Çıkış Yolu • 23.05.2023

Çıkış Yolu • 23.05.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Merhabalar efendim, hoş geldiniz. “Çıkış Yolu”nda gününde ve saatinde sizlerleyiz. Dopdoluyuz, yeni başlıklarımız var. Hem 28 Mayıs’ı hem sonrasını hem de bu ikisine sığmayanları konuşacağız. Efendim hoş geldiniz.

Şimdi, 28 Mayıs’la ilgili Cumhurbaşkanı Erdoğan’a oy verme çağrınız ve açıklamanız hâlâ konuşuluyor. Açıklamayı yaptığınız günden beri bu konu tartışılıyor ve farklı fikirler dile getiriliyor. Öncelikle neden böyle bir karar aldığınızı; bu kararın önümüzdeki dönem Vatan Partisi ve Türkiye açısından ne anlam ifade edeceğini sorarak başlayalım.

Bütün izleyicilerimizi sevgiyle, saygıyla selamlıyoruz. 28 Mayıs günü seçmene sorulan soru şudur: “Amerika Birleşik Devletleri’nin ‘Tayyip Erdoğan’ı yıkın’ talimatını kabul ediyor musun, reddediyor musun?” Bu bir referandumdur. Siz de referandum dediniz, Kılıçdaroğlu ile Akşener de referandum dedi. E tabi, referandum doğru.

Amerika Birleşik Devletleri emrediyor, talimat yolluyor: “Tayyip Erdoğan’ı yıkın.” Bu, 2020’deki meşhur Rand Corporation raporlarına, o 276 sayfalık belgelere kadar uzanıyor. Aslında daha evvelinden başlıyor; 15-16 Temmuz’da yıkmak için silahlı kalkışma oldu. Bunları konuşacağız ama 28 Mayıs bir duraktır. Tarihsel süreçte bir “moment” yani durak. O durakta 24 saat içinde seçmene şu soruluyor: “Amerika’nın Tayyip Erdoğan’ı yıkın talimatına ‘evet’ mi, ‘hayır’ mı?” Eğer seçmen Kılıçdaroğlu’na oy verirse Amerika’nın talimatına “evet” demiş olacak, bu kadar basit. “Hayır, Amerika ile birlikte Tayyip Erdoğan’ın yıkılması senaryosunda rol almıyorum, Amerika ile beraber yıkmakta ben yokum” diyorsa seçmen Tayyip Erdoğan’a oy verecektir. Üçüncü bir seçenek burada yok. Elbette oy vermemek, seçime gitmemek veya boş oy kullanmak gibi seçenekler de var ama onlar Amerika’nın operasyonu karşısında tarafsız kalmaktır.

“Ben Amerikan planlarına itiraz ediyorum ama Erdoğan’ı da istemiyorum” diyen bir kesim vardır, ama 28 Mayıs’ta sorulan soru bu değil. Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak bir stratejik süreçtir; ben bir üretim devrimi, bağımsız ve başı dik bir Türkiye istiyorum. Vatan Partisi’nin programı budur. Ancak 28 Mayıs’ta sorulan soru devrim isteyip istemediğiniz değildir. Eğer o gün pusulada Doğu Perinçek ile Tayyip Erdoğan olsaydı, o zaman bir üretim devrimi tercihi konuşulabilirdi. Şu an önüne konulan iki seçenekten Kılıçdaroğlu’na oy vermek, Tayyip Erdoğan’dan kurtuluş değil, Amerika’nın onu devirmesine ortak olmaktır.

15-16 Temmuz’da Tayyip Erdoğan’dan kurtuluş silahlı olarak Türkiye’nin önüne konmuştu. Tanklar çıktı, uçaklar havalandı, Türk Silahlı Kuvvetleri içerisindeki Gladio (NATO örgütlenmesi) harekete geçti. Tayyip Erdoğan’dan kurtulmak isteyenler o gece balkonlara çıkıp dans ettiler, göbek attılar. O sahne burada, bu stüdyoda da yaşandı. Bugün 28 Mayıs’ta yine aynı mevzideyiz. O gün silahla başaramadılar, şimdi sandık yoluyla, seçimle kurtarma stratejisine girdiler. Biden da “Bu adamı istemiyoruz, yıkacağız ama bu sefer demokrasi yoluyla” diyerek muhalefeti görevlendirdi.

Peki, bu tutum Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kefil olmak anlamına mı geliyor? Seçmenin önüne bir “üretim devrimi” seçeneği konulmadı. İki aday var: Birisi Amerika’nın operasyonlarıyla (kaset kumpasları, FETÖ desteği) CHP’nin başına oturtulmuş ve şimdi de Cumhurbaşkanlığı koltuğuna oturtulmak istenen kişi. Diğeri ise Amerika’nın “yıkın” dediği kişi. Üçüncü bir yol yok. Vatan Partisi olarak 14 Mayıs’ta o devrimci seçeneği temsil ettik ama sistem onu şimdilik eledi. Türkiye’nin önümüzdeki iki-üç yıl içinde büyük bir çözüme gideceğini tahlil ediyoruz; o zaman o seçenek tekrar önümüze çıkacak. Ancak 28 Mayıs’ta, Amerika’nın bu saldırısını püskürtecek miyiz, yoksa bu plana boyun mu eğeceğiz? Soru budur.

Tayyip Erdoğan’ın 20 yıllık hataları, günahları başka bir tartışma konusudur; bugün ise Amerika’nın “Erdoğan’ı devirin” hamlesini göğüsleme mevzisindeyiz. 28 Mayıs’ta Kılıçdaroğlu’na oy vermek, Amerika’nın seçimle yaptığı darbeye oy vermektir. 29 Mayıs’tan sonra ise bambaşka bir mücadele dönemi başlayacak; o zaman Vatan Partisi olarak yapıcı muhalefetimizle, üretim devrimi ve toprak bütünlüğü mevzisinde mücadelemizi sürdüreceğiz. Ancak Amerika’nın inisiyatif kazandığı bir süreçte bu mücadele çok daha zorlaşır. Türkiye hangi sorunu çözmeye kalksa (güvenlik, ekonomi, kültürel yozlaşma, bağımsızlık) karşısında Amerika’yı buluyor. 1980’den beri uygulanan sistem, Türkiye’yi hem dışa bağımlı kılıyor hem de bölünmeye zorluyor. 28 Mayıs, işte bu kuşatmayı bozma veya boyun eğme anıdır. Bir soru sormuştunuz. Hangi soru? Kefalet. Yani “28 Mayıs’a odaklı düşünüyoruz” dediğiniz gibi; çünkü oyu 28’de… Tamam, ama oyu verdiğimiz anda sonuçta geleceğe dair bir yön tayin etmiş oluyoruz ve orada bir kefillik söz konusu değil mi? Bir şeye kefil oluyoruz; Amerikan planını bozmaya kefil oluyoruz.

“Korkuyorlar” diyordunuz. AK Parti hükümetinin Amerika’dan korktuğunu geçen aylarda da söylediniz. Peki ya 28 Mayıs’tan sonra da korkarlarsa? Bu sorunu nasıl çözeceğiz? Bir izleyicimiz de bunu sormuş. 28 Mayıs’tan sonra izleyicilerimize açık bir cevap verelim: Tayyip Erdoğan hükümeti, Amerika Birleşik Devletleri’nden 28 Mayıs’tan sonra da korkacaktır. Şöyle bir umut içinde olmak hiç gerçekçi olmaz; Amerika’ya meydan okuyan, onunla her cephede dimdik mücadele eden bir Tayyip Erdoğan hükümeti… Böyle bir ihtimal yok. Tayyip Erdoğan’ın ideolojisi, sınıfsal dayanakları ve kurmaylık birikimleri, onun ne yapacağını belirliyor.

