Çıkış Yolu • 22.05.2024

Çıkış Yolu • 22.05.2024

…konuşulduğu gündemde neler var? İşte tüm başlıkları konuşacağımız dolu dolu bir programla karşınızdayız. Aydınlık Gazetesi Ankara Haber Müdürü Aykut Diş ile birlikte Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek’e sorularımızı ileteceğiz. Sayın Başkan, yayınımıza hoş geldiniz.

“Hoş bulduk, merhabalar. Aykut Bey siz de hoş geldiniz.”

“Hoş bulduk. Evet, bugün aslında şu konuyla başlayalım istiyorum. İki gündür tüm dünyanın konuştuğu bir konu; İran İslam Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ile birlikte İranlı yetkililerin olduğu helikopter bir kaza geçirdi. Reisi ile birlikte Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın da aralarında bulunduğu İranlı yetkililer hayatını kaybetti. Bu konuyla başlayalım Sayın Perinçek. Helikopter kazasını Türkiye yakından takip etti. Kazaya ilişkin ilk değerlendirmeniz nedir?”

“Tabii değerlendirmeden önce duygular var. Türkiye çok değerli bir dostunu, kardeşini, önemli bir devlet adamını kaybetti. İran şehit verdi. Bizim de şehidimiz Sayın İbrahim Reisi ve aynı zamanda Dışişleri Bakanı Abdullahiyan, Tebriz İmamı ve diğer kardeşlerimiz… Onların hepsi Türkiye’mizin toprak bütünlüğü, bağımsızlığı, egemenliği ve refahı uğruna şehit oldular. Görev başında hayatlarını verdiler. Reisi’nin son konuşmaları, bir bakıma hepimize bir vasiyet gibi; yani Türkiye-İran-Azerbaycan kardeşliğine ve dayanışmasına vurgu yapan, emperyalist sistemin bütün umutlarını ve beklentilerini yerle bir eden bir konuşmaydı. Batı emperyalizmi, Türkiye ile İran arasına, Azerbaycan ile İran arasına çelişmeler ve kavgalar sokmak istiyor. Sayın Reisi, Azerbaycan’a gitmeden önce yaptığı açıklamalarla ve İlham Aliyev ile gerçekleştirdiği buluşmayla bu beklentileri yerle bir etti. ‘Biz aynı zamanda akrabayız’ dedi; bu çok önemli. Ortak bir geleceğe vurgu yaptı. Karabağ’ın kurtuluşu sırasında Azerbaycan’ın yanında yer aldıklarını belirtti. Geleceğe yönelik Türkiye, Azerbaycan ve İran arasındaki kardeşliğe ve dayanışmaya vurgular yaptı. O bakımdan çok önemli bir geziydi.

Bu yalnız Türkiye, Azerbaycan ve İran açısından değil, bütün Batı Asya’nın, hatta insanlığın geleceği açısından önemli. Çünkü Türkiye, İran ve Azerbaycan bir oldu mu dünya dengeleri değişir. Bu, Türkiye için enerji güvenliğidir; aynı zamanda ‘Kürdistan’ adı altında ikinci bir İsrail devleti kurma planlarının yerle bir edilmesidir. Azerbaycan ve İran için de aynı şeyler geçerli. Bu üç ülkenin toprak bütünlüğü birbirine bağlıdır. Biri bölündü mü, diğerlerine de sıçrar. Körfez Savaşı’ndan beri yaşadığımız süreçlerde gördük ki Batı Asya ülkelerinin kader birliği var. Bir de tarih birliği var. Divânu Lügati’t-Türk’te Kaşgarlı Mahmud’un çok güzel bir sözü vardır: ‘Börk başsız, Türk farsız olmaz.’ Tarih boyunca İranlılar ve Turaniler aynı coğrafyaları, aynı süreçleri paylaşmışlar, uygarlıklar üretmişler, diller birbirine karışmış. Şehname, İran-Turan rekabeti üzerine kurulmuş olsa da beraber yaşamışlar. Farsçada 4-5 bin Türkçe kelime, Türkçede 3-4 bin Farsça sözcük var. Büyük devlet gelenekleri birlikte yaratılmış.

