Çıkış Yolu • 07.11.2023

Çıkış Yolu • 07.11.2023

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, “Çıkış Yolu” programı ile birlikte sizlerleyiz. Sayın Vatan Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, hoş geldiniz efendim.

“Merhabalar.”

Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın İlker Yücel, siz de hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, teşekkürler.”

Gündem yoğun; pek çok konu başlığı hazırladık sizin için, sorularımız da hazır. İsterseniz hızlıca başlayalım. İlk olarak Blinken ile başlayalım diyoruz. Blinken Türkiye’yi ziyaret etti, protestolar gerçekleşti ve Dışişleri Bakanı Sayın Hakan Fidan ile bir görüşme yaptı. Siz onun buraya geliş sürecini, öncesinde yaptığı ziyaretleri ve Türkiye’de oluşan tabloyu nasıl değerlendirirsiniz? Böyle bir giriş yapalım.

***

Önce Türkiye Gençlik Birliği’ni, Vatan Partisi Öncü Gençlik’i, Türkiye Liseliler Birliği’ni; gençliğimizi, o devrimci, Atatürkçü, milliyetçi, vatansever gençliğimizi yürekten kutluyoruz. Gerçekten 29 Ekim’de zaten kendilerini göstermişlerdi. Anıtkabir’in eteğine geldikleri zaman yüz bin olmuşlardı. Orada Cumhuriyet Kadınları Derneği ile birlikte yürümüşlerdi. Dün de Blinken’a güzel bir “hoş geldin” dediler. Türk gençliğinden bekleneni yaptılar.

Bugün Türkiye’nin sorunları Amerikan emperyalizmiyle olan mücadelede düğümlenmiş durumda. Bu mücadele, Türkiye’nin Amerika’dan bağımsızlaşmasında, zincirlerini koparıp kırmasında düğümlenmiş bulunuyor. Dolayısıyla gençliğimizin bu protestosu, Blinken’a karşı Türk milletinin gönlündeki protestodur; Türk milletinin arzularından, özlemlerinden, kararlarından ve gelecekle ilgili tasarılarından kaynaklanan bir protestodur.

Orada gördük ve çok üzüldük. Polise bir şey demiyoruz; o polise emir verenlere, yani “o gence cop vurun” diyen iktidara, AK Parti hükümetine diyoruz. AK Parti hükümeti, Blinken’ın safında gençliğini polise dövdürmeye kalktı. Niçin? Bence bu çok önemli. Bir hükümet eğer sıcak para ihtiyacını Londra, New York bankalarının kapılarında ararsa, ondan sonra Blinken’ın fedaisi, muhafızı durumuna düşer. Bugünkü AK Parti iktidarı ne yazık ki Blinken’a yaranmak, ondan “aferin” almak ve Batı dünyasının finans merkezlerinin muslukları açılsın umuduyla –ki bu umutlar da gerçekçi değildir– polisimize cop vurdurdu. Ama Türk gençliğinin bu kararlı duruşu hepimize çok büyük bir gurur verdi, onur verdi; onlarla iftihar ediyoruz.

***

Blinken geldiği zaman hükümet bazı gösterişler yaptı. “Gösteriş” diyorum, çünkü bunları veren AK Parti basını. Neymiş efendim? Blinken hava meydanına geldiği zaman apron karartılmış; üst düzeyde karşılanmamış… “Sarılmışlar, sarılmamışlar” falan deniyordu. Onu karşılayan, Dışişleri Bakanlığı Amerika Birleşik Devletleri Dairesi Genel Müdürü. Zaten hiçbir zaman Türkiye tarihinde, çok nadirdir, bir yabancı devletin Dışişleri Bakanını, bizim Dışişleri Bakanımız karşılamaz. Hani bununla gurur duyup “Blinken’a tavır aldık” demek gerçekçi değildir. Köprülere asılan Filistin ile dayanışma pankartları… Bunların hepsi Türk milletini aldatmak için.

Bugün Türkiye hükümetinden beklenen, Blinken geldiğinde apron karartmak veya köprülere pankart asmak değil. Veyahut Dışişleri Bakanı’nın kucaklaşmaması… Bunlarla Türk milletini kimse aldatamaz; aldatamadılar da. Bunu çok açık bir şekilde ifade edelim; bunlar ayıptır. Bugün Filistin ile dayanışma nasıl olur? Türkiye NATO’dan çıktığını ilan eder. En azından İsveç’in NATO’ya alınmasını veto edeceğini açıklar. Blinken’ın gelmesinden üç gün önce Sayın Cumhurbaşkanımız, İsveç’in NATO’ya alınması talebiyle protokolü Meclis’e gönderiyor. Sen İsveç’in NATO’ya alınmasından yana ol, sonra Blinken gelince “apron kararttık” de… Blinken’a karşı yapılacak şey NATO’dan çıkmaktır; İncirlik Üssü’ne el koymaktır; Kürecik Üssü’nün Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçmesidir. Türkiye, Blinken’ın geleceğinden bir gün evvel Suriye ile iş birliği yaparak, Suriye’nin kuzeyinde PKK ve diğer Amerikan-İsrail kontrolündeki terör örgütlerine karşı silahlı harekâtı başlatacağını ilan etseydi, işte o zaman Türk devletine yakışan bir vakarla hareket etmiş olurdu.

***

Bunlar, bu karşılamaları “devlet aklı” ile birleştiriyorlar. Devlet aklı kurnazlık değildir, halkı aldatmak değildir. Evet, halkı ezenler, sömürücülerden yana olanlar halkı kandırmak zorundadır. Onların devleti, halkı kandıran devlettir; onun için halkı kandırmada kullanılan akla “devlet aklı” diyorlar. Ama bizim Türk Milli Devleti’nden anladığımız; halkı savunan, Türkiye’nin bağımsızlığını ve egemenliğini savunan bir anlayıştır. Bizim ilkelerimiz ve geleneklerimiz açısından baktığımız zaman bunlar devlet aklı değil, kurnazca halkı aldatmaya yönelik numaralardır.

Amerika, “Türkiye benim üslerimi kapatmıyor, bana karşı harekâta geçmiyor, hâlâ İsrail devletini tanıyor; bunlar bana yeter” diye düşünür. Rusya politikasında da “ucuz atlattık” diyorlardır. Türkiye hükümetini kendi aralarında, “Onların da kendi halklarını aldatmak gibi bir problemleri var, anlayış gösterelim” diye değerlendiriyorlardır. Çünkü Türk milleti; muhafazakâr milliyetçisinden çağdaşına kadar Filistin halkının yanında birleşmiş durumda.

Tekrar ediyorum, bunu basın yazmıyor: Amerika Birleşik Devletleri Türkiye’ye “Muslukları açabilirim ama İsveç’in NATO’ya alınmasını kesinlikle veto etmeyeceksin” dedi. Bunu bir tahmine dayanarak değil, bilgiye dayanarak söylüyorum. Türkiye hükümeti söz verdi ve Sayın Cumhurbaşkanımız bu yüzden o protokolü Meclis’e gönderdi. Meclisten “evet” çıkacağını öngörmüyorum. Ama Tayyip Erdoğan yönetimi, Meclis’ten “evet” çıkartmaya çalışacak.