“Göğüslemek” diye tarif ettiğiniz mesele, bir saldırının o gün püskürtülmesidir. Püskürtüldüğü zaman ne oluyor? Biz geri çekilmek yerine bir soluk almış oluyoruz ve tepemize Amerika’nın çullanmasını, PKK’yı ve FETÖ’yü def etmiş oluyoruz. 28 Mayıs’ta sorulan soru şudur: “Sen PKK ve FETÖ ile birlikte oy kullanıyor musun?”

Seçmenimize şu soruları soralım:
1. Ey Türk vatandaşı, ey seçmen; Amerika Birleşik Devletleri’nin “Yıkın” dediği Tayyip Erdoğan’ı yıkma senaryosunda var mısınız?
2. 15-16 Temmuz olaylarında olduğu gibi, Tayyip Erdoğan yıkıldığı zaman “Oh ne güzel” deyip balkonlara çıkıp göbek atmayı iftihar edilecek bir eylem olarak görüyor musunuz?
3. Amerika Birleşik Devletleri’nin, Tayyip Erdoğan’ı yıkarak Türkiye’de kuracağı bir şiddet rejiminde vatanseverlerin ve Türkiye’nin ilericilerinin ezilmesine “Evet” diyor musunuz?

Sorular bunlar.

Peki, seçimlerden önce Cumhur İttifakı’na girme talebiniz olmuştu. Şimdi bu açıklamanızı, “Doğu Perinçek ya da Vatan Partisi, yeniden Cumhur İttifakı’na katılma veya AK Parti ile ittifak yapma zemini yaratıyor” şeklinde yorumlayanlar oldu. Bakın, burada “oy vermek” ile “ittifak yapmak” arasındaki farkı karıştırmamak gerek. Profesör düzeyindeki arkadaşlarımız bile bunu karıştırıyor. Oy vermek başka, ittifak başka. İttifak, iki gücün iradelerinin birleşmesidir; nikahlardaki “Evet”leşme gibi iki yanlı bir iradedir. Oy vermekte ise tek yanlı bir irade vardır; ben ona oy veririm, o istese de istemese de. Bu tek yanlı bir ifadedir.

Biz, Vatan Partisi olarak Cumhur İttifakı’na katılmayı arzu ettik ve bunu talep ettik. Bu, Türkiye’nin bütün sorunlarını çözecek bir süreci başlatabilirdi. Ancak AK Parti, Amerika’dan korktuğu ve sistemin dışına adım atacak cesareti gösteremediği için ya da ittifakın diğer ortakları kabul etmediği için bu gerçekleşmedi. Ne kadar büyük bir hata olduğunu önümüzdeki dönemde görecekler, ama bu artık geride kaldı.

Tayyip Erdoğan, FETÖ ile birlikte bizi hapsetmişti. Bizi hapsetti diye onun 2014-2015’ten sonra PKK ve FETÖ’nün üzerine yürümesine kinci bir tutumla karşı çıkmadık. 15 Temmuz, hapis sürecimize çok yakın bir dönemdi. Zaten 2013’te cezaevindeyken, Aydınlık’ın ulusal kanalındaki haberlerle ilgili fikirlerinizi yolladığınızda bu saflaşmayı anlatıyordunuz. Hatta 2011-2012 yıllarında, “Tayyip Erdoğan ile Abdullah Gül farklı; Gül tamamen Amerika’nın güdümündeki çözümü temsil ediyor, Erdoğan ise Amerika’nın tam kontrolünde değil, ona karşı belli bir mesafesi var” diye yazılarımız vardı.

Tayyip Erdoğan’a kefil olmuyoruz; ama şuna kefiliz: Bugün Tayyip Erdoğan’a 28 Mayıs günü verilecek oy, Amerika’nın “Erdoğan’ı yıkın” planına karşı bir duruştur. Amerika “Yıkın” dediği için, o planı bozmak lazım. Ben Amerika’nın piyonu olacaksam yazıklar olsun bana. Biz sadece Amerikan planını bozmak için bunu yapıyoruz, buna kefiliz. Tayyip Erdoğan’ın yapacaklarına kefil değiliz çünkü biz onun muhalifiyiz. Eğer kefil olsaydık gider AK Parti’ye girerdik. Biz bugüne kadar Tayyip Erdoğan’a karşı doğru muhalefet yapan tek partiyiz.

Burada çok önemli bir konu var: “Tayyip Erdoğan düşmanlığına” kilitlenmek birçok insanımızı bir tuzağa götürüyor. Dünyada dost kim, düşman kim, strateji ne; buna bakmaksızın, sanki bonzai içirilmiş gibi her durumda Erdoğan’a düşmanlık ediliyor. Amerika vururken de onunla beraber vurmak… İnsanlarımız PKK ve FETÖ ile aynı yürüyüşte hizalanmaya alıştırıldı. “Bak PKK ile beraber yürüyorum ama ayağıma bile basmadı, ne kadar tatlı çocuklarmış” dedirtildi. Hatta meclise soktular. Bonzai’nin eczası ne? Tayyip Erdoğan düşmanlığı.

Peki bonzai içenler ne zaman ayılır? Her uyuşturucunun bir etki süresi vardır, en sonunda ayılırsın. Bonzai içen sevgili yurttaşlarımız en sonunda ayılacaklar. Belki 28 Mayıs’ta kendi tecrübeleriyle; cebindeki paraları çalındığında veya başına başka işler geldiğinde uyanacaklar.

Bir de “Hüdapar” meselesi var. “Erdoğan’a oy vereceğiz ama Hüdapar’a da mı oy vermiş oluyoruz?” diye soruyorlar. Bakın, Türkiye’nin bir “başçelişmesi” vardır. Türkiye’nin önündeki birinci mesele Amerika Birleşik Devletleri’dir. Hüdapar ve benzeri konular ikinci, üçüncü, dördüncü dereceden meselelerdir; yani bizim geminin içindeki çelişkilerdir. Hüdapar gemiye girdi ama Hüdapar’a kızıp Amerika’nın planına mı hizmet edelim?

Hüdapar’ın değişme çabasını önemsemiyormuşuz gibi bir eleştiri yapılıyor. Hüdapar, “Biz değiştik” diyor. Evet, Hizbullah’ın o eski yapısı Hüdapar’da aynen devam etmiyor. Ancak Hüdapar’ın “Türk milleti” kavramına karşı olması, anayasadan “Türk milleti” kavramını çıkartmak istemesi ve “Kürdistan” adı altında bir ikinci İsrail planının içinde yer alması tehlikelidir.

Bizim tespitimiz şudur: Türk de biziz, Kürt de biziz; hepimiz Türk milletiyiz. Kürtleri “öteki” veya “kardeşimiz” diye ayrı bir yere koymak, onları bizden ayırmaktır. Biz ise “Kürt biziz” diyoruz. Türk milleti bir etnik grup değil, büyük bir çatıdır. Tıpkı Mete’nin 26 ülkeyi fethedip halklarını Hun yapması veya Osmanlı’nın farklı kavimleri birleştirmesi gibi; biz de tarih boyunca çeşitli kavimleri bir çatı altında kaynaştıran bir imparatorluk geleneğinden geliyoruz. Türk milleti kavramı altında birleşmek, çağdaşlaşma ve sanayileşme yolunda hayırlı ve olumlu bir süreçtir.

