Çıkış Yolu • 29.05.2024

Çıkış Yolu • 29.05.2024

Değerli Ulusal Kanal izleyicileri ve Ulusal Radyo dinleyicileri, Çıkış Yolu programına hoş geldiniz. Bugün de her hafta olduğu gibi salı günü, Vatan Partisi Genel Başkanı Sayın Doğu Perinçek’i ağırlıyoruz. Hoş geldiniz efendim. Aydınlık Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Mustafa İlker Yücel de bizlerle, siz de hoş geldiniz.

Sayın Genel Başkan, programınızın yoğun olduğunu biliyoruz, Ankara’dan yeni geldiniz. Dilerseniz gündemin öne çıkan başlıklarıyla başlayalım. Bugün grup toplantıları vardı ve Suriye meselesi öne çıktı. Birkaç gündür Ulusal Kanal ve Aydınlık’ta bu konuyu detaylıca işliyoruz. Devlet Bahçeli bugün çok önemli bir çıkış yaptı. Tırnak içinde, onun ifadelerini okuyacağım; yorumlamanızı rica edeceğim:

“11 Haziran’da yapılacağı duyurulan sözde seçimlerin senaristi ABD, figüranları teröristlerdir. Türkiye Cumhuriyeti, Suriye yönetimiyle karşılıklı anlayış ve uzlaşma vasatında el ele vererek, yani Ankara ile Şam arasında işbirliği köprüsü inşa edilerek, terör örgütünün işgal ve istila ettiği alanları demokratik vasıtalarla ihata teşebbüsüne katiyen müsaade edilmemelidir. Bölücü terör örgütünün kaynağında ve ürediği bataklık alanlarda Türkiye ile Suriye’nin eşgüdüm halinde yapmalarını önerdiğim askeri operasyonlarla kökü kurutulmalıdır. Ne yurt içinde ne de komşu coğrafyalarda ihanete geçit yoktur.”

Sayın Bahçeli bir matematikçidir ve yine matematiksel bir gerçekliği ortaya koymuştur. Türkiye ile Suriye’nin, bölgemizdeki terör örgütlerine karşı askeri işbirliği bir mecburiyettir. “Askeri” sözcüğünün altını çiziyorum; çünkü terör örgütleri ancak silahla uslandırılabilir. Türkiye-Suriye işbirliği bu olayı bitirir; PKK beyaz bayrak çekmek zorunda kalır, Amerika da onları kurtaramaz. Bu strateji, PKK’yı sadece bulunduğu bölgeden süpürmek değil, onu kökten bitirme stratejisidir. Bu işbirliğine Rusya ve İran da dahil olacaktır. Vatan Partisi olarak Suriye, Rusya ve İran ile bu konuları hep konuştuk; Suriye de başından beri bu konuda çok istekli.

Öte yandan, Milli Güvenlik Kurulu toplantısında da “Irak ve Suriye’de gasp ettiği toprakları terör yuvası haline getiren PKK, KCK, PYD, YPG’nin bölgemizdeki tüm unsurlarıyla bertaraf edileceği” vurgulandı. Devlet Bahçeli’nin “Suriye ile işbirliği” vurgusu ile MGK kararları arasında bir bağ olduğunu görüyoruz. Türkiye, Mehmetçiğin kanını korumak için en doğru formül olan Suriye ile askeri işbirliğine yönelmelidir.

Suriye Ulusal Uzlaşma Komitesi resmi sözcüsü Ömer Rahmon ile yaptığınız görüşme de çok kıymetli. Şam yönetimi hazır; ancak Batı basını, Esad’ın PKK/PYD ile görüşeceğine dair manipülatif bilgiler yayıyor. Biz derhal Şam ile iletişime geçerek bu yalanı çürüttük. PKK için tek bir çıkış yolu vardır: Beyaz bayrak çekip Türkiye’nin adaletine teslim olmak.