Hatırlarsanız 2003 yılında 1 Mart Tezkeresi’nde onların bekledikleri gibi olmadı. O zaman Başbakan Abdullah Gül idi, Genel Başkan Tayyip Erdoğan ise “Bu tezkereye evet derseniz bana oy vermiş olursunuz, hayır derseniz Doğu Perinçek’e oy vermiş olursunuz” demişti. Buna rağmen 90’a yakın AK Parti milletvekili “hayır” oyu verdi. Şimdi niye yine böyle olmasın? AK Parti ve MHP tabanındaki milletvekilleri vatansever insanlardır. Onlardan NATO’nun değil, Türk milletinin vekili olmalarını bekliyoruz. Meclisten “hayır” çıktığı zaman o milletvekillerini de, Sayın Cumhurbaşkanı’nı da alkışlarız.

***

Peki, bu iki buçuk saatlik görüşmede ne konuştular? Ortak açıklama yapmadılar, demek ki anlaşamadılar. Bu olumlu bir şey. ABD, Türkiye’den İsrail’in yanında bir tavır almasını bekliyor; hükümet ise Türk milletinin tepkisi nedeniyle bunu yapamıyor. Bir nevi tarafsızlıkla İsrail ve Amerika’ya yakın bir tutumu perdelemeye çalışıyorlar. Bizim milletimizin talebi bu değil.

Türkiye’nin yapması gereken; Kürecik Üssü’nü Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolüne geçirmek, İncirlik Üssü ile ilgili kararlar almak ve Suriye ile iş birliği yaparak kuzeydeki terör örgütlerine karşı silahlı harekâta geçmektir. İşte o zaman yeni bir cephe açılmış olur. Siz “yeni cephe” diyorsunuz ama şu anda hakim olan fikir, daha çok dillendirilen fikir; “Aman savaş yayılmasın, yeni cepheler açılmasın.” Yani bu sesler Filistin cephesinden de çıkabiliyor. Peki nedir bu? Şimdi bir kara harekatı başlaması söz konusu. O kara harekatında İsrail’i mümkün olduğu kadar yalnız bırakmak, çevresinde hiçbir kuvvet kalmamasını sağlamak amacıyla bir ateşkes çağrısı yapılıyor. Çünkü ateş bile kesilmiyor.

Dünyada görüyoruz işte; Washington’da, Londra’da, Berlin’de, Paris’te insanlar yürüyor. Mazlumlar dünyasını bir kenara bırakıyorum, emperyalist dünyanın merkezlerinde dahi yüz binler, neredeyse milyonlar yürüyor. Çok kararlı kitleler; Amerika’da, Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da, bütün emperyalist ülkelerde halklar Filistin yanında ayağa kalktı. Dolayısıyla o ülkeler de çok zor durumda.

Bu koşullarda Türkiye’nin yapacağı şey ateşkes falan değil; bölge ülkelerinin, ki bunların hemen hemen hepsi halkı Müslüman olan ülkelerdir, fiilen ve eylemli olarak Filistin’in yanında tavır almalarıdır. Mesela bu ülkeler hep birlikte İsrail’le ticareti boykot edebilir, diplomatik ilişkileri kesebilir. Ta Güney Amerika’daki ülkeler İsrail’le diplomatik ilişkileri kesiyor, değil mi? Zaten İran’ın İsrail’le ilişkisi yok. Diğer bölge ülkelerinin de İsrail’le diplomatik ilişkileri kesmesi gerekmez mi? Veya oraya kesinlikle petrol, doğalgaz ve diğer enerji kaynaklarını satmamak. Çünkü İsrail kendisi böyle bir enerji üretimine sahip değil.

Yine Türkiye; Türkiye NATO’dan çıksın, Filistin sorununun çözümü başlar. Bakın, bu dengeleri o kadar etkileyen bir tavırdır ki; hakikaten Filistin halkının bağımsızlığına kavuşmasını, toprak bütünlüğünü sağlamasını, birleşik bir Filistin yaratılmasını ve Doğu Kudüs’ün o devletin başkenti olmasını istiyorsak Türkiye NATO’dan çıkar. Bu hedefe çok kısa zamanda ulaşılır, çünkü Türkiye bütün dengeleri değiştirir. Bizim karnımız milleti aldatmaya yönelik numaralara tok.

Sayın Başkan, siz NATO’dan ayrılmaktan bahsettiniz. Blinken da Türkiye’den ayrılırken havalimanında açıklama yaptı. Görüşmenin içeriğine dair konuşuyor ve “Çok iyi, uzun ve verimli bir görüşme oldu. NATO’nun büyümesi ve genişletilmesi çabaları da dahil olmak üzere, ABD ve Türkiye’nin birlikte üzerine çalıştığı pek çok önemli konuyu ele aldık. Onay protokollerinin (İsveç’i kastediyor) Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından imzalanmasından ve şu anda Türk parlamentosunda bulunmasından büyük memnuniyet duyuyoruz” diyor.

Tamam, işte bakın sonucu almış Amerika. Zaten baştaki pazarlıkla almış. Eğer siz New York ve Londra bankalarından muslukların açılmasını bekliyorsanız, İsveç’in NATO’ya alınmasına boyun eğeceksiniz. “Evet” diyeceksin demiyorum, boyun eğeceksin. Türkiye boyun eğmiş ve Cumhurbaşkanı o protokolü Meclis’e yollamış. Blinken da giderken buna gönderme yapıyor.

İsrail’e çelik ihracatında da Türkiye önde gelen ülkelerden biri; ilk üçte. Belki birincidir, son rakama bakmadım. Çelik demek, savunma sanayii demek. İkincisi petrol; petrol de bizim üzerimizden gidiyor. Kazakistan ve Azerbaycan üzerinden İsrail’e petrol gidiyor.

Peki, neden bu eylemli tavır alınmıyor? Neden yapılmıyor? Çünkü AK Parti hükümeti, Amerika patronluğundaki Batı sisteminin içinde. Bu kadar basit. “Aynı gemideyiz” demiştiniz, bunu açalım.

(Reklam sonrası)

Şu anda AK Parti ve Milliyetçi Hareket Partisi ile Vatan Partisi aynı gemide. Tarihine baktığımız zaman, AK Parti yönetiminin ve Sayın Cumhurbaşkanımızın Amerika’nın “Büyük Orta Doğu Projesi”nde (BOP) eş başkan olduğu bir dönem var. 2002 Kasım ayında iktidarı bir Amerikan tertibi getirdi. Ecevit hükümeti erken seçimle bertaraf edildi ve AK Parti Amerika tarafından iktidara oturtuldu. Hatta 14 Şubat 2004’te Sayın Tayyip Erdoğan, o dönem Başbakanken Kanal D’deki Teketek programında “Amerika’nın Genişletilmiş Orta Doğu Projesi’nin eş başkanıyım ve bu proje kapsamında Diyarbakır merkez, yıldız olacak” demişti.

Türk devletinin yöneticileri başka devletlerin projelerinde görev almaz; görevini Türkiye Cumhuriyeti Anayasası belirler. Anayasada BOP diye bir görev yok. 2014 yılına kadar AK Parti yönetiminin Amerikan emperyalizminin güdümünde ve İsrail’le iyi ilişkiler içerisinde bir rolü oldu. Hatta bu rolün bir parçası olarak 2007-2008’de Türk ordusunun komutanlarını, 3000’in üzerinde subayı, Genelkurmay Başkanı dahil, komutanlarını ve Vatan Partisi liderlerini hapse attılar. Bu, FETÖ ile beraber yürütülen bir Amerikan göreviydi. 2014’te bizim Silivri duvarını yıkmamıza kadar AK Parti o Amerikan gemisindeydi.

