Efendim, “Çıkış Yolu” programına hepiniz hoş geldiniz. Vatan Partisi Genel Merkezi’ndeyiz. Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı yönelteceğiz.
Sayın Genel Başkanım, hoş bulduk. Misafiriniziz, sağ olun. Nasılsınız?
**Doğu Perinçek:** Hoş geldiniz. Misafir baş tacıdır; çok iyiyiz, iyi olacağız, iyi olmamız lazım. Güzel gelişmeler var, konuşuruz şimdi.
Türkiye’nin yaşadığı, özellikle pazar günü gerçekleşen terör saldırısıyla başlayalım. Ankara’nın kalbinde, devletin merkezinde, İçişleri Bakanlığı ve Emniyet Genel Müdürlüğü girişine yönelik bir terör saldırısı, aslında saldırı girişimi oldu desek daha doğru olur. Çok şükür herhangi bir can kaybı olmadı, kahraman polislerimiz teröristleri etkisiz hale getirdi. İçişleri Bakanlığındaki terör saldırısının hedefi neydi?
**Doğu Perinçek:** Şimdi tabii burada da bir yönüyle güzel gelişme var. O da Türk polisinin alnından teröristi vurması; uyanıklığı, görev anlayışı ve kahramanlığı… Bu bakımdan İçişleri Bakanlığımızı, Sayın Bakanımızı ve oradaki kahraman polislerimizi kutluyoruz; bize güvenimizi güçlendirdiler. O saldırı, teröristler açısından tam bir hayal kırıklığı ve perişanlıktır.
Peki, hedef neydi, kim yaptı? Amerika Birleşik Devletleri düğmesine basmadan PKK böyle bir eyleme girişemez. Ülke içinde PKK büyük ölçüde tasfiye ediliyor, bastırılıyor ve temizleniyor; gücü kalmıyor. Ama burada bir zorlama var, o zorlamanın da ABD’den geldiği kanaatindeyim. Türkiye çok kritik bir karar sürecine girdi. 2015 yılından beri Türkiye, Atlantik sisteminden kopup Asya’da mevzileniyor; Çin, Hindistan, Rusya, İran ve diğer Türk devletleriyle birlikte hareket ediyor. Bu kararın karşısında olan bir ABD var. ABD, Suriye’nin kuzeyindeki gelişmelerle bağlantılı olarak “Ben hâlâ buradayım, şiddet uygularım, gerekirse Türkiye’de terörü tekrar kışkırtırım” mesajı vermiştir.
Sayın Genel Başkanım, çok özür dilerim; CHP’den Sayın Faik Öztrak bir açıklama yaptı. Yorumu şöyleydi: “Seçime yönelik, iki seçim arasında bu terör saldırısı…” Bu konuda ne dersiniz?
**Doğu Perinçek:** Bunlar çok ayıp, çok sorumsuzca. Halk TV’de de benzer şeyler söylendi; sanki bu terör saldırısını devlet, hükümet yapıyor. Bir taraftan teröristi temizliyor, diğer taraftan “seçim propagandası” mı yapıyor demek istiyorlar? Bu hem büyük bir ayıp hem vatana karşı büyük bir sorumsuzluk hem de ileri derecede bir cehalettir. Türk Devleti İçişleri Bakanlığı’na terörist yollayacak ve sonra o teröristi orada alnından vuracak; böylece başarısıyla seçim propagandası yapacak! Bunu mu söylemek istiyorlar?
Sınır ötesi harekât konusuna gelince; her iktidarın halktan destek almak için birtakım icraatları olabilir. Bir parti terörü temizleme yönünde hareket ettiği zaman “vay bu seçime yönelik” diyemezsiniz. İktidarın görevi terörü temizlemektir. Ancak Sayın Cumhurbaşkanı’nın Meclis açış konuşmasında bahsettiği, Suriye sınırındaki 30 kilometrelik güvenlik koridoru konusu farklı bir bağlam içeriyor.
Efendim, ona geçmeden şunu sorayım: Az önce “PKK’nın düğmesine Amerika bastı” dediniz. Ancak Sayın Bakanımız Mehmet Şimşek’in temaslarından anladığımız kadarıyla Türk-Amerikan ilişkileri iyi yolda ilerliyor. Her şey düzelirken Amerika niçin PKK’nın düğmesine bassın?