İkinci konumuz, Milli Savunma Bakanlığı’nın “ABD bir gece ansızın gidebilir” şeklindeki açıklamaları ve bölgedeki tehdit algısı. Türk Silahlı Kuvvetleri, tehdidin nereden geldiğini artık çok net görüyor: Amerika ve İsrail. İsrail, Türkiye’yi bir numaralı tehdit olarak ilan etmiştir; çünkü İsrail’in hedefi, Kürdistan adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmaktır. Buna karşı en büyük engel de Türkiye’dir.

Son olarak, yayımladığınız “Milli Devlet Bildirgesi”ne değinmek istiyorum. Siyaset, akademi ve sendika çevrelerinde büyük yankı uyandıran bu bildirgeyi, devletin içinde bulunduğu zaafı gidermek için bir çağrı olarak görüyorum. Bildirgedeki en önemli vurgu “Güçlü Devlet” hedefidir. Hükümet ve devlet, icra gücü bakımından bir bütündür. PKK’nın yasal planda faaliyet göstermesine ve devleti zaafa uğratmasına artık izin verilmemelidir. Güçlü devlet; PKK’yı kapatan, üreten ekonomiye geçen ve Suriye ile işbirliği yaparak bölgeyi terörden temizleyen devlettir. Devlet kararlı olursa, vatandaş da kararlı olur ve vatanına daha sıkı bağlanır. Sayın Cumhurbaşkanı, dün 27 Mayıs ile ilgili konuşmalarında anayasa ve sivil anayasa vurgusu yaptı. Siz ise bir bildirge ile bu anayasa tartışmalarına girmiş oluyorsunuz. Bir devlet bildirgesi aslında bir anayasa taslağıdır. Bu bildirge nasıl bir anayasa öngörüyor? Özellikle PKK’ya özgürlük tanımamak, PKK’yı kapatmak gibi maddeler anayasada yer almalı. Bunların yanı sıra merkezi devleti güçlendirmek gerekir; ordumuz yeterince güçlüdür ancak NATO’dan çıkmak, güçlü devletin önemli şartlarından biridir. Çünkü Amerika denetiminden vazgeçiyoruz. Türkiye’yi Ankara’dan yönetmek, Batı’dan gelen baskıları göğüslemek ve Türkiye’nin Avrasya’da, Asya’da öncü konumlara yerleşmesi güçlü devletin şartıdır. Türkiye, Atlantik sistemi içinde sürekli kuvvet kaybediyor, zayıflıyor ve dış tehditlere açık hale geliyor; iç cephede düşmanı güçlendirmiş oluyor.

Bunu 15-16 Temmuz’da da gördük. 15-16 Temmuz’da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin hangarlarından NATO tankları çıktı, hava meydanlarından NATO uçakları havalandı. O uçakların pilot koltuklarında Amerika’nın güdümündeki FETÖ mensuplarını gördük. Dolayısıyla NATO’ya bağlı bir Türkiye güçlü olamaz; Türkiye’yi tehdit eden kuvvetlerin iç ve dış cephede zaaf yaratmasına teslim olur. Güçlü devlet aynı zamanda güçlü bir ekonomiyle olur; yani bir üretim ekonomisi ve üretim devrimiyle güçlü devlet oluşturabiliriz. Bu ekonomik şartları önümüzdeki dönemde hayata geçirmek durumundayız.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, “Anayasa tartışmalarını hep askerle birlikte yaptı Türkiye; generallerin imzasını taşıyan askerle Türkiye gelişmedi, sivil bir anayasa yapacağız” diyerek milleti merkeze alan bir söylem kullanıyor. Ben bu işlerin hocasıyım. Sayın Genel Başkan, devletin güçlü olması vurgusunu yaparken, aslında Cumhurbaşkanı’nın konuşmalarını dinleyenler de “generallerin anayasasına karşı güçlü millet” vurgusu yapıyor. Burada bir bulanıklık var. Devleti güçlü olmayan bir millet güçsüzdür. Bir devletin ve milletin gücü, devletin gücüyle belli olur. Devlet zayıfsa, millet de zayıftır.