Ayrıca, üç-dört devletin içindeki Kürtleri esas alan bir siyaset güderseniz, kaçınılmaz olarak emperyalizmin planlarına alet olursunuz. İsmail Beşikçi’nin de gördüğü gibi, Kürtçülük Orta Doğu’da daima Amerika-İsrail stratejik piyonu olmaya evrilmiştir. Hüdapar’ın Hizbullah konusundaki açıklamaları ise tartışmalıdır; onlar genel başkan düzeyinde PKK için olduğu gibi bir terör örgütü tanımlaması yapmıyorlar. “Terör örgütü diyemem,” dedi yanlış hatırlamıyorsam. PKK için de aynısını söyledi. Fakat bence bakın, HÜDAPAR ile ilgili değerlendirmeyi terör noktasından yapmamak lazım. Az önce programı ve fikirleri… Partinin onu atlamak için… HÜDAPAR’ın programını okudunuz mu? Parti programını inceleme şansını da… Hep yanımda taşıdım, okudum. O derece… Hep çizerek okudum. Evet.

Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’nun durumu… Yani o programın özü; bölücü, Kürt milliyetçiliğine dayanan ayrı bir devlet kurmak. Ama sonuçta gemiye giriyor, gemide bulunmaya çalışıyor. Gemiye aldılar. Belki de geminin sakin bir şeyi olacak, çalışanı olacak. İnşallah diyelim.

Şimdi Kemal Kılıçdaroğlu, seçim tekrarlanması netleşince bazı söylemleri konuşuluyor. Örneğin AK Parti ve Erdoğan ile ilgili: “Siz Türkiye’yi bölmeye çalıştınız, biz buna karşı durduk hep,” temalı bazı söylemler. En sonunda şunu söylediği ortaya çıktı: “Kandil’i Erdoğan konuşturuyor ya da AK Parti konuşturuyor.” Yani mealen söylüyor; “Kandil’e bu açıklamaları yaptırıyorsunuz,” gibi. Biraz kendisinin PKK ile işi olmadığını iddia eden açıklamalar yapıyor. Bakın şimdi bunlar o kadar… Yani üzülerek söylüyorum, kimseyi de incitmeyeyim, Kılıçdaroğlu’nu da incitmek istemem; “Kandil’i AK Parti konuşturuyor” falan, bu saçma sapan bir şey. Yani Kandil böyle Amerika’nın oyuncağıdır ama Tayyip Erdoğan’ın oyuncağı olmaz. Tayyip Erdoğan onları konuşturamaz. Bunlar saçma sapan iddialar.

Bu neyi gizliyor? FETÖ ve PKK ile birlikte olduğunu gizliyor. Bunu herkes görüyor, tartışılacak bir tarafı yok. Bunun kanıtlarını getirmeye de gerek yok; Kandil devamlı Kılıçdaroğlu’nu destekliyor, “Ona oy ver” çağrısı yapıyor, değil mi? Bu açıklamalarını yaparken bile yapıyordu. Evet, devamlı yapıyor. Bir de bakın, sırf böyle bir lafa bakmamak lazım. PKK’nın bütün pratiği, FETÖ’nün bütün pratiği Cumhuriyet Halk Partisi ile beraber. Zaten Cumhuriyet Halk Partisi de PKK’nın yasal örgütü olan HDP ile beraberlik halinde değil mi? “Yol arkadaşıyız” falan diyorlar ya, hep beraber. Yol arkadaşı onlar. Dolayısıyla “Kandil’i AK Parti konuşturuyor” demesinin verecek cevabı yok. Kendisinin PKK ile beraber olduğu ve PKK’nın onu desteklediği o kadar açık ki, buna ancak saçmalayarak cevap verilebiliyor.

Bir de şöyle bir soru çok geliyor Sayın Perinçek, Sayın Genel Başkan: “Kılıçdaroğlu daha hızlı devrilebilecek bir yapı. Bu kestirmeden…” Üç kişi sormuş bunu. Kestirmeden Türkiye’de böyle bir iktidar dönemi… “Düşmanı güçlendirir, daha kolay deviririz” gibi. Son derece mantıksız. Nedense bunu da çok soran olmuş. Siz düşmana mevzi veriyorsunuz, güç veriyorsunuz, onu iktidar yapıyorsunuz, ondan sonra “biz onu daha çabuk deviririz” diyorsunuz.

Yani şu var; bakın, şöyle dense: “Amerika Birleşik Devletleri gelip Türkiye’nin tepesine çörektense, ondan sonra Kılıçdaroğlu’nu, Meral Akşener’i hükümet yapsa dahi Türkiye buradan bir çözüm bulacaktır.” Bu doğru. Ama “Kılıçdaroğlu gelsin, biz onu daha kolay deviririz” demek; “Yunan ordularına Ankara’yı verelim, ondan sonra biz Kayseri’ye kaçalım, Kayseri’den vatanı daha kolay kurtarırız” gibi saçma sapan bir yaklaşım. Az önce iki izleyenimiz yazmış; İzmir’den Okan Bey ve emekli bir polis izleyenimiz, “MİT’in kurduğu Hizbullah” cümlesini kurdu Sayın Genel Başkan, orada daha açıklayıcı olursanız seviniriz.

Efendim bunu; Mehmet Eymür, yani MİT içindeki CIA-Mossad grubunun elebaşlarından Mehmet Eymür, o süreçte çok açık bir şekilde Hizbullah’ı kendilerinin kurduğunu söyledi. Hatta o zaman MİT Müsteşarı olan Orgeneral Teoman Koman’a bir soru sorulmuştu, Hizbullah’la ilgili şu cevabı verdi: “Hangi Hizbullah?” dedi. “Hangi Hizbullah’ı soruyorsunuz? İran’a bağlı olan Hizbullah mı yoksa bizim MİT olarak kurduğumuz Hizbullah mı?” Yani hakikaten Türkiye’deki Hizbullah’ı, PKK’nın karşısında rakip olsun, onun ayağına dolaşsın diye MİT kurdu o zaman. İyi bir hamle olmamış mı? Ama o Hizbullah’la da işte insanları katlettiler, vahşet yaptılar. Yani MİT kurdu, bizim teşkilat kurdu. Mehmet Eymür bunu o zaman ballandıra ballandıra açıkladı. Mehmet Eymür dediğinizde CIA ve Mossad bağlantılı. Kendileri bununla iftihar ediyorlar. Hatta Mehmet Eymür, Ergenekon duruşmalarında şunu bile söyledi: “Ben Doğu Perinçek’in sekiz arkadaşını İsrail’e bilgi vererek Filistin’de öldürttüm.” Ergenekon zabıtlarında bu var. Yani İsrail ile olan bağlantılarını orada da Mehmet Eymür apaçık söylemişti.

(Reklam arası)

Devam ediyoruz efendim. Sizlerden sorular var. Bir izleyici sorusu sorayım mı müsaadenizle? Buyurun. Şimdi bir izleyicimiz, adını yazmamış ama şöyle diyor: “Yapıcı muhalefet ne demek? Şimdiye dek yapılan gibi mi yoksa biraz daha ses yükseltmek mi? CHP’ye yaptığımız eleştiri ve uyarı tonunda mı?” Bunu Tayyip Erdoğan hükümetinin siyasetleri belirleyecek. Yani bugünden “şöyle bağıracağız, şöyle çağıracağız” demek yanlış. Yaptıklarına göre değişir.