Ancak 24 Temmuz 2015’te AK Parti hükümeti, “Vatan Savaşı”nı başlattı. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne “PKK’yı hendeklere gömeceksin” talimatı verildi. O harekat başladığı andan itibaren Amerika’ya tavır alındı. Türkiye devleti, milleti, ordusu ve polisi Amerika’ya cephesini döndü. O noktada AK Parti ya FETÖ ile beraber kaybolup gitmeyi göze alacaktı ya da Türkiye tarafına geçip iktidarını sürdürecekti. Bu, Vatan Partisi’nin, Türk milletinin ve Türk devletinin büyük bir başarısıdır. 24 Temmuz 2015’ten itibaren Türkiye gemisine geçildi.

Ondan sonra ne oldu? AK Parti içindeki Amerikancılar (Ali Babacan, Ahmet Davutoğlu gibi) dökülmeye başladı. Bugün Vatan Partisi, AK Parti, MHP, Türk ordusu ve polisi aynı gemidedir. Ancak bu gemide çeşitli eğilimler var. Vatan Partisi ve Türk Silahlı Kuvvetleri, bu gemideki en tutarlı güçlerdir. Silivri duvarını biz yıktık. 15-16 Temmuz gecesi FETÖ darbesi sırasında da aynı gemide olduğumuz belli oldu; Amerika’nın hedef aldığı ve kara listesine koyduğu isimler arasında Erdoğan da vardı, Doğu Perinçek de vardı.

“Aynı gemideyiz” demek, mücadeleyi reddeden bir konum değildir. Mustafa Kemal Paşa da Kurtuluş Savaşı sırasında beraber olduğu bazı kişilerle (Refet Paşa gibi) Nutuk’ta görüldüğü üzere büyük mücadeleler vermiştir. Yani hem beraberiz, dostluk var; hem de aramızda bir mücadele var. Bugün de AK Parti Türkiye gemisindedir ama geminin zaman zaman bocalayan ve Amerikan gemisine göz kırpan bir rolü olduğunu da görmemiz lazım. “Gemi su alıyor, delikleri kapatalım” diye sıcak para peşinde koşmak, o gemiyi kurtarmaz. Turgut Özal’dan beri uygulanan Batı’yla bütünleşme politikası Türkiye’yi borca batırdı. Deliği kapatmıyorlar, aksine büyütüyorlar; ama buna Türkiye izin vermeyecek. Yani önümüzdeki dönemde, AK Parti’nin batıdan sıcak para ve döviz dilenme siyasetinin iflas ettiği günleri göreceğiz.

Mehmet Şimşek yakında bakanlıktan alınır mı, onu mu kastediyorsunuz? Tayyip Erdoğan, böyle devam ederse Cumhurbaşkanlığı’nı kaybeder. Evet, öyle devam edecek gibi gözüküyor. İsveç’in NATO’ya katılmasına “evet” derse, Filistin’e karşı bugünkü sadakatsizlik ve ihanet politikaları sürdürülürse; ekonomik politikalar Turgut Özal çizgisinde Türkiye’nin daha büyük açıklar vermesine yol açarsa; esnaftan sanayiciye, işçiden çiftçiye kadar bütün Türk milleti faize çalışmaya devam ederse, Tayyip Erdoğan yönetimi sürmeyecektir ki istikametleri şu anda bu yönde. Biz onlara bu yanlıştan dönmeleri için bir imkan sunmuş olduk. Seçimden önce dedik ki: “Böyle gitmez, gelin üreticilerin milli hükümeti için bir beraberlik oluşturalım.” Buna “evet” deselerdi, olumlu seçenek yürürlüğe girmiş olacaktı.

Sayın Başkan, yakın zamanda Gaziantep ve Kayseri’ye gittim; çok sayıda AK Partili seçmen ve yöneticiyle sohbet etme fırsatı buldum. Şunu merak ediyorlar: “Doğu Bey buralarda çözüm anlatmasına rağmen, Cumhurbaşkanı neden o adımları atamıyor? Doğu Bey böyle birlikte yürüyemeyeceğini mi düşünüyor?” Vatan Partisi, sınavlarda son derece olgun neticeler almış bir partidir. Bizi hapse kim attı? Tayyip Erdoğan; FETÖ ve Amerika ile iş birliği yaparak attı. Bizi hapse atanlar 24 Temmuz 2015’te PKK’nın üzerine yürüme kararı alınca, “Bizi niye hapse attınız?” bile demedik. “Vatan Savaşı başlamıştır, şimdi hepimiz aynı gemideyiz” dedik. Aklı başında AK Partililerin tespiti şudur: Vatan Partisi olmasa, bugüne kadar AK Parti hükümeti yıkılırdı. Vatan Partisi’nin “Vatan Savaşı” çizgisi, AK Parti hükümetinin Türkiye’de ayakta kalmasını sağlamıştır.

Vatan Partisi problem çıkaran, uzlaşmazlık veya çatışma arayan bir parti değildir. Vatan Partisi’nin kararlılığı şudur: Amerikan emperyalizmine ve İsrail siyonizmine karşı, üretim devriminin başarılması için Türkiye’nin milli bağımsızlığı, egemenliği, toprak bütünlüğü; FETÖ ve PKK’ya karşı kararlılık. Konuştuğum seçmenler de bu konularda bizimle hemfikir. AK Parti merkezi neye takıldı da o adımı atamıyor? Bunu çok net ifade edeyim: Vatan Partisi ile beraber olduklarında Amerika’ya yaranamayacaklarını ve Amerika’nın muslukları açmasıyla ekonomik sorunları çözme umutlarını kaybedeceklerini biliyorlar. Biz seçimden önce bizzat Sayın Cumhurbaşkanı’nı ziyaret ederek “Cumhur İttifakı’na üreticilerin milli hükümeti hedefiyle katılmak istiyoruz” dedik. Bizimle ittifak yaptıkları an Amerika onları siler. Cumhurbaşkanı da bunun farkında ama buna cesaret edemiyor. Akılları hala geçmişte olduğu gibi, Batı sistemi içerisinde bir takım sıcak paralar bulup çarkı çevirmekte. Olay burada düğümleniyor.

Vatan Partisi ile beraber Londra veya New York bankalarının kapılarında para dilenemezsiniz. Filistin’e ihanet edemezsiniz. Kıbrıs konusunda bugünkü zayıf siyaseti sürdüremezsiniz; Kıbrıs’ın, Abhazya’nın, Rusya’nın, Türk Devletleri’nin, İran’ın, Pakistan’ın ve Çin’in tanınması kapılarını açarsınız. Rusya’ya yönelik ambargolara boyun eğemez, İran’a konulan yaptırımların hizmetinde olamazsınız. Zelenski ile dans edip Ukrayna’ya silah yardımı yapamazsınız. Yani aynı gemideyiz fakat AK Parti gemiyi kayalıklara sürüyor, biz onu engellemeye çalışıyoruz. Sonuç itibarıyla bu gemi kayalıklara gitmeyecek, çünkü dümenine Vatan Partisi ve diğer milli güçler geçecek. O zaman AK Parti’nin büyük çoğunluğu da bizimle beraber olacaktır.