İşte İbrahim Reisi, Fars ve Türk beraberliğinin, kardeşliğinin, dayanışmasının kararlı temsilcilerindendi. Faziletli bir devlet adamı olarak önümüzdeki dönem herkese ışık tutacak bir karakteri vardı. Yumruğu güçlü bir liderdi; İran gibi emperyalizmin tehdidi altında olan bir ülkede devlet otoritesini sağlayan önemli bir liderdi. Ayetullah İbrahim Reisi, Ali Hamaney’den sonra cumhurbaşkanı olarak en seçkin liderlerden biriydi. Ben de ocak ayında İran’a gittiğimde Kudüs toplantısında tanıştım, konuşması çok esaslıydı. Kendisi mazlumlar dünyasının şehididir. Emperyalistler birçok beklenti içerisine girseler de Ayetullah Ali Hamaney’in dediği gibi; İran devleti görevlerini hiçbir sarsıntı geçirmeden yerine getirmeye devam edecektir.”

“Peki efendim, kaza olduğunu söylediniz ama şu an Türkiye’de en çok konuşulan konulardan biri bu. Kamuoyunda ‘Bu bir kaza mı, suikast mı?’ sorusu tartışılıyor. Slovakya Başbakanı Fico’nun vurulması, Sırbistan lideri Vucic’e yönelik tehditler gibi olaylarla bağdaştırılıyor. Sizin kanaatiniz nedir?”

“Benim kanaatim, bu bir kaza. Şahsen İran devletinin açıklamalarına güveniyorum. Dün gece süreci izlerken arkadaşlarıma ‘Bu bir kaza gibi gözüküyor’ dedim. Ancak suikast olsa da şaşırmayız; çünkü İran, emperyalizme ve siyonizme karşı mücadele eden, hedefteki ülkelerden biri. Tabii kaza olması da İran devleti açısından üzücü; Cumhurbaşkanlarının korunamaması, hava şartları ne olursa olsun ders alınması gereken bir durum. Bizim de buradan ders çıkarmamız lazım.

Öte yandan, FETÖ’cülerin ‘Sıra bizimkinde’ şeklindeki paylaşımları veya Türkiye’ye yönelik tehditler meselesine gelince; 15 Temmuz’da Amerika bir darbe tezgahladı. O gün Cumhurbaşkanımızla paylaştığım gibi, ‘Onlar kazansaydı biz toprağın altında komşu olacaktık.’ O darbecilerin listesinde Cumhurbaşkanımız da Vatan Partisi Genel Başkanı da vardı. Türkiye emperyalizme direndiği için bu tehditler her zaman var. Ancak Slovakya veya Sırbistan’daki olaylarla bunu doğrudan bağlayacak somut bir kanıt şu an için yok. Türkiye’de de Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri düştüğünde yaşananları gördük. Eğer helikoptere özel bir müdahale yapıldıysa bunun kanıtlanması gerekir. Şu an öyle bir kanıt yok, hava şartları sonucu düştüğü gözüküyor. ‘İran iç iktidar kavgası’ iddiası ise tamamen bir psikolojik harekattır, hiçbir dayanağı yoktur.”

“Konuşmanızda İbrahim Reisi için ‘şehit’ kelimesini özellikle kullanıyorsunuz. Neden?”

