Değerli izleyicilerimiz, tekrardan iyi akşamlar. “Çıkış Yolu”na başlıyoruz. Sıcak bir gündem; tezkere az önce Meclisten geçti. Irak ve Suriye tezkeresi oylamasında 521 oy kullanıldı; 164 ret, 357 kabul oyu çıktı. Şimdi tezkeredeki tartışmalara baktığımızda birkaç not önümüze düşüyor. Birincisi Yeşil Sol Parti… Tezkereyi yöneten de Yeşil Sol Parti milletvekili Sırrı Süreyya Önder’di. TİP, EMEP ve CHP’nin “hayır” dediğini biliyoruz. Arkadaşlarımız da hangi partinin ne oy verdiğini bize söylemeye devam edecekler. Tabii Mecliste daha pek çok parti var.
Nasıl değerlendirirsiniz? Meclisten bu tezkerenin bu şekilde geçmesi olumlu mudur? Onun dışında bu “hayır” oyu veren partilere nasıl bakıyorsunuz? Hayır oyu veren partiler arasında Millet İttifakı bileşenlerinden İYİ Parti’nin olmadığını görüyoruz; onlar “evet” oyu verdi. Tartışmalar sırasında da Sayın Dervişoğlu söz aldı ve CHP’yi “hayır” vermesi sebebiyle eleştirdi. Müsavat Dervişoğlu, CHP’nin gerekçelerini bahane olarak dile getirdi. Siz ne dersiniz konuyla ilgili?
Şimdi bakın, bu Türkiye’deki CHP’leşmenin bir yansıması. Tezkereye karşı olan kim? Amerika Birleşik Devletleri. Hatta Amerikan emperyalizmi, Türkiye’yi güvenlik metninde olağanüstü ve olağan dışı bir tehlike olarak niteledi. Yani Amerika Birleşik Devletleri, bir beyanatın ötesinde; “Türkiye, Suriye harekatlarıyla Amerika için olağan dışı ve olağanüstü bir tehlikedir” diyor. Hangi nedenle tehlike olduğunu da belirtiyor: “Suriye harekatları.”
E peki bu Cumhuriyet Halk Partisi, Yeşil Sol Parti, Türkiye İşçi Partisi, Emek Partisi… Bunlar Amerikancı partiler. Çünkü Amerika, “Türkiye sakın Suriye’ye girmesin” diyor. Bunu 2019 yılındaki Barış Pınarı Harekatı’ndan beri söylüyorlar. Hatırlarsanız 2016’da Fırat Kalkanı, Ağustos 2024’te Zeytin Dalı Harekatı oldu. Barış Pınarı Harekatı’nda Amerika Birleşik Devletleri resmi bir metin yayınladı. Orada ne diyor? “Türkiye, Suriye’ye yaptığı harekatlarla olağanüstü ve olağan dışı bir tehlikedir.” Bizim Fikret Akfırat’ın bu konuda aydınlatıcı yazıları Aydınlık gazetemizde çıkıyor.
Amerika, Türkiye’nin harekatını hem olağan dışı hem de fevkalade bir tehlike olarak görüyor. İsrail de aynı şekilde; hem Mossad hem de İsrail hükümetinin güvenlik belgelerinde son 3 yılda, Türkiye için “Orta Doğu’daki birinci tehdit; İran’dan daha tehlikelidir” saptaması yapılıyor. Daha önce Cumhuriyet Halk Partisi’ni anladık; o zaten Atlantik cephesinde, Biden tayfası içerisinde. Yeşil Sol Parti; Türkiye’ye, yani Türk milletine düşman ve emperyalizmin tam anlamıyla güdümünde. Amerikan emperyalizminin ve İsrail’in tam güdümünde olan PKK’nın eli kolu olan parti Yeşil Sol’dur.
İyi Parti’yi “ABD politikaları ekseninde faaliyet yürütüyor” diye çok eleştiriyordunuz, oraya da geleceğim. Ondan evvel şu Türkiye İşçi Partisi ve EMEP adını taşıyan partileri söyleyeyim. Bunlar istedikleri kadar adlarında “İşçi Partisi” desinler; bizim adımızı kullanmaları da bizim hatamız. Nasıl hatamız? Şöyle; biz “İşçi Partisi” adıyla bir parti kurmuştuk, başkası kuramasın diye. Çünkü o bizim ismimiz. Zaten liderlerini falan da geçen gün bir arkadaş bana aktardı; “Bizi Doğu Perinçek’in lideri olduğu İşçi Partisi ile karıştırıyorlar” diyerek oradan prim topluyorlar. Mehmet Ali Aybar döneminden beri… Mehmet Ali Aybar da hayatının son döneminde Aydınlıkçılarla birlikteydi. Doğrusu şu ki; bu Türkiye İşçi Partisi’nin liderlerinin Mehmet Ali Aybar dönemiyle hiçbir ilgisi yok. İçlerinde 1960’ların Türkiye İşçi Partisi üyesi olduğunu sanmıyorum. Ama Vatan Partisi’nin lider kadrosundaki hepimiz Türkiye İşçi Partisi’nin üyesiydik. Vatan Partisi’nin diyelim 1960’larda devrimci harekete girmiş olan 50-60 yaş üzerindeki bütün kadroları, İşçi Partisi üyeliğinden geliyor. Bunlarda ise böyle bir geçmiş yok.
Ne oldu? PKK ile o iş birliği politikası; TİP ve EMEP gibi sol adına ortaya çıkan ama aslında “sahte sol” olduklarını bu oylamayla bir kez daha kanıtladılar. Emperyalizmin güdümündeki “Amerika’nın solcuları”. NATO oylamasına da girdiler. Amerika diyor ki “Türk ordusu sakın Suriye’ye girmesin, harekat yapmasın, bu olağan dışı bir tehlikedir.” Bu Türkiye İşçi Partisi ve Emek Partisi adını taşıyan iki parti de tamamen Amerika’nın güdümünde olduğunu bu oylamada bir kez daha gösterdi. Kaç tane milletvekilleri var bilmiyorum ama bu, Türkiye’de emperyalizme karşı tavır almayan, 19. yüzyıldan kalma teorilerin esiri olan, bir türlü 20. yüzyıla geçememiş çürümüş solun geldiği son noktadır. Bakınız o oportünizm, revizyonizm en sonunda nereye götürüyor? Emperyalist uşaklığına kadar götürüyor. Cepheleri Türkiye’ye dönük.