Şu anki devlet yapısını güçsüz mü buluyorsunuz? Zayıflık ve zaaf aynı şeydir. Bugün Türk devleti güçsüzdür anlamında söylemiyorum ama devletin önemli zaafları var. PKK’nın kapatılmaması, ona özgürlük tanınması, belediyeler kurmasına göz yumulması, ona 140 milyon lira verilmesi; Türkiye’nin üretim ekonomisi inşa etmesi zarureti varken adım atılamaması ve hala Londra, New York bankalarının kapılarında para dilenilmesi; bunlar hep devletin güçsüzlüğünün işaretleridir. Bunu aşmak durumundayız.

“Sivil anayasa” kavramı bilimsel bakımdan büyük bir bilgisizliğin eseridir. Sivilin anlamı devlet dışıdır; sivil toplum “devlet dışı” olandır. Anayasa ise devleti ve devlet ile vatandaş arasındaki kamusal ilişkileri düzenleyen hukuktur. Devletin hukuku sivil olabilir mi? Bu kavram, Türkiye’deki dinci kesimin tarihsel devlet karşıtlığından ve devlet dışılık geleneğinden geliyor. 20 yıldır devleti yönettikleri halde devleti benimsemediler. Cumhuriyet Halk Partisi de eskiden devletin partisi olarak bilinirken, o da devletsizleşti, devleti terk etti ve devlet düşmanlarının dostu haline geldi. Ancak Türk devleti sahipsiz kalmaz. Zaafa düştüğünde devrimci girişimlerle yeniden inşa edilir.

Türkiye’de sürekli anayasa konuşuyoruz; bunun sebebi Türklerin devlet kurmayı ve yıkmayı sevmesidir. 1876 Anayasası, 1909 değişiklikleri, 1921 Anayasası’nın halkçı yapısı ve 1924 Anayasası’nın “güçlü icra” vurgusu kendi süreçleri içerisinde değerlidir. 1961 Anayasası özgürlükçü yanlarıyla (grev ve toplu sözleşme hakkı) olumlu olsa da, devletin elini kolunu bağlayan yapısıyla hatalıdır.

Vatandaşlarımız, milli devlet bildirgesini okumak ve imzalamak isterlerse millidevletbildirgesi.com internet sitesini ziyaret edebilirler. Hem bürokraside hem de milletimiz içerisinde güçlü devlet talebi yükseliyor. Türkiye bir üretim devrimi eşiğindedir.

Dünyanın öbür ucundaki Tayvan krizi Türkiye’yi ilgilendiriyor. Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı direnen her eylem Türkiye’nin dostudur. Amerika’nın dikkatinin oraya verilmesi ve çok cephede mücadele etmek zorunda kalması, Türkiye üzerindeki baskıyı hafifletir. Çin Halk Cumhuriyeti, 1949’dan beri Tayvan’ın kendi toprağı olduğunu ilan ediyor. Tayvan, bizim Kıbrıs’ımız gibidir. Amerika’nın desteğiyle emperyalizm işbirlikçisi iktidarlar oraya kaçmış olsa da, tarihsel süreç Çin’in egemenliğini haklı kılar. Kıbrıs’ı 1974’te nasıl vatana kattıysak, Tayvan da ana vatanla bütünleşecektir. 21. yüzyıl, Türk-Çin dostluğunun yüzyılı olacaktır. Aslında biraz geçmeye başladık Sayın Genel Başkan, ona değinerek kapıyı açtı. Şimdi Sayın Genel Başkan, az önce milli devlet bildirgesiyle ilgili de soracaktım. Sonuçta milletimiz şöyle düşünür mü? Yani o bağlantıyı “devleti güçlü olmayan millet güçlü olmaz” diyerek güzel kurdunuz ama onu ekonomi alanında biraz açmanızı rica edeceğim. Çünkü millet şöyle düşünebilir: “Benim alım gücüm azaldı, ekonomik kriz içerisindeyim. Devletin güçlü olması yetmez, bana doğrudan yansıyan bir gelire ihtiyacım var.” Zaten refah içinde olmayan, karnı doymayan bir halk varsa o devlet güçlü olamaz ki; devlet aynı zamanda halkın refahıyla güçlüdür. İşte bu durum, “Kaynakları devletin güçlü olması için güvenlik politikalarına ayıralım” şeklinde izleyicilerimiz tarafından yanlış yorumlanabilir. Oysa ekonomi, güvenliğin çerçevesi ve temelidir. Yani ekonomi nerede gelişir? Güvenlik altında gelişir.