“Çünkü mazlumlar dünyasının bağımsızlığı ve refahı için yürütülen büyük bir mücadele var. İbrahim Reisi, bu mücadelenin kahramanlarından biriydi ve görev başında can verdi. O, turistik bir geziye gitmemişti; emperyalizme karşı çok önemli bir görev için oradaydı. Hem bizim inancımız hem de insanlığın ortak paydası olan ‘büyük bir dava uğruna can vermek’ kavramı açısından o bir şehittir. Biz, Türkiye’de bu kavramı kullanan ilklerdeniz çünkü aynı cephedeyiz. O, sadece İran’ın değil, İslam aleminin, Türkiye-Azerbaycan kardeşliğinin ve mazlum insanlığın şehididir.” Kasım Süleyman için de durum farklı değil, değil mi? Mesela Venezuela veya Küba örneğine bakalım; halklarının bir kısmı Hristiyan ve Katolik. Ama onlar da sanıyorum Sayın İbrahim Reisi şehidimiz için bir “şehit” değerlendirmesi yaparlar. Yani bunu sadece İslamiyet ile ilgili bir değerlendirmeyle sınırlamamak lazım.

Peki, İran’da iki önemli isimden bahsediyoruz: Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi ve Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan. Önemli isimler diyoruz çünkü bölge ülkeleriyle ilişkiler bakımından kritik adımların atıldığı bir dönemde görevdeydiler. Sizce bu vefatlardan sonra İran politikalarında bir değişiklik olur mu? İran’da bir seçim sürecine gidiliyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin yöneticileri, adlarına “parti” demeseler bile aslında bir yapıyı temsil ediyorlar ve onların yetiştirdiği çok önemli liderler var. Tabii bu kayıplar büyük, acılar derindir; ancak savaşlarda her kaybedilen şahsiyetin yeri doldurulur ve doldurulacaktır. Ne kadar büyük görevler yapmış, ne kadar büyük bir zekayı ve tecrübeyi temsil etmiş olurlarsa olsunlar; sonuç itibarıyla İran, devlet adamı yetiştirme konusunda derya deniz bir ülkedir. Bu bakımdan, şehitlerin yerini alacak, onun yolunda yürüyecek ve hatta o yolu daha da derinleştirip mükemmelleştirecek şahsiyetler mutlaka vardır. Buna kesinlikle kanaat getirmiş durumdayım.

Tebriz’de ilk tören yapıldı, yarın da Tahran’da olacak. Vatan Partisi oraya davet edildi mi? Evet, Vatan Partisi İran İslam Cumhuriyeti tarafından davet edildi. Yarınki cenaze törenine Genel Başkan Yardımcımız ve TBMM eski Başkanvekilimiz Sayın Hasan Korkmazcan başkanlığında bir heyet katılıyor. Uluslararası İlişkiler Büromuzun İran Masası Başkanı Taşar Karadağ arkadaşımız da o heyette yer alıyor. Kendisi hem Vatan Partisi’nin liderlerinden biri hem de Türkiye’de devlet tecrübesi çok seçkin olan bir devlet adamıdır. Bu kimliğiyle bizi çok iyi temsil edecektir. Taşar Karadağ, İranlılarla partiler arası görüşmelerimizde çok tecrübe kazanmış bir arkadaştır.

Türkiye bir yandan milli yas ilan etti. Yarınki cenaze törenine katılım noktasında sizce bu yeterli mi? Mesela Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in katılacağı yönünde bilgiler var. Türkiye’den de devlet erkanı adına Cumhurbaşkanı Yardımcısı ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan katılıyor. Türkiye’nin milli yas ilan etmesini Vatan Partisi olarak biz önerdik. Genel Sekreterimiz Sayın Özgür Bursalı, partimiz adına bir açıklama yaparak milli yas ilan edilmesini talep etti. Hükümetimiz, biraz gecikmiş olsa da sonunda milli yas ilan etti. Suudi Arabistan gibi son zamanlarda İran’la çelişkiler yaşayan bir ülke bile ilk refleks olarak yası ilan etmişti. Bizim de hemen ilan etmemiz gerekirdi ama neticede devletimiz bu kararı aldı. Biz Vatan Partisi olarak, yas ilan edilmeden önce merkezlerimizde hem Türk bayraklarını hem Vatan Partisi bayraklarını yarıya indirmiştik. Türk devletinin cenazeye nasıl katılacağına Cumhurbaşkanımız ve yöneticilerimiz karar verir; Cumhurbaşkanı Yardımcımız ve Dışişleri Bakanımızın katılması onların takdiridir.