Mesela Suriye’nin kuzeyi… Orada bir süreç başladı. Nedir? Vatan Partisi’nin programı; Türkiye, Suriye, Rusya ve İran’ın orada askerleri var, beraber terörü bitirsinler. Ve ondan sonra da Türkiye’deki mülteciler, misafirlerimiz güvenlik içinde vatanlarına, Suriye’ye dönsünler. Vatan Partisi yıllardır bunu savunuyor. Şimdi ne oldu? Buraya geldi. Rusları da ikna ettik. Rusları daha 25 gün önce ikna etmiş adam olarak söylüyorum. Özgür Bursalı ve ben, Rusya Büyükelçisi ile bizi yemeğe davet ettiler, oturduk. Üçümüz beraber yemek yedik. “Suriye’nin kuzeyinde askerler var; Türk askeri var, Rus askeri var, İran askeri var, Suriye var. Bu dört asker terörü birlikte bitirsinler.” Bu Rusya’yı da aynı zamanda Ukrayna’da rahatlatır ve ABD’nin elindeki terör örgütlerini Suriye’nin kuzeyinde tasfiye etmiş olur. “Buraya yüklenelim,” dedik.

Hatta bize şunu söylediler: “Ya bu şöyle karşılanıyor; Türkiye kendi teröristini, kendi başına bela olan teröristleri hepimize tasfiye ettirmek istiyor. Ama bizim de başımızda bela olan, Suriye’nin de belası olan terör örgütleri var. Bölücüler yanında, bu İslamcı bayrağı altındaki fanatik örgütler de var. Biz onları da hep beraber temizleyeceğiz. Biz yalnız PKK’yı temizlemeyi önermiyoruz, hem PKK’yı hem DEAŞ’ı, hepsini birlikte orada temizleyeceğiz.” şeklinde… Biz bunu Rus devletine bildiriyoruz dedik.

Piligin kimdir efendim? Piligin, Rus devletinin 15 kişilik yöneticisinden biri. Yani en üst düzeydeki yöneticilerinden. O da 2-3 ayda bir geliyor Türkiye’ye. Geldiğinde görüşüyorsunuz. Ethem Sancak ile beraber… Sizi ziyarete mi geliyorlar? Bizimle görüşmeye geliyorlar. Başka görüşmeler de yapıyor tabii o arada. Her geldiğinde bunu anlatıyoruz. Diyoruz ki; “Bütün sorunların çözümünde kilit nokta Suriye’nin kuzeyindeki silahlı iş birliğidir.” O silahlı iş birliği sizi Ukrayna’da da rahatlatacak. Mesela şunu söylüyoruz: Ukrayna’da Türk askeri var mı? Yok. İran askeri var mı? O da yok. Suriye askeri var mı? O da yok. Kim var? Bir tek Rus askeri var. Ukrayna’da Türk, Rus, Suriye, İran askerini Ukrayna cephesinde birleştirme şansı yok. Ama Suriye cephesinde var. Bu birlik, Ukrayna cephesiyle Suriye cephesini ve Akdeniz cephesini; Karadeniz’den Akdeniz’e o cephede hepimizi birleştirmenin başlangıcı. Bir anahtar birlik bu. Kilitleri açan birlik. Böyle böyle ikna ettik. İranlılara da bunu anlattık.

Şimdi, FETÖ ve PKK ile seçmene şunu da anlatmamız lazım: FETÖ ve PKK ile birlikte oy vermeyi kabul ediyor musunuz? FETÖ ve PKK ikisi de “Kılıçdaroğlu’na oy ver” diyor. Sen onlarla birlikte oy verecek misin?

Bir izleyenimiz diyor ki: “Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinden terörden dolayı köylerini terk edip giden, şimdi güvenlik sağlandı mı diye merak eden vatandaşlarımıza bir mesajı var mı Doğu Bey’in?” Var. Terörü bitirdiğimiz zaman ve aynı zamanda Atatürk Barajı’nı tamamlama sürecine girip tarımı, o bölgelerde hayvancılığı desteklediğimiz zaman; buralarda işsizlik, sıkıntı içinde yaşamak yerine birçok insan arazisinin, tarlasının, işinin, dükkanının başına gitmeyi tercih edecek. Bunun için çalışmalar da yapıyoruz. Mesela birtakım köylere vatandaşlarımızın tekrar dönmeleri için İçişleri Bakanlığı ile bizzat konuşarak o tür çalışmalar yapıyoruz. Yani Güneydoğu’da ve Doğu bölgesinde terör yüzünden köyünü, yurdunu terk etmiş insanlarımızın dönmelerinin tek çaresi biz orada terörü temizleyeceğiz ve sınır ötesindeki terör temizlenince oradaki terör de zaten hızla temizleniyor. Ve aynı zamanda orada hayvancılığı ve tarımı destekleyeceğiz. Buralarda işsiz durumda olan, büyük kentlerin çeşitli sorunlarının içine düşmüş olan vatandaşlarımızın tekrar oralara gidip çalışarak emekleriyle insanca yaşama koşulları sağlanacak.

Bir izleyenimiz diyor ki: “Tam bu tarım ve hayvancılık dediniz, denk geldi. Vatan Partisi’nin bakanlık hakkı olsa Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nı tercih eder miydi?” Biz hiçbir görüşmemizde hiçbir şekilde bakanlık, sandalye sorununu gündeme getirmedik. “Size geldi mi son yıllarda; ‘Milletvekili yapalım, size bakanlık verelim, şundan vazgeçin, bunu savunun’ gibi?” Hayır. Bak biz Vatan Partisi olarak bütün bu görüşmeleri bir program düzeyinde; ortak hedefler, Türkiye’nin üretim devrimini başarması, bağımsızlığını sağlaması, toprak bütünlüğü, terörü bitirmek düzleminde yapıyoruz. Hiçbir zaman “bakanlıkları paylaşalım” falan demedik. Ama hakim sınıf politikasında bir tek bunlar konuşuluyor; sandalye pazarlığı, bakanlık pazarlığı, Cumhurbaşkanı yardımcılığı pazarlığı…

İsviçre’den bir mesaj: “Biz ölene kadar İsviçre’deki vatanseverler olarak, Doğu Başkanı’nın aldığı kararın arkasındayız. Amerika, Türkiye’yi yönetecek kişiye karar veremez,” diye Mustafa Yaraşır Bey mesaj yollamış.

Benzer bir soru da var: “Partinizde mutabakat var mı bu konularda? Farklı fikirler var mı?” Var, tabii var. Yani olmaması mümkün değil. Yani sonuç itibarıyla strateji düzleminde bakan, biraz evvel “kefil misiniz?” diye sordunuz ya, biz Tayyip Erdoğan’a oy verdiğimiz zaman ona aynı zamanda kefil mi olmuş oluyoruz? Onu soranlar galiba 29 Mayıs’tan sonra Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hatalarını bekleyip de önümüze getirecek bir kitle galiba. Onların getirmesine gerek yok. Biz zaten “yapıcı muhalefet nasıl olur?” dedik. Onu nasıl olacağını Tayyip Erdoğan’ın hükümeti belirleyecek.