Tarih boyunca bakalım; Hun İmparatorluğu, Göktürkler, Şiyenbeyler, Cengiz İmparatorluğu, Karahanlılar, Selçuklular, Gazneliler… Bütün bu Türk ve dünya imparatorluklarının temeli asayişi, mal, can ve ticaret güvenliğini sağlamaktır ki ekonomi gelişsin. Mal ve ticaret güvenliğinin olmadığı yerde ekonomi gelişmez. Yağma, haydutluk ve soygun varsa orada ekonomi olmaz. Mesela Bizans’ı ele alalım; Türkler Anadolu’ya geldiği zaman Bizans’ta, kalelerin civarındaki çok dar alanlar dışında asayiş yoktu. Haydutluk ve yağma vardı; köylü üretiyor, haydutlar gelip malına el koyuyordu. Ancak 10-11. yüzyıllarda Türkler Anadolu’ya gelip güvenliği sağlayınca, bu tüm Batılı tarihçilerce de saptandığı üzere, bir üretim patlaması yaşandı. Güvenlik yoksa ekonomik kalkınma olmaz; bu ikisi arasındaki bağlantı budur.

Güçlü devlet için de güçlü ekonomi lazımdır çünkü güçlü ekonomi devletin gelirlerini artırır, ülkede huzuru sağlar ve halk ile devlet arasındaki beraberliği güçlendirir. Ekonomimizin zayıf olduğu süreçlerde devletin zaafları da her zaman olumsuz etkiler yaratacaktır.

Önümüzdeki dönemde çok somut bir durumla karşı karşıya kalacağız. Kiracılar ve alım gücü düşük insanlarımız için %25 kira sınırı getirilmişti, ancak uygulanmadığına dair ortak bir kanaat var. Mehmet Şimşek’in bir konuşmasında kira zam sınırlamasını kaldırma yönünde bir eğilim hissediliyor. Bu kiracıları nasıl etkiler ve doğru bir karar olur mu?

Öncelikle bir önceki başlıkla ilgili önemli bir açıklamada bulunmak istiyorum. Son birkaç ay içerisinde Sayın Bakan Mehmet Şimşek’in faaliyetleri sonucu Türkiye’ye 30-40, hatta bazılarına göre 50 milyar dolar civarında sıcak para girdi. Hakan Topkurulu arkadaşımız da bunu anlatıyor. Ancak bu para, sıcak paranın ötesinde “kaynar para”dır. Para bulmak, parasız kalmaktan iyidir ama bu para Türkiye’de yatırıma ayrılıyorsa değerlidir. Her an çekilme tehdidi varsa bu çok tehlikelidir.

Önümüzdeki 3-4 ay içinde iki seçenek var: Birincisi, Tayyip Erdoğan hükümetinin ABD’nin sıcak parasıyla uyuşup bu ekonomik programı sürdürmesidir. İkinci seçenek ise buna direnip Türkiye’nin toprak bütünlüğünü savunmak, Suriye ile iş birliği yaparak kuzeydeki PKK tehdidini bitirmek gibi siyasetlere girmektir. Ancak o “kaynar para”, Türkiye’nin kararları üzerinde ciddi bir tehdit oluşturuyor. Türkiye’nin tasarruf yapması ve ürettiği değerlerin önemli bir kısmını yatırıma ayırması gerekir. Tasarruftan kastım, devletin küçük giderlerini kısması değil, yatırıma dönüşen kaynaklardır.