Tebriz’deki cenaze törenlerinde ağıtların Türkçe okunması beni çok duygulandırdı. Farsça ağıtların yanında çoğu zaman Türkçe ağıtlar da okundu; hem ezgileri hem de sözleri çok etkiliydi. Şehitlerimizden Cuma İmamı’nın bir Türkçe şiiri bulundu; o da beni çok etkiledi. Ayetullah Ali Haşim’in okuduğu, “Yıldırımlar çakanda, seller sular şakırdayıp akanda, kızlar bu olaya bakan da benim de adım gelsin dilinize” dizeleri çok anlamlı. “Haydar” sıfatı hem dedesinin adı olduğu için hem de “aslan” anlamına geldiği için Şah İsmail’in de kullandığı bir sıfattır.

Şah İsmail Hatay, Yunus Emre ile birlikte Türkçemizin en büyük şairidir. Onun Türkçesi, derinlik ve felsefe açısından Yunus Emre ile kıyaslanabilir. 510 yıl geçmesine rağmen şiirleri hala çok net anlaşılıyor; Türkçeyi en yalın ve etkili kullanan isimlerden biridir.

Yas meselesiyle ilgili tartışmalara gelince; Türkiye’nin yas ilan etmesine karşı çıkanlar oldu. Bazı televizyon kanallarında İran’la Türkiye’nin tarihsel çekişmelerinden, Türkiye’deki birtakım aydın cinayetlerinden İran’ın sorumlu olduğundan bahsederek bunun “gericilik” olduğunu ifade edenler oldu. Bir kere, Türkiye’deki hiçbir aydın cinayetinde İran’ın en küçük bir sorumluluğu yoktur. Uğur Mumcu şehit edildiği zaman, “Mollalar İran’a” sloganlarıyla yapılan yürüyüşleri Amerika attırmıştır. Bu, Gladio’nun ve emperyalizmin psikolojik harekâtıdır. Ceyhan Mumcu ağabeyimiz, Uğur Mumcu’nun abisi olarak İran’ın bu cinayette parmağı olmadığını defalarca ispatlamıştır. Bu, İran düşmanlığı üzerine kurulu bir psikolojik harekâttır.

Atatürk’ün 1933 yılında Rıza Şah Pehlevi ile ilgili konuşmaları vardır. Atatürk, İran’la aramızda herhangi bir çekişme olmadığını, aksine kardeş ve akraba olduğumuzu vurgular. Atatürk’ün bütün eserlerinin 23. cildinin 231. sayfasında İran’la ilgili sözleri bugün için de çok anlamlıdır. Şah İsmail ile Yavuz Sultan Selim arasındaki savaş bile, esas olarak iki Türk ordusunun savaşıdır. Şah İsmail’in ordusu tamamen Türkmenlerden (Oğuzlardan) oluşuyordu. Çaldıran’da Şah İsmail, Osmanlı’nın top gücünü kurmasına fırsat vermeden saldırmayı planlamış, ancak kurmaylarının tavsiyesiyle bu stratejiden vazgeçmiştir. Bu da savaşın sonucunu belirleyen önemli bir tarihsel hatadır. Şiiliği İran’a taşıyanlar da aslında Anadolu’dan göç eden Türkmenler olmuştur. Bu konuda Faruk Sümer’in “Safevi Devleti’ni Oluşturan Türkmen Boyları” ve “Şah İsmail” kitapları çok kıymetli kaynaklardır.