Cumhuriyet Halk Partisi kongresine geçelim mi? Bir kısa reklam aramız var.

***

(Reklam sonrası)

Dünya çapında insanlık Filistin cephesinde buluştu. Washington’dan Londra’ya, Berlin’den diğer merkezlere kadar halklar Filistin’in yanında. Bu, Vietnam Savaşı’nda bile görülmemiş bir beraberlik. Bu durum Amerikan emperyalizminin inişe geçtiğini, İsrail’in dünyada dostu kalmadığını ve Batı Asya topraklarında kesin yenilgiye uğrayacaklarını gösteriyor. Türkiye’de de Türk milletinin büyük bir kesimi ayağa kalktı; İsrail saldırganlığı başladığında Türkiye, tepki konusunda dünyada en ön sıralardaydı.

Eylemlerin başlangıcındaki o büyük dalga, sürecin seyrine göre inişli çıkışlı devam eder. İnsanların “Allahuekber” demesi inancımızdır ama bu sloganla İngiliz’i, Alman’ı, Çinli’yi yanınıza çekemezsiniz. Filistin davasının başarısı için Çin’in, Rusya’nın ve Batılı halkların desteğine ihtiyaç var. Bugün İslami çevreler de bizim dediğimiz noktaya geldi; “Çin’e, Rusya’ya ihtiyacımız var” diyorlar. Çünkü meseleyi “İslam’a gel” çağrısından çıkarıp “Amerikan emperyalizminin ve İsrail siyonizminin zulmüne karşı bütün insanlığı birleştirelim” noktasına getirdiğimizde doğru bir cephe oluşuyor.

İHH gibi kuruluşlar İncirlik önünde eylem yapınca bunu olumlu görüyoruz ama bu grupların Türkiye’nin sorunlarını çözme kabiliyetleri yok. Türkiye, aydınlanmacı Cumhuriyet mevzisinden ve milli programlardan sorunlarını çözebilir. İslami programlarla çözüm üretmeye kalktığınızda toplumsal bölünme getirirsiniz. Cumhurbaşkanımızın da dediği gibi, 7. yüzyılın içtihatlarıyla bugünün dünyasını yönetemezsiniz. Hz. Muhammed bile kendi döneminde putperestlerin muhafazakar programlarına teslim olmamış, o dönemin şartlarını aşan çağdaş bir tavırla büyük bir devrime önderlik etmiştir. Almanya ve Fransa’da durum nedir? Amerika’da yüz binlerce, tahminimce 300 binin üzerinde insan var. Almanya ve Fransa, Filistin yanlısı gösterileri “nefret suçu propagandası” gerekçesiyle yasakladı. Son dakika bilgisi olarak belirteyim; Güney Afrika da büyükelçisini İsrail’den geri çağırdı.

Almanya ve Fransa’nın yasaklama kararının bir benzerini Türkiye hükümeti de uyguladı. Türkiye hükümeti dün, Filistin’in yanında tavır alan ve Amerikan emperyalizminin karşısında duran Türk gençlerine copla müdahale etti. Kim vurdu? Polisi emreden hükümet vurdu. Bu hükümetin, Almanya ve İngiltere hükümetlerinden hiçbir farkı yok. Hepsi NATO çatısı altında aynı cephede buluşuyorlar; İsveç’in NATO’ya alınması meselesinde de aynı noktadalar. Bu basit bir oylama değil, NATO’nun büyümesi meselesidir. Blinken giderken yaptığı beyanatta, “Türkiye hükümetiyle NATO’nun genişlemesi konusunda anlaşıyoruz” dedi. Zaten Amerikan emperyalizminin temel programı budur. Sayın Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hükümeti, emperyalizmin güçlenmesinde ve Türkiye’ye yönelik tehditlerin ağırlaşmasında Amerika ile anlaşmış oluyor. Hatta anlaşmanın bir maddesini bilgiye dayanarak söyleyeyim: “Siz muslukları açın, biz de İsveç’e evet diyelim.” İki maddede daha anlaştılar ki onları şimdi söylemiyorum.

Cumhuriyet Halk Partisi kurultayına gelecek olursak; Özgür Özel genel başkan oldu. Bu değişiklik bekleniyor muydu derseniz, ben ilgilenmedim ve merak etmedim. Çünkü Kılıçdaroğlu’nun kalmasıyla Özgür Bey’in gelmesi arasında bir fark görmüyorum. İkisi de aynı; FETÖ’nün yanında, PKK’nın yanında duruyorlar ve Selahattin Demirtaş’a selam yolluyorlar. Selahattin Demirtaş’a selam yollamak, PKK’ya selam yollamak demektir. CHP, PKK’ya selam yollayan iki aday arasında bölünmüş durumda. Kendi kurultaylarında mevzilerini belirliyorlar ve “Biz Atlantik’in adamıyız” diyorlar. Seçimi kazanmak için Amerika’ya biat ediyorlar. Emekli Tuğgeneral Necat Eslen de bu durumu “Atlantik kampındayım diye ilan etme” olarak yorumladı.

Sayın Kılıçdaroğlu da aynı kampta, ancak “Özel” kampı doğrudan Demirtaş’a ve Batı’ya selam çakarak bu süreci yürütüyor. Batı yanlısı bazı kesimler dahi PKK’ya doğrudan selam yollamazken, bunlar Amerika’nın parmağıyla yönetilen bir konumdalar. AK Parti de Batı yanlısı bir çizgide olsa da henüz Selahattin Demirtaş’a selam yollamadı. Yarın yollar mı, onu bakıp göreceğiz. Amerika, Selahattin Demirtaş’ın serbest bırakılması için bastırıyor; sıcak para karşılığında AK Parti buna boyun eğer mi, önümüzdeki sürecin sorusu budur. Selahattin Demirtaş, HDP’de bir görevi olmasa da bir semboldür. Kandil’e selam yolluyorum deseler CHP kurultayında homurtular olurdu ama Selahattin Demirtaş ismiyle bu durumu kamufle ederek Kandil’e selamlarını gönderiyorlar.

Bir hafta önce Sayın Kılıçdaroğlu’nun yakın çevresinden bir isimle, Ulusal Kanal Yönetim Kurulu Başkanı Adnan Türkkan aracılığıyla görüştük. Bize özetle, CHP’nin devletle kavgası olmaması gerektiğini ve bu konuda bizimle hemfikir olduğunu söyledi. Sayın Kılıçdaroğlu’nun da bu dönemde bu dersi çıkardığını ifade etti. Aydınlık Gazetesi, İmamoğlu’nun izlediği çizgiyi erkenden tespit edip anlattığında, Özgür Özel’in de aynı çizgiyi temsil ettiğini yazmıştık. “Amerika, Kılıçdaroğlu’nun üzerini çizdi” manşetini attığımızda birçok kişi itiraz etmişti. Ancak 1,5 sene önce Aydınlık’ın radarları bu gelişmeyi çok iyi gördü.

Kılıçdaroğlu, Amerika’nın üzerini çizdiği genel başkan adayıydı; Ekrem İmamoğlu ve onun kontrolündeki Özgür Özel ise Amerika’nın yolunu açtığı adaylardır. Rand Corporation raporunu okuduğumuzda, İmamoğlu’nun “zorlayacak aday” olarak öne çıkarıldığını zaten görmüştük. Şimdi CHP içerisinde kavga ve bölünme bitmez. Parti, Atatürk’ün çizgisinden, altı oktan ayrıldı ve erimeye başladı. Eskiden CHP kongrelerinde fikirler, stratejiler konuşulur, bir devlet adamı adabı olurdu. Şimdi ise salonlar boş, kulisler dolu; fikirlerin yerini birbirine atılan sandalyeler ve mafyatik bir üslup aldı.