İYİ Parti ile ilgili sorunuz çok önemli. “Hiçbir sosyalist parti Hamas’ı savunamaz” diyor TİP yöneticileri. Burada Filistinliyi savunmakla Hamas’ı savunmak ayrı. Hamas bugün aslanlar gibi emperyalizme karşı savaşıyor. 19. yüzyıl teorileriyle bugün Marksizm olmaz; 21. yüzyılda sosyalistlik falan yapılamaz. Neden? Çünkü 19. yüzyıl Marksizmi gelişmiş kapitalist ülkelere göre, Avrupa merkezli olarak üretilmişti. Teorisi şuydu: İşçi sınıfı burjuvaziyi devirecek. Yani toplumsal üretim ile özel mülkiyet arasındaki çelişme… 500 işçi beraber üretiyoruz ama ürün özel mülkiyetin eline geçiyor. 1848’de özetlenen o devrim teorisi 1870’lerde kaldı. Aradan 153 yıl geçti. Bunlar hala kafaları 1870’lerin öncesinde kalmış.
Marksizm ölü bir teori değil; hayattan üretilir. 21. yüzyıldayız, dünyada çok büyük değişiklikler oldu. Gelişmiş kapitalist ülkeler emperyalist aşamaya geçti ve devrim, artık o ülkelerin iç çelişkilerinin ürünü olmaktan çıktı. Neden? Çünkü gelişmiş kapitalist ülkeler Hindistan’ı, Çin’i, Osmanlı’yı, Afrika’yı, Güney Amerika’yı sömürüyordu ve o sömürüden kendi işçi sınıfına pay veriyordu. Bunu Marx ve Engels gördüler. Dediler ki “İngiliz işçi sınıfı burjuva milletin parçası oldu, devrimci cevherini kaybetti.”
Fakat dünya sahnesine yeni bir devrimci güç çıktı: Mazlum ülkeler. Marx hayatının sonlarına doğru Rusça, Türkçe öğrenmeye başladı. 1876’da Birinci Meşrutiyet Devrimi üzerine Marx’ın eşi Jenny Marx, Karl Marx’ın arkadaşı Liebknecht’e yazdığı mektupta “Kocam Marx, Türkiye’den gelen haberler üzerine kalktı, göbek atmaya başladı; Muhammed’in evlatlarını selamlıyor” diyor. Şimdi “Hamas’ın yanında olamaz” diyorlar ya; o, Marx’ın düşman tarafta olduğunu ifade ediyor. Biz “emperyalizme karşı kim savaşıyor?” ona bakıyoruz. Türkiye’den, Rusya’dan, Çin’den bir dinamizm yükseliyor. Bunları 1870’lerde gördüler ve hakikaten devrimi de bunlar yaptı. Kapitalist ülkelerin işçi sınıfları değil; Rus, Çin, Türkiye, İran, Hindistan halkları yaptı. Devrim doğuya kaydı.
O çağın yani 20. yüzyılın emperyalizm çağının devrim teorisini Lenin yaptı ve Komünist Enternasyonal’e sundu. Artık devrim burjuvazi ile işçi arasındaki çelişmenin değil, emperyalist zincirin zayıf olduğu yerlerde ezilen milletin o zinciri kırmasının ürünü olacaktı. Dolayısıyla bugün “Hamas ile beraber olanlar solcu olamaz” diyenler, emperyalist uşağıdır. Çünkü Hamas bugün elinde silahla İsrail siyonizmiyle ve Amerikan emperyalizmiyle savaşıyor. Bu beyler ve hanımlar ise kırmızı koltuklarında oturup, Suriye’nin kuzeyinde PKK’yı ezen, Amerika’nın “baş tehlike” dediği Türk ordusuna karşı parmak kaldırıyorlar.
İYİ Parti’den daha gerici oldukları ortaya çıktı. İYİ Parti, başında Meral Akşener gibi bir Gladio kraliçesi olduğu halde tezkereye “evet” oyu verdi. Çünkü İYİ Parti’nin tabanı vatansever, milliyetçi bir taban. O taban onları hizada tutuyor. Ama Türkiye İşçi Partisi’nin veya EMEP’in bir tabanı yok; halkla aynı duyguları paylaşan insanları yok. Sahte bir enternasyonalizmle Amerikan emperyalizmine piyon yapılmış birkaç adam bunlar. Orada da büyük bir ders var: “Tayyip Erdoğan ne yaparsa ben karşısındayım” diyen anlayışın, emperyalizmin güdümüne nasıl savrulduğunu gördük. Hamas emperyalizme karşı kurbanlar veriyor, bu beyler ise beyzadelik yapıyor. Filistinlinin kıyafetine bakıyor, Allahuekber demesine bakıyor. Aynı Amerikan bankalarının, sarayların pencerelerinden dünyayı seyrettiği gibi seyrediyorlar. Bunu da “sosyalizm” maskesiyle örtüyorlar. Bunlar öğretilmesi ve kazanılması gereken insanlar. Mayıs ayındaki NATO oylamasında da NATO’ya karşı gelemediler. Onları buraya sürükleyen şey, PKK’ya olan bağımlılıkları oldu. PKK onlara milletvekillikleri, koltuklar ve maaşlar veriyor. Bu unsurlar, PKK üzerinden Amerika’nın maaşlarına bağlanmış durumdalar. O koltukları kaybedecekler, millet meclisinden aldıkları maaşları kaybedecekler. PKK dostluğu, onları maalesef Amerika’nın güdümündeki unsurlar haline dönüştürdü. Tabii değişmeleri için elimizden gelen çabayı önümüzdeki dönemde göstereceğiz.
Sayın Perinçek, belki ilerleyen sürede tekrar tezkere meselesine dönebiliriz; fakat sıcak bir gelişme var, onu da ekrandan aktarmış olalım: İsrail, Gazze’deki hastaneyi vurdu. Şu anda en az 500 kişinin öldüğü söyleniyor. Gazze Sağlık Bakanlığı, İsrail’in Gazze Şeridi’ndeki hastaneye saldırısında en az 500 kişinin hayatını kaybettiğini duyurdu, Anadolu Ajansı da bu haberi geçti. Büyük bir acıyla bu haberi öğreniyoruz.
Ancak şunu söyleyeyim: Savaşı ölenler kazanmıyor, öldürenler de kazanmıyor. Ulusal Kanal’ın da bunu bir yere yazması lazım. Çünkü Ulusal Kanal’ın haberlerini izliyorum; mesela son 19 haberlerinde “İsrail 2 bin Filistinliyi öldürdü” deniliyor. Bizim hükümet kanadında ve basında hep “İsrailliler öldürdü” deniliyor. Ya bu, İsrail propagandasıdır! Tabii hastanedekileri öldürmek bir vahşettir, o ayrı mesele ama savaşlarda öldürenler kazanıyor, ölenler değil. Böyle sürekli “İsrail daha çok öldürdü” demek, “İsrail kazanacak” propagandasına dönüşüyor. Bu çok yanlış. Veyahut “Filistinlilerin suyu kalmadı, ekmeği kalmadı” deniliyor. Savaşlarda şöyle bir şey yoktur: “Senin mermilerin olsun, hatta mermin yoksa ben sana mermi vereyim, kılıcın yoksa sana kılıç vereyim, mertçe savaşalım.” Böyle bir savaş da yok, böyle bir mertlik de yok. Türk savaşçıları için de böyle bir mertlik yoktur. Düşmanın kılıcı yoksa eline kılıç veren bir yiğit savaşlarda görülmez.
Cengiz Han da öyle yaptı, Mete de öyle yaptı, Bilge Kağan da öyle yaptı. Bütün Osmanlı savaş doktrinine veya Orta Asya’nın, Çin’in savaş doktrinine bakalım; savaş, mümkün olduğu kadar az kayıp vererek, düşmanı aç bırakarak, muhasara edip susuz bırakarak teslim almak esasına dayanır. İsrail de şimdi bunu yapıyor. Burada “İsrail bizi öldürüyor” tavrıyla savaşı kimse kazanamaz. Sayın Meclis Başkanımız Numan Kurtulmuş’u akşam haberlerinde dinledim; “Sesimizi daha gür çıkartmalıyız” diyor. Dünyada gür ses çıkararak savaş kazanan bir tek örnek yoktur. Ne yapacağız o zaman? Ses çıkarmayacağız ya da sadece ses çıkarmakla yetinmeyeceğiz. Savaşın propaganda cephesi ses çıkarmaktır ama sadece propagandayla savaş kazanılmaz. Savaş sonuç itibarıyla kılıçla, tüfekle, topla, insanla; ancak elinde kılıç tutan insanla kazanılır. Türkiye’den istediğiniz kadar bağırın, bütün AK Parti, bütün Milliyetçi Hareket Partisi bağırsın; bu bağırtılarla hiçbir savaş kazanılmaz. Bu bağırtılar, üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmememizi örtüyor. Numan Kurtulmuş gür sesle bağırıyor, Sayın Tayyip Erdoğan gür sesle bağırıyor, Sayın Dışişleri Bakanımız yüksek sesle bağırıyor. Ama Müslüman ülkelerin yöneticileri veya anti-emperyalist cephenin hükümetleri üzerlerine düşen görevi yerine getiriyor mu? Savaşın bağırarak kazanılmayacağını devlet ricali bilmiyor mu?
Buradan şuraya geleceğim: Ne yapmalı? Mümkün olan her şeyi yapmalı. “Doğu Perinçek Mehmetçik’in Filistin’e gönderilmesini mi düşünüyor?” diye düşünenler olabilir. Savaş kuvvetle kazanılır, bağırarak değil. Türkiye, Suriye ile anlaşacak. Suriye’nin kuzeyinden Amerika’nın güdümündeki PKK’yı ve DEAŞ’ı temizlediğin zaman, bu İsrail’e çok ağır bir darbedir. Çünkü Gazze cephesi sadece Gazze ile sınırlı değil; Gazze, Suriye, Doğu Akdeniz, Hürmüz Boğazı ve hatta Ukrayna’ya kadar uzanan bir cephedir. Türkiye, Suriye ile anlaşmalı ve İran ile Rusya’nın da katılımıyla Suriye’nin kuzeyindeki İsrail piyonu PKK’yı temizlemelidir. Türkiye bunu yaparak İsrail’in “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail kurma projesini bozguna uğratır. Bu, Gazze cephesine yapılabilecek en kuvvetli destektir.
İkincisi, Ukrayna’da Amerika’nın ve İsrail’in yanında olmaya son vermelidir. Yunanistan, PKK ve Ukrayna İsrail’i destekliyor. Türk milletinin bulunması gereken cephe, emperyalizme ve siyonizme karşı mücadele cephesidir. Üçüncüsü, Türkiye artık NATO üyesi olamaz. İncirlik’teki Amerikan uçakları ne arıyor? Kürecik’teki radarlar ne arıyor? Türkiye NATO’dan çıkmalıdır. NATO, Türkiye’ye karşı bir tehlikedir ve Filistin halkının düşmanıdır. Türkiye, NATO’dan çıktığını ilan etmelidir. Bunları yaptığınızda, Mehmetçik’i Gazze’ye göndermenin 40 misli sonuç alırsınız. Vatan Partisi’nin üç ayaklı planı budur. Bugün uygulansa, o hastane bombalanma haberlerini vermemiş olacağız.
Savaş; kuvvetle, doğru stratejiyle ve doğru taktiklerle kazanılır. Hedefimiz; milli demokratik devrimi tamamlamak, bağımsız ve toprak bütünlüğüne sahip bir Türkiye kurmaktır. Ermeni soykırımı yalanını bitirmemiz, doğru strateji ve taktiklerin zaferidir. Milliyetçiler, Ermeni soykırımına karşı mücadeleyi sadece Ermenilere karşı yürüttükleri için başarılı olamadılar; arkasındaki Amerika’yı görmediler. Vatan Partisi ise “Bu bir emperyalist yalandır” diyerek emperyalizmi hedef aldı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde bu yalanı bitirdi. Akıllı milliyetçilik budur. Atatürk, Kurtuluş Savaşı’nı “Anadolu’da bir devrimci hükümet kurarak” yönetti. O dönemde onunla aynı fikirde olmayanlar ise akıllı milliyetçiliğin temsilcileri değildi. Filistin meselesinde de akıllı İslamcılık lazımdır. İslam dünyasının desteği yetmez, beraberinde emperyalizme karşı somut ve kararlı bir strateji şarttır. Çin bir buçuk milyar nüfuslu bir ülke. Evet, orada da 50-60 milyonu, hadi 80 milyon diyelim, bir Müslüman nüfus var ama bu bir buçuk milyarın içinde 20’de bir ediyor. Ancak Sayın Tayyip Erdoğan diyor ki, demek ki sırf Müslümanlar yetmiyor. Oraya Rusya’yı da katmak lazım, Çin’i de katmak lazım. Bunlar önde geliyor, mümkün olduğu kadar geniş bir cephe lazım. Dolayısıyla bu, sırf İslam birliğiyle çözülecek bir sorun değil. Burada doğru strateji, akıllı İslam dayanışmasıdır. Yani akıllı İslam dayanışması artı İslam olmayan halkların ve devletlerin de cepheye kazanılması gerekir. Vatan Partisi bunun stratejisini kurdu. Sizin söylediğiniz o üç ayaklı strateji… Vatan Partisi şunu tespit etti: Şimdi dava Filistin davası değil mi? Filistin davasında düşman kim? İsrail Siyonizmi ve Amerikan emperyalizmi. Ama İsrail’in tecavüzlerinden ve kötü niyetlerinden zarar gören, karşı karşıya gelen başka ülkeler de var.
İsrail’in üç cürmü var. Birincisi; Filistin halkının meşru haklarını ve devletini ortadan kaldırıp topraklarını işgal etmesi. Buna kim karşı? Filistinliler ve diğer Araplar karşı. İkincisi; İsrail bir “İkinci Kürdistan” kurmak istiyor. Bu hedefle doğrudan Türkiye, Suriye, Irak ve İran’ı tehdit ediyor. Bunlardan Suriye ve Irak Arap ama Türkiye Arap değil, İran da Arap değil. Demek ki burada Araplığın ötesinde başka ülkeler de var. Üçüncüsü; İsrail, Doğu Akdeniz’de Amerika, Yunanistan ve Avrupa ile birlikte bir enerji hattı kurmaya çalışıyor. İşte o enerji hattı İsrail’den geçecek, Güney Kıbrıs üzerinden Yunanistan’a ve oradan Avrupa’ya gidecek. Yani alternatif bir enerji hattı. Burada da İsrail, başka ülkeleri hedef almış oluyor.
Dolayısıyla akıllı bir İslam dayanışması, bu üç İsrail cürmünü masaya koyarak İsrail’in karşısındaki ülkeleri yanına çekmelidir. Hatta Çin çok uzakta olsa da onun da enerji yollarının güvenliğine ihtiyacı var. Yani Çin’in enerjisi Hürmüz Boğazı’ndan, Süveyş Kanalı’ndan geçiyor. O zaman Çin’i yanınıza çekmek için sadece İsrail’in Müslümanlara karşı cürümlerini değil, Çin’in menfaatlerine aykırı uygulamalarını da masaya koymalısınız. Ama siz Çin’i sadece “İslam dayanışmasına” çağırarak yanınıza çekemezsiniz. Demek ki akıllı İslam stratejisi, Çin’i ve Rusya’yı da yanına çekecek bir kapsayıcılıkta olmalıdır.
Başka ülkeler de var, örneğin Maduro. Maduro Müslüman değil ama hangi stratejiyle Filistin’in yanında? Anti-emperyalist stratejiyle. Çünkü Venezuela’da Amerika ile savaşıyor. Maduro Hamas’ı savunuyor, savunur tabii; çünkü Amerika’nın emperyalizmiyle savaşıyor. Yoksa Amerika’nın ve PKK’nın kendisine tahsis ettiği kırmızı koltuklarda oturmuyor Maduro. Maduro eski bir kamyon şoförü, bir emekçi. İşte emekçi öyle olur; TİP gibi değil, Maduro gibi emekçi olur. Ama onlar Maduro’yu da beğenmiyor, Maduro’yu da “Hamas gibi” görüyorlar.
İran ile Türkiye’deki İslamcılar arasında geleneksel bir gerginlik var ama İran devleti bugün bizimle aynı çizgide. Bir kere Dışişleri Bakanlığı yetkilisi gelip benimle görüştü ve bana, “Bizim politikamız dünyada emperyalizme ve Siyonizme karşıdır, bu yüzden Vatan Partisi’ni Türkiye’deki en yakın dostumuz olarak görüyoruz. Bizi sakın yanlış anlamayın, biz İslamiyet üzerine oturtulmuş bir dış politika yürütmüyoruz, biz emperyalizme ve Siyonizme karşı mücadele üzerine bir politika saptıyoruz” dedi. Öyle olduğu için zaten İran Rusya ile ittifak yapıyor, Çin ile ayrışmıyor. Bunun kanıtı nedir? Hatırlayacaksınız, yıllar önce Sayın Tayyip Erdoğan Amerika’ya gittiğinde ABD’nin bir “Şii-Sünni bloğu” kurma projesi vardı. Sayın Erdoğan da, İran da onu reddetti. 2017 yılında ben Tahran’daydım; hep beraber Amerika ve İsrail’in “İkinci İsrail” ve Kürdistan planını bozguna uğrattık. İran her yerde emperyalizme ve Siyonizme karşı cephede duruyor, Şii cephesinde değil. İslam ülkelerini harekete geçirmek, dayanışma içinde olmak doğru ama sırf İslam’ı dost görerek ve İslam dışındaki herkesi dışlayarak Filistin sorununu çözemezsiniz.
Bu “akıllı milliyetçilik” meselesine bir ayrıntıyla girmek istiyorum. Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ, “Filistin devletine desteğimiz, onların KKTC, Doğu Türkistan, PKK, FETÖ ve Ermenistan konusunda bize verdikleri destekle orantılı olmalıdır” diyor. Arapların Kıbrıs davası, Doğu Türkistan davası yok, biz Türklerin de Filistin davası yok diyor. Özdağ, Arap düşmanlığının şampiyonu olmuş. Neden? Çünkü İsrail’in güdümünde. İsrail güdümünde olduğunu da kendisi ispatlıyor. Bütün dünya, Müslüman olmayanlar dahil ezici bir çoğunlukla Filistin’in yanındayken, Özdağ kadar cüretkâr bir şekilde Filistin düşmanlığı yapan başka bir insan yok. Aklını Arap ve Suriyeli düşmanlığına takmış. Eski tarihi karıştırarak “biz İstiklal Savaşı yaparken Araplar bize düşmandı” diyor. Atatürk öyle mi? Atatürk 1920-21-22 yıllarında, hatta 1934’te bile Türkiye, Suriye ve Irak’ın bir konfederasyon olması fikrini savundu. Meclis kürsüsünde bunu ifade etti, Suriyeli ve Iraklı milli kurtuluş örgütlerini çağırdı, “Sizinle beraberiz” dedi. Özdemiroğlu gibi subayları gönderip Arapları örgütledi ve İngiliz emperyalizmine karşı savaştı. Atatürk’ün akıllı milliyetçiliği budur. Arap düşmanlığı ise akılsız bir milliyetçilik bile değil, doğrudan düşmanla beraberliktir.
Sayın Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Ankara temsilcilerine iki mesaj verdi: “Bir kınama yetmez, artık tavır konuşmalıyız” dedi ve “Türkiye Filistin Devleti’ne garantör olmaya hazır” ifadesini kullandı. Bu olumlu bir adım. En azından İslam dayanışmasının ötesinde bir gücü toparlamaya çalışıyorlar. Ancak “garantör olalım” demekle iş bitmiyor. Savaşın kuralları vardır; İsrail bizi aç bırakıyor, susuz bırakıyor. Savaşta düşman aç bırakılır, bu bir gerçektir. Timur, Yıldırım Bayezid’in suyla irtibatını kestiğinde onu erken saldırıya zorladı. Selçuklu kuşattığı kalenin suyunun, ekmeğinin bitmesini beklerdi. Yani savaş böyle yapılır.
Şu anda Türkiye hükümetinin, Numan Kurtulmuş’un yüksek sesli açıklamaları dışında bir politikası yok. “Vatan Partisi diplomasi trafiği yapıyor” diyorlar; diplomasi trafiğiyle savaş kazanılmaz. Diplomasinin savaşa destek olması gerekir. Amerika savaş gemisi göndererek “sakın harekete geçmeyin” diyor. Biz Karabağ Savaşı’nda da hükümete “uluslararası camiaya çağrı yaparak Ermenileri durduramazsınız, bu ancak silahla olur” demiştik. Nitekim stratejimiz galip geldi. Şimdi de aynı durumdayız.
Hakan Fidan’ın “ABD uçak gemisi, Hamas dışında bir taraf savaşa girerse caydırıcı olsun diye getirildi” değerlendirmesine gelince; bu, “İsrail’e yapılabilecek en büyük destek” anlamına gelir. Yani Amerika diyor ki: “İsrail, Filistin ile işini bitirsin, üçüncü kuvvetler sakın karışmasın.” İşte Amerika’nın bölgeye gelmesinin gerçek sebebi budur. İran’ın, İsrail’le dayanışmaya en hazır ve istekli ülke olarak görülmesi, onu Arap ülkelerinden daha öne çıkarıyor. Bu bakımdan eski Arap-İsrail savaşlarından farklı bir durumla karşı karşıyayız; artık cephede İran da yer alıyor ve kuvvet dengeleri değişmiş durumda. Dışişleri Bakanımız, “Amerika’dan o kadar şikayetçi olmayın, bırakın teke tek savaşsınlar” diyerek bizi yatıştırmaya çalışıyor. Amerika’nın burada savaşın büyümesini önleyen ve İsrail’in Filistin’i “boğazlaması” için üçüncü kuvvetlerin savaşa girmesini engelleyen bir güç olarak konumlandırılması, Amerika’yı biraz masumlaştırıyor. Ancak bir yandan da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı tatbikat başlattı. Bunu nasıl açıklıyorsunuz?
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve Türk donanmasının bu tatbikatı yapması oldukça yerindedir. Kafamızı kuma gömerek bu sürecin içinden çıkamayız. Amerika, Türkiye’yi kendisi için “olağan dışı ve olağanüstü bir tehdit” olarak tanımladığında, Türkiye’nin de kendisini savunacak hazırlıkları yapması gerekir. Türk Silahlı Kuvvetleri bu tatbikatla, “Üzerime gelirsen ben de silahlı savunma hazırlığımı yapıyorum” mesajını veriyor. Tatbikatsız savaş yapılamaz.
Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Rusya’nın anlaşması bir zorunluluktur. Bu ülkeler iş birliği yaparak Suriye’nin ve Irak’ın kuzeyindeki Amerika ile İsrail güdümlü kuvvetleri temizlerse, bu durum İsrail ve Amerika için çok ağır bir darbe olur ve tüm dengeler değişir. Mehmetçiği Filistin’e yollamadan önce Türkiye’nin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü sağlamak, terörü bitirmek için bölge ülkeleriyle birlikte hareket etmek esastır.
Dışişleri Bakanı Fidan, “Bölge ülkeleri Filistin devleti için garantör olmalı” diyor. Bu bir tekliftir. Ancak savaş devam ederken silahlar konuşuyor. İslam İşbirliği Teşkilatı toplantısında da dile getirilecek olan bu öneri, iki devletli çözümü hayata geçirmek için bir vesile olarak kullanılmalıdır. Ne var ki, bugün İsrail’i silahtan başka hiçbir şey durduramaz. Vatan Partisi olarak teklifimiz şudur: Türkiye derhal Suriye, Irak, İran ve Rusya ile anlaşmalıdır. Bu ülkeler hazırdır. Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütlerini temizlediğimizde denge tamamen değişir.
“Garantörlük” lafı, eğer silah kullanma kararlılığı yoksa fasaryadan ibarettir. İslam ülkeleri birleşip “Ey İsrail, eğer işgali sürdürürsen eylemini silahla durduracağız” demelidir. Bunun dışındaki bütün garantiler laftan ibarettir. Türkiye’yi Atatürk nasıl kurtardı? Kendi Mehmetçiğinin süngüsüyle. Bugün de Filistin’in bağımsızlığı için bölge ülkelerinin silahlı müdahale dışında bir garantisi yoktur.
Hamas, şu an insanlığın ön cephesinde emperyalizme karşı savaşan en ilerici güçtür. Canını, kanını vererek ve büyük bir fedakarlıkla mücadele eden kahraman bir halktan bahsediyoruz. Sayın Cumhurbaşkanı’nın İsrail’in hastane saldırısı sonrası yaptığı “tüm insanlığı harekete geçmeye davet ediyorum” çağrısı önemlidir; ancak bu “hareket” lafla değil, somut adımlarla tanımlanmalıdır.
2017’de Türk Silahlı Kuvvetleri’nin Irak ordusuyla yaptığı tatbikat, İkinci İsrail planını nasıl çöktürdüyse, bugün de benzer bir kararlılık gereklidir. Türkiye, Suriye, Irak, İran ve Rusya; Suriye’nin kuzeyinde terör örgütlerini bitirmeli, Doğu Akdeniz’de Yunanistan-İsrail-Ukrayna hattına karşı kendi cephesini oluşturmalıdır. Hükümetin bugünkü dış siyaseti, banka kapılarında para dilenme politikasının bir uzantısı gibi görünüyor. Oysa müdahale; somut, askeri ve stratejik bir iş birliğiyle olur. Başka bir yol, laftan öteye geçemez. Sayın Genel Başkan, El Fetih yöneticileriyle yıllardır temasınız var. Yaser Arafat’la da mücadele döneminde görüşüyordunuz. Şule Perinçek, Yaser Arafat ile çok uzun ve kapsamlı bir görüşme yapmıştı. Yaser Arafat’ın Hristiyan olduğunu yeni öğrendim; bu durum Filistinlilerdeki milli bilincin, Hristiyanı ve Müslümanıyla bir arada olduğunu gösteren önemli bir unsur. Geçen hafta ağırladığımız Hamas’a yakın bir gazeteciye, geçmişte birbirlerine silah doğrultan El Fetih ve Hamas arasındaki süreci sormuştum.
Vatan Partisi’nin Filistin davasına ve Bora Gözenlere olan hassasiyeti biliniyor. Sizin El Fetih ve Yaser Arafat ile çok güçlü ilişkileriniz vardı. Filistin Büyükelçisi Abu Firaz ile 1987 yılında, yani 36 yıl önce Gladio’ya karşı yürüttüğümüz mücadelede bize büyük bir bilgi desteği sağlamıştı; kendisini saygıyla anıyorum. Hamas yöneticileriyle de çeşitli haberler yaparak görüşüyoruz. Onlardan da El Fetih ile ilgili olumlu cümleler duyuyoruz. Vatan Partisi’nin gösterdiği bu yapıcı ve olgun tutumu, AK Parti dahil kendini İslamcı olarak tanımlayan hiçbir grupta görmedik. Onlar hala Hamas düşmanlığı yapıyorlar. Hükümete yakın gazeteciler bugün “Filistin için ne yapmalıyız?” diye yazıyorlar ama Vatan Partisi’nin çözümünün önüne geçecek bir teklifleri yok.
Filistin direnişinde El Fetih ile Gazze arasındaki siyasi farkları vurgulamanın bir faydası yok; sonuçta bunlar aynı halkın evlatlarıdır. Bugün onların ayrılıklarından ziyade, onları birleştiren büyük zaruretten söz etmemiz lazım. İsrail, 1948’den beri Filistin topraklarını işgal ederek büyüdü. Gazze ve Batı Şeria arasındaki hat koptu; Filistinliler yok edilme süreciyle karşı karşıya. Artık silahların konuştuğu bir ortamda sadece lafla saldırıları önleyemezsiniz. Ulusal Kanal’ın haberlerini de bu açıdan eleştiriyorum; savaşlarda kendi kayıplarımızdan çok düşmanın kayıpları verilmelidir ki halkın umudu ve şevki güçlensin. Sürekli “Çocuklar ölüyor, biz kırılıyoruz” demek acizliktir ve yanlıştır. İstiklal Harbi bültenlerine bakın, “Mahvolduk” demezler, “Şu kadar düşman öldürdük” derler.
Kemal Kılıçdaroğlu, “İsrail insanlığa karşı suç işlemiştir, lanetliyorum” diyor. Kardeşim, sen bugün tezkereye karşı oy veriyorsun; bu, Amerika’nın yanında durmak demektir. Yabancı postal istemediğini söylüyorsun ama Vatan Partisi gibi İncirlik’te, Kürecik’te yabancı postal istemiyoruz demiyorsun. Milletin gözünü boyamaya yönelik bu lafların bir kıymeti yok. Göreceksiniz, Biden da hastaneyi vurdu diye İsrail’i kınayacak; bunlar aldatmacadır.
Vatan Partisi ne diyor? Derhal Suriye ile anlaşacağız. Türkiye ve Suriye anlaştığında, İran ve Irak da destek verir ve kuzeydeki Amerikan terör örgütleri temizlenir. Bu, Amerika’ya vurulacak en ağır darbedir. Ayrıca Ukrayna’ya verilen askeri desteği kesmek de Filistin’e en büyük destektir. Amerika 1950’lerden beri geriliyor; dolar saltanatı çöküyor. Bugün Amerika’nın karşısında Rusya, Çin, Türkiye ve İran gibi büyük güçler var. Amerika’nın her yerde savaşması, ordusunun dağılmasına ve zaaf yaşamasına neden oluyor. Vatan Partisi olarak iktidara geldiğimizde, yurt dışındaki 500 milyar dolarlık milli sermayemizi Türkiye’ye getirip yatırım sermayesi yapacağız. Devrimci olursanız çözümler çoktur; ancak Batı’ya mahkumsanız, o parayı getirtmeye kalktığınızda size engel olurlar.
Kınama ve lanetleme furyasının hiçbir anlamı yok. O kınamalar, o lanetler batsın! Çünkü bunlar milleti oyalamaya yönelik. Vatan Partisi kınamıyor, doğru çözümü gösteriyor. Biz Suriye ile iş birliği yapıp Amerikan güdümlü terör örgütlerini temizleyeceğiz ve Türkiye’nin milli menfaatlerini savunacağız. Vatan Partisi’nin politikası hazır. Madem sen benim 500 milyar dolarımı bankalardan vermiyorsun, ben de sana 500 milyarı vermiyorum. Ödeştik, bitti. Ödeştik, bitti. Kınamayı bırakırsak fiiliyata geçeceğiz. Meclis görüşmelerine ara verip teskere görüşmelerinden sonra… Onlar da mı kınamış? Evet, bir ortak metin yayınlamışlar. Ben de onlara şunu diyorum: “Batsın sizin kınamanız.” Ben bunu bizim cephede bir metin olarak görmüyorum sonuç itibarıyla. Yeşil Sol var mı? Yeşiller Partisi ile birlikte AK Parti kınama bildirisi yayınlıyor. Yeşil Sol, yani PKK ile. PKK ile AK Parti’yi yan yana getiren bir açıklama, bu açıklamanın bütün kimliğini ortaya koyuyor. İnisiyatif almaya davet ediyoruz. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin bütün parti grupları ve milletvekilleri olarak vahşetin durdurulması için… Ya bakın, PKK ile birlikte… Arkadaş, PKK ile birlikte esef içinde. Kim? Adalet ve Kalkınma Partisi ve Milliyetçi Hareket Partisi, PKK ile birlikte Türkiye tarihinde ilk defa bildiri yayınladı. Milliyetçi Hareket Partisi de var mı? Var. Hepsi var. Kim var? PKK var. Grubu olan partiler var. Burada kazançlı olan PKK mı? Yoksa diyelim Adalet ve Kalkınma Partisi ve MHP mi? Bence kazançlı… Yani o kınama çizgisinde seni tutuyor.
Bu, aynı zamanda sizin söylediğiniz çözümle de uzak olduklarını göstermiyor mu? Siz Suriye’nin kuzeyinde bir cevaptan bahsediyorsunuz. Bakın, bu kınama ve lanetleme, yüksek sesle bağırma, protesto falan… Atatürk Amasya Tamimi’nde diyor ya, “Tezahüratlarla, nümayişlerle çözülmez, silahla çözülür bu.” Bakın, 22 Haziran 1919. Amasya Tamimi. Orada ne diyor? Mustafa Kemal Paşa imzalı ve diğer paşalara da zorla imzalattığı bir metin… Rauf Bey imzalamak istemiyor. Neyse, o hikâyelere girmeyelim. Orada Mustafa Kemal Paşa’nın önderlik ettiği Amasya Tamimi’nde diyor ki: “Tezahüratlarla, nümayişlerle, mitinglerle, gösterilerle çözülecek sorun yok.” Silahla çözülecek, bu kadar. Kınamalarla, lanetlemelerle çözebileceğimiz bir sorunla karşı karşıya değiliz. Ağlayarak, sızlanarak, acıyarak Filistin halkına; onların çocuklarının öldüğünü, bebeklerin öldüğünü, aç kaldıklarını söyleyerek çözülecek bir sorun yok. Savaşlarda düşmanı aç bırakırsın, susuz bırakırsın. Bakın, Timur Yıldırım Savaşı örneğini verdim. Timur çok akıllı bir politikayla Yıldırım’ın suyla olan irtibatını kesti ve onu erken bir hesaplaşmaya zorladı. Savaşlarda beni susuz bıraktılar, aç bıraktılar falan… Kamuoyu oluşturmak, “Ey ağlayın” demek… Bunlar Filistin halkının zaferine değil, yenilgisine hizmet eden söylemlerdir. Çok açık söylüyorum.
Vatan Partisi ne yapacak yarından itibaren Sayın Genel Başkan? Vatan Partisi, bu kınama ve lanetleme politikasının bir çözüm olmadığını anlatmaya ve biraz evvel söylediğim gibi Suriye ile… Bak, Türkiye bırakacak kınamayı. Sayın Dışişleri Bakanımız, en başta Sayın Cumhurbaşkanımız, Sayın Tayyip Erdoğan; Türkiye bu kınama, lanet, bilmem ne, yüksek sesle bağırmayı falan bırakacak. Hemen Suriye ile temasa geçecek ve derhal operasyona başlayacak. Suriye’nin kuzeyine, Suriye ile birlikte. Suriye’ye de şunu diyecek: “Bakın, bizim yapacağımız en iyi Filistin’e destek budur. İsrail’in kendi topraklarımızdaki kuvvetlerini temizleyeceğiz.” Diyecek bir. İkincisi; Selçuk Bayraktar’ı çağıracak Sayın Cumhurbaşkanı. “SİHA, MIHA, bilmem ne, artık vermiyorsun Ukrayna’ya.” Türkiye, Ukrayna’ya hiçbir destek yapmıyor. Türkiye hiçbir şekilde Çeçen’de falan Rusya topraklarındaki teröristleri desteklemeyecek. Türkiye derhal 500 milyar doların sahiplerini çağıracak. “Bu paralar sizin arkadaşlar,” diyecek. “Getirin derhal, Türkiye’de yatırım yapın.”
Siz demin çok önemli bir soru sordunuz ama araya geldiği için cevaplandıramadık. Yani bu Londra ve New York bankalarının kapısında dilenmenin bir alternatifi yok mu? Var alternatifi. Nedir o alternatif? Kendi 500 milyar dolarını o bankalardan çekip getirecek. Benim yatırdığım 500 milyar doları bana yüksek faizle vermeyecekler. Ben kendi paramı… Türkiye emekçisinin alın teriyle üretilmiş, tasarruf edilmiş 500 milyar doları sahiplerine diyeceğiz ki: “Getirin arkadaş. Helaldir bu, sizin helaliniz.” Tamam ama Londra bankalarında, İsviçre bankalarında bu paraları tutmak yok, derhal Türkiye’ye getiriyorsunuz. Alın size alternatif, bitti. 10 milyar dolar için Tayyip Erdoğan hükümeti yalvarıyor. Bakın, ben 500 milyar dolar buluyorum. Hazır bir 500 milyar dolar. Yalvarmayla değil, devlet otoritesiyle getirtilecek bir 500 milyar dolar. Hani bunun 500 diye 50’sini getirsin. Yavaş yavaş getirilir. 50, 60, 80, 100, 200, 300 gider. Vatan Partisi’nin alternatifleri laf değil. Batsın kınama, batsın lanetleme derken bunu lafta bırakmıyoruz, alternatif siyaset gösteriyoruz. Suriye ile iş birliği, İran’la iş birliği, Irak’la iş birliği… Ukrayna’da desteğe son vermek, Rusya’daki teröristlere desteğe son vermek, Çin’deki PKK dostu terör örgütlerine desteğe son vermek… Bunlar Türkiye’nin geleceği, güvenliği ve ekonomik çözümleri açısından son derece zararlı siyasetler. Artık açık açık konuşacağız. Biz görev üstlenelim, bu millet bize versin görevi. 500 milyar doları getirmeye başladığımız gibi Türkiye’nin enerji güvenliğini sağlarız; Rusya, Azerbaycan, İran, Cezayir’den. Aynı zamanda Çin Halk Cumhuriyeti’nin elindeki rezervin içinden Türkiye’yi bir üretim üssü yapmak üzere çok büyük miktarda yatırım kaynakları da yaratırız.
Sayın Genel Başkan, siz daha önce AK Parti’nin içerisinde Amerikan siyasetlerini dillendiren ve yönetiminde de etkili olan bir ekibin varlığına işaret ediyordunuz. Zaman zaman da isim vererek eleştiriyordunuz onları. Hatırlatmak istemiyorum, eski isimler; Abdullah Gül, Babacan… İçinde hâlâ o isimler var. Aydınlık’ta direnişçilerin ve antiemperyalist cephenin kuvvetini yansıtmaya çalıştığımız için cuma günü arkadaşlarıma “Cuma namazı sonrası eylemlerin bir fotoğrafını alalım,” dedim. Çünkü milletimiz güzel görüntüler verebilir, protestolar, aileleriyle namazdan çıkan insanlarımız… Emin olun; Irak’ta, Endonezya’da, Hindistan’da, İslam coğrafyasının her yerinden o kadar güzel fotoğraflar bulduk ki yayınladık. Türkiye’den o fotoğrafları tam anlamıyla bulamadık. Bir tek Fatih’te… Eskiden, 2000’li yıllarda her cuma namazı sonrası eylemler yapılırdı ve siyasi mesajlar verilmeye çalışılırdı. Şimdi Türkiye’de, İslamcı olduğunu söyleyen bir parti iktidardayken, toplumda verilen tepkiyi yeterli buluyor musunuz?
Bakın, Türkiye; Endonezya’ya, Suudi Arabistan’a veya saydığınız İslam ülkelerine benzemez. Oralarda antiemperyalizm İslam bayrağı altında oluyor. Ama Türkiye’de antiemperyalizm artık İslam bayrağı altında değil, Atatürk bayrağı altında, laiklik bayrağı altında. 60’ların Atatürkçüleri de bugün de antiemperyalistti. Eski genel başkanıyım; Türkiye İşçi Partisi… Mehmet Ali Aybar’ın İşçi Partisi’nin bilim kurulu üyesiyim. Bütün antiemperyalist hareket laik kesimdendi. Yani Türkiye İşçi Partisi, Dev-Genç, devrimci gençlik hareketi… Hiç İslamcılar arasında Amerikan emperyalizmine karşı bir hareket gördük mü? Tam tersine, biz onları Kontrgerilla’nın işkencehanelerinde gördük. İslamcı kesimi biz Türkiye’de antiemperyalist mücadelede yanımızda görmedik. NATO’dan çıkmak, İncirlik üssü falan filan yoktu hiçbirinin programında. Son zamanlarda Türkiye’deki Atatürk çizgisindeki, laik, devrimci veya sosyalist, emekçi hareketi; Vatan Partisi önderliğindeki emperyalizme ve siyonizme karşı hareket ne yaptıysa, Orta Doğu’daki antiemperyalist canlanmaların sonucunda İslami kesimde de bir antiemperyalizm başladı. Ama antiemperyalizmin merkezi, ana omurgası Türkiye’de hep Mustafa Kemal çizgisinde oldu. Onun için Irak’taki camiden çıkışta gördüğünüzü burada aramayın. Türkiye’nin antiemperyalizm konusunda yaşadığı tecrübeleri ve onun yarattığı birikimi çok iyi anlayalım.
Şimdi 29 Ekim geliyor. Türkiye bir hesaplaşma yılına giriyor. Bu hesaplaşma, Amerikan emperyalizmiyle Türkiye arasındadır. Bugün Sayın Tayyip Erdoğan da ne dedi? Amerika, Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine harekât yapmasını “olağanüstü tehlike” olarak görüyor. Türkiye bugün tezkereyi çıkarttı ve Sayın Cumhurbaşkanımız Amerika’ya bir meydan okumada bulundu. Bu çizgide ısrar etmemiz lazım, bu çok önemli bir gelişme ve bunu pratiğe dökmemiz lazım. Atatürk kimin tarafındaysa önümüzdeki dönemde o taraf kazanacak. Atatürk’ü kaybeden, Türkiye’deki iç cepheyi kaybeder. Cumhuriyet Kadınları Derneği, Türkiye Gençlik Birliği, Horasan Erenleri, Türkiye Liseliler Birliği, Türkiye Sanatçılar Birliği gibi kitle örgütleri 29 Ekim’de büyük bir yürüyüş yapıyorlar. Türk-İş Konfederasyonu Başkanı Ergün Atalay hakikaten vatansever bir sendika başkanıdır, bu yürüyüşü destekleyen çağrılar yapıyor. Ama destek yetmez. Ben buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza da sesleniyorum; bu 29 Ekim’de hep beraber yürüyelim ve en geniş cepheyi oluşturalım. Sadece Türk-İş değil; Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği, TESK gibi bütün kitle örgütleri, AK Parti, MHP, Vatan Partisi hep beraber 29 Ekim’de 2024 yılına büyük bir güçle girelim. Atatürk’ü Atatürk düşmanlarına bırakmayalım. Bu bir stratejidir, zafer kazanma yoludur.
Kitap olarak, Filistin’i en iyi Türkiye kamuoyuna aktarabilecek eseri sormuştum. Profesör Doktor Mehmet Yuva, *Filistin’i Bölüşmek* kitabını önerdi. Yazarı Avi Shlaim. Musevi kökenli ama çok gerçekçi, antiemperyalist ve antisiyonist bir çizgide yazılmış bir kitap. Küre Yayınları basmış. Geçen hafta bir marş çalmıştık. Bu sefer Filistin devletini, toprak bütünlüğünü ve başkenti Doğu Kudüs olan birleşik Filistin’i desteklemek için onların milli marşını çalalım. Bütün gönlümüzle onlarla beraber olduğumuzu duyurmak için Filistin Milli Marşı’nı çalıyoruz. Meclisten, siyasilerden birer birer kınama mesajları geldi. Ben de “Kınayanların laneti batsın,” diyerek yanıt verdim. Halk laf değil, eylem bekliyor. Benim beklediğim eylem Türkiye’nin Suriye, İran ve Irak’la anlaşması ve doğrudan doğruya Amerika’nın bölücü terör örgütlerine karşı silahlı harekâta geçmesidir. “Yoksa Türkiye’de gidip İsrail elçiliği… Onu da yapsak, ama onlar da avutma. İsrail Ankara Büyükelçiliği ve İstanbul Konsolosluğu önünde eylemlerin yapıldığı haberi geldi. Yine Ürdün’de Amerikan Büyükelçiliği önünde toplanmalar oldu. İnsanlar Biden’ın gelişini ayakkabılarıyla protest ediyorlar; Irak’taki olaydan sonra ayakkabı biraz sembol haline gelmiş oldu.
Gece hattı, mücadele hattından yayına geçecek birazdan; arkadaşlarım sizlerle birlikte olacak. Biz de… Ama şimdi onun sözlerini okuyalım.
‘Devrimci halkım, ebediyen insanlar; benim kararlılığım, benim ateş ve intikam volkanım ile; benim arazim ve evim için kanımdaki özlem ile; ben dağlara tırmandım ve savaştım. Ben imkansızı fethettim ve sınırları geçtim.’
Türkçeye iyi çevirmemişler, o yüzden durdurdum; kendim çevireyim dedim. Filistin direnişini, onların milli marşıyla Filistin halkını ve devletini selamlıyoruz.”