İran’da arama kurtarma çalışmalarında da herkesin Türkçe konuştuğunu, orada bir İran milleti olduğunu ve kendilerini Türk ve İranlı olarak tanımladıklarını gördüm. Gazeteci Yılmaz Özdil’in “İran halkı üzülse üzülse helikoptere üzülmüştür” başlıklı yazısı ise insanlığa sığmayacak bir yaklaşımdır. Bu, Amerika ideolojisinin ve psikolojik kampanyaların insanlarımızı nasıl esir aldığının acı bir göstergesidir. İran halkı; Türküyle, Farsıyla bir bütündür ve birlikte yas tutmaktadır. O Tebriz’deki cenaze töreninde atılan ağıtları, bugün müzik olarak okuyucularımıza sunacağız. Sabah bu Türkçe ağıtların hem namelerinin olağanüstülüğünden hem de orada bulunan on binlerce, belki de yüz binlerce Tebriz halkının, reisicumhurlarının kaybını çok derin bir üzüntüyle karşılamalarından dolayı çok duygulandım. Bu, sahte bir gösteriş değil, yüz binlerin paylaştığı gerçek bir acıydı; bunu sabahleyin bizzat gördük. Bu konuyu reklama gitmeden önce sonlandıralım istiyorum çünkü reklamdan sonra Gürkan Demir’e bağlanacağız. Ancak şu hususu da konuşmadan geçmek istemiyorum: İran, yıllardır ambargolara direnen bir ülke. Özellikle helikopter kazasının ardından muhalif medyada, “Cumhurbaşkanı o helikoptere bindirilir mi?” şeklinde eleştiriler gördük. Peki, bizim Jandarma Genel Komutanımız Eşref Bitlis o uçağa bindirilir miydi? Koskoca ABD, Kennedy gibi bir cumhurbaşkanını suikasttan koruyamadı; o da bir suikasta kurban gitti. Amerikan tarihinde katledilen başka cumhurbaşkanları da var. Bizim Muhsin Yazıcıoğlu, değerli dostumdu; o da bir helikopter suikastıyla hayatını kaybetti.

Bütün devletlerin ve milletlerin tarihinde böyle büyük kayıplar mevcut. İslam tarihindeki halifelerimizi düşünün; Hazreti Ömer, Hazreti Osman ve Hazreti Ali… Hiçbiri yatağında vefat etmedi, hepsi suikasta kurban gitti. Osmanlı padişahlarımızdan Birinci Murat bir suikast sonucu öldü; hatta Yıldırım Bayezid’in onu öldürttüğü tarihçiler tarafından öne sürülür. Birçok sultanımız suikastlara kurban gitti, hatta birbirlerini öldürdüler. Fatih Sultan Mehmet’in “katli vacip” kanunnamesiyle tahta geçen padişahın, Osmanlı sülalesinden diğer erkek şehzadeleri katletmesi bir devlet geleneğiydi. Yani devletlerin hayatında, suikastlar karşısında etkisiz kalındığı örnekler olabiliyor.

Bu arama kurtarma ve tespit çalışmalarında Türk İHA’larının kullanılması da bir tartışma konusu oldu. Türk İHA’larının reisicumhurun yerini tespit etmesi, bizim için iftihar edilecek bir olaydır. Bu dünyaya bir mesaj mıydı? Bunu bir mesaj olarak düşünmeyelim; İran hava sahasını Türkiye’ye açtı, Türkiye de İran’ın talebi üzerine yardıma koştu. Bu, kardeşliğin bir gereğidir; o sırada kimse hava sahası veya benzeri teknik detayları düşünmez, sadece reisi kurtarmaya odaklanır. Belki de o an sağ olanlar vardı; nitekim Cuma İmamı’nın kazadan sonra irtibat kurduğu ve yaşadığı konuşuluyor. Enkazda büyük bir parçalanma olsa da belki sağ kalanlar olabilir. Yine de artık bunu merak etmiyorum; bir kaza söz konusuysa, bundan İran devleti ve hepimiz mutlaka dersler çıkaracağız.

Şöyle bir ters bakış da var: Türk İHA’larının kaza noktasını tespit etmesinden sonra, bazı televizyon kanallarının enkazın dibine kadar girerek canlı yayın yapması tartışıldı. “İran bu kadar zayıf mı, bir organizasyon kabiliyeti yok mu, çember alamıyor mu?” denildi. Gazeteci arkadaşlarla da konuştuk; normal yürüyerek gitmişler. Ancak ben 1971 yılında dağlarda yaşadım; öyle arazilerde her tarafı kontrol etmek mümkün değildir. Dağlarda yollar, mağaralar, vadiler ve kayalar vardır; her yeri çembere almak kolay değildir. Reklamdan sonra kaldığımız yerden devam edeceğiz.