CHP, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş önderiydi, devletin partisiydi. Şimdi ise o kurumlardan tamamen silinmiş durumda. Son olarak, görüştüğümüz o isim, bu konuşmalardan iki gün sonra tezkereye “hayır” dedi. Tezkereye hayır demek, Türkiye’nin bağımsızlığına ve Türk Silahlı Kuvvetleri’ne hayır demektir. CHP, bir yandan devletten koptuğunu söylerken diğer yandan devletle karşı karşıya olan PKK ile aynı çizgide duruyor. Bu, CHP’nin ideolojik bir buhran içerisinde olduğunun kanıtıdır. Amerika, CHP kongresine hakimdir ve yön verebilmektedir; ABD yönetimine yakın kaynakların “CHP tıkandı” analizi de bunu doğrular niteliktedir. Deva ve Gelecek partileri bekleneni veremedi. Kararsızlar en büyük parti. ABD, kararsızları iktidar karşısında kararlı yapacak senaryo hazırlığı içinde. Şimdi bu başlığa şu bakımdan itiraz edeceğim: Bu başlık, Amerikalılarla görüşerek elde edilmiş bir başlık değil. Yani, “Amerika’nın birtakım yetkilileri harcama kararı aldık diye İsmet Özçelik’e fısıldadı, o da bu başlığı attı” durumu yok. Harcama kararı alındığı; bütün Amerika’nın belgeleri, eğilimleri gözlemlenerek tespit ediliyor. Gazetecilikte “Nereden çıkarttınız bunu? Amerika’nın Kılıçdaroğlu’na harcama kararı aldığını nereden uyduruyorsunuz?” dendiğinde, falanca kaynaklardan öğrenildiği belirtiliyor.

Sayın Başkanım, bu konuyla ilgili yorumu isterseniz reklamdan sonra alalım. Evet, değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. En son CHP kurultayını konuştuk, ardından Aydınlık’ın Kılıçdaroğlu ile ilgili iki yıl önceki haberlerine değinmiştik. Arkadaşlarımız buldular, sağ olsunlar. Aydınlık’ın bir sayfasında “Kılıçdaroğlu’na çizik” başlığı atılmış. Niçin Aydınlık okumalı? Günün haberini iki sene önceden öğrenmek istiyorsanız Aydınlık okuyacaksınız ve umuda ortak olacaksınız. Aydınlık; iki sene, üç sene, dört sene sonrasını gören haberler yapıyor. Bu nasıl oluyor? Bilimselliğiyle. Birileri kulağına fısıldamıyor. Bakın, Amerika Dışişleri Konseyi’nin dergisi Foreign Affairs’teki makalede Millet İttifakı için aday olabilecek kişiler sayılıyor fakat aralarında CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu yok. Kılıçdaroğlu adaylıkta kendini bu yüzden öne çıkarmaya çalışıyor. Aydınlık, Foreign Affairs’in ne olduğunu biliyor ama daha önemlisi, CHP Genel Başkanı’nı Amerika’nın tayin ettiğini biliyor. CHP Genel Başkanı’nın Amerika tarafından atandığını bilmezseniz bu başlıkları atamazsınız.

Amerika Birleşik Devletleri artık Türkiye’nin hükümetlerini tayin edemiyor, o dönem arkada kaldı. Ama muhalif üzerinden iktidar projelerini belirleyebiliyor. Yani muhalifi tayin ediyor ama onları iktidar yapmak için. Amerika şunu gördü: Kılıçdaroğlu ile iktidara ilerlenmez. Kılıçdaroğlu; Türkiye’deki çoğunluğun dinsel, mezhepsel ve etnik eğilimlerinin dışında kalan bir adam. Amerika, “Kürt ve Alevi kimliğiyle Türkiye’de iktidar olamayız” diyor. Bütün bunları derlediğiniz zaman Amerika’yı anlıyorsunuz. Bu durum, Türkiye’deki Kürt ve Alevi vatandaşlarımız bakımından da öğreticidir. Sizin adınıza siyaset yapanlar sizi Türkiye’nin iktidar makamlarında tutamaz. Türk milletinin bütünlüğü içerisinde siyaset yaparak Alevilik savunulabilir, Kürtlerin hakkı hukuku savunulabilir. O bütünlükten ayrıldığınız zaman, bölücü siyasetlere yöneldiğiniz zaman ne Kürt’ü ne de Alevi’yi savunamazsınız.

Burada bir ince çizgi var; Türkiye’de Kürt Cumhurbaşkanı seçilemez demiyoruz. Kürt Cumhurbaşkanı da seçilir ama “Kürtçü” Cumhurbaşkanı seçilemez, mezhepçi Cumhurbaşkanı seçilemez.

Valla izleyicilerimize helal olsun, şu anda WhatsApp’a bizim kupürler yağıyor. Aydınlık, Kılıçdaroğlu’na çizik haberini 8 Ocak 2022’de vermiş. ABD’nin Kılıçdaroğlu’na harcama kararını ise 15 Ekim’de yazmıştı. Kurultay öncesinde İmamoğlu mu, Özgür Bey mi, Kemal Bey mi kazanacak diye tartışılıyordu. Aydınlık okusalardı, kimin kazanacağını iki-üç yıl önceden bileceklerdi. Önümüzde Türkiye’nin üreticilerin milli hükümeti var. İki-üç yıl içinde bu hükümet kurulacak. O zaman “Bakın biz yıllar önceden üreticilerin milli hükümetinin kurulacağını bilmişiz” diyeceğiz.

Kılıçdaroğlu’nun “Sen de mi Brütüs?” dediği kimlikler, onu sırtından bıçaklayanlar kimler? Cumhuriyet Halk Partisi’nde Brütüsler var. Neden? Ahlakın bozulduğu yerde Brütüsler olur. Atatürk’ün partisinde ona muhalefet eden Karabekirler, Rauf Orbaylar, Refet Paşalar vardı ama onlar Brütüs değildi; fikirlerini açıkça söylüyorlardı. Bayilerde olan Teori Dergisi’nin “Türk Devrimi’nin Öncüleri ve Muhalifleri” sayısı bu konuda çok öğreticidir.

Özgür Özel’in seçilmesinden sonra, Alevi kesimi HDP’ye yönlendirme çalışmaları kulağımıza gelmeye başladı. Bunu boşuna bir çaba olarak görüyorum. Alevileri Türkiye’yi bölen bir faaliyetin içine çekmek beyhudedir. Alevilik, Türklüğü ve Türkçeyi bin yıldır taşıyan bir yoldur. Horasan Erenleri Federasyonu bunun bir örneğidir; Türkiye’nin birliği ve bütünlüğü içinde, Türk milletine sadakat temelinde Alevi yolunun değerlerini geleceğe taşımaktadır.