Mesela Suriye’de AK Parti Vatan Partisi’nin tam programına girdi ama eski takıntısını ve yükünü de tamamen terk etmiş değil. Neyi kastediyorsunuz? Biliyorsunuz AK Parti diyordu ki: “900 km boyunca Suriye-Türkiye sınırında 40 km derinliğinde bir güvenlik koridoru yapacağız. Briket evler kuracağız, karakollar açacağız, bankalar kuracağız ve Türkiye’deki misafirleri de götürüp oraya yerleştireceğiz.” Bu ne demek? Suriye’yi bölmek demek bu. Yani açık konuşalım. Sonuç itibarıyla sen orada karakol kurar, postane açar, banka açar, oraya kaymakam tayin edersen; askerinle de oraya yerleşirsen, oradan çıkma diye Türkiye’nin önüne bir sorun getirirsin. Hatta bir süre sonra da “ya buraya yerleşmişken bu işte daha ne istiyoruz?” diye, bunu “Misak-ı Milli” falan diye Türkiye’ye yutturmak isteyenler olur. O arkada kaldı. Sonuç itibarıyla bundan daha önemlisi, bütün Arap dünyasını karşına alırsın. Suriye’yi karşına alırsın. Suriye’yi bölen bir ülke olarak… O zaman ne olursun? Amerika’nın tuzağına düşersin. Amerika bunu kışkırtıyor; Türkiye’yi Suriye’yle, İran’la ve Rusya’yla karşı karşıya getirmek için…

Bakın, iki gün evvel Dışişleri Bakanımız; bir yandan Suriye ile iş birliği falan filan orada terörü bitireceğiz derken, bir yandan da hala o güvenli koridor siyasetinden kalıntıları savunmaya devam ediyor. İşte buralarda muhalefet yapacağız. Ukrayna politikasında muhalefet yapacağız, ekonomide muhalefet yapacağız. Hiç kimsenin yapmadığı muhalefeti yapacağız AK Parti’ye karşı. Bu muhalefetin sertliği, AK Parti’nin politikalarındaki yanlışlığa oranlı olacak.

Şimdi… Bakın… Ne oldu? Çok kritik bir durumdu. “Şam’a gidiyoruz” falan dediler değil mi? Açık söyleyeyim, bana Türk Silahlı Kuvvetleri’nden komutan geldi, “Bunu durdursanız siz durdurursunuz,” dediler. Yıl kaç? 3-4 yıl oldu değil mi? Namaz kılmayı kastetmiyorsunuz; o çok eski. Yakın zamanda, 4 yıl evvel Türk ordusu Şam’a doğru gidiyor denilmişti. Sonrasında ciddi kayıplar yaşandı. Afrin Harekâtı sırasında mı? Hayır, İdlib meselesi oldu. Türk Silahlı Kuvvetleri, hatta o zaman “Şam’a gidiyoruz” diye birtakım söylemler gelişmişti; 6-6,5 sene önceydi. Amerika da aynı dönemde bombardıman yapmıştı. Orada ne oldu? Kimyasal gaz kullanıldı. İdlib’in güneyinde 34 şehidimiz olduğu zaman, yüzün üzerinde Türk askeri hayatını kaybetmişti.

Şam’a doğru gitmek, Türkiye için felaket demekti; bu, tamamen Amerikan stratejisine girmekti. Karşına Rusya’yı, Suriye’yi, İran’ı ve Arapları alıyorsun; dolayısıyla Amerika’nın güdümüne giriyorsun. Türk ordusu da bunu istemedi, bunun bir macera olduğunu düşündü. Biz de o gece geç saatlerde çok sert tavır aldık. Bize yapıcı muhalefetin ölçüsünü soruyorlar. Eğer önümüzde uzun bir zaman varsa daha yumuşak ve öğretici üsluplar kullanılabilir ama önünüzde birkaç saat veya gün varsa, bir şeyi durdurmak gerekiyorsa, üslubun buna göre değişmesi gerekir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun Rusya’yla ilişkileri bozacak düzeyde açıklamaları oldu. Türkiye’nin dış politikasını kökten değiştirmeyi planladıklarını söylüyorlar. Kılıçdaroğlu, ABD’nin Rusya’ya yaptırımlarına %100 uyacaklarını ifade etti. Bu, Türkiye’nin Amerika’nın uydusu ve kuklası olması demektir. Binali Yıldırım buna, “Amerika bizim komşumuz değil, Rusya bizim komşumuz. Türkiye’nin Rusya ile olan ticari ilişkileri çok önemli; yaptırımlara uymak ekonomik intihar olur” diyerek cevap verdi. 28 Mayıs’ta oy verecekler için bu çok önemli bir gerçekliktir.

Bizim solumuzun enternasyonalist bir geleneği vardır. Vietnam’la, Filistin’le dayanışma bu geleneğin bir parçasıdır. Sekiz arkadaşımız (Bora Gözen, Kerim Öztürk, Cafer Topçu, Gürol İlban, Yücel Özbek, Ahmet Özdemir, Ali Kira) Nahr el-Barad kampında, İsrail donanması tarafından, Cengiz Çandar’ın MİT içindeki Mossad takımına verdiği bilgilerle şehit edildi. İsrail’e kampın yerini ihbar eden Cengiz Çandar, şimdi PKK’nın vekili oldu. Türkiye, bu tür çürümelerden çözüm üretecektir.

Bazıları “Rusya seçimlere müdahale ediyor” diyor. Bizim gelmemizi istemiyorlar diyerek, Türkiye’nin dünyadaki saflaşmasında bir taraf tutuyorlar. Kendilerine solcu diyen ancak Rusya’ya, Çin’e, İran’a, Suriye’ye ve Venezuela’ya karşı Amerika’nın yanında duran bu kesime “sahte sol” diyorum. 28 Mayıs seçimi, bu cepheleşmede nerede durulacağının kararıdır. Bir tarafta Tayyip Erdoğan’ı destekleyen Avrasya cephesi (Rusya, Çin, İran, Azerbaycan, Venezuela vb.), diğer tarafta Kılıçdaroğlu’nu destekleyen Atlantik cephesi (ABD, İsrail, Yunanistan, İngiltere, Almanya, NATO, AB) var.

Türkiye’nin Rusya’nın güdümüne girmesi imkânsızdır; çünkü iki ülke arasında stratejik bir zorunluluk ilişkisi vardır. Rusya’nın böyle bir hedefi yoktur ve zaten dünyadaki Amerikan tehditleri karşısında bu ülkeler el ele vermek zorundadır. Seçim artık dünya ölçeğinde bir tercihtir. Atlantik cephesiyle, gelişen ve ilerici dünya arasında bir seçim yapıyoruz.

Son olarak, şeriatın Türkiye’de rejimi değiştireceği yönündeki safsatalara gelince; 2016’dan bu yana Türkiye’de şeriatın en tehlikeli ve en güçlü örgütü olan FETÖ tasfiye edilmiştir. 15-16 Temmuz gecesi Türk milleti ve ordusu Gladio’dan kurtulmuştur. Şimdi ise Amerika’nın silahlı güçleri sınırlarımızın dışına itilmiştir. 28 Mayıs akşamı Türkiye, Atlantik’in içerideki etkisinden tamamen arınmış bir şekilde yoluna devam edecektir. Amerika Birleşik Devletleri’nin seçim yoluyla Tayyip Erdoğan’ı devirme planı bozguna uğramış görünüyor. Peki, Amerika’nın başka planları gündeme gelebilir mi? Evet, dışarıdan müdahale içeren “turuncu kalkışma” planları olabilir. Örneğin, Yunanistan’ı Ege’de karasularını 12 mile çıkarması için teşvik edebilirler. 12 mil, Türkiye’ye yönelik bir silahlı müdahalenin başlangıcıdır ve “casus belli” (savaş nedeni) kabul edilir. Tayyip Erdoğan hükümet başkanı olarak o savaşa karar verebilir mi, veremez mi? Bu durum kısa vadede ciddi tehditleri gündeme getirdi. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile görüşmenizde bu konu gündeme gelmedi mi?