***

(Gençlerin işsizlik üzerine görüşleri)

Şimdi kamuya ihtiyaç olduğu kadar memur ataması yapılıyordu; ya birilerinin vefat etmesi ya da emekli olması bekleniyor. Sizce bu öğrenciler boşa mı çalışıyor? Devletin durumu belli; bazı farklı politikalar uygulanması lazım. Doğru olduğunu savunmuyorum ama bir yerden başlanması gerekiyor. İsraf edilecek çok şey varken neden tasarruf memur atamalarından yapılıyor? Kendi rahatlarını bozmamak için başka yerlerden tasarruf ediyorlar. Bir öğrenci olarak geleceğimi kuramıyorum, ülkem için her şeyi yapmak istiyorum ama gençler boşuna çalışıyor gibi hissediyorum.

(TÜİK verilerine ilişkin görüşler)

TÜİK’in işsizlikte 0,1 azalma olduğu açıklamasına gelince; inşallah doğrudur ama gerçekçi bulmuyorum. Gençlerde iş beğenmemezlik olduğu söyleniyor, asgari ücretin üzerinde maaş veriliyor ama gençler daha rahat iş arıyor. Öte yandan esnaf “çalışacak adam bulamıyoruz” diyor. Bazıları ise “işsizlik azalmadı, insanlar sadece aç kalmamak için niteliksiz işlerde çalışıyor, kayıt dışı ekonomi çok yaygın” diyor. Maalesef bu verilere inanan çok az.

***

Kapatmadan önce Şah İsmail’in şu dörtlüğünden bahsetmiştiniz: “Bunda kibri kin olmaz, hem sen olup hem ben olmaz, Adem öldürsen kan olmaz, nefsi öldürsen kan olur.” Yani bizim davamızda kibir ve kin olmaz; sen ve ben ayrımı yoktur. “Adem öldürsen kan olmaz” derken, bir insanı öldürmekle gerçek bir şeyi öldürmüş olmazsınız; ancak kendi nefsinizi, bencilliğinizi öldürürseniz işte o zaman gerçek bir zafer kazanırsınız. Şah İsmail (Hatayi), felsefi derinliği ve sanatı bakımından Yunus Emre ile eş düzeydedir; Türkçenin en büyük ustalarındandır. Onun Divan’ını herkese tavsiye ederim; orada mal ve mülkten ziyade gönüllerin birbirine açıldığı bir “gönül pazarı” teması işlenir.

Şah İsmail aynı zamanda çok kahraman bir adamdır. Çaldıran Savaşı’nda, daha 27 yaşındayken, süvari hücumunda en önde bizzat kılıç sallamıştır. Osmanlı ordusu ise Yavuz Sultan Selim liderliğinde daha oturmuş bir devlet düzenine ve topçu gücüne sahipti. Şah İsmail kahraman bir adamdı ama devlet adamlığı konusunda Osmanlı’daki oturmuşluk onda yoktu. Yine de Çaldıran Savaşı ile İran şahlığı ortadan kalkmadı, tarihi yolculuğuna devam etti. Kendisinin aynı zamanda Mehdi olduğunu iddia etmesi, orduya moral verme isteğiyle de ilişkiliydi. Ancak Osmanlı’nın top gücü, dönemin en büyük askeri üstünlüğüydü. Zaten Şah İsmail de Osmanlı topları kurulmadan önce saldırmanın hayati önem taşıdığını biliyordu. Tabii, çok doğru. Bir tarafta Osmanlı’nın topları, diğer tarafta Şah İsmail’in ideolojik üstünlüğü var. Şah İsmail’in ordusunda tam bir fedai ruhu bulunuyor. Kızılbaşların ölümü göze almaları, liderlerine olan bağlılıkları ve kardeşlik duyguları, Türkmen Oğuz geleneğini çok kuvvetli bir şekilde temsil ediyor. Şah İsmail, bu kahramanlığı ateşlemek için 27 yaşında, genç bir lider olarak savaşa en önde giriyor.