Yerel seçimlere giderken, Atatürk hangi taraftaysa seçimi onlar kazanacak. AK Parti için en büyük ders bu. Öbür tarafın (CHP ve İYİ Parti) Atatürk’ü kazanma şansı yok; çünkü PKK ve FETÖ ile beraberler. Ancak AK Parti de yanlış siyasetler izler, 29 Ekim’e dirsek atar veya taassubu temsil eden güçlere göz kırparsa o ara güçleri kaybeder. O ara çoğunluğu kazanan, yerel seçimleri kazanacak. Yine aynı ekip, siz “Biden tayfası” diye kodlamıştınız. Aynı ekip yine bir araya gelir mi? O çok sorulan bir soru çünkü benim gördüğüm İYİ Parti, Millet İttifakı’nı reddeden bir çizgiye sahip. Ama “Bakışlar oldu, varsa yokum” demişti aslında. Özgür Özel’e de bakacağız tabii; Özgür Özel öyle bir çalışma içerisine gireceğini açmıyor. Burada da ben size bir Aydınlık başlığı söyleyeyim: “Amerika birleştirilen derse birleştirir.” Bu “len” kelimesini de özel olarak söylüyorum. Benim kendi dilimde olan bir şey değil o, ama Amerika ile onlar arasındaki ilişki o “len” sözcüğünün içinde; orada kendisini tanımlıyor. Oralardan emirler geliyor. Bakın sandalyeden kalkmıştı Sayın Meral Akşener; Amerika “Oturacaksın” dedi, oturttu. Efendim, Amerika Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı’nı tayin etti, atadı. “Üstünü çizdim” dedi Kemal Kılıçdaroğlu’nun, öbürünü getirdi. Onu da zaten rant operasyonları raporlarında falan Ekrem İmamoğlu diye tarif etmişti. Ekrem İmamoğlu’nun kontrol ettiği Özgür Özel, CHP’nin başına Amerika tarafından getirildi. O sebeple Millet İttifakı’nı yapıştırmak istiyorsa Amerika istiyordur, yapabilir bunu. Ama orada da önemli dağılmalara yol açar. Yani Amerikan cephesi umarsız, çözümsüz, çaresiz. Ne kadar istese de birleştiremez; o birleştirmeler bile bölünmelere yol açıyor. Çünkü İYİ Parti tabanında da FETÖ ve PKK ile birleştirmeye karşı çıkan var, CHP tabanında da var. Dolayısıyla o Biden ittifakının problemi ne? FETÖ ve PKK ile ittifak… FETÖ ve PKK ile ittifakı siz Türkiye’nin geniş güçlerine, ister CHP tabanında olsun ister İYİ Parti tabanında olsun, kabul ettiremezsiniz.

İmar Barış Mağdurları’nın çok sayıda mesajı var. Sayın Doğu Perinçek ve kıymetli Ulusal Kanal, Aydınlık Gazetesi, İmar Barış Mağdurları’nın her zaman yanındasınız. Muğla Kıran Köyü’nden mi acaba? Köy yazmamışlar. Çok mesaj var: “Sizlere biz ve İYT Dernek üyeleri minnettardır. Ne yazık ki şu ana kadar müjdeli bir haber gelmedi, yuvalarımızın yıkılma tehlikesi devam ediyor. Bizi yalnız bırakmayın.” Görevimiz en son 2-3 gün önce Emre Aykın, Vatan Partisi Muğla İl Başkanı, Kıran Köyü’ndeydi. Kıran çok büyüktür, 3-4 bin nüfusu var, büyük bir köydür. Ben de ziyaret ettim birkaç kez Kıran Köyü’nü. Orada da çiftçilerimizin, köylülerimizin evleri yıkımla karşı karşıya, onlarla ilgilendiğimi buradan da ifade ediyorum. Yani yuva bozmayın. Kuşun yuvasını bozmak bile büyük bir günah değil mi? Karıncanın, kuşun, insanın yuvasını bozmayın. Oralarda insanlar damlarının altında yaşıyor. Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti burada hem kıyıları ve ormanları koruyan hem de o damların içinde yaşayan, uyuyan, yemek pişiren, ekmeğini yiyen insanların barınma ihtiyaçlarını karşılayacak çözümler üretmek zorundadır. Vatan Partisi’nin yönetiminde o çözümler üretilecektir.

Bir izleyenimiz diyor ki: “Bugün Ekim Devrimi’nin 106. yıl dönümü. İnsanlığa ne kattı? Perinçek’ten kısaca bilgi isteriz.” İnsanlığa çok şey kattı. Ekim Devrimi olmasa Türk Devrimi olmazdı. Nasıl? Şimdi Türkiye’yi 1914’e giden süreçte, Birinci Cihan Savaşı eşiğinde kimler paylaşmak için anlaşmalar yapıyordu? İngiltere, Fransa ve Çarlık Rusyası. Kim gelip Çanakkale boğazımıza dayandı? İngiltere, Fransa. Kim Kafkaslardan ve Karadeniz’den ülkemizi tehdit ediyordu? Çarlık Rusyası. Ekim Devrimi, yani 1917 Şubat ve 1917 Ekim devrimleri olduğu için Türkiye’nin üç düşmanından biri yıkıldı, yerine dost geldi. Yani düşman ikiye düştü; İngiltere ve Fransa. Üçüncü düşman olan Rusya’nın yerine de Türkiye’ye dost olan devrimci bir Sovyet Rusya geldi. Dolayısıyla Ekim Devrimi’nin öyle bir kârı oldu; bir düşmanı eksiltti, bir de dost kazandı. Türkiye o koşullarda biz Çanakkale’de direndiğimiz için Rus Devrimi ve Sovyet Devrimi oldu. 1917 yılında biz onlara bir devrim koşulu armağan ettik. Çünkü Çanakkale’den geçip İstanbul’u alsalardı, Rus Çarlığı’nı ayakta tutacaklardı. Türkiye Çanakkale’de direndiği için Sovyet Devrimi oldu. Sovyet Devrimi olduğu için de Anadolu’da İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı ve onların üzerimize sürdüğü Yunan, Ermeni gibi piyonlara karşı Türk Devrimi başarıya ulaştı. Dolayısıyla Ekim Devrimi, Türkiye’yi ilgilendirmeyen, bizim dışımızda sosyalistlerin alkışlayacağı bir devrim değil; bütün dünyadaki dengeleri değiştirdi, Türk Devrimi’nin koşullarını yarattı. Arkasından Çin Devrimi de, Hindistan’ın sömürgecilikten kurtuluşu da, 1920’lerdeki Gandiler, Vietnam Savaşı da, bütün o Doğu Avrupa devletlerinin devrimleri de Ekim Devrimi’nin başladığı süreçtedir. Yani Ekim Devrimi, Türk Devrimi ile birlikte yeni bir çağ başlattı. Her ikisi de sosyoekonomik bakımdan birbirine benzeyen, geniş köylü ülkelerinde, orta çağ ilişkilerinin geçerli olduğu, kapitalizmin geri olduğu ama imparatorluk birikimi olan iki ülke; Rusya ve Türkiye.

İran devrimi derken hangi yıl? Meşrutiyet Devrimi var, bir de bizim 1920’den sonra İran’ın İngiliz emperyalizmine karşı savaş yılları var. Yani İran’da iki devrimci atak görüyoruz. 1906-1908’deki İran Meşrutiyet Devrimi ve 1920’lerdeki direniş.