Uyarı şeklinde geldi ama yorumu ne oldu diye sorarsanız; Sayın Cumhurbaşkanımız kendisi isterse açıklasın. Ancak konu gündeme geldi, konuştuk. Hatta Foreign Policy dergisinin bu yılın başında çıkan “Türkiye seçimlerinde kumpas olacak” temalı sayısı da Türkiye’nin gündemine gelmişti. Şule Perinçek, Atatürk’ün Bütün Eserleri adına Sayın Cumhurbaşkanımızla görüştüğünde o dergiyi götürüp vermişti. Benim görüşmemde de Cumhurbaşkanımızın Özel Kalem Müdürü o dergiyi getirmişti. Kumpas henüz gerçekleşmedi, olmayabilir de. Bunu engellemenin yolu karşı tarafı caydırmaktır. ABD’nin hala Erdoğan’ı uslandırma, yumuşatma, kontrol altına alma veya Suriye’nin kuzeyindeki güvenlik koridoru politikasına ikna etme çabaları var. Erdoğan buna yakın davranırsa Vatan Partisi’nin tutumu ne olur? Böyle bir durumun yaşanmamasını temenni ediyoruz.

Şu an milliyetçi-muhafazakar yurttaşlarımızdan benzer sorular geliyor: “Vatan cephesindeyiz, Millet İttifakı adayına oy vermiyoruz. Ancak mevcut iktidar dönemindeki yolsuzluk, liyakatsizlik ve nepotizm sorunlarını nasıl çözeceğiz?”

28 Mayıs’ta bize yolsuzluk veya liyakatsizlik sorulmuyor; “Amerika’nın Tayyip Erdoğan’ı yıkma planına evet mi, hayır mı?” diye soruluyor. Kılıçdaroğlu seçilirse neler olur? Kaos olur. Çünkü Sayın Kılıçdaroğlu iktidara gelir gelmez KHK ile devletten uzaklaştırılmış olanları -FETÖ bağlantılı olanlar da dahil- tekrar devletin, ordunun ve polisin içine sokacağını vaat ediyor. Türk ordusundan tasfiye edilmiş generalleri, polisten atılmış 30 bin kişiyi tekrar göreve getirmek, devleti yeniden yapılandırmak bir kaosu beraberinde getirir.

Ayrıca Kılıçdaroğlu, “Biz iktidara gelmezsek genç kızlar sokakta yürüyemeyecek, sığınmacılar çeteler oluşturacak” gibi korkuya dayalı açıklamalar yapıyor. Bunlar turuncu kalkışma için hazırlanan psikolojik bir ortamdır. Devlet otoritesinin güçlü olduğu bir Türkiye’de bunların hiçbiri olmaz. Ancak devlet otoritesini, ordu disiplinini ve polis gücünü tasfiye ederseniz, kaosun kapısını aralamış olursunuz.

Sayın Genel Başkan, Amerika’nın iktidara getireceği bir gücün kaos istemesi mantıklı mı? Amerika’nın Türkiye’deki başlıca güçleri PKK ve FETÖ’dür. Bu unsurların her ikisi de kaos kaynağıdır. FETÖ, hapistekileri çıkartmaya kalktığı için; PKK ise Türkiye’yi bölmeye çalıştığı için kaos unsurudur. Bunlarla ittifak yapan CHP ve İYİ Parti de bu tuzağın içine çekilmektedir. Ancak zamanla bu partilerin tabanında uyanışlar başlayacaktır.

Türkiye İşçi Partisi (TİP) konusuna gelince; TİP, kendi gücüyle değil, PKK ittifakı sayesinde barajı aşıp meclise girmiştir. Ayrıca TİP’in Rusya karşıtı tutumu ve LGBT dayatmalarını savunması, onların tamamen Batı merkezli bir çizgide olduğunu gösteriyor. 1991 yılında da SHP, PKK’ya 21 milletvekilliği vermiş ve o dönem bana da teklif gelmişti ancak reddetmiştim.

ABD’nin Irak, Suriye ve Afganistan’dan çekilme eğilimi olduğu bir gerçek. Türkiye’nin denge politikasını terk edip kararlı bir dış politika izlemesi için tarihi bir fırsat doğuyor. Türkiye; Rusya, İran ve Suriye ile birlikte bölgedeki terörü temizleme çizgisine girdiğinde, ABD’nin orada tutunacak yeri kalmayacaktır. Terörü temizlemek, aslında Amerika’yı bölgeden temizlemektir. 28 Mayıs sonrası süreçte Vatan Partisi’nin güçlenmesi ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kararlılığı Türkiye’yi bu doğru siyasetlere taşıyacaktır. Diyor ki, saflaşmayı anlattığınızda ona atıfta bulunuyor. Bence diyor, Türkiye’de otoriter, totaliter, ümmetçi rejim yanlısı ortaçağ ittifakı ile kendi içinde birliği olmayan ama çatı olarak demokrasi isteyenlerden oluşan muhalefet karşı karşıya. Bu çok yanlış. Neden yanlış? Amerika Birleşik Devletleri ortaçağın yanında değil, modernliğin ve ileriliğin yanındaymış gibi tamamen gerçekleri ters yüz eden bir yaklaşım bu. Yani FETÖ’den veya PKK’dan daha ortaçağcı, daha gerici bir örgüt var mı? FETÖ’nün ve PKK’nın bulunduğu tarafı aklıyor kardeşimiz.

İşte bu anlayışlar; “Türkiye’ye irtica geliyor, sokaklarda kadınlar gezemeyecek, paralı askerler olacak, irtica hepimizi boğacak” gibi söylemlerle tamamen Amerika’nın önümüzdeki döneme ilişkin “turuncu kalkışma” ortamını sağlamaya yönelik psikolojik propagandalardır. Tabii bu arkadaşımız o propagandayı bilerek yapıyor demiyorum ama CHP tabanının büyük bir bölümü böyle bir dolduruş içerisinde. Türkiye’de sokaklarda kadınların gezemeyeceği bir ortam kesinlikle olmayacak.

Sayın Kılıçdaroğlu “10 milyon mülteci daha gelecek” deyince insanlar tepki gösteriyor ama 10 milyon mülteci gelse bile Türkiye’de bir kuvvet olup silahlı bir güce dönüşemezler. Sonuç itibarıyla onlar misafirdir; bu ülkenin evlatları değillerdir, her zaman çekingen ve tabi olurlar. Bir mülteci ayaklanması Türkiye’de sıfır ihtimaldir. Ancak mahalle kavgası gibi, sokakta dört kişinin dövüşmesi, birbirini öldürmesi gibi olaylar yaşanabilir. “Senelere yaydığımızda demografik yapıyı tahrip etme sonucu olmaz mı?” diye sorulabilir; evet, evlenmeler oluyor fakat gelen mültecilerin önemli bir kısmı Türk. Suriye’nin kuzeyinden ve Afganistan’dan çok önemli ölçüde Türkmen geliyor; Afganistan nüfusu içinde de güçlü bir Türkmen ve Şii Türk nüfusu var.