İran konusunun dışında Türkiye gündeminde de birçok tartışma var. Gürkan Bey Tebriz’den Tahran’a geçiyordu, yolda olduğu için bağlantıda bir sıkıntı yaşıyoruz ancak hazır olduğu anda konu değişse de kendisiyle canlı yayında buluşacağız. Geçen hafta 28 Şubat konusu konuşuldu. Lütfen unutmayın; Türkiye’de “İran’da Türkçe konuşanlar şöyle, Cezayir böyle” gibi söylemleri bile duyduk. Bakıyoruz, Tebriz’de binlerce insan Türkçe ağıt yakıyor; bunları sabah Ulusal Kanal ekranlarında izledik.

2017 yılında İran Devrim Muhafızları Komutanı ile görüştüğümde, bunu yapan tek Türk olduğumu söyleyebilirim. Cumhurbaşkanlarımız veya bakanlarımız görüşmemişti ama ben görüştüm. İki kere İran’a gittim; ilki 2017’nin temmuz ayındaydı. O Kürdistan planının bozulmasını, Ali Ekber Velayeti ile birlikte orada uyguladık. Barzani’nin bağımsızlık referandumu girişimi vardı. Hem Irak hükümetini uyardık hem de İranlılar, Talabani üzerindeki nüfuzlarıyla harekete geçtiler. Ali Ekber Velayeti ile Tasnim Haber Ajansı bünyesinde ortak bir basın toplantımız oldu. Bu çok önemli bir toplantıydı; 45 kamera izledi ve bütün dünyada, Cezayir’den Orta Asya’ya, Çin’e kadar her tarafta yayınlandı. İkinci gidişim ise geçen seneydi; Uluslararası Kudüs toplantısının başkonuşmacılarındandım. İbrahim Reisi de o toplantıda, Cumhurbaşkanlığına ait önemli bir tarihi mekânda konuşma yaptı. O toplantıdan sonra 12 televizyon kanalı benimle görüşme yaptı, çok etkili oldu. Türkiye’den başka katılımcılar da vardı ama onların konuşmaları aynı yankıyı yaratmadı. Devlet nezdinde Dışişleri Bakan Yardımcımız vardı ama konuşması büyük oturumun çok sonlarına kaldı. Benim konuşmam ise Kudüs toplantısının en etkili konuşması olarak kabul edildi ve herkes tarafından tebrik edildim. Ali Ekber Velayeti, o dönemde Hameney’in başdanışmanı olarak İran’ın yönetiminde çok kritik bir yerdeydi, adeta bir numaralı yönetici gibiydi.

Gürkan Demir hazırsa şimdi Tahran’a gidelim. Bağlantıda teknik bir sıkıntı var sanırım, birazdan yeniden deneriz. Diran konusuna dönecek olursak, geçen hafta 28 Şubat davasında Cumhurbaşkanı tarafından bir af kararı geldi. Bu kararı çok yerinde buluyorum. Vatansever komutanlarımız, Mustafa Kemal’in askerleri; birçoğunu tanırım, Balyoz ve Ergenekon davalarında beraber mücadele ettik. Bunların hepsi Amerika ve FETÖ tarafından Türkiye’nin birliğine, bütünlüğüne ve bağımsızlığına karşı tezgâhlanmış davalardı. Ergenekon davasında Vatan Partisi olarak önderlik ettik ve Silivri duvarını yıktık. Yargıtay kararıyla Ergenekon diye bir örgütün olmadığı saptandı. Savunmamı Yargıtay’da ben yaptım; örgütün başkanı, programı, siyaseti, toplantısı ve silahı yoktu. Yargıtay da bu savunmamı gerekçe göstererek “böyle bir örgüt yoktur” diye karar verdi. 28 Şubat davası ise daha sonraki süreçte, tartışmalı delillerle yürütüldü. Komutanlarımızın özgürlüklerine kavuşması çok isabetli oldu; Sayın Cumhurbaşkanımızı bu af kararı dolayısıyla kutluyoruz.