Sayın Bahçeli’nin geçen hafta yaptığı grup konuşmasında çok yoğun bir halkçılık vurgusu vardı. Neredeyse bunu bir tek siz kitaplarınızda yazıyordunuz, dile getiriyordunuz. Cumhurbaşkanı’nın danışmanlarından iki tanesi de 29 Ekim mesajlarında halkçılık üzerinde durdu ve yeni bir tartışmaya kapı açıyorlar: “Cumhuriyeti biz halkla buluşturduk ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin Batıcı elitist mandacılarının elinden kurtardık.” Felaket. Atatürk’ü sahiplenerek, şu anki mevcut CHP’nin Batıcı çizgisini tenkit ederek yapıyorlar. Milliyetçilik ve halkçılığın buluşma noktalarını anlatıyorlar. Zaten milliyetçilik ve halkçılık Türk devrim tarihinde beraberdir. Anadolu’da “O adam çok milliyetçi” demek, Türk halkının dilinde “O adam çok halktan yanıdır” demektir. Zaten milliyetçiliğimiz Balkanlar’da, İttihat ve Terakki öncesinden başlayarak halkçıydı. Atatürk’ün 1905 yılında not defterine yazdığı bir cümle var: “Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamalı.” 1904-1905 yıllarında çok kuvvetli bir halkçılık ve sosyalizm cereyanı var. Bu, Balkanlardan gelen “narodnizm” (halkçılık) cereyanı, Türkiye’yi de etkiliyor. Namık Kemaller, Genç Osmanlılar, İttihat ve Terakki halkçıdır. Hatta devlet sosyalisti olduklarını söylüyorlar. 1920’de Celal Bayar “Biz devlet sosyalistiyiz” diyor. Atatürk, Medeni Bilgiler kitabına “Amacımıza devlet sosyalizmiyle ulaşacağız” diye yazdırıyor. Tevfik Rüştü Aras döneminde dışişleri bültenlerinde Türkiye, “devlet sosyalisti bir devlet” olarak tanımlanıyor. Bunun için halkçılık bizde milliyetçilikle hiç ayrılmayan, en sonunda da cumhuriyetçilik, devletçilik, laiklik ve devrimcilik ile Altı Ok olarak formüle edilen bir programdır. O programın kökleri Namık Kemallere kadar gider. Onlar da cumhuriyetçiydi; belki açıktan savunmuyorlardı ama Padişah’a “Bunlar cumhuriyet yapacaklar” diye jurnalleniyorlardı. Bulunduğumuz mekan da çok önemli; iki bina üstümüzde Namık Kemal İbret gazetesini çıkarıyordu ve buradan tutuklanarak götürüldü. Ergenekon döneminde de Aydınlık yöneticileri aynı binanın yakınından tutuklandı. Öyle bir mekanda bu panelleri gerçekleştiriyoruz.

Evet, değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Sayın Devlet Bahçeli halkçılık ve milliyetçiliği birlikte anıyor ama bu yeni bir şey değil. Türk milliyetçiliğinin köklerinde o var. Toplumcu milliyetçi değil mi? Alparslan Türkeş zamanında kendilerini “toplumcu milliyetçi” olarak takdim ediyorlardı. “Toplumcu” ne demek? Sosyalist mi? Yani sosyalist adını kullanmıyorlar, antikomünizm var ama tarihten gelen halkçı, solcu kökler “toplumcu milliyetçilik” diye ifade ediliyordu. Bunun canlanmaması mümkün değil. Bir kere Vatan Partisi bunu canlandırıyor. İki; tarih, tarihi yok edemiyorsunuz. Kimyadaki kanun ne? “Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan hiçbir şey de yok olmaz.” Türkiye’nin ekonomisi çok ciddi tehditler altındayken, halkın önemli bir kısmı fakirleşirken Anadolu’dan daha çok beslenen MHP’nin bu söylemleri önümüzdeki dönem daha çok tekrar edeceğini düşünüyorum.

Alparslan Türkeş’in son özel kalem müdürü Miraç Demirbaş’ı kaybettik, Allah rahmet eylesin. Üç sene önce Vatan Partisi’ne girme kararı almıştı. O, iyi bir devlet bürokratıydı. Şunu anlatıyordu: “Namık Kemaller, İttihat ve Terakki, Cumhuriyet Halk Fırkası o gelenekte MHP’nin büyümesi gerekiyorken Soğuk Savaş bunalımları yaşandı.” Ülkücü kavramının ortaya atılması bile çok çarpıcı. Milliyetçilik gibi tarihten gelen bir kavram varken niye “ülkücülük” çıktı? O akımın köklerinde Atatürk, Ziya Gökalp, Yusuf Akçura, Necip Asım vardı. Birdenbire Amerika’nın etkili olduğu ve milliyetçi kesime başka roller, “gladyo rolleri” dayatıldığı koşullarda, “Ülkücüyüz” tanımı çıktı. Kimlik değişikliği. Niye değiştiriyorsun? Bunun bir anlamı var, o köklerden kopuyorsun. O köklerden kopmayı Amerika dayattı. Ülkücü kavramı 60’larda ortaya çıktı. “Dokuz Işık” da bu süreçte formüle edildi. Altı Ok varken niye Dokuz Işık üretiyorsun? Çünkü Altı Ok Atatürk’ün kütüphanede ürettiği bir şey değil, Türk Devrimi’nin programıdır. Belki de Altı Ok’u aşma niyetiyle üretilmiş bir program olabilir. Dokuz Işık’ı incelediğimiz zaman orada tekrarlar da var. Altı Ok kadar saf ve bilimsel değil. Altı Ok’un içinde olmayan hiçbir şey yok. Milliyetçilik bağımsızlık demek; aynı zamanda “milliyetçi” kavramını da bulandırıyorsun. 9 Işık’a baktığımız zaman, o Türk Devrimi’nin tarihsel birikiminden süzülmüş programı ve doktrini yerine; kökü tarihte olmayan, idealist bir kavram olarak “ülkücülük”ün ikame edildiğini görüyoruz. Oysa Türk milliyetçiliği aslında idealist değil, materyalistti. Burada materyalizmden kastım, halkın dilindeki menfaatçilik değil, bilimselliktir. Türk milliyetçiliği doğuşundan itibaren bilimseldi. Siz o bilimsellikten vazgeçip Hegel’e uzanan, idealist bir kavram icat ettiğinizde, konumlandığınız mevzi ve düşman tanımınız da değişiyor. O noktada milliyetçiliğe bir rol yükleniyor: Türkiye’de bağımsızlık diyen, sol devrimci hareketin üzerine salınan bir rol. O dönem yayın organlarının başında Enver Altaylı gibi isimler vardı. Askeri casusluktan ceza alan bu ismi sembolik bir örnek olarak zikrediyorum. Türk milliyetçiliği tarihinde bu kırılmanın, ülkücü kavramının nereden türediğinin muhasebesini yapmak gerekir. Mirac Bey (Mehmet Çavuşoğlu) bu yönde çalışmalar yapmıştı; eğer yaşasaydı bu muhasebeyi derinleştirecekti.

Anayasa’nın başına 5 Şubat 1937’de yapılan değişiklikle Türk devletinin nitelikleri; cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, laik ve devrimci olarak yazılmıştı. Burada “ülkücü” diye bir tanım yok.