Sığınmacıları geri gönderme konusundaki politikamız; onları zorla göndermek değil, Suriye’nin kuzeyinden terörü temizledikten ve Suriye’nin toprak bütünlüğünü sağladıktan sonra, Suriye yönetiminin çıkardığı aflarla kendi vatanlarına, işlerinin başına dönmelerini sağlamaktır. Türkiye devleti artık bunu benimsedi; son bir hafta içerisinde Rusya ve İran ile bu plan üzerinde uzlaştık. Vatan Partisi’nin mülteci konusundaki çözümü, şimdi Türkiye, Rusya, İran ve Suriye’nin ortak politikasına dönüşüyor. Ancak burada pürüzler var; Türkiye, 900 km boyunda bir güvenlik koridoru oluşturma siyasetinden tam kopabilmiş değil, Amerika onları kışkırtıyor. Suriye’nin de “Önce Türkiye bu toprakları terk etsin” demesi yanlış; çünkü Türkiye çekilirse orada teröre karşı bir askeri güç kalmaz. Suriye’nin şunu benimsemesi lazım: “Hep beraber terörü temizleyelim, temizledikten sonra herkes evine dönsün.”

Eğer Türkiye, Rusya, İran ve Suriye arasında böyle bir anlaşma yapılırsa, Türkiye orada kalıcı olamaz. Türkiye’yi Amerika’dan kopardıktan sonra Türkiye, Suriye’ye ve İran’a karşı orada kalamaz; zaten Türkiye’de bunu isteyenlerin sayısı da çok azdır. Sizin bazı makaleleriniz Arapçaya çevriliyor ve Suriye basınında yer buluyor. Suriye Cumhurbaşkanı Esat, Arap Zirvesi’ndeki konuşmasında Türkiye’yi Osmanlı dönemindeki yayılmacı politikaları devam ettirmekle suçladı. Suriye vatanının bir kısmında Türk askeri varken Suriyelilerin bunu kolayca kabul etmesini bekleyemeyiz. İran ve Rus askeri de var ama Suriye onlardan korkmuyor; çünkü ortak sınırları yok ve onlar Suriye’nin çağrısıyla geldiler. Türk askeri ise Suriye devletinin davetiyle gelmedi; bu güvensizliği ortadan kaldırmamız lazım.

Eğer süreç burada tıkanırsa ve Türkiye çıkmazsa, Amerika Türkiye’yi kışkırtmaya devam eder. Ama Tayyip Erdoğan yönetimi, Amerika’nın “Orayı kazanırsın, Misak-ı Milli’yi kullan” şeklindeki kışkırtmalarına boyun eğerse tehlikeli durumlar çıkar. Ancak Türkiye artık buna müsait değil; Türk Silahlı Kuvvetleri, Türkiye’nin büyük güçleri ve halkın kendisi bu tür genişleme siyasetlerini benimsemeyecektir. Ayrıca Türkiye, enerji güvenliği nedeniyle Rusya ve İran’dan kopamaz.

Ülkemizde 13 milyon kaçak olduğu iddiası abartılıdır; Göç İdaresi ve BM verilerine göre sayı 4 milyon 800 bindir. Vatan Partisi, İsrail’in Türkiye’de sığınmacılarla halk arasında kaos yaratma planlarına her zaman karşı çıkmıştır. Zafer Partisi ise sürekli Amerika ve İsrail’in bu planlarında başrol oynamaktadır.

AK Parti Genel Başkan Vekili Sayın Numan Kurtulmuş’un açıklamalarına bakılırsa; önümüzdeki dönem ana gündem “Tam bağımsızlık” olarak belirlenmiş. Ekonomide neoliberalizm eleştirisi yapılıyor ve “İhracatta dışa bağımlılığa son vermek” hedefinden bahsediliyor. Vatan Partisi’nin uzun süredir savunduğu dörtlü mekanizma (Türkiye-Rusya-İran-Suriye) artık AK Parti tarafından da dillendiriliyor. Bu durum, AK Parti’nin 2014 öncesi Büyük Orta Doğu Projesi Eş Başkanlığı sürecinden farklı bir mevziye yöneldiğini gösteriyor. Cumhuriyet Halk Partisi ise bugün Turgut Özal’ın neoliberal çizgisinin mirasçısı konumuna gelmiştir. Türkiye İşçi Partisi ve diğer bazı sol yapılar ise maalesef Amerikan emperyalizminin ve PKK’nın etkisinde kalarak sahte bir sol ajanda izlemektedir. Vatan Partisi’nin AK Parti ile olan etkileşimi, Türkiye’nin milli çıkarları doğrultusunda kuvvetlenerek devam edecektir. Tek tek. Başka bir tek daha… O sol partiler falan, hiçbiri bizimle beraber değildi o zaman; susuyorlardı o konularda. “Nesab-Dam” çizgisi vardı biraz. Evet.

Hatta Büyük Orta Doğu Projesi olayında biz Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’e başvurduk. Dedik ki: “Türkiye’nin Başbakanı, Büyük Orta Doğu Projesi Başkanı olamaz. Bu, Türkiye’nin anayasasında olmayan bir görev; Amerikan devleti içinde bir görev. Siz başbakanı görevden alın.” Ne dedi o zaman? “Sayın Sezer size ne dedi, bir şey dedi mi?” “Yapamayız,” dedi. Buna “evet” diyen Muhsin Yazıcıoğlu oldu. Bana “Gel,” dedi, “Cumhurbaşkanıyla görüşelim, tavır alalım ve Cumhurbaşkanı’na şu teklifi arz edelim: AK Parti Genel Başkanı Tayyip Erdoğan’ı başbakanlıktan azletsin.” Ne dedi Sayın Yazıcıoğlu? “Ben varım,” dedi, “ama birilerini daha bulalım.” Tarihi bir anekdot.

Evet. Hatta ben bunu Sayın Deniz Baykal’a o zaman önerdim. Hiç unutmuyorum, Ankara’da bizim başkanlık kurulumuzun toplantısı sırasında beni Deniz Baykal aradı. Şunu söyledi: “Cumhurbaşkanımızı zor duruma düşürürüz.” Ama esas zor duruma Cumhuriyet Halk Partisi düşecekti.

“O Sayın Baykal aradığında telefonu hoparlöre verdiniz mi?”
“Arkadaşların hepsini dinlettim. Şimdi burada izleyenlerimize de söyleyelim; sizin bir özelliğiniz, böyle durumlarda hoparlöre veriyorsunuz. Onun bilgisini de vererek kendisine… Eğer özel bir şey değilse… Yani heyetçe karar veriyorsunuz birlikte. Karşı tarafa da saygısızlık etmem, onu da söylüyorsunuz.”
“Şimdi arkadaşlarımla beraber dinlettim. Sizi falan diyorum ama… Bunu şundan söyledim: Bu kapalı kapılar ardında konuşma, liderlerin tek başına pazarlık yapması falan; bizim Türk siyaseti geleneğimizde yok. Bakın, bizim geleneğimizde liderler böyle önemli görüşmeleri hiçbir zaman yalnız yapmazlar, bir arkadaşıyla yapar. Ben Sayın Nebati aradığında yanınızdaydım, onunla da yine böyle konuşmuştum.”