Son günlerde emniyetteki Ayhan Bora Kaplan operasyonu ve sonrasında yaşananlar dikkat çekici. Bu olaylara bir dedektif gibi değil, Türkiye’deki saflaşma açısından bakıyorum. Türkiye ikiye bölündü: Bir tarafta, FETÖ’cülerin, PKK’lıların ve bazı muhalif unsurların desteklediği; diğer tarafta ise Vatan Partisi, AK Parti, Milliyetçi Hareket Partisi gibi milli unsurların yer aldığı bir cephe var. Türkiye Cumhuriyeti devletine ve Cumhurbaşkanımıza karşı bir tertip olduğu apaçık ortada. Bu tertibi kuran merkez, Türkiye’yi hedef alıyor.

6-8 Ekim terör olaylarına ilişkin Kobani davasında ise Türk devleti zaaf içinde olmadığını gösterdi. Bir tarafta Anayasa Mahkemesi’nin PKK’nın siyasi uzantısına hazine yardımı yapması gibi zaaflar varken, diğer tarafta Ankara’daki mahkemenin milli devlet refleksini gördük. Türkiye’yi bölmek, ateş altında bırakmak ve vatandaşlarımızı öldürmek bir suçtur. Türk devleti kendi egemenliğini ve toprak bütünlüğünü korumalıdır. Kobani kararları çok isabetlidir. Yine aynı saflaşmayı görüyoruz; Amerika, Avrupa ve CHP yönetimi bu kararlara “hukuki değil, siyasi” diyerek karşı çıkarken, milli cephe hukukun ve devletin yanında duruyor.

Meclis Başkan vekilliği konusuna gelince; kararlar açıklanırken meclis başkan vekilliğine DEM Partili Sırrı Süreyya Önder başkanlık ediyordu ve kendisi bu davadan beraat etmişti. Bazı isimlere tahliye kararı verilirken diğerlerine yüksek cezalar verilmesi konusunda “çifte standart” olduğu yönünde eleştiriler de mevcut. Bu çifte standart konusunda AK Parti ile temas halinde olan ve onunla birlikte hareket etmeyi düşünen partilerin genelde toplandığı görülüyor. Bu yorumları değerlendirir misiniz?

“Ben çifte standart kararını uygulamış değilim, ayrıntıları çok iyi bilmiyorum. Ama burada devletin kılıcını çekmesi ve bölücülüğün üzerine vurması çok yerinde ve hukuki bir tutumdur.”

Sayın Perinçek, Gürkan Demir bağlantıda hazır görünüyor. Hemen kendisine bağlanalım. Gürkan bizi duyabiliyor musun? Evet, bağlantıda sanırım bir sıkıntı var; görüntü geldi ancak kendisi hareket halindeydi. Yolda durup bağlanmaya çalıştığı için internette bir aksaklık yaşanıyor. Hazır olduğu anda tekrar kendisiyle irtibat kuracağız.

“Standart meselesine gelince; ben bu kararı incelemiş, okumuş değilim. Kamuoyunda bu tür iddialar var ama bu durumu hukukçular değerlendirebilir. Şimdi gazetecilerin hepsi hakim, hepsi hukukçu oldu ve yargının başına geçtiler. ‘Çifte standart’ dediklerinde mutlaka delillerin değerlendirilmesiyle ilgili bir husus vardır. Sizin söylediğiniz de burada çok önemli. Mesela AK Parti’ye yaklaşan veya oraya katılmaya yönelenlere ceza vermeyen bir tutum olduğunu belirtiyorsunuz. Bu da hukuki bir yaklaşımdır.”

(Sözünüzü sık sık böldüm ama) Gürkan şu anda hazır. Gürkan