Vatan Partisi’nin yayın organları olan Teori ve Bilim ve Ütopya dergileri, 40 yıllık bir Türkiye birikimini temsil ediyor. Bugün milliyetçi kulvarda kendini kamuoyuna ifade edebilen aydın bulmakta zorlanıyoruz; sayıları çok az. Türk milliyetçiliğinin doktrinini ve teorisini inşa eden odak bugün Vatan Partisi ve yayın organlarıdır. Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) dostumuzdur, olumlu bir rol oynamaktadır ancak uzun yıllardır doktriner bir canlılıktan, İkinci Dünya Savaşı sonrasından beri teorik bir üretimden yoksundur. Yusuf Akçura veya Ziya Gökalp gibi isimler çıkmıyor. Bu isimlerin çıkması için devrimci olmak gerekir. Devrimci olursanız Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Mustafa Kemal Atatürk, Talat Paşa veya Enver Paşa çıkarsınız. 1908 Hürriyet Devrimi’ni yapanlar, Padişahı devirenler, Cumhuriyet’i kuranlar hep devrimciydi.

Ötüken grubu son dönemde yeni bir odak olmaya çalışıyor; Prof. Dr. Kemal Ateş gibi isimlerin kitaplarını basmaları nitelikli bir çaba. Ancak milliyetçi kesimde bir teorisyen boşluğu var. MHP, Türk milliyetçiliğinin en büyük devrimcisi Mustafa Kemal Atatürk’ün veya Yusuf Akçura’nın bütün eserlerini toplamak gibi bir gayret içinde değil. Çünkü geçmişten kuvvet alarak geleceği yaratma arzusu yok. Milliyetçilik Türkiye’de muhafazakar olamaz; muhafazakar milliyetçilik, aslında milliyetçi olmamak demektir. Çünkü muhafazakarlık, statükoyu korumaktır. Türkiye’de milliyetçilik ancak devrimci olursa yaşar.

(Reklam Arası)

LGBT dayatması ve uyuşturucu, bugün Türk gençliğinin önündeki en büyük beladır. Bu sadece bir fikir özgürlüğü değil, emperyalist bir saldırıdır. Baroların veya meslek örgütlerinin bu belanın savunuculuğunu yapması kabul edilemez. Doğada iki cinsiyet vardır; üçüncüsü, köleci rejimlerin ve kadını aşağılayan sistemlerin ürettiği bir sapmadır. Bu, Türkiye’nin gençliğini çürüten bir süreçtir.

Türkiye büyük bir karar ve çözüm eşiğinde. Üretim devrimi dışında bir çıkış yolu yok. Sanayide, tarımda üreteceğiz; tasarruf ve yatırımı artıracağız. Ege’de, Doğu Akdeniz’de, Suriye ve Irak sınırlarında güvenlik sorunlarımızı çözeceğiz. Milli kültürümüze yönelik bu yozlaşmaya karşı mücadele edeceğiz. Sistem içi çözümler Türkiye’yi batırmıştır. Türkiye’nin önünde artık ne AK Parti ne de MHP ile aşılacak bir yol kalmıştır; tek seçenek Vatan Partisi’nin öncülüğündeki devrimci çözümdür. Tüm vatandaşlarımızı Vatan Partisi örgütlerine katılmaya ve görev almaya çağırıyorum. Türkiye’nin bağımsız, başı dik, üreten günlerini birlikte kuracağız. Hani şimdi aydınlığın manşetlerini gösterdik ya; 4 sene, 5 sene evvel geleceği bir göstermiş. Bu söylediklerim de gerçekleşecek. Türkiye önümüzdeki kısa süreçte, yani 3-4 yıldır devam eden bu süreçte, üretim devrimini kesinlikle başaracak. Bu üretim devrimi, aynı zamanda bir milli kültür devrimi olacak. Milli değerlerimize bağlılık; erdemlerimize, Türk tarihinin yarattığı erdemlere; yani yalan söylemeyen, dürüst, çalmayan, çırpmayan, alın terine ve emeğe değer veren, emeğiyle kazanan, Türkiye’yi emeğiyle kalkındıran bir kültüre, insana ve kadına değer veren, kadının erkekle eşitliğini savunan, kadın ve erkek dışındaki cinsiyet dayatmalarına karşı meydan okuyan o milli devrimci kültürü de ayağa kaldıracağız; zaten ayağa kalkıyor, onu söyleyeyim.

Haftanın Kitabı ve Haftanın Müziği’ne gelelim. Haftanın kitabı, Teori Dergisi’nin Kasım sayısı: “Türk Devrimi’nin Öncüleri ve Muhalifleri”. Bu sayı şu bakımdan çok önemli: Nutuk’un doğru okunması ve Türk Devrimi’nin öncüleri içindeki mücadelenin, aslında devrimin kendi sorunlarını çözme mücadelesi olduğunu Atatürk dönemi süreçlerinden inceliyoruz. Çok kıymetli bir sayı, herkese öneriyoruz. Vatan Partisi’nde de bunu bir eğitim materyali olarak kullanacağız ama okuma yazma bilen bütün vatandaşlarımıza Teori’nin bu sayısını öneriyoruz. İnternetten bizi izleyenler satın alabilirler.

Bir de “Türklerin Uygarlık Serüveni” var. Bu kitabın yazarı, Adnan Menderes Üniversitesi’nden Siyaset Bilimi Profesörü Atakan Akı Atiboğlu. Benim kanaatime göre üniversitelerde okunan en nitelikli, en esaslı uygarlık tarihi bu kitap. Birçok üniversitede okutulan uygarlık tarihi kitaplarını inceledim; Atakan Akı Atiboğlu’nun eseri, Türk uygarlık tarihi konusunda bugüne kadar yazılmış en nitelikli bilimsel kitap. Onu geçen hafta da önermiştik, bu hafta bir kez daha öneriyoruz. Kaynak Yayınları’nın internet sitesinden izleyenlerimiz hemen sipariş verebilirler.

Bugün müzik olarak değerli arkadaşlar… Timur Selçuk’u anıyoruz; ölüm yıldönümü. Onun “Gel Katıl Bize” eserini Bakırköy mitingimizde çalmıştık. Hatta miting sahnesine bir piyano taşımıştık, o da kolay bir iş değil. O mitingde “Gel Katıl Bize”yi, o zamanlar adımız İşçi Partisi’ydi, Vatan Partisi’ni kamuoyuna önererek çalmıştık. Arkadaşlarımız o kaydı bulamadı ama zaten son sözümüz; gelin Vatan Partisi’ne katılın, görev alın, sorumluluk alın, omuz omuza ve yürek yüreğe verelim. Şimdi o “Gel Katıl Bize” eserini, Erkan Yücel’in önderliğinde bir Aydınlık gecesinde çalan arkadaşlarımızın piyanosundan ve sesinden dinleyeceğiz.

Evet değerli izleyenler, Çıkış Yolu’nun burada sonuna geldik. Bizden sonra Gece Hattı ile Serkan Aksar sizlerle birlikte olacak. Ulusal Kanal ekranlarından ayrılmayın, iyi akşamlar, görüşmek üzere.

Merhaba arkadaşlar, ben Halil Nebiler. Ulusal YouTube kanalına göz attığınız için peşinen teşekkür ederim. Eğer daha fazla video, program özeti, canlı yayın izlemek isterseniz abone ol butonuna tıklayabilirsiniz; butonlar aşağıda galiba değil mi? Oraya tıklayabilirsiniz. Son dakika haberleri için Ulusal uygulamasını indirmeyi unutmayın. Şimdiden izlediğiniz için teşekkür ederim.

Paylaş