü hükümet şarttır. Vatan Partisi’nin üretim devrimi programının temel maddelerinden biri budur. Savaş verirken “lay lay lom” bir hükümet olabilir mi? Türk Silahlı Kuvvetleri’ne sövmek, Mehmetçik’in moralini yıpratmak, Türkiye’yi bölmek, Seyit Rıza’yı anmak, Şeyh Said’in heykelini dikmek veya HDP’nin meclis kürsüsüne çıkması serbest olsun derseniz, Türkiye ekonomik ve siyasi güvenlik savaşı verebilir mi?
Güçlü devlet bugün halkın talebidir, demokrasinin şartıdır. Güçlü devlet olmadan Türkiye bu darboğazdan çıkamaz. Türkiye’de demokrasi de olamaz, halkın sorunları da çözülemez. Güçlü devlet olmazsa Türkiye, Akdeniz’den, Suriye’nin kuzeyinden, Karadeniz’den darbeler yer. O hâlde güçlü devlet bugün halkın en başta gelen talebidir.
Çin benzetmesine gelince; bütün dünyada Çin mucizesinden bahsediliyor. Herkes Çin’e özeniyor. Davutoğlu ise istiyor ki dünyanın büyük tefecileri, Türkiye’nin kanını emen o sülükler varlıklarını sürdürsün. Bu para baronları, küresel tefeciler Türkiye’nin kanını emiyor. Davutoğlu da o kan emici yabancı dünya tekellerinin Türkiye’deki siyaset adamıdır.
Çin, 1949’da dünyanın en yoksul ülkesiyken bugün satın alma paritesi açısından dünyanın birinci ekonomisi oldu. Amerika’yı toplam üretim açısından geçti. Herkes “Bunu nasıl yaptı?” diye soruyor. Bunu planla ve devletçilikle yaptı. “Çin’de yolsuzluğa bulaşmış zengin bir sınıf var” diyorlar; bu hiç doğru değil. 1979 sonrası politikalarla bazı insanlar zenginleşti ancak Sayın Xi Jinping yönetiminde bu zenginleşmelere ve yolsuzluğa karşı çok kararlı tedbirler var. Çin’deki ekonomik kalkınma, toplumun her kesimine büyük nimetler sağladı. 1975’ten bu yana Çin’i 13-14 kez ziyaret ettim; her gittiğimde başka bir Çin gördüm. Dünyada böyle bir kalkınma örneği yok.
Bütün kapitalist kalkınmalara baktığınızda da görürsünüz ki, bunlar güçlü ve dirayetli yönetimlerle olmuştur. Fransız Devrimi de, 1640 İngiliz Devrimi de, 1776 Amerikan Devrimi de devrimlerin getirdiği güçlü otoriteler ve hükümetlerle büyük ekonomik kalkınmalar sağlamıştır. Bu konuşmalardan memnun değiliz tabii ki. Yani bizi üzüyor bu konuşmalar. Kendime bakıyorum, çevreme bakıyorum. Sizler de biliyorsunuz ki çok kişiyle görüşüyoruz; etrafımızda çok çiftçi var. O çiftçilere bakıyorum, oradaki konuşana bakıyorum. Ne diyelim? Bizim akıl ve zihnimizle mi oynuyorlar? Onu da Tarım Bakanımız bilsin. Efendim siz ne söylüyorsunuz?
Bir de şu teşvik konusunu söyleyelim Mustafa Bey. Yani bu teşvik çözüm değil ki. Teşvik bizim çiftçilerimizin hiçbir işini görmüyor. Teşvik isterse %200 olsun; ben şimdi bir çiftçiyim, bana %200 teşvik verse ne işimi görecek? Bir taraftan maliyetimi daha yüksek fiyata yapıyorum, bir taraftan bir teşvik alıyorum; deveye bir kulak. Almasam da oluyor. Ben kendi açımdan söylüyorum; ben almıyorum, hiçbir zaman da almak için uğraşmadım.
Teşvik yerine beklentimiz şudur: Çiftçi şunu söylüyor; ürettiği ürün elinde para etsin. Çiftçi bunu şevkle üretsin, parasını kazansın. Fide fiyatı düşsün, yem fiyatı düşsün, çiftçinin eti para yapsın; gübresi, tohumu, fidesi ucuzlasın. Bunlar bizim için daha güzel şeyler. Çiftçinin borçları iyi bir şekilde yapılandırılsın. Şunu hiç dile getirmiyoruz ama asıl amacımız çiftçi borçları. Her görüştüğümüz yerde çiftçi borçlarını “5 yıl” diye konuşuyoruz. Ancak 5 yıl içinde ödenecek para, taksite bölündüğünde yine yüksek bir meblağ oluyor. Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri için söylüyorum; bu yapılandırmada çiftçinin ödeyeceği taksit 70-80 bin lirayı geçmemeli. Yılda bir kez taksit ödemeli.
Borç için yola çıktık ama biraz önce söylediğim gibi gübre artmış; tonu 1800-2000 liradan 11-12 bin liraya çıkmış. Fide artmış, yem artmış. Bunları bir araya koyduğumuzda çiftçi gelecek yıl yine zarar edecek. En azından bir defaya mahsus, uzun vadeli, tüm faizleri silinmiş bir yapılandırma yaparlarsa çiftçilerimiz bir nebze rahatlar. Şu anda çiftçimizin belini büken gerçekten Ziraat Bankası ve Tarım Kredi Kooperatifleri. Bir de şunu söyleyeyim; nereye gitsek borçlar 2017’ye endeksleniyor. Ama 2014, 2015 yıllarından beri borçlanıp ödeyemeyen bir sürü çiftçimiz var. Bunları 2017’ye endeksleyerek ana para yapmışlar. Şu anda bir yapılandırma yapsak bile, 2017’ye kadar olan faizleri ana para yaptıkları için çiftçiye bir yarar getirmeyecek.
Sayın Ömer Sarı, siz Amasya’nın Büyük Kızılca Köyü’nde domates üretiyorsunuz ve çok kaliteli ürünler alıyorsunuz. Gübre atmazsanız üretiminiz ne olur?
“Gübre kullanmazsam bir ton aldığım yerden 400 kilo ürün alırım. Bu 400 kilo ürün de kalitesiz olduğu için ucuza gider. Gübre vermediğimizde hem kalite bozuluyor hem verim düşüyor. Gübre hem verime hem kaliteye yarıyor.”
Efendim siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Bakın, “Ekonomik Kurtuluş Savaşı” diyoruz. Ben buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza da Sayın Devlet Bahçeli’ye de sesleniyorum; bu savaşın askerleri kim? İşte askerleri çiftçilerimiz, zanaatkârımız, esnafımız, sanayicimiz; yani tarımda ve sanayide üretim yapan, hizmet üreten insanlarımız. Bu üreticiler üretim yapma olanaklarından yoksun kalırlarsa hangi ekonomi kurtuluş savaşını vereceğiz? “Gübre atma ama ekonomi kurtuluş savaşı ver.” Nasıl verecek? Bir tondan 400 kiloya düşüyor, kalite düşüyor. O zaman üretim ekonomisi kuramayız.
Dolayısıyla Türkiye’nin önünde yapmak istediği; üretim devrimi, dışa bağımlılığı azaltmak ve dış ticarette denge sağlamak gibi politikaların askerleri bu arkadaşlarımızdır. Traktörüne mazot koyamayan, ham madde alamayan, işçisine ücret ödeyemeyen üreticiyle nasıl kurtuluş savaşı olacak? “Ekonomik Kurtuluş Savaşı” kavramını iyi tanımlamak lazım; bu, üretim savaşı demektir.
Sayın Bahçeli “faiz kambur” diyor, Ömer Sarı da “faiz kambur” diyor. Biz faiz borcunun altında eziliyoruz ve üretimi geliştiremiyoruz. Öyleyse ekonomideki kurtuluş savaşının en önemli görevlerinden biri, çiftçinin, esnafın, zanaatkârın ve sanayicinin sırtındaki bu faiz yükünü kaldırmaktır. Üreticiye destek olacağız. Çiftçi arkadaşlarımız, “Gelecek sene ekemeyeceğim, gücüm yok” diyor. Bu bir tercih değil, zorunluluk. Soğan tarlada kalmış, banka borcu tepesine binmiş, traktörü, evi, arsası hacizlik. Bu durumda olan bir çiftçi tohumu, gübreyi, mazotu nereden bulacak?
Ömer Bey, son sözlerinizi alalım.
“Çiftçiler adına şunu söylemek istiyorum; yetkililerden, devlet büyüklerimizden çiftçilerin acilen Tarım Kredi ve Ziraat Bankası borçlarının uzun vadeye yayılarak, faizleri silinerek ve az miktarda taksitlerle yapılandırılmasını, çiftçimizin önünün açılmasını istiyorum. Ayrıca Sayın Genel Başkanıma çok teşekkür ediyorum; biz çiftçilere sahip çıktı, üretim devrimi programlarıyla Türkiye’nin her ucuna gitti. Allah razı olsun.”
Biz de teşekkür ederiz. Değerli izleyenler, “Kaynak yok” deniliyor ama cevabını veriyoruz. Madem bu yıl bankalar 76 milyar Türk lirası kazanç sağladı; biz diyoruz ki bankalar 6 milyar kazansın, 70 milyarla üreticilere destek olalım. Bunu bir kanunla Türk devleti halledebilir. Çiftçinin Türkiye’deki toplam borç miktarı 140-150 milyar lira civarında. Bunu bir seferde halletmeyi zaten öneriyoruz. Bu 76 milyarlık kârın önemli bir kısmıyla bu borçların bir kısmı kapatılabilir, geri kalanı da başka şekillerde üreticiyi desteklemek için kullanılabilir.
Ama burada en önemli yol, ürünün para etmesidir. Çiftçiye değerinde bir fiyat verdiğinizde, mazotuydu, gübresiydi derken eline bir miktar geçecek ve çarşılar şenlenecek. Serbest piyasaya bırakıp çiftçiyi ezdirirseniz üretim devrimi olmaz. Üreticiyle tüketici arasında bir dengeyi, kooperatifler ve devlet örgütlenmeleriyle aracının kârlarını sınırlayarak kurabiliriz. Unutulmamalıdır ki; çiftçi, esnaf, sanatkâr, işçi, memur aynı zamanda tüketicidir. Dolayısıyla üretimi desteklemek, tüketiciyi de desteklemektir.
Türkiye’nin ekonomide üretime yönelmesi neden bedel ödemek gibi algılanıyor? Zorlukları paylaşırken bunu bütün kesimlere yaymalı, ancak bu, üretimi baltalayan bir bedel olmamalı. Vatan Partisi olarak söylüyorum, buradan bedel ödemeden çıkış şansı yok. Atatürk de kurtuluş savaşında bunu yaptı. Biz de zorlukları yeneceğiz, zorlukları aşacağız ama ödenecek bedelleri paylaştıracağız. Bankaların ödeyeceği bedel ile çiftçinin ödeyeceği bedel kıyaslanamaz.
Çin’den kredi meselesine gelince; aslında Türk devletinin bunu doğrudan yapması lazım. Çin Komünist Partisi ile yaptığımız görüşmelerde de ifade ettiler; bu, iki devlet arasında halledilmesi gereken bir durum. Yani bir fon kurarak Türkiye’de doğrudan yatırıma ve üretime yönelik kaynak sağlamak iki devletin işidir. Biz Vatan Partisi olarak hem bu devletler arası iş birliği için gayret ediyoruz hem de kendi girişimcilerimizin yatırım projelerini, sıfıra yakın faizli kaynaklarla buluşturmak için çalışıyoruz. İlk ürünlerini de almaya başlayacağız. Sıfıra yakın faizle, hatta ödeme koşullarına baktığınız zaman neredeyse eksi faizli krediler… Diyelim ki 10 yıl ödemesiz bir borç aldınız; bu ne anlama gelir? Sıfırdan daha düşük bir faiz demektir. Çinliler, Batı’nın o “sülük” dediğimiz büyük tefecileriyle hiçbir şekilde bağdaşmayan bu yolu siyasi nedenlerle izliyorlar. Türkiye’nin ayakta durmasını ve Amerikan emperyalizminin buralarda etkili olmamasını istiyorlar; çünkü onlar da kendi bölgelerinde Amerika ile mücadele hâlindeler. Çin’in bağımsızlığı ve ekonomik gelişmesi için Amerika’nın oluşturduğu tehditlerle uğraşıyorlar. Hatta Amerika, Çin’i bir numaralı tehdit ilan etti. Ondan sonra Rusya geliyor, daha sonraları da Türkiye gibi ülkeler… Dolayısıyla Çin Halk Cumhuriyeti, ABD baskıları karşısında Türkiye’nin ayakta kalmasını istiyor. Bu nedenle olaya sadece dar ekonomik açıdan bakmıyor; kendi güvenliği için de Türkiye’nin güvenliğinin ve ekonomisinin gelişmesini bir şart olarak görüyor. “Bağımlılık ilişkisi yaratma tehlikesi”nden bahsediliyor, ancak bu nasıl bir bağımlılık olacak? Öyle bir durum yok, bu size bağlı bir şey.
Türkiye, içine girdiği ve bedel ödemeyi gerektiren bu koşullardan çıkarken eskisi gibi yüksek faizli ve aşırı borçlanmaya yol açan dış kaynaklara bel bağlamamalı. Alınan kaynakların yatırımlarda kullanılması esastır; o zaman verimli sonuçlar elde edilir. Ancak aldığınız kaynakları müteahhitler arasında üleştirirseniz, sonunda Türkiye bu borç yükünün altında kalır. Fakat o kaynaklarla üretim yaparsanız, borcu ödemenin koşullarını yaratırsınız. Örneğin, size bir bardak kaynak geldiğinde, bu kaynakla iki bardaklık su üretirseniz; bir bardağıyla borcunuzu öder, diğeriyle ekonominizi büyütürsünüz. Türkiye geçmişte, yani 1980-2020 dönemindeki borçlanma ekonomisinde çok dış kaynak sağladı ama bu kaynaklar istihdama yönelik yatırımlarda kullanılmadı. Türkiye’nin asıl sorunu budur.
Sayın Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu’nun bugün yaptıkları basın toplantısında Kılıçdaroğlu, iktidarın dolarla terbiye edildiğini ve ihalelerin bile dolarla yapıldığını söyledi. Peki, yirmi yıldır aklı neredeydi? Madem dolarla mücadele edecekti, neden şimdi başladı? Bu söylemin özüne baktığınızda bozguncular görüyoruz. Kılıçdaroğlu olsun, Akşener olsun; yirmi yıldır dolarla mücadele etmeyen bir anlayışla Türkiye’nin sorunlarını çözemezsiniz. Onların aklında Türkiye yok ki! Akılları fikirleri bozgunculukta; “Nasıl Türkiye’nin moralini bozarız, nasıl Tayyip Erdoğan’ı caydırıp tekrar onu 2014 öncesi Atlantik sistemine bağlarız?” diye düşünüyorlar.
Biz ise 2008-2014 arasında altı yıl hapis yattık, ancak 2014’ten sonra güvenlikte, dış politikada ve şimdi yavaş yavaş ekonomide atılan adımları bayram ederek karşılıyoruz. Çünkü kalbimiz Türkiye ile çarpıyor. Bugün hükümet bir yola giriyor ama CHP ve İYİ Parti yöneticileri, Türkiye’yi borca batıran ve Atlantik’ten dayatılan programlarda ısrar ediyorlar. Onlardan “Türkiye’nin önünde büyük zorluklar var, bedel ödemek zorundayız” gibi bir söz duyamazsınız. Sayın Bahçeli’nin de belirttiği gibi, bu zorluklar aslında bir fırsattır; bu fırsatı değerlendirip bir üretim ekonomisi kurabiliriz. Onlarda ise sadece bozgunculuk var.
Onların ekonomi politikası; demokrasi kuralım, hukuki koşulları sağlayalım, Atlantik sistemine güven verelim ve oradan kredi alalım üzerine kurulu. Çin, Rusya ve İran düşmanlığı yaparak Türkiye ekonomisinin gelişebileceği kaynakların önünü kesmeye ve ülkeyi Atlantik sistemine bağlı tutmaya çalışıyorlar. Onlar doğrudan Biden tarafından yönlendiriliyorlar. “Kurtuluş Savaşı yok” diyorlar ama hayır, ekonomik olarak yeni bir Kurtuluş Savaşı’nın içine giriyoruz. Bu bir zarurettir ve Vatan Partisi’nin katkılarıyla başarıya ulaşacaktır.
Geçen hafta yaşadığımız hadise, bu bozgunculuğu kanıtladı. HDP milletvekilleriyle İYİ Parti yöneticileri, ekonomi bakanının değişeceği yönünde spekülasyonlar yaparak piyasayı galeyana getirdiler. Durmuş Yılmaz gibi devlet yöneticiliği yapmış bir isim bile bu spekülasyonun sözcüsü oldu. Bunlar, Kurtuluş Savaşı sırasında Mustafa Kemal’in Ankara’daki karargâhına karşı karamsarlık yayan Kuvayi İnzibatiye artıklarına benziyorlar. Ayrıca PKK ile iş birliği yapan, FETÖ’yü hapisten çıkarmayı vaat eden bir anlayışla hangi ekonomik kalkınma sağlanabilir? Onların vaat ettiği şeylerin ekonomik çözümle ilgisi yok; sadece Batı sermayesi için güvenli bir ortam yaratmaya çalışıyorlar.
“Hükümet bizi dünyayla kavgalı hâle getirdi” sözü en büyük yalandır. Türkiye topraklarını, bağımsızlığını ve bütünlüğünü savunduğu için Batı ile gerginlik yaşıyor. FETÖ darbesini ezdiğimiz, PKK’nın üzerine yürüdüğümüz için Amerika ile kavgalıyız. Biz tekrar Batı’ya yaranırsak ekonomik gelişme sağlarız düşüncesi, 1980’den 2020’ye kadar denendi ve Türkiye’yi borca batırıp bölünme tehlikesiyle karşı karşıya bıraktı. Ekonomi ancak huzur ve barış ortamında gelişir. PKK’nın olduğu bir yerde ekonomi gelişemez.
Piyasadaki stokçuluk sorununa gelince; devletin elbette serbest piyasa ekonomisine aykırı olan bu durumla mücadele etmesi gerekir. Ancak büyük çözüm, üretilenin en az yüzde 25’ini tasarruf edip yatırıma ayırmakta, doğru dış ve güvenlik politikalarıyla ucuz dış kaynak sağlamakta, enerji güvenliğini komşularımızla geliştirerek temin etmekte ve Türk Devletleri arasındaki ekonomik ilişkileri güçlendirmekte yatar. Bakkalla, kasapla uğraşarak büyük çözümler üretilmez.
Merkez Bankası’nın “kur seviyesine ilişkin taahhüdümüz yoktur” açıklaması, piyasadaki dalgalanmalara teslim olunduğunu gösterir. Eğer döviz fiyatını tamamen serbest piyasaya terk ederseniz, milli ekonomi politikalarınızı dirayetle uygulayamazsınız. Üretim odaklı bir programla Türk lirasını güçlendirmek zorundayız. Para basmaktan korkmamalıyız derken kastettiğimiz, üretimi finanse edecek bir kaynak yaratma ihtiyacıdır. Yani dövizin, doların ve avronun fiyatı niçin artıyor? Türkiye’nin döviz ihtiyacı ve döviz talebi var. Döviz fiyatları tüm para birimlerine göre değil, Türk lirasına göre artıyor; örneğin Çin parasına göre bir artış yok. Bu durumun nedeni, demin de belirttiğimiz gibi, Türkiye’nin dış ticaret ve dış ödemeler açığının olmasıdır. Sanayide kullanılan ara malları için de dövize ihtiyaç duyulması, döviz fiyatlarını yükseltiyor.
Bu problem nasıl çözülür? Üretimi artırarak dış ticareti dengeleyebilirsiniz. Böylece döviz talebi azalacağı için Türk lirası ile döviz arasında bir denge oluşur. Ekonomiyi büyük oranda Türk lirası ile idare etmek, bu tedbirlerden biridir. Örneğin, Türkiye’deki dolar dolaşımını sınırlayabilir; sözleşmeleri ve ticari faaliyetleri dolar yerine Türk lirası üzerinden yapabilirsiniz. Ancak bunlar köklü çözümler değildir. Bir diğer yol ise Türkiye’nin dışarıya kaçırdığı –miktarı 200-300 milyar doları bulduğu söylenen– dövizleri geri getirecek radikal ve kararlı uygulamalardır. Vatan Partisi bunu yapacaktır. Ayrıca sermayenin giriş çıkış süresine ilişkin de kontroller getirilmelidir. 1989 yılında çıkarılan kararname ile paranın giriş çıkışı serbest bırakıldı ve Türkiye dünya para piyasalarının kölesi haline geldi.
Para basma konusuna gelince; sınırsız, delice ve yüksek enflasyona yol açacak bir para basımından bahsetmiyorum ancak para basmaktan korkmamak gerekir. Sonuç itibarıyla para basarak dolaylı vergi toplamış olursunuz; bu da bedel ödeme politikalarından biridir.
İran ve Cezayir gibi ülkelerle enerji güvenliğimize dair çalışmalarımız var, ancak bunları hükümet olduğumuzda etkin şekilde yürütebiliriz. Bu durum dış politikamızla doğrudan bağlantılı. Türkiye’nin dış politikadaki bocalamaları, İran, Irak, Azerbaycan ve Rusya gibi enerji güvenliğimizi sağladığımız ülkelerde problemler yaratıyor. Geçenlerde yayımlanan ve Türk dünyasını kapsayan haritalara en çok Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan gibi Türk cumhuriyetleri karşı çıktı. Çünkü onlar Çin ve Rusya ile dostluk içinde yaşıyorlar. Siz bu haritalarla Türkiye’yi Rusya ve Çin ile karşı karşıya getirip Amerika’nın politikalarına hizmet ediyorsunuz. Türk devletleri bunu kabul etmiyor. Sayın Peskov, bu haritalara dahil edilmek istediklerini belirterek kibar bir cevap verdi. Türk Devletleri Teşkilatı’nın kurulması çok güzel bir gelişme ancak bu teşkilat Asya ve Avrasya ilişkileri içinde gelişmelidir. Amerika’nın dümen suyunda Asya’da yapılacak bir şey yoktur; bu herkes için felaket olur.
Vatan Partisi şu anda “Üretim Devrimi” kurultayları için yurdun dört bir yanında harıl harıl çalışıyor. Yüzün üzerinde kurultay yapma aşamasındayız. Partimizin örgütleri çiftçiyle, köylüyle kahvelerde buluşuyor; 25 kişiden 200 kişiye kadar değişen katılımlarla faaliyet yürütüyor. Sadece büyük mitingler değil, esnaf dernekleri, kadın kooperatifleri ve muhtarların katıldığı, çok nitelikli liderler kurultayları gerçekleştiriyoruz.
Bahçelievler’deki kurultayımız çok başarılı geçti; Türkiye’nin en büyük mahallesi olan Zafer Mahallesi’nin muhtarı, ekonomi çözüm yollarını ilk kez bu kadar net ve anlaşılır bulduğunu ifade etti. Ekonominin Kurtuluş Savaşı’nı veriyoruz ve bu kurultaylar, partimizin programını halka anlatıp halktan öğrenerek programımızı olgunlaştırdığımız, hataları temizlediğimiz bir okul işlevi görüyor. Halkımız artık bu sistemin bittiğinin farkında. Biz “üretici baş tacı” sloganını ortaya koyduk ve bu, üretim devrimimizin temel sloganı haline geldi. Bütün politikalarımız bu eksende şekilleniyor. Bir de bu 50 artı 1’in sorunları nasıl çözebileceğine ilişkin bir tartışma yürüyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
Şimdi bakın, biz parlamenter sistemi savunan bir gelenekten geliyoruz; 1876’dan beri Türkiye’de oturmuş gelenekleri olan, güçlü bir meclis eksenli sistem… Biz “güçlü meclis, güçlü hükümet” diyoruz. AK Parti ise “güçlü hükümet” fikriyle Cumhurbaşkanlığı sistemine geçti. Ancak o dönemde de söyledik, Cumhurbaşkanlığı sisteminden güçlü bir hükümet çıkmadı. “Kabine” diyerek hükümeti ifade olarak da zayıflattılar. Hükümet, meclise ve dolayısıyla halka dayandığı zaman güçlü olabilir. Onlar, yetkileri dar bir merkezde toplayarak güçlü hükümet kuracaklarını zannettiler ama bu olmadı. Güçlü hükümet; meclise dayanan ve meclisin de milletle bağı olan bir yapıdır.
Şimdi başkanlık sisteminde çıkmaza girildi ve birtakım arayışlar başladı. Bu arayışlarda sistemi değiştirme çabaları görüyoruz. “Efendim, başkan 50 artı 1 ile değil de yüzde 40 ile seçilsin.” Olmaz. Yüzde 40 dediğiniz zaman karşı taraf yüzde 60 alır; matematiksel olarak bu sistemin mantığına aykırıdır. Başkanlık sisteminin mantığında 50 artı 1 vardır. Yüzde 60, yüzde 70 gibi yüksek çoğunluklar koyabilirsiniz, bu sisteme aykırı değildir ama 50’nin altına düşemezsiniz. Zaten hayatın olağan akışı da buna müsaade etmez; siz yüzde 45 derseniz karşı taraf yüzde 55 alır ve seçimi onlar kazanır. Yani karşı tarafı birleştirirsiniz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, Temel Karamollaoğlu ile görüşmesinde 50 artı 1’e dair “Keşke çok sağlam bir şeye bağlamasaydık” dediği aktarılıyor. Yani bir pişmanlık olduğu söyleniyor. Bence hiçbir anayasacı, hiçbir siyaset bilimci ve tecrübeli bir parlamenter bunu kabul etmez. AK Parti sonradan “Böyle bir tartışma içinde değiliz” dedi. İkincisi; Cumhurbaşkanlığı otoritesi yüzde 40’a dayanamaz. Cumhurbaşkanı’na yüksek bir otorite veriyorsunuz, sonra da yüzde 40 ile seçilsin diyorsunuz. 50 artı 1 korunmalı mı? Biz Cumhurbaşkanlığı sistemini savunmuyoruz ama sistemin mantığı gereği bu bir mecburiyettir, yüzde 50’nin altına düşemezsiniz.
Ayrıca şu anda anayasa değişikliği için Türkiye’de uygun koşullar yok. Ne bugünkü parlamentoda ne de yarın kurulacak parlamentoda anayasayı değiştirecek bir çoğunluk görünmüyor. Vatan Partisi olarak biz, çok seçkin siyaset adamlarını ve profesörleri içeren bir anayasa komisyonu topladık. Başlangıç bölümü ve esas hükümleri çözdük, devletin kuruluş bölümüne geçtik. 2022 yılına kadar anayasamızı yazılı hale getirip Meclis Başkanı’na ve Cumhurbaşkanı’na sunacağız.
Bir parti kurmak, aynı zamanda bir anayasa sahibi olmak demektir. Türkiye, ekonomik kurtuluş savaşına ve köklü değişikliklere gidiyor. Bu büyük kararlar, anayasa değişikliği gündemini de beraberinde getirir. Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın ekonomiyle ilgili konuşmaları, yeni bir anayasanın da Türkiye’nin gündeminde olduğunu gösteren içerikler taşıyor.
Teşkilatlarımız da çalışmalarına devam ediyor. Kahramanmaraş Kurultayı 5 Aralık’ta Elbistan’da olacak. Bahçelievler ilçe teşkilatımız 4 bin iş yeri gezip 8 bin yurttaşla temas etti. Bu müthiş bir rakam. 11 Aralık’ta Manisa Ahmetli’de, ardından Köyceğiz’de, 25 Kasım’da Ardahan’da üretim devrimi kurultaylarımız var. Partimiz, sadece liderlerin televizyona çıktığı bir yapıda değil; köylerin, tabanın hücrelerine kadar ulaşan bir yapıda çalışıyor. Mardin Acar Köyü’ndeki problemin çözülmesinden Hakkari’ye kadar her yerde üretim devrimi kurultaylarını yayıyoruz.
Dün yayınımıza katılan Rus Emekli Amiral Konstantin Sivkov’un açıklamaları da çok önemli. Sivkov, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması gerektiğini, Rusya’nın Suriye’nin toprak bütünlüğünü desteklediğini ve Türkiye’nin terörle mücadelesinde müttefik olduğunu belirtti. Ayrıca Vatan Partisi’nin Akdeniz-Karadeniz Dostluk Planı’nı da desteklediğini ifade etti. Bu, Rus devletinin çekirdeğinde yer alan bir ismin görüşüdür ve Türkiye’nin bunu dikkatle incelemesi gerekir. Yunanistan’a yapılan askeri yığınağa karşı da çok net bir tavır alıyorlar. Biz de çalışmalarımızı aynı kararlılıkla sürdürüyoruz. Van’da yeni il binamızı tuttuk, Akile Hanım orada büyük bir atak başlattı; Malazgirt ve Patnos’ta da tabelalarımızı asıyoruz. Teşkilatlarımız hızla büyüyor. PKK’nın Amerika tarafından desteklendiğini ve hem Türkiye’nin hem Rusya’nın düşmanı olduğunu net ifadelerle belirtiyor. Ayrıca Abhazya’nın ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını bir anahtar görev olarak görüyor. Vatan Partisi’nin Karadeniz-Akdeniz Dostluk ve Barış Planı’nı da tamamen benimsediğini ifade ediyor. Karadeniz’deki beraberliğimizi çok iyi düzenlersek, Akdeniz’deki sorunları da çözebileceğimizi, hatta Türkiye’nin eski Osmanlı topraklarındaki nüfuzunu tekrar elde etmesine destek olabileceklerini belirtiyor.
Bunlar bir Rus köşe yazarının veya bir Rus gazetesinin açıklamaları değil; Rus devletinin içinde önemli bir konumda olan, Rus Füze ve Topçuluk Bilimleri Akademisi Başkan Yardımcısı Konstantin Sivkov’un açıklamaları. Rus savunma sanayisinde ve harp akademilerinde çok seçkin bir yeri olan bu komutanın tespitleri oldukça berrak. Disiplinli bir askerin, kendi kafasından bu tarz açıklamalar yapması söz konusu olamaz. Zaten Alexander Dugin de 15-20 gün evvel Kırım’ın Rus toprağı olduğunu kabul etmemiz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Abhazya’nın tanınması için birlikte hareket etmemiz gerektiğini açıklamıştı. Rus devleti bu konularda oldukça kararlı.
Siz, Karadeniz-Akdeniz Dostluk Planı ile bütünsel bir strateji vurgusu yapıyordunuz. Sayın Amiral de bu planı incelediğini, çok doğru bulduğunu ve Türk devletinin milli çıkarlarını savunduğunu ifade ediyor. Planın özü; Kafkaslardan ve Karadeniz’den başlayıp Ege, Akdeniz ve Hürmüz Boğazı’na kadar uzanan alanda Türkiye, Rusya, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerin birlikte hareket etmesi; Amerikan üslerine son verilmesi, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ve Abhazya’nın tanınması, ticaret yollarının güvenlik altına alınması ve barışın korunmasıdır.
Sivkov, Ukrayna’da bir nükleer savaşın bile çıkabileceğini ancak Türkiye-Rusya iş birliğinin bunu önleyebileceğini vurguluyor. Bu çok önemli bir uyarı; çünkü böyle bir savaş Ukrayna-Rusya sınırlarında kalmaz, bölgeye yayılır. Hükümetimizin bu konularda hazır olmadığını görüyorum. Abhazya heyeti geldiğinde İstanbul’da beraber yemek yedik, çok cesur şeyler söylediler ve Kıbrıs’a gitmek istediler. Oysa Gürcistan, 5-6 gün önce Güney Kıbrıs ile ortak bildiri yayınlayarak Türk ordusuna “işgalci” dedi ve Altılı Platform’u reddetti. Biz ise hâlâ Amerikan üsleriyle dolu Gürcistan’ın toprak bütünlüğünden bahsediyoruz. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni tanımaya hazır olan bir Abhazya var ama önünü biz kesiyoruz.
Abhazya’nın tanınmasını “tuzak” olarak niteleyenler, tamamen Amerika gözlüğüyle bakıyorlar. Abhazya’yı tanımak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınması anlamına gelir ve Amerika için tam bir tuzak olur; Amerika bu durumdan perişan olur. Türkiye’nin güvenliğini sağlamak niye tuzak olsun? Eğer Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin tanınmasını sağlayamazsak, Türkiye’nin Mavi Vatan’daki direnişi ciddi tehditlerle karşı karşıya kalır. Atlantik sistemine yakın çevreler, Türkiye’nin Asya ile birleşmesini ve kendi çıkarlarını savunmasını “tuzak” olarak nitelendirerek Türkiye’nin yalpalamasına neden oluyorlar. Bu yalpalayan tavırlar Türkiye’ye çok pahalıya mal olacaktır.
Sivkov, Rusya’nın Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine yönelik operasyonlarda Türkiye’ye destek verdiğini, bunun hem Soçi mutabakatlarında hem de pratikte yaşandığını açıkça belirtiyor. Karabağ sürecinde de Rusya düşmanlığı pompalanmıştı ama Cumhurbaşkanımız “Putin olmasaydı Karabağ’ı kurtaramazdık” demişti. Yani Türkiye’nin Rusya ile iş birliği apaçık ortadadır.
Sonuç olarak; bu açıklamalar Rus devleti açısından olağanüstü cesur ve değerlidir. Biz bu konuları gündemde tutmaya devam edeceğiz. Cumhurbaşkanımızın “Ekonomik Kurtuluş Savaşı” ilanı ve bu dış politika adımları, tarihin çok hızlı geliştiği bir dönemde olduğumuzu gösteriyor. Tüm bu gelişmeler, Türkiye’nin Asya ile bütünleşme sürecinde ne kadar kritik bir aşamada olduğunun kanıtıdır.