Örneğin, Türk vatandaşlarının yabancı bankalarda 500 milyar doları var. Arkadaşım Selçuk Ünal Bursa’dan beni uyardı; bu servetlerini fabrika sahibi, ticaret erbabı veya faizci olarak yabancı bankalara yatırmışlar. 500 milyar dolarlık muazzam bir yatırım şansı! Bunun yarısını bile getirseniz Türkiye ekonomik bakımdan kanatlanır. Bir güçlü devlet bunu yapar; o paraları getirir, kendi işletmelerinizi genişletir, fabrikalarınızı büyütürsünüz. Ayrıca banka kasalarında kilitli duran yaklaşık 350 milyar dolar değerindeki altın da aynı şekildedir. Tavuğu kilitliyorsunuz, yumurtlamıyor. Bu altınları yatırım ve üretim süreçlerine sokmamız gerekiyor. Bu tür önlemlerle Türkiye, dışarıdan sıcak para bulma ve baskı altında kalma derdinden kurtulur. Vatan Partisi olarak “500 milyar dolar yabancı bankalardaki mevduat Türkiye’ye getirilsin, 350 milyar dolar değerindeki altın üretim süreçlerine sokulsun” diyoruz. Bu muazzam bir istihdam ve üretim patlaması yaratır.

Bunu çözmek için önümüzdeki dönemde üretim devrimine yönelmemiz ve üreticilerin milli hükümetini kurmamız lazım. Sizin bahsettiğiniz dış kaynak meselesine gelince; Türkiye, Çin Halk Cumhuriyeti ile omuz omuza hem güvenlikte hem ekonomide beraber olacağı bir yüzyıla girmelidir. Çin’in elinde 2 trilyon dolarlık muazzam bir rezerv var. İran’a 10 yıllık süreçte 400 milyar dolarlık kaynak sağladılar, Türkiye bunun çok daha fazlasını sağlayabilir ve bir üretim üssü haline gelebilir. Bu, yüksek faizle gelen “sıcak para” değil, yatırıma gelen sermayedir.

Kira meselesine dönersek; Vatan Partisi köklü bir çözüm getirmişti: “Üç yıl kiraları donduralım.” Hükümet %25 sınırlamasından bile vazgeçti. Kiraları dondurmak, enflasyonu ve hayat pahalılığını dizginleyen, halkın refahını koruyan çok önemli bir karardır. Ayrıca 5 yıl içinde Türkiye’de bütün ailelere çağdaş, kullanışlı konutlar sağlama hedefimiz var. Bu güç Türkiye’de var; o konutları yaptığınızda inşaat sektörü; demiri, çimentoyu, elektriği, fayansı ateşler ve birçok sektörü canlandırır.

Bir de emekli meselesi var. Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) bir miting yaptı ve Sayın Özgür Özel, emekli maaşlarını önce asgari ücrete, sonra 26 bin liraya çekeceklerini vaat ediyor. Bu, bir “emeklileri kandırma mitingi”dir. Çünkü CHP yapamayacağı vaatlerde bulunuyor. Emeklinin maaşını artırmak için devletin gelirlerini, yani vergi gelirlerini veya kamu iktisadi teşebbüslerinin üretimini artırmanız gerekir. CHP’nin programında yatırımı ve üretimi artıran hiçbir vaat yok. Sadece tüketimi artıracak vaatler var. Yatırım yoksa kazanç büyümez, kazanç büyümezse vergi artmaz. Bu durumda sadece para basarlar, bu da enflasyonu körükleyerek artırdıkları maaşı emeklinin cebinden misliyle geri almalarına neden olur. Biz de emekliyiz, eşim Şule Perinçek de emekli; bizleri kandıramazlar çünkü onların devlet gelirini artıracak hiçbir programı olmadığını görüyoruz.