“Benim sorularım bunlar, benim de bitti efendim.”
“Güzel. O zaman 28 Mayıs’a az kaldı. Buradan tekrar bütün seçmene şu gerçekleri hatırlatalım. A Haber’de Çalışma Bakanı… Şimdi bir izleyenimiz not atmış; aynı cümlelerle Çalışma Bakanı Vedat Bey de ‘Türk milleti Batı’ya yanıt verecek, bu oylanan Türk milletinin iradesidir, Batı’ya yanıt vereceğiz’ diyor. Güzel söylüyor, tebrik ediyoruz Sayın Vedat Bilgin’i.”

“Şimdi buradan seçmenimize, vatandaşlarımıza, bütün milletimize tekrar hatırlatıyoruz: Amerika Birleşik Devletleri, seçmene ‘Tayyip Erdoğan’ı yıkın’ diyor. Şimdi seçmen buna yanıt verecek. Tayyip Erdoğan’a oy verirse, Amerika’nın o talimatına ‘Hayır, ben senin talimatına uymuyorum’ demiş olacak. Amerika’nın talimatına uyarsa da Kemal Kılıçdaroğlu’na oy vermiş olacak.”

“Arkamızda kalan 15-16 Temmuz gecesi tecrübesi çok önemli. Çünkü o gecede Amerika, Türk milletine ‘Tayyip Erdoğan’ı yıkın’ dayatmasında bulundu; silahla dayattı, darbeyle dayattı. Yani Türk ordusu ve polisi içindeki silahlı güçlerini inlerinden çıkarttı; yılanları deliklerinden çıkarttı. Uçaklarıyla, tanklarıyla Tayyip Erdoğan’ı yıkma silahlı harekatını yaptı Amerika Birleşik Devletleri. O sırada Türkiye’de Tayyip Erdoğan’ı yıkmaktan çok fazla coşku duyan, heyecan duyan kesimler balkonlara çıkıp göbek attı. Değil mi? Onu biliyoruz. Özellikle böyle kıyı kentlerinde balkonlara çıktılar ve dans ettiler, oyun oynadılar, göbek attılar. Bir kısmı sokaklara fırladı; Amerika’nın ‘Tayyip Erdoğan’ı yıkın’ çağrısına cevap vermiş oldu.”

“Bu tecrübe çok önemli. Demek ki ‘Tayyip Erdoğan’ı yıkın’ budalalığı bizi ne yapıyor? Düşünmekten koparıyor. ‘Bundan sonra ne gelir?’, ‘Ben ne yapıyorum?’… Oraya bağlanıyor. Kafaları orada taşlaşıyor. Zihinler taşlaşıyor, vicdanlar köreliyor, gözler mühürleniyor. Tayyip Erdoğan’ı yıkın çağrısı Amerika tarafından maalesef bizim vatandaşlarımızın bir kısmının gözlerini mühürlüyor, vicdanlarını karartıyor ve vicdanımızdan gelen sesleri artık duymuyoruz.”

“O bakımdan burada ne yapacağız? Amerika Birleşik Devletleri’nin Türkiye’ye yönelik bu atağını, saldırısını, taarruzunu göğüsleyeceğiz, geri püskürteceğiz ki Türkiye’nin üretim devrimine, bağımsızlığa, bütünlüğe, kardeşliğe giden yolunu açalım. Dolayısıyla 28 Mayıs bir durak; 28 Mayıs’ta bir saldırıya cevap vereceğiz, o saldırıyı püskürteceğiz ve ufkumuzu açacağız. İleriye doğru yürüyüşümüzün yolunu açmış olacağız. Bu anlayışla 28 Mayıs günü seçmenimizin, vatandaşlarımızın oy vermesini talep ediyoruz. Kefil olmuyoruz Sayın Tayyip Erdoğan’a; kefil olmuyoruz ama şuna kefiliz: 28 Mayıs günü Amerika saldırısına karşı koymanın çok doğru ve yerinde bir hareket olduğuna kefiliz. Ama ‘Tayyip Erdoğan 29 Mayıs’tan sonra şunu yapacak, bunu yapacak’ oralarda kefil değiliz. Ama oralarda da Tayyip Erdoğan bugünkünden daha iyi bir konumda olmak zorunda; çünkü Amerikan saldırısı defedilmiş oluyor.”

“O bakımdan Sayın Numan Kurtulmuş’un biraz evvel anlattığınız ifadeleri, 29 Mayıs’tan sonrası için bize gerçekçi gelen ifadeler. 28 Mayıs saldırısının def edilmesi, Amerika’nın Tayyip Erdoğan yönetimini de Türkiye açısından daha olumlu konumlara çekecek. Vatan Partisi’nin buradaki varlığı, etkisi, gücü… Bunu unutmayalım. Vatan Partisi Türkiye’de çok büyük bir güce sahiptir. Yani bunu oyla moyla kimse ölçmesin; kritik anlarda belli olur. Kritik anlarda Vatan Partisi Türkiye’nin en büyük partisidir. 16 Temmuz gecesi en büyük parti Vatan Partisi’dir. Ermeni soykırımı yalanının bitirildiği gün Vatan Partisi en büyük parti. FETÖ’nün baş düşmanı olacak kadar büyük parti. Silivri duvarının yıkıldığı gün, yıktığımız gün Vatan Partisi Türkiye’nin en büyük partisidir. Amerika Birleşik Devletleri de Vatan Partisi’ni bu kadar hedef alıyorsa, Vatan Partisi büyük partidir.”

“Teşekkür ederiz efendim.”
“Ama geleceğe umutla bakıyoruz. Özlemlerimize doğru ilerleyen bir Türkiye’yi önümüzdeki dönemde görüyoruz. Ama çok büyük zorluklardan geçeceğiz, çok büyük zorluklar var.”
“Korkutmayın şimdi milleti.”
“Yok, korkulacak bir şey yok. Cesur insanlarla, kararlı insanlarla, öncülerle, özellikle bu süreci onların kahramanlıklarıyla atlatacağız. Ama Türkiye’nin ufku açık.”

“Evet. Heybenizde ne var efendim?”
” ‘Vatanım Ülkem’ diye bir şarkısı var. Faik Işık çok seviyor şarkıyı, hakikaten çok güzel bir şarkı. Kitap olarak da bu ‘FETÖ Darbesi’… Bugün konuştuğumuz… Doğu Perinçek’in ‘FETÖ Darbesi’ kitabını öneriyoruz: Kökeni, yükselişi, ezilmesi ve sonuçları. Biz bu kitabı Amerikan emperyalizmi ve FETÖ ile mücadele tecrübelerimizle yazdık; kütüphanede yazmadık yani. 1970’ten beri Türkiye’de FETÖ’ye, Gladio’ya, Kontrgerilla’ya karşı mücadele ediyoruz. O tecrübelerin bir özeti bu ‘FETÖ Darbesi’ kitabı ve bugün konuştuğumuz birçok olgunun, gerçeğin bu kitapta toplandığını görüyoruz. Okumalarını tavsiye ederiz izleyicilerimize.”

“Müzik de Montpellier, Enrico Macias söylüyor. Yani ‘Vatanım, ülkem’… Tam Türkçesine çevirmeyelim dedim. Yani biraz böyle ülkeden uzaklaşmış vatan hasreti söylemleri daha çok. Biz o durumda değiliz ama güzel bir melodi ve bir de vatan sevgisi. O bakımdan.”
“Teşekkür ederiz efendim, İlker Bey teşekkür ederiz.”
“Ben teşekkür ederim. Faik Işık’a da buradan bir selam gönderelim, büyük ihtimalle dinliyordur; onun şarkısını çalıyoruz. O güzel eserle de veda edelim efendim sizlere, hoşça kalın.”

Paylaş