Değerli Ulusal Kanal izleyicileri, Çıkış Yolu’na hoş geldiniz. Her salı olduğu gibi bu hafta da Sayın Perinçek’i ağırlıyoruz. Hoş geldiniz efendim. Sayın Nadir Temeloğlu, siz de hoş geldiniz. İyi yayınlar diliyorum. Nasılsınız, iyi misiniz?
Sağ olun, sizler de iyisiniz. Biz de teşekkür ederiz. Sorularımızı hazırladık; gündem sıcak, isterseniz hızlıca başlayalım. İlk olarak Aydınlık’ın bugün manşete taşıdığı konuyla başlayalım. İnceleme fırsatınız oldu mu bilmiyorum ama izleyicilerimiz için kısaca özetlemek istiyorum: Amerika Başkonsolosluğu ve Büyükelçiliği yetkililerinin Türkiye’deki firmaları ve ihracatçıları ziyaret ederek veya onları konsolosluğa çağırarak, “Rusya ile iş birliği yapmayın, ticaretinize son verin, yoksa sizi yaptırım listesine alırız” şeklinde tehditlerde bulunduğunu Aydınlık olarak öğrendik.
Bunu doğrudan bize aktaranlar, tehdide maruz kalan firma sahipleri. Tabii çekindikleri için isimlerini açıklayamıyorlar ancak tehdit edenlerin kartvizitleri var ve bunların Amerikan yetkilileri olduğu kesinleşti. Aydınlık olarak Büyükelçiliğe sorduğumuzda reddetmiyorlar, topu başka yere atıyorlar ve “Dışişleri Bakanlığımıza sorun” diyorlar.
Olay şöyle gelişti Sayın Perinçek: Bir yetkili “Daha üstüme sormam, benim yetkimde değil” dedi. Ulaştığımız bir üst yetkili ise bunu Washington’a sormaları gerektiğini ifade etti. Yani Amerika’ya kadar uzanan bir süreç var. Konsolosluk yetkilileri olduklarını tespit ettiğimiz bu kişiler, süreci uzatarak ya da sorumluluğu Washington’a yıkarak “Böyle bir şey yapmıyoruz” demiyorlar.
Yarın Aydınlık manşetinde bu haberin devamını göreceğiz. Öncelikle sizin yorumunuzu almak isteriz; bu ne anlama geliyor?
Bakın, Amerikan emperyalizmi dünyada 49 ülkeye benzer yaptırımlar uyguluyor. Rusya, Venezuela, Küba, İran, Çin… Türkiye’ye de belli konularda yaptırımlar var. Bu durum, Amerikan emperyalizminin ağızlarından düşürmedikleri “serbest piyasa” ve “liberalizm” ilkelerine ne kadar uzak olduğunu gösteriyor. Serbest piyasaya göre kimse kimseye sınır koyamaz. Amerika, iniş halinde olan bir emperyalist güç olarak Rusya’dan korkuyor ve Ukrayna savaşında ekonomik cepheyi de kullanarak diğer Batılı devletleri yaptırım sürecine zorluyor.
Burada asıl eleştirdiğim, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nin tavrıdır. Benim topraklarımda iş adamlarımı, ihracatçılarımı kim tehdit edebilir? Bir Vatan Partisi hükümeti olsaydı, bu kişileri tespit ettiği an “persona non grata” (istenmeyen kişi) ilan eder ve sınır dışı ederdi. Tayyip Erdoğan yönetiminin son dönemde Atlantik bloğuyla uyumlu bir rotaya girmesi nedeniyle bu kadar kararlı bir tutum beklemiyoruz ama bu kadarı da olmaz. Hükümetin susması kabul edilemez. Vatan Partisi olarak hükümete çağrımız şudur: Amerika Birleşik Devletleri’ne nota verilmeli ve bu baskılara derhal son verilmesi istenmelidir.
Amerikalı yetkililerin sahaya çıkması, hükümet kanalıyla bu yaptırımları uygulatamadıkları anlamına gelmez mi?