(Reklam araları ve diğer teknik bilgiler metinden çıkarılmıştır.) Acilen bu 5 milyon lirayı tedarik edelim. Bir saat bile Ulusal Kanal’ın ulusal bir kanalda yer almaması, orada milli fikirlerin, siyasetin, Türkiye’nin çözümlerinin ve milli devlet karargâhının sesinin olmaması kabul edilemez. Ulusal Kanal tam bağımsız bir kanaldır; halka ve millete dayanır. Gönüllerimize dayanarak Dijitürk için görev zamanı diyoruz. Hadi, bu 5 milyonu bir an önce tamamlayalım ve Ulusal Kanal’ın 52. kanaldaki yerini tekrar açalım.

Sürecin hızlandırılması için yaklaşık üçte birlik kısmı, yani bir buçuk milyon lirayı bulduğumuz anda yayını açacaklar. Ama 5 milyonu da çok kısa sürede tamamlayacağız. Bu, bir varlık-yokluk savaşıdır. Emperyalizme karşı mücadelede ve üretim devrimi mücadelesinde neyimiz varsa ortaya koyacağız. Görev Vakfı başkanlığında yaptığımız çağrı, kişilere yönelik değil, Ulusal Kanal’ın sesinin daha güçlü çıkması içindir. Bu çağrı, 3,5 milyar haneye, yani nüfus olarak 10 milyonun üzerinde bir izleyici kitlesine daha Türkiye’nin devrimci çözümlerini götürme çağrısıdır.

Değerli izleyiciler, Dijitürk yetkililerine bir söz verdik. Milletimize ve Ulusal Kanal’ın kahraman, fedakâr izleyicisine güveniyoruz. Ülkemizdeki ekonomik sıkıntıları el ele vererek aşacağız. Haydi, görev başına! Hep birlikte 5 milyonu tamamlayalım ve o 3,5 milyon haneye daha milli fikirlerimizi ulaştıralım.

Öte yandan, kamuya yapılan memur atamalarıyla ilgili tartışmalar gündemde. Birilerinin vefat etmesi veya emekli olması mı gerekiyor? Devletin durumu belli olsa da, tasarruf yapılacak çok daha fazla alan varken, 10-12 ayını çalışarak geçirmiş gençlerin emeğini boşa çıkarmak doğru bir politika değildir. Geleceğimi kuramıyorum, işsizlik büyük bir sorun. Bu, Türkiye’nin genel sorunu; gençlerin emeği göz ardı edilmemeli. İsraf kaynakları varken memur atamalarını engellemek bence doğru bir yaklaşım değil.

Gerçeği sahipsiz mi sanırız? Ulusal Kanal’da bin yalana karşı gerçeği savunuyoruz. Barış Demiralay ve Çağdaş Cengiz ile “Yalancının Mumu” her çarşamba ve cuma 17.45’te; Uğur Atis ile “Ayaküstü Bir Şeyler” hafta içi her gün 17.00’de Ulusal Kanal ve Ulusal Radyo’da.

Değerli izleyiciler, “Çıkış Yolu” kaldığı yerden devam ediyor. Sayın Doğu Perinçek, Dijitürk meselesi sadece Ulusal Kanal’ın değil, Türk milletinin meselesidir. Nasıl ordusuz bir Türk milleti olamazsa, Ulusal Kanalsız da olamaz. 1998’de Yeditepe kanalı olarak başlayan, 2000 yılında Ulusal Kanal adını alan kurumumuz, 26 yıldır bir mucizedir; arkasında sermaye, yabancı bir devlet ya da kara para yoktur. Ulusal Kanal’ın enerjisi, benzini alın teridir. Önümüzdeki dönemde başı dik yaşamak, emperyalist baskılara ve değerlerimize yönelik saldırılara karşı durmak istiyorsak bu kanalı ayakta tutmalıyız.

Borç namustur. 1,5 milyonu peşin ödeyip yayını açtıracağız, kalan 3,5 milyonu da hızla tamamlayacağız. Sanayicilerimizi, tüccarlarımızı, milletimizin her bir bireyini bu borcu ödemeye davet ediyorum. Ekrandaki İBAN numaralarına katkılarınızı bekliyoruz.