**Doğu Perinçek:** Bu güzel bir soru. Londra kaynaklı bir ekonomi yorumunda söylenen şuydu: “Türkiye’nin ekonomi düzleminde verdiği ödünler yetmez, siyasi olarak da tam kontrolümüze gireceksin.” Bu terör saldırısı, “Sana verdiğimiz imkânlar yetmiyor, daha fazlasını istiyorum” mesajıdır. İkincisi; Cumhurbaşkanımızın Suriye’nin kuzeyine yönelik harekât hazırlıkları ABD tarafından öğrenilmiştir. ABD, “Sakın öyle şeylere kalkışma, kalkışırsan da bunu beraber yapacağız” diyerek şiddet kozunu kullanmıştır.
Diğer yandan Suriye’de YPG/PYD’ye karşı Arap aşiretlerinin güçlü bir isyanı var. Olası bir harekât konuşuluyor ama bu harekât kiminle yapılacak? Türkiye ekonomisi böyle bir harekâtı kaldırır mı?
**Doğu Perinçek:** Sayın Cumhurbaşkanı’nın “30 kilometre derinlikteki güvenlik şeridi” ısrarı ancak Amerika ile yapılır. Suriye ile birlikte yapamazsınız; çünkü Suriye toprağı içerisinde bir güvenlik şeridi oluşturuyorsunuz. Fakat terörü bitiren gerçek harekât, ancak Suriye Devleti, Rusya ve İran ile yapılabilir. Buradan Sayın Cumhurbaşkanımıza soruyorum: Bu harekâtı Amerika ile mi yapacaksınız, yoksa Suriye, Rusya ve İran ile mi? Türkiye tek başına böyle bir harekât yapamaz, bölgedeki kuvvet dengeleri buna müsaade etmez.
Türkiye, Rusya ve İran kadar kararlı bir anti-emperyalist tavır gösteremiyor. Ekonomide Mehmet Şimşek ile simgelenen politikalara askeri alanda da devam edilirse, bu Türkiye için felaket olur. Türkiye yalnız kalır ve Doğu Akdeniz’de ağır sorunlarla karşılaşır. Ayrıca Türkiye’nin Ukrayna’ya mühimmat ve İHA vermesi, Rusya karşısında konumlanması çok tehlikelidir. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) tanınması sürecinde Abhazya önemli bir öncüdür; ancak Türkiye hükümeti müdahale ederek Abhazya ile KKTC arasındaki bu bağı durdurdu. Bu durum bölge devletlerinde “Türkiye ne yapmak istiyor?” sorusunu doğuruyor.
Efendim, Türkiye’nin Suriye ile iş birliği yapamamasında tek hatalı Türkiye mi? Suriye tarafından da “Bu bölgelerden çekilmezse masaya oturmayız” açıklamaları geliyor.
**Doğu Perinçek:** Burada hatalı aramaktan çok, Türkiye’nin bağımsızlığı ve güvenliği için ne yapmak gerektiğini konuşmalıyız. Suriye’yi de anlamak lazım; ülkesinin 900 kilometre boyunda, 30 kilometre derinliğindeki bir alanında sizin hükümranlık haklarınız yok. Suriye’nin “çekilme” şartı öne sürmesine gerek yok ama Türkiye’nin gerçek dostlarıyla, yani komşularıyla buluşması, bölgemizin huzuru için kaçınılmazdır. Soner Polat komutanımızın zamanında dediği gibi, cesur olmalı ve gerçek dostlarımızla buluşmalıyız. Ama tabii bu güvenlik koridorunun oluşması ve orada Türkiye’yi kalıcı gibi gösteren bazı uygulamaların derinleşmesi karşısında süreç yapıcı ve olumlu bir şekilde gelişemiyor. Bunu Suriye’ye anlatmaya çalışıyoruz. Diyoruz ki: “Türk ordusu, buradaki teröristlerin, Amerika’ya bağlı teröristlerin temizlenmesi bakımından çok yararlı bir iş yapıyor. Bu, Suriye’nin de yararınadır.” Hatta Mevlüt Çavuşoğlu da bunu birkaç kez dile getirdi; hakikaten de öyledir. Suriye’nin, toprak bütünlüğünün garanti altına alınması konusunda birtakım taahhütler talep etmesi son derece yerindedir, haklıdır. Ama “Önce buradan çık, sonra iş birliği yapalım” denildiği zaman, iş birliği oradan çıkarak değil, orada kalarak yapılabilecek bir şeydir. Suriye, Türk Silahlı Kuvvetleri orada teröristlerle mücadele ederken “ne oluyor?” diye sorguluyor. Oysa El-Kaide’ye de, DEAŞ’a da en ağır darbeyi Türk Silahlı Kuvvetleri indirdi. Bu, Suriye’nin lehine olan bir gelişmedir.
Ancak onların da endişeleri var. “Türkiye acaba burada kalır mı? Türkiye sınırlarını güneye doğru genişleten bir plan mı yürütüyor?” gibi şüphe ve tereddütler var. Bu şüpheleri güçlendirecek, Türkiye’den çıkan bazı çatlak ve yanlış sesler de mevcut; hatta iktidar çevrelerinden “Güneyimize doğru büyüyoruz” gibi söylemler duyuluyor. Biz burada hata aramak yerine, Türkiye-Suriye iş birliğinin her iki taraf tarafından samimi bir şekilde uygulanmasına destek olmaya çalışıyoruz. Diyelim ki Suriye hatalı; peki bunun zararı ne? Suriye hatalı davrandığı sürece Amerika’nın varlığı orada güçleniyor, PKK güçleniyor. Bunun zararı yalnızca Suriye’ye değil, Türkiye’ye de oluyor. Dolayısıyla Türkiye, daha tecrübeli ve tarihsel derinliği olan bir devlet olarak yapıcı ve sorumlu davranmalıdır.
Yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Meclis konuşmasında dikkat çeken bir ifade var; son dönemde AB ilişkilerine ve zaman zaman ABD’ye yönelik çıkışları oluyor. Son konuşmasında “AB’den bir beklentimiz yok” dedi. Bunu anti-emperyalist bir tavır olarak yorumlayanlar var. Vatan Partisi, Avrupa Birliği’nin ortak pazar süreçlerinden bu yana tavır almış tek partidir. AB’ye karşı olan bu tavır, Türkiye’nin bağımsızlığına ve bütünlüğüne hizmet eder. Ancak eğer Amerika ile bir iş birliği sürecinde ilerliyorsanız, Avrupa Birliği’ne karşı aşırı vurgulu ifadeler, Amerika’ya yakınlaşmanın bir parçası olarak da yorumlanabilir. Çünkü Amerika ile Avrupa arasında da ciddi ayrılıklar var. Anlamlı olan, hükümetin ABD’ye karşı tutumudur. Eğer hem Amerika’ya tavır alıp hem de “Avrupa Birliği’nden vazgeçiyoruz” derseniz, o zaman bu sözler kıymet kazanır. Ancak sadece AB aleyhine kuvvetli açıklamalar yapıp Amerika’dan hiç söz etmemek düşündürücüdür.
İçişleri Bakanlığı’na yönelik suikast girişimi bize bazı sorumluluklar getirdi. Türkiye’de hala terör saldırıları yapılabiliyor çünkü devlet olarak PKK terörüne karşı topyekûn bir mücadele programı uygulamıyoruz. Türk Silahlı Kuvvetleri ve Türk Polisi kahramanca görevlerini yapıyor, büyük başarılar kazanıyorlar; ancak bu yalnızca silahlı güçlerle olacak bir iş değil. Örneğin, HDP kapatılmıyor. Anayasa Mahkemesi, devletin en tepesindeki yargı kurumlarından biri olmasına rağmen PKK’nın yasal kolunu koruyor. Asker teröristi yakalıyor ama Anayasa Mahkemesi; PKK’nın yasal kolunu kapatmayarak, örgüte adam ve para bulunmasına, belediyeler aracılığıyla destek sağlanmasına alet oluyor.
Böyle bir terörle mücadele olur mu? PKK’nın yasal kolu üzerine gidilmiyor, üstelik devlet eliyle seçim yardımı adı altında yüz milyonlarca lira para veriliyor. Bu, Türk Devleti’nin zaafıdır. Anayasa Mahkemesi, Türk Devleti’nin hayati çıkarlarının dışında kararlar veremez; bu, Anayasa’ya aykırıdır. Anayasa’mız Türk Devleti’nin birliği ve bütünlüğü üzerine kuruludur. Mahkeme, bu bütünlüğü sabote ederse veya PKK’yı “fermanlı terörist” haline getiren kararlar verirse, bu devletin zaaf içinde olduğunu gösterir. Teröre karşı başarının sırrı, örgüt ve yandaşlarının umutlarını kırmaktır. Onların “Kürdistan kurarız, özerklik alırız” hayallerini çökerterek terör biter. Devlet ve millet ortak kararlılıkla, “Bu topraklarda ikinci bir İsrail devleti kurmanız mümkün değildir” diyerek bu umudu kırmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin “HDP’yi kapatmıyoruz” mesajı ise PKK’ya “Siz yolunuza devam edin, Türk Devleti kararlı değil” sinyali vermektedir.
Güvenlik kadar önemli bir diğer konu da ekonomidir. Enflasyon rakamları durdurulamıyor; çekirdek enflasyon %70’e dayanmış durumda. Emekliler zam bekliyor ancak maaşlar asgari ücretin yarısı seviyesinde. Türkiye ekonomisi 1980’de Turgut Özal ile başlayan, dışa bağımlı ve üreticiyi kambur gören bir programla bugüne geldi. Bu program Türkiye’yi borca batırdı ve sanayiyi, tarımı baltaladı. Bir ülkenin üretimini baltalarsanız o program kendi idam fermanını imzalamış demektir. AK Parti hükümeti de bu programın yürümediğini görüyor ancak başka bir çözüme yönelemiyor. Ufukları dar ve dayandıkları sınıflar yeni bir yönelişe izin vermiyor.
Türkiye, bu AK Parti hükümetini sırtından atacaktır. Halk hoşnutsuz, ülkenin yönetilemediğini düşünüyor. Vatandaşa “Türkiye yönetilebiliyor mu?” diye sorduğumuzda, aldığımız yanıtlar ekonomik darboğazın ve çaresizliğin birer belgesi niteliğinde. İyi yönetim; vatandaşın gıdasını, sağlığını, asayişini ve barınmasını sağlamaktır. Bugün AK Parti ve MHP tabanında bile Türkiye’nin iyi yönetilemediği kanaati yaygınlaşmış durumda. Ancak muhalefet adı altında ortaya çıkan o Amerika güdümlü Biden tayfası dediğimiz CHP, İYİ Parti gibi yapılar da bir alternatif sunamıyor. Onlar, AK Parti’den çok daha beter programları savunuyorlar. Ama Türkiye bu hükümete ve bu muhalefete mahkûm değil. Vatan Partisi var. Hangi program Türkiye’yi bu darboğazdan çıkarır? Türkiye buradan üretim devrimiyle çıkacak. Soner Polat’ların programı diyeyim. Soner Polat komutanımızı 29 Eylül’de kaybetmiştik. O günden bu yana… Soner Polat; Türkiye’nin çözümü ve çıkış yolunda gerçek bir lider, bir umuttu. Onun ölüm yıl dönümünde bu kişiliğiyle kendisini hatırlıyor, özlüyoruz. Hakikaten benim son 50-60 yılda gördüğüm; devlet adamı olarak, program ve strateji üreten bir insan olarak en mükemmel adamdı. Çok esaslı bir insandı.
Türkiye’yi kimler yönetsin diye sorulacak olsa, somut olarak ben derim ki: “Soner Polat’lar yönetsin.” Soner Polat, onun arkadaşları, onun yoldaşları ve onun partisi yönetsin derim. Türkiye’nin çözümüne ilişkin bütün programları, stratejiyi ve taktikleri Soner Polat’lar, onun arkadaşları ve onun partisi üretiyor. Yani Türkiye’nin bir çözümü var.
Burada tabii Türkiye’nin yönetilip yönetilmediğine dair bir soru soruluyor ama bir de muhalefeti sorun. Muhalefet derken Vatan Partisi dışındaki CHP merkezli muhalefeti kastediyorum. Vatandaş o muhalefete de çok öfkeli. Çünkü PKK ile yan yana, FETÖ ile yan yana ve Amerika güdümlü bir yapı var. Üstelik AK Parti’nin uyguladığı programı, AK Parti’den daha hızlı ve daha cüretkâr uygulama peşindeler; bunu da ilan ediyorlar. Dolayısıyla şu anda sistem; iktidarı ve muhalefetiyle bir çöküş ve dağılma halinde, umutsuzluk veriyor. Ama Türkiye AK Parti, CHP ve İYİ Parti’den ibaret değil. Bir Vatan Partisi var ve en önemlisi; bir Türk milleti var.
Şu anda çok ciddi gelişmeler görüyoruz; Vatan Partisi’ne doğru çok güçlü bir yöneliş başladı. Bunun sebebi; AK Parti’nin yönetememesi, ona muhalif olarak çıkan Amerikancı muhalefet cephesinin de hiçbir umut vermemesidir. Vatandaş o tarafa bakıyor; “Türkiye’yi bunlar mı kurtaracak?” diyor. Birbirlerinin boğazına sarılan, birbirini döven, yolsuzluk konusunda AK Parti ile yarışan CHP’li ve İYİ Parti’li belediyelere baktığımız zaman gerçeği görüyoruz. Zaten getirdikleri programlarda da AK Parti’den farklı bir şey yok. Onların AK Parti’ye muhalefetleri daha çok Amerika cephesinden kaynaklanıyor.
Türkiye büyük bir çözümün eşiğine geldi. 1914-1918 yıllarını düşünelim. İttihat ve Terakki iktidardaydı, Hürriyet ve İttilaf Fırkası vardı. İttihat ve Terakki harpten yenik çıktı; devrimci adamlardı ama sonuç itibarıyla bir yenilgi vardı ve halk arayış içindeydi. Bir iki sene sonra ne İttihat ve Terakki kaldı ne de Hürriyet ve İttilaf. Atatürk’ün önderliğinde Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti kuruldu ve Türkiye büyük bir çözüm üretti. 1918 yılında Atatürk bir siyasi seçenek, bir iktidar seçeneği olarak ortada yoktu ancak devrimci bir damar üçüncü bir güç olarak çıktı, iktidarı ele geçirdi ve Cumhuriyetimizi kurdu. 1920’yi Cumhuriyet’in kuruluşu olarak doğru anlarsak, o meclis İstiklâl Savaşı’nı yaptı ve arkasından Cumhuriyet devrimleri geldi. Şimdi Türkiye benzer bir süreç içinde. Bir iktidar var, çözümsüz; vatandaş ondan bıkmış. Bir de CHP-İYİ Parti merkezli muhalefet var, onlar da umut vermiyor. Ama yeni güç; üretim devrimine önderlik eden, üreticileri temsil eden güç yükselişe geçti.
“Seçim olalı üç ay oldu, bu durum belli değil miydi?” diyebilirsiniz. Belliydi. Ancak vatandaş tecrübe ede ede belli kararlara geliyor. Ona öncü olmamız lazım. Türkiye’yi bu belalı sürece sokanları fark etmekte ve mahkûm etmekte gecikmek, vatandaşın sorumluluğudur.
Şu an gördüğüm kadarıyla iktidar ile meclis muhalefetinin ortaklaştığı tek nokta Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetimidir. Herkes Mehmet Şimşek’in ekonomi yönetiminin arkasına geçmiştir. Atlantikçi ekonomik yönetim hepsinin ortak programıdır. Sayın Mehmet Şimşek bu hafta Londra’daydı, önceki hafta Amerika’daydı, bir önceki hafta Körfez ülkelerindeydi. İktidar da meclis muhalefeti de bu yolu destekliyor.
Ben bu karanlık gidişi, ekonomideki iflası ve üreticilere karşı olan tutumu Mehmet Şimşek’in sorumluluğuna yüklemiyorum; sorumlu olan Tayyip Erdoğan’dır. Çünkü Mehmet Şimşek’i bu göreve; Türkiye’yi üretim devrimine taşısın, Atlantik sisteminden kurtarsın diye değil; Londra’da, New York’ta ve Körfez ülkelerinde para dilensin diye atadı. Bu 21 yıllık bir politikanın, hatta Turgut Özal’dan beri süregelen bir programın sonucudur. Dünya çapındaki büyük tefecilerden para dilenerek Türkiye ekonomisini şahlandırmak mümkün değildir. O program iflas etmiştir ve değişmesi gerekir.
Vatan Partisi’nin yükseldiği bir döneme girdik çünkü halk kendi tecrübeleriyle karar veriyor. Geçen hafta katılım vardı; AK Parti’ye oy veren maden işçileri, pazarcılar, esnaf, sanayici Vatan Partisi’ne yöneliyor. AK Parti seçmeninde bir çözülme var. Sistemin muhalefeti de iktidarı da çıkmazdadır. Çünkü sistem dışı çözüm Türkiye için biricik çaredir. 119 Üretim Devrimi Kurultayı yaptık; oradaki en büyük feryat “bu sistem bitmiştir” şeklindeydi. Vatandaşın artık radikal tercihler yapacağı bir döneme giriyoruz. Türkiye bir üretim devrimi dönemine giriyor ve bu kaçınılmazdır. Çünkü ikinci bir çıkış yolu yok.
Esnafımız çok büyük bir sıkıntı içinde. Ürettiğini satamıyor, halkın alım gücü düşüyor, üretim maliyetleri artıyor ve iflas ediyor. Bankalar komisyonları artırdı, esnaf faiz borcu altında eziliyor. Bugün Türkiye’de en büyük tehdit; dükkânını, tezgahını, arazisini kaybeden küçük ve orta ölçekli mülk sahiplerinedir. Yoksullaşma ve mülksüzleşme ile karşı karşıyalar.
Zonguldak’taki Fevkani Köprüsü olayı buna somut bir örnektir. O köprü, Zonguldak’ın kimliğinin bir parçasıdır; tıpkı Edirne’nin Selimiye Camisi, Ankara’nın Kalesi gibi. Köprüyü yıkma kararı aldılar. Orada 96 işletme var ve 300’ün üzerinde emekçi ekmek yiyor. Köprünün depreme dayanıksız olduğuna dair herhangi bir rapor da yok; tamamen rant amaçlı, hurda demir-çeliği peşkeş çekmek için yapılan bir işlem olduğunu düşünüyorum. Bu bir yolsuzluk kokusudur. Tüm Zonguldak halkını ve Türkiye’yi bu köprüye sahip çıkmaya davet ediyorum. Köprünün yıkılmasına karşı başlatılan imza kampanyasını imzaladım; herkesi de bu kampanyaya davet ediyorum.
Türkiye zorda, üretici zorda. Büyük çözüme gidiyoruz, çözüm ellerimizde. Çözüme ortak olun. Cumhuriyetin yeni yüzyılında, Asya çağında; başı dik ve üreten Türkiye için, üreticilerin medyası olan Ulusal Kanal ve Aydınlık ile tarihi atılıma katılın. Güçlü ses, yeten nefes, her yere aydınlık. Çağdaş stüdyo, güzel ekran, zengin Türkçe, etkin kadro. Çözüme ortak ol, umudu ateşle, göreve emek ver. Taşınır, taşınmaz bağışlar; adını tarihe yazdır.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında büyük atılım. Ulusal Kanal’ın hem teknik hem ekran hem de yayın kalitesi anlamında büyük bir atılım kampanyası var. Sayın Genel Başkan, bu kampanyaya ilişkin yorumunuz ne olur?
Ulusal Kanal hep dedik ki “Ulusal Kanal var.” Ulusal Kanal neden olmalı? Neden daha kaliteli yayın yapmalı? Görev Vakfı’nın “Umuda ortak ol, çözüme ortak ol” kampanyası tam zamanında ve çok yerinde. Neden? Türkiye bir hesaplaşma dönemine girdi. Aslında bu süreç 2008’lerdeki Ergenekon-Balyoz tertipleriyle başladı ama 2014-15’ten sonra inisiyatif Türkiye’nin milli güçlerinin eline geçti. Karşı tarafın çeşitli tertipleri ve planları var. Bir karar sürecinin içindeyiz; 2023-2024 yılları bir doruk yılı olarak gözüküyor. Burada halkımızın, umudun ve çözümün güçlü olması lazım.
Halkımızı aydınlatan Ulusal Kanalımız, Aydınlık gazetemiz ve diğer medya organlarımızın (Uludağ Sözlük, İnci Sözlük, Aydınlık, Ulusal Radyo vb.) güçlü olması lazım ki önümüzdeki dönemde çözüm ve umut hayata geçsin. Türkiye bir üretim devrimiyle bu zor günlerden çıkıp zorlukları yensin. Zorluk var ama o zorluğu yenecek iradeyi, örgütlenmeyi ve toplumu yaratmamız lazım. Anlatarak, ulaşarak ve milletimizi örgütleyerek bu olur.
Ulusal Kanal tarihimize baktığımızda çok önemli görevler yapmıştır. FETÖ’ye ve PKK’ya karşı mücadelede, FETÖ darbesinin önlenmesinde başarıları eşsizdir. 2003 Mart ayında o meşhur tezkere oylaması vardı. Bizzat Sayın Tayyip Erdoğan bana, “Eğer Ulusal Kanal’ın, Aydınlık’ın sözünü dinlerseniz beni baltalamış olursunuz, yanlış yaparsınız; tezkereye oy verin” demişti. Açıkça Ulusal Kanal’ı ve Aydınlık’ı hedef aldı. Ama hatırladığım kadarıyla AK Parti milletvekillerinin 96’sı tezkereye oy vermedi ve hepsi şunu söyledi: “Biz Ulusal Kanal’ı izledik, o nedenle oy vermedik.”
Yakın tarihimizde Ulusal Kanal ve Aydınlık’ın büyük başarıları var. PKK bu gazetenin kamyonlarını yaktı, muhabirlerini öldürdü. Gladio, yöneticilerimizi şehit etti. Kanalımız şehitler vererek mücadele ediyor. Şimdi de bu hesaplaşma döneminde önlerine yeni hedefler koydular: Ekranlarımız pırıl pırıl olsun, daha ileri tekniklerle yayın yapalım, Aydınlık’ı Türkiye’nin en uç köşesine kadar gönderelim. Bu bir imkan meselesidir. 70-80 bin basarsak her yere göndeririz. Bu; kağıt, mürekkep ve çalışan meselesidir ama en önemlisi kadro meselesidir. Nefesimiz her yere yetişsin, milletimizi ayağa kaldıralım; Kozlu maden işçileri gibi, Van’daki pazarcı esnafı gibi, çiftçilerimiz ve sanayicilerimiz gibi herkesi örgütleyelim.
Görev Vakfı, Aydınlık’ı ve Ulusal Kanal’ı kucaklayan bir örgüttür. Bu kampanyayı Vatan Partisi olarak çok yerinde buluyoruz. Vatandaşlarımızı nakit, taşınır veya taşınmaz bağışlarla destek olmaya çağırıyoruz. Bugün yüz milyonlarca lira değerindeki binamız ve Digitürk’e girişimiz hep bu kampanyalarla olmuştur. Çünkü bu kampanyalar, Türk milletinin bağımsızlık ve üretim aşkına seslenir. Sloganları da çok güzel: “Umuda ortak ol, çözüme ortak ol.” Sadece “destekle” demiyor, “ortak olalım” diyor. Beraber, omuz omuza, yürek yüreğe olalım. Bu kampanya çok başarılı olacaktır. İstiklal Savaşı’nda Atatürk’ün Tekalif-i Milliye emirleri vardı; halkımızın fedakarlığıyla zorlukları aşacağı bir dönemdeyiz. İnsanlarımızı katkıya, ortaklığa, umuda emek vermeye çağırmak onurlu bir görevdir.
Geçtiğimiz hafta Zonguldak’tan önemli katılımlar oldu. Zonguldak, ölümle yüz yüze üreten bir kenttir. İrfan Yalçın’ın “Ölümün Ağzı” romanında anlattığı madenlere 1978’de Şule Perinçek ile birlikte inmiştim. Emek dünyasında madenci, ekmeği için hayatını ortaya koyan insandır. Onların Vatan Partisi’ne katılması bizi yüreklendiriyor. Sadece Zonguldak değil, Van Gençliği ve Van’daki Pazarcılar Derneği’nin 6 dönem başkanlığını yapan Mehmet Emin Arı da heyetiyle katıldı. Bu katılımlar, iktidar yürüyüşümüzde çok önemli bir aşamadır. Vatan Partisi; Diyarbakır, Van, İzmir, Ankara ve İstanbul gibi kentlerde büyük bir güç haline gelmektedir.
Haftanın kitabı olarak, Türkiye’nin en büyük entelektüellerinden biri olan kaybettiğimiz Soner Polat’ın “Türkiye İçin Jeopolitik Rota” kitabını öneriyoruz. “Mavi Vatan İçin Jeopolitik Rota” ve “Atatürk’ün Ordusunu Yeniden Kazanmak” kitaplarını da incelemenizi isteriz. Haftanın türküsü olarak ise Soner Polat’ın çok sevdiği ve kıymetli eşi Sevgi Polat’ın da önerisiyle, Şükriye Tutkun’un sesinden “Mihriban” türküsünü seçiyoruz.
Merhaba arkadaşlar, ben Halil Nebiler. Ulusal YouTube kanalına göz attığınız için teşekkür ederim. Daha fazla video ve canlı yayın izlemek isterseniz sağ taraftaki abone ol butonuna tıklayabilirsiniz. Son dakika haberleri için Ulusal uygulamasını indirmeyi unutmayın. İzlediğiniz için teşekkürler.