Bu, Amerikan emperyalizminin alışıldık pervasızlığı ve haydutluğudur. Diplomatik bir misyon, bulunduğu ülkenin egemenlik haklarına ve iç işlerine karışamaz. Türkiye’nin Rusya ile ticareti, Türkiye’nin egemenlik hakları içindedir. Bu tehditler hem diplomasiye hem de kendi iddia ettikleri liberal ekonomi felsefesine aykırıdır. Kendi kendilerini inkâr ediyorlar.
İş insanlarından aldığımız bilgilere göre, bir “uyum departmanı” üzerinden tüm bilgilerini, hatta annelerinin kızlık soyadına kadar ele geçirdiklerini ve hesaplarına blok koyma tehdidi savurduklarını öğreniyoruz. Bunu bir casusluk olarak nitelendirebilir miyiz?
Bu bilgilerin toplanması kesinlikle istihbarat ve casusluk faaliyetidir. Ancak üreticilerimiz, sanayicilerimiz ve tüccarlarımız açısından baktığımızda, Tayyip Erdoğan yönetimi burada kendi ayağına kurşun sıkmaktadır. Rusya, Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarından biridir. İhracat bedellerini tahsil etmek için yapılan banka işlemlerine Amerika yaptırım uyguluyor, hükümet ise buna boyun eğiyor. Turizm gelirlerinden ihracata kadar her alanda Türkiye ekonomisi batağa sürükleniyor.
Hükümet, dış politikada “denge politikası” izlediğini iddia ediyor ancak Rusya’ya karşı NATO’nun genişleme stratejisi ve bu tür yaptırımlara boyun eğilmesi, bu dengenin yok olduğunu gösteriyor. Bu durum Türkiye’nin geleceğini nasıl etkiler? Denge denilen şey bir örtüdür; bir gerçeğin üstünün kapatılmasıdır. Denge diye bir şey yoktur, denge dedikleri şey bir safsatadır. Denge bir gerçek değil, büyük bir yalandır; denge gerçeğinin üstünün örtülmesi olayıdır. Yani aslında Amerika Birleşik Devletleri’ne boyun eğen bir politikanın üstüne “denge” perdesi örtülüyor.
Bugün Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Sayın Yerhov, Sputnik’e bir değerlendirme yaparak ses getirdi. Amerikalı yetkililerin Türkiye’yi “terörize ettiğini”, tehditler savurduğunu ifade etti. Terör; şiddet kullanarak yıldırma olayıdır. Burada da Türkiye’nin dış ticaretine karşı baskı ve şiddet yoluyla bir yıldırma girişimi var. Büyükelçinin, “Ödemelerde yaşanan sorunlar var fakat durum kolay olmaktan uzak” ifadesi dikkat çekici. Bu durum, bizim hükümetimizin bu konuda istekli olmadığını mı anlamamız gerektiğini düşündürüyor?
Genel Sekreterimiz Özgür Bursalı birkaç gün önce Rus Büyükelçilik yetkilileriyle görüştü. Benim de Ankara’dayken Büyükelçilik ile görüşmem olmuştu. Rus yetkililer Türkiye hükümeti konusunda umutsuz. “Bardağı taşıran son damlaya geliyoruz, artık tahammül edilmesi zor uygulamalarla karşı karşıyayız” diyorlar ve aslında bir alarm veriyorlar. Bu ifadeler doğrudan onların beyanlarıdır. Putin’in ziyareti de bu nedenle gerçekleşmiyor. “Putin geliyor, geliyor” deyip durdular ama gelmedi. Bu uygulamalar karşısında, masada ne konuşulacak ki? Putin akıllı bir insan, gelmemesi de bunun sonucudur.
Ben burada Tayyip Erdoğan hükümetini; üreticilerimize, sebze ve meyve yetiştiren tarımcılarımıza, sanayicilerimize ve ihracatçılarımıza karşı şikâyet ediyorum. Eskiden şikâyet makamı hükümet veya adli organlardı; ben şimdi şikâyet makamı olarak Türk milletini görüyorum. Türk halkına sesleniyorum: Bu yönetimle Türkiye ekonomisi batar, zaten bu batağa doğru gitmektedir. Buradan, üreticilerin milli hükümetiyle çıkmak dışında başka hiçbir çare yoktur. Türkiye büyük bir karara ve çözüme doğru gitmektedir. O çözümde Vatan Partisi biricik partidir, önderlik edecek tek partidir. Erdoğan hükümetinin bu yanlış uygulamalarının halk tarafından bir hükme bağlanması lazımdır. Türkiye’nin egemenliğini koruyacak, üreticiyi baş tacı yapacak bir hükümetin iş başına gelmesi için milletin karar vermesi şarttır. Yarın çok geç olur; ağır sonuçlar yaşandıktan sonra değil, bugünden o kararın verilmesi gerekir.
Sisteme karşı 65-70 yıldır mücadele ediyoruz ve artık bu sistemin bittiği yere geldik. Ulusal Kanal olarak yakından takip ettiğimiz Moskova’daki “Çok Kutuplu Dünya” konferansına değinmek istiyorum. Rusya’ya yönelik yaptırımları konuşuyoruz. Bu konferansta Lavrov, Zaharova, Aleksandr Dugin gibi isimler yer aldı; Ethem Sancak’ın mesajı okundu, Mehmet Perinçek kürsüdeydi, Merkez Karar Kurulu üyemiz İhsan Sefa da oradaydı. Vatan Partisi’nin bu tarz uluslararası toplantılara tek davetli olarak katılması, partimizin güven verdiğini gösteriyor. Yükselen Asya uygarlığının temsilcileri olan Rusya, Çin, İran ve diğer Türk devletleri Vatan Partisi’ne güveniyor; çünkü programımıza ve sözümüze sadığız.
Vatan Partisi 56 yıllık tarihiyle, feleğin çemberinden geçmiş, yedi ateşten çıkmış bir partidir. Zindan, baskı, işkence; hiçbirine boyun eğmemiştir. Türkiye’nin en tecrübeli ve aynı zamanda en genç partisidir. Bugün ana haber bültenlerimize de sunduğumuz gibi, konferans sonrası bir birlik oluşturuldu ve Ethem Sancak onun yönetim kurulu üyeliğine seçildi. Ethem Sancak yerinde durmuyor; İran’da, Rusya’da, Belarus’ta temaslarda bulunuyor. Rusya’da 50’den fazla devletin üst düzey yöneticisinin katıldığı “Sömürgeciliğe Karşı Konferans”ta divan başkanıydı. Bu, Türkiye’nin uluslararası alanda ne kadar yüksek bir itibara sahip olduğunu gösteriyor.
Vatan Partisi olarak Avrasya çözümünü dünya düzlemine ilk kez 1996 yılında getirdik. Şimdi de Rusya’daki “Çok Kutuplu Dünya Forumu”nda, Ethem Sancak’ın stratejik mesajı okundu. Mesajda özetle; Rusya’nın yürüttüğü özel harekatın sadece kendisi için değil, aynı zamanda Türkiye, Çin ve Filistin için de yürütüldüğü vurgulandı. Türkiye’nin Rusya’ya destek vermesi, aslında kendisine iyilik yapmasıdır. Bazı kesimlerin yapıştırdığı “Rusçu” yaftası tutmuyor; bu, Amerika güdümündeki bir avuç işbirlikçinin psikolojik savaşıdır. Türk halkı bugün %80-85 oranında Rusya, Çin ve İran dostudur.
Ethem Sancak mesajında ayrıca, Rusya’nın Suriye’de terörü temizlemesinin Türkiye’nin güvenliğine de hizmet edeceğini, beraber hareket edilmesi gerektiğini belirtti. Bu, hükümete bir çağrıdır. Türkiye, Atlantik yanlısı politikaların sonuna geldiğini anlamalıdır. Amerikan emperyalizmi yenilecek ve Türkiye üreticilerin milli hükümetine kavuşacaktır. Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Erdem İlker Mutlu ve Prof. Dr. Ali Murat Özdemir gibi kıymetli hukukçularımız da heyetimizde yer alarak uluslararası hukuk ve kamu hukuku alanlarında Rus devletine çok değerli katkılar sundular.
Son olarak; Batı’dan “para bizde, gelin kredi verelim” diyenlere gelince, dünyadaki Amerika kontrolündeki finans merkezlerinden Türkiye’ye açılan gerçek bir musluk yok, sadece “fıs” sesleri var. Türkiye için çözüm, dışarıdan gelen sıcak para değil, üretmektir. Amerika’nın dış borcu 34 trilyon dolar, milli geliri ise 27 trilyon dolar. ABD bir yıl hiç üretmese, hiçbir şey tüketmese bile borcunu ödeyemez. Bu sistemin sonu gelmiştir. Halbuki bir ülke ekonomisinin yıllık gayrisafi yurt içi hasılasının yüzde otuzu kadar borcu olması bile bir kırmızı alarmdır. Amerika’nın 34 trilyon dolar borcu varken yıllık gayrisafi milli hasılası 27 trilyon dolardır. Bu bakımdan diğer ülkelerle bir karşılaştırma yapmak gerekirse; Çin ekonomisi sürekli fazla veriyor. Ödemeler dengesine baktığımız zaman, Çin Halk Cumhuriyeti’nin 2023 yılındaki gayrisafi yurt içi hasılası, satın alma gücü paritesi hesaba katılmadığında 17 trilyon dolar olsa da, esas gerçek rakam olan satın alma gücü paritesiyle bakıldığında Çin’in milli üretimi Amerika’yı geçmiştir. Çin dış ticaretinde 823 milyar dolarlık, yani 1 trilyon dolara yakın bir fazla var; Çin satın aldığından 823 milyar dolarlık malı daha fazla satıyor. Çin’in derdi ithalatını artırmaktır. Her yıl 823 milyar dolarlık bir fazlayı dolar stokuna eklemiş oluyor.
Çin’in elinde hem Amerikan tahvilleri hem de dolar ve avro cinsinden muazzam bir rezerv var. Bu durum müthiş bir kudreti ifade ediyor. Eğer Çin elindeki bu rezervleri dünya piyasasına sürecek olsa, oluşacak dolar patlaması sonucunda Amerikan ekonomisi tepetaklak olur. Ancak Çin, aynı sistemi savunan bir kapitalist yolcu olarak hareket ediyor ve bu adımı atmıyor. Çünkü Amerikan ekonomisinin bu şekilde, bir nevi nükleer bomba etkisiyle çökertilmesini ne Çin ne de dünya halkları yararlı görüyor. Çin zaten barışçı yoldan Amerika’yı geçmiş durumda ve bu süreç devam ediyor. Bir savaş çıkması veya büyük bir istikrarsızlık Çin’in lehine değil. Amerikan ekonomisinin çöküşü sadece Amerika’yı değil, en büyük alıcılarından biri olan Çin dahil tüm dünya ekonomilerini bir zelzele gibi sarsar. Bu yüzden Çin, bir nevi “barış vergisi” ödüyor. Bilge Kağan, Kül Tigin ve Tonyukuk yazıtlarında geçtiği üzere; nasıl ki Çin, geçmişte Hunlara ve Göktürklere ipeklilerini göndererek onları yatıştırıp akınları durdurmaya çalıştıysa, bugün de aynı politikayı Amerika’ya karşı uyguluyor; onları yatıştırmak için dolar rezervlerini tutmaya devam ediyor.
Çok kutupluluktan bahsediyoruz ama 7 Ekim Aksa Tufanı’ndan sonra Amerika’nın bölgedeki gücünü artırdığını görüyoruz. Yaklaşan Amerikan seçimlerinde Biden ve Trump tartışılıyor. Aksa Tufanı Amerika’nın işine yaradı mı? İsrail, Gazze gibi küçük bir alanı dahi ele geçiremiyor. İsrail efsanesini bitiren bu durum karşısında Amerika’nın bölgedeki varlığı iddialı olsa da, aslında İsrail’in askeri acizliği ortadadır.
Bugün yanınızda getirdiğiniz bu armağan nedir? Bu, Hamas liderlerinin bana hediye ettiği Mescid-i Aksa’daki Kubbetü’s-Sahra’dır. Hamas’ın kahramanca mücadelesini anmak, Hamas ile Vatan Partisi arasındaki mücadele arkadaşlığını kamuoyuna açıklamak için getirdim. Ethem Sancak ve Çağdaş Cengiz ile birlikte Hamas yöneticilerini ağırladık. Bu hediyeyi, onların cesaretini ve fedakarlığını hatırlamak için özenli bir köşemizde saklayacağız. Hamas dış ilişkiler sorumlusu Basem Naim ile görüşmemizde kendisi, Türkiye ile yapılacak bir deniz sınırlandırma anlaşmasının çok faydalı olacağını belirtti. Doğu Akdeniz’de Türkiye ve Filistin komşudur. Libya ile yaptığımız anlaşma gibi Filistin ile de yapılacak bir anlaşma bizi Doğu Akdeniz’de çok kuvvetli duruma getirir. Suriye ve Filistin ile anlaştığımız zaman, Yunanistan’ın Kıbrıs üzerinden yaptığı tüm iddialar yerle bir olur. Türkiye’nin bu tür diplomatik olanakları değerlendirmesi gerekir.
Lahey’deki savunma ise sonuç itibarıyla boş laftan ibarettir. Birleşmiş Milletler’in 1948 Soykırım Sözleşmesi’ne göre iki yetkili mahkeme vardır; birincisi suçun işlendiği yerin mahkemesi, ikincisi ise Uluslararası Ceza Mahkemesi’dir. Gazze’deki mahkeme İsrail subaylarını yargılayıp mahkûm edebilir. Lahey’deki Adalet Divanı bir ceza mahkemesi değildir, orada soykırım hükmü vermek mümkün değildir.
Özgür Özel’in grup toplantısında Aksa Tufanı için “terör saldırısı” demesi, CHP’nin tamamen Amerika ve İsrail kontrolünde olduğunu gösteriyor. Bu milletin vicdanıyla hiçbir bağlantıları kalmadığını kanıtlıyor. Bunu seçime giderken söylemeleri, Amerika’ya bağımlılığı her şeyin önünde tutmalarıyla ilgilidir. CHP, İYİ Parti ve Zafer Partisi’nin kafasında hâlâ Türkiye’deki hükümetlere Amerika ve İsrail’in karar verdiği düşüncesi var. Türk milletinin vicdanı onların umurunda değil.
Vatan Partisi’nin çözüm önerisi şudur: Hükümet derhal Rusya, Suriye ve İran’la birlikte hareket ederek Suriye’nin kuzeyindeki PKK/YPG ve DEAŞ gibi Amerika’nın kara gücü olan terör örgütlerini temizlemelidir. Bu işbirliği bölgedeki Amerikan ve İsrail etkisine ağır bir darbe vurur ve Gazze’deki savaşı Filistin’in zaferiyle bitirir. Ancak Tayyip Erdoğan yönetimi, Amerika’nın baskıları nedeniyle böyle bir adım atmıyor. Filistinli yetkililer, Türkiye’nin sadece konuştuğunu ama fiili bir dayanışma göstermediğini açıkça ifade ediyorlar.
CHP’nin PKK’nın siyasi koluyla ittifak yapması ise şaşırtıcı değil; herkesin cephesi belli. CHP, uzun yıllardır Atlantik cephesinde yer alıyor. Bunun kökleri 1945’te “Küçük Amerika olacağız” diyen anlayışa kadar uzanır. O dönemde Kemalist devrimin kurumları ve bilinci sayesinde bu program fazla ilerleyememişti ancak bugün gelinen noktada CHP, Atatürk’ün mirasıyla bağını koparmış durumdadır. Demokrat Parti de 1950’de iktidara geldiği zaman o formülü kullandı. “Türkiye’yi küçük Amerika yapacağız” dedi. Çok enteresan; 1945 yılında Cumhuriyet Halk Partisi hükümetinin bakanı Nihat Erim’in ifadesiyle ortaya atılan bu formülü, Demokrat Parti de 14 Mayıs 1950’de iktidara geldikten sonra aynıyla kullandı. Çünkü ikisi de aynı sistemin içindeydi. Bugün de öyle değil mi? 1945-50’li yıllarda Türkiye’deki Cumhuriyet Halk Partisi ve o zamanki Demokrat Parti, ikisi de Atlantik sistemine bağlıydı.
Zaten Demokrat Parti de CHP’nin içinden çıktı; bu çok önemli. Demokrat Parti’yi kuran Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü’nün dört kurucusu da Cumhuriyet Halk Partisi milletvekiliydi. Hatta Celal Bayar, Atatürk’ün son başbakanıydı. Refik Koraltan, birinci meclisten beri Cumhuriyet Halk Partisi kadroları içerisindeydi. O zamanlar hepsi devrimciydi ancak 1945’ten sonra Amerikan emperyalizmi, Hitler’in çizmeleri gibi dünyada büyük bir iddiayla yükselince, Türkiye’yi birtakım korkularla sisteme dahil ettiler. “Sovyetler Birliği boğazları istiyor, Kars’ı, Ardahan’ı, Iğdır’ı istiyor” gibi propagandalarla halkı korkutarak Atlantik Sistemi’nin içine çektiler. Bugün de benzer bir şey yapılmıyor mu? Çin ve Rusya düşmanlığı üzerinden… Ancak bugün başka bir dünyadayız; Asya uygarlığının yükseliş halinde olduğu yeni bir dünyaya doğru gidiyoruz. Bu nedenle 1945’teki o hikâye tekrar olmayacak.
CHP’nin Atlantik’e bağımlılığı 1945’te başladı ve NATO taraftarlığında iki parti arasında hiçbir fark yoktu. Fakat her şeye rağmen Cumhuriyet Halk Partisi’nde Atatürk’ten kalan belli bir miras ve ağırlık vardı. Bu, adım adım Ecevit zamanında sorgulandı; Türk devrimi, “geçerli devrimler” ve “halka inmeyen devrimler” şeklinde ayrımlara tabi tutuldu. Oradan itibaren Atatürk devrimine karşı şüpheler ve sorgulamalar başladı. Yine de Ecevit, Türkiye’nin bağımsızlığına ve bütünlüğüne bağlıydı. Arkasından gelen Baykal ise Altı Ok için “babaannemin resmi gibi orada duruyor” dedi. Koskoca Türk Devrimi’nin programı, Sayın Baykal’ın babaannesinin resmi durumuna düştü. Ama onun da ülkeye belli bağlılıkları vardı. Ancak arkasından gelen Kılıçdaroğlu ve şimdiki yönetimle birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi adım adım bir karşı devrim partisine dönüştürüldü; Atatürk’ü sorgulayan ve mahkûm eden bir hale getirildi.
Özgür Özel, Kılıçdaroğlu’ndan da mı daha Amerikancı? Gittikçe evet. Kılıçdaroğlu’na göre Türkiye’ye çok daha yabancı; beslendiği kaynaklar bu toprağın dışından. Özgür Özel daha yeni Sosyalist Enternasyonal’in genel başkan yardımcısı oldu. Sosyalist Enternasyonal zaten Atlantikçidir; Komünist Enternasyonal değildir. Avrupa’daki sosyal demokrat partiler, Hristiyan demokratlara veya muhafazakâr partilere göre Atlantik sistemine daha bağlıdır ve Amerika’ya daha yakındır. Bugün Avrupa’da Amerika’ya kafa tutan partiler; Fransa’da Le Pen, Almanya’da Alternatif Parti gibi kendi milletlerinin egemenliğine sahip çıkan partilerdir. Sosyal demokratlar ise Atlantik sistemine bağlı unsurların partileridir. Dolayısıyla Sosyalist Enternasyonal’in kökleri Kautsky ve Bernstein’lara uzanır. Lenin’in “dönek Kautsky” dediği o asırlık döneklik bugün de devam ediyor.
***
Türkiye’de önemli bir uyanış var. Halk bu sistemin bittiğini tespit ediyor ve bir arayış içinde. Vatan Partisi’nin etrafında toplanmaya başladılar. Mesela Bitlis’te çok güçlü bir örgütümüz oldu; Tatvan, Güroymak, Ahlat ve Bitlis merkezde iş adamları, tüccarlar, emekçiler gibi halk içinde kökleri olan sevilen yönetimler oluşturuluyor. Batman’da, Diyarbakır’da, Güneydoğu ve Doğu bölgesinde 28 yaşında, başı dik, tecrübeli kadın önderler çıkmaya başladı. Genç kızlarımız, 18 yaşındaki adaylarımız var. Bu kadın hareketi, mor zehirlenmeye maruz kalmamış, özgüvenli ve kararlı bir harekettir. Zonguldak’tan İstanbul’a, İzmir’den Antalya’ya kadar önemli adaylarla seçime giriyoruz.
Türkiye milli savaş uçağı Kaan’ı yaptı; hepimiz iftihar ettik, büyük bir gurur ve sevinç yaşadık. Ama bizim tavrımız şudur: Savaş uçağı yapmak kadar önemli ve ondan daha önemli olan Türkçedir. Türk dili bizim namusumuzdur. Kaan diye Türkçe’de bir kelime yoktur; “Kağan” vardır ve yumuşak “ğ” bizim kırmızı çizgimizdir. Bir tek Türk alfabesinde olan o “ğ” harfi, bizim damgamızı taşır. Eğer biz Türkçeye özen göstermezsek millet olmayı kaybederiz. Hükümetimizin bu konudaki duyarlılık eksikliği maalesef büyük bir yanlıştır. Türk dili dünyanın en köklü dillerinden biridir; 8. yüzyıldan, 11. yüzyıldaki Divan-ı Lügat-ı Türk’ten ve daha eski Şiyen Beyler dönemine kadar uzanan bir geçmişe sahiptir. Kendi dilini iyi bilmeyenler teknolojide de, bilimde de başarılı olamaz. “O mağaralarda gördüm” diyor ve fikrimi değiştiriyorum. Şehen Beyler Moğol veya Tunguz değilmiş, Türkmüş. Çünkü sözlük Türkçeymiş. Yani demek ki bizim, milattan sonra birinci yüzyılda bile sözlüğümüz var. Almanların, Fransızların, İngilizlerin sözlükleri 15, 16, 17. yüzyıla dayanıyor. Hatta Latince yazılan Türkçe sözlük *Codex Cumanicus* bile 1304 tarihlidir. O da Kıpçakların yani Kumanların sözlüğüdür. İçinde “Tengri Baba” gibi ifadeler geçer; oradaki Türkçe çok güzeldir. 14. yüzyılın başı olmasına rağmen İngiliz, Fransız ve Alman sözlüklerinden çok daha eskidir.
Sayın Perinçek, aslında bu “Kağan” tartışmasıyla bir safsatayı ortaya çıkarıyorsunuz. Birkaç gün önce de “Safsataya Karşı Bilim Hareketi” diye bir yazı yazdınız. Semih Koray profesör, doktor, arkadaşımız; Vatan Partisi Başkanlık Kurulu Genel Başkan Yardımcısı. “Safsataya karşı bilim hareketi” diye bir yazı yazdı. O yazı yalnız Türkiye’de yazılabilir ve yalnız Semih Koray yazabilir. *Bilim ve Ütopya* dergisinin yeni sayısında herkes o yazıyı okumalı. Olağanüstü, felsefi, ekonomik ve moral boyutları olan bir manifesto. Aydınlık gazetesinde dün çıkan yazımda ben de buna değindim. *Bilim ve Ütopya* dergisi de bu hareketi başlattı. Çağatay Keskinok, Yıldırım Beydoğan, Ekrem Ataer ve Uğur hocamızın da safsatalara ve hurafelere karşı çok esaslı yazıları var. Semih Koray ve diğer arkadaşlarımızın yazıları gerçekten çok dolu ve içerikli.
Türkiye’de şimdi bir laik-anti-laik kavgası var gibi görünüyor. Halbuki laiklik adına da safsata yapılabiliyor, anti-laiklik adına da. “Laik” kavramını kullandığınızda safsatadan kurtulmuş olmuyorsunuz. Atatürk adı altında veya dini değerler, şeriat vesaire adına da safsata yapılabiliyor. Çünkü safsata, sonuç itibarıyla gerçeğe aykırı bir tavrı, kişinin kendi öznel fikirlerini gerçeğin yerine koymasıdır. “Algı” dediğimiz şey de aslında bir safsatadır; gerçekten ayrı bir şey yaratıyorsunuz. Mesela Hz. Muhammed veya Atatürk konusunda Avrupa’da farklı bir algı yaratıyorsunuz, ortaya çıkan o kişi aslında gerçek kişi değil. Veyahut Türklük adına bir algı yaratıyorsunuz: “Türkler barbardır, Türkler zalimdir” diyorlar. Oysa Türkler, batılı seyyahların da ifade ettiği gibi dünyanın en merhametli, sevgi dolu halklarından biridir. O algı bir safsatadır. Bizim amacımız algı yaratmak değil; bilimin konusu olan doğadaki maddi süreçleri, yani gerçekleri ortaya koymaktır.
Sayın Perinçek, sorularımızın sonuna geldik. Her hafta olduğu gibi haftanın kitabı ve müziğini soralım.
Kitap olarak; Kağan ve Türkçe ile ilgili Prof. Dr. Ahmet Bican Ercilasun’un eserlerini öneririm. Orhun Yazıtları’nda en çok geçen sözcüklerden biri “Kağan”dır; Bilge Kağan, İlteriş Kağan gibi. Ahmet Bican Ercilasun’un “Türk Kağanlığı” ve “Türk Bengü Taşları” kitapları, dilimize çok emek vermiş bir Türkologun kaleminden çıkmıştır. Bunları okuyalım, çocuklarımıza okutalım. Gelinlerimizin çeyizine, çocuklarımızın doğum günlerine uydurma şeyler yerine; Dede Korkut’u, Orhun Yazıtları’nı, Divânu Lügati’t-Türk’ü veya Kutadgu Bilig’i hediye edelim.
Müzik konusuna gelince; Rus-Türk dostluğu ve kültürel dayanışması hızla gelişiyor. Rus “Beşler” grubu; Borodinler, Çaykovskiler, Rimski-Korsakovlar Türk müziğinin namelerinden çok esinlenmişlerdir. Mesela Borodin’in meşhur Kılıç Dansı veya Tolstoy’un “Harp ve Sulh” romanındaki “Nataşa’nın Dansı” aslında bir Türk dansıdır. Faye Kirby’nin Rus kültürünün temelindeki Türk etkisini anlattığı çok esaslı bir kitabı da vardır. Sovyet Milli Marşı’nı yazan Haçaturyan’ın melodilerinde de Türk ezgileri çok kuvvetlidir. Rimski-Korsakov’un “Şehrazat”ı da yine Türk nameleri taşır. Zaten “Korsakov” ismi de köken olarak Türkçedir. Rus-Türk kültür beraberliğini temsil ettiği için Rimski-Korsakov’un “Şehrazat”ından bir bölüm sunacağız.