Sokak hayvanları konusuna gelince; bu meseleyi insan merkezli bir evrende değerlendirmeliyiz. İnsanla doğa arasındaki ilişkide merkezde her zaman insan vardır. Kimse hayvanlarla insanları eşit konuma getiremez. İnsan sağlığını ve güvenliğini korumak esastır. Hayvanseverlik duygularımız bakidir, ancak sokaklarda hayvanların insanlara saldırması bir özgürlük değildir. Merhamet duygumuzu geliştireceğiz ama önceliğimiz her zaman insan yaşamı ve toplum sağlığı olmalıdır. Birbirine çok benzeyen iki değerli arkadaşımızı kaybettik. 40-50 yıllık dostlarımız, her ikisi de birer emekçi önderiydi: Eskişehir’den Ahmet Karatepe ve Sakarya’dan Kemal Ağaralı. Ömürlerini partili mücadeleye vakfetmiş, Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne ve emekçi halkına adamış bu arkadaşlarımız, hatıralarıyla hepimize örnek olarak yaşayacaklar. Kemal Ağaralı evladı Özkan’ı doktor olarak yetiştirdi, Ahmet Karatepe de aynı şekilde çok değerli evlatlar bıraktı. Her ikisini de saygıyla anıyoruz.

Bu arada birkaç gün önce Hacettepe Üniversitesi’nde “Safsataya Karşı Bilim” hareketini başlattık. Profesörlerimiz Erdem İlker Mutlu ve Semih Koray ile birlikte katıldığımız bu toplantı muhteşemdi. Öğrenciler büyük bir ilgi gösterdi çünkü insanlık şu an küresel merkezlerden dayatılan safsatalarla karşı karşıya. Erkeği kadın, kadını erkek yapmaya çalışan eşcinsel dayatmalar, kapitalizmin ilelebet süreceği veya tarihten gelen inanç temelli safsatalar; bunların hepsiyle mücadele ediyoruz. Salonu terk etmeyen, soruları bitmeyen gençlerle kantinde sohbet etmeye devam ettik. Öğrenmeye meraklı, zeki, karakterli ve kişilikli bir gençliğimiz var.

“Z kuşağı” kavramı da tam bir safsatadır. Z kuşağı yoktur; Atatürk’ün gençliği, Türk gençliği vardır. Bilimin rehberliğini kabul etmiş, kendi ülkesinin ve milletinin değerlerini ayakta tutan bir gençlik var. Bu “Safsataya Karşı Bilim” toplantıları, Bilim ve Ütopya Dergisi öncülüğünde Öncü Gençlik ve Türkiye Gençlik Birliği ile birlikte sürecek. Hacettepe Üniversitesi yönetimine de teşekkür ediyoruz. Muhafazakar, devrimci, sosyalist, Atatürkçü ve milliyetçi gençlerin aynı salonda, büyük bir edep ve karşılıklı saygı içerisinde bir araya gelmesi benim için çok kıymetliydi. Akademik dönemimi, öğrencilik ve hocalık yıllarımla birlikte hatırladığım çok mutlu saatler yaşadım.

Haftanın kitabı ve müziğine gelecek olursak; Suriye ile askeri iş birliği konusundaki meydan okumamızdan yola çıkarak, müzik olarak Talip Özkan’ın “Avşar Beyleri” eserini seçtik. Talip Özkan, bağlamanın bir numaralı ustasıdır, kendisini saygıyla anıyoruz. Kitap önerim ise yine safsataya karşı bilim duruşuyla bağlantılı olarak İbni Haldun’un, Kaynak Yayınları’ndan çıkan iki ciltlik “Mukaddime” eseridir. 14. yüzyılda, Yıldırım Bayezid ve Timur döneminde Kuzey Afrika’da yaşamış bu büyük İslam aliminin eserini herkese tavsiye ederim; bölüm bölüm, sindirerek okunabilecek eşsiz bir kaynak.

Çıkış Yolu’nun bu haftaki programının sonuna geldik. Ulusal Kanal ekranlarından ayrılmayın, iyi akşamlar.

Paylaş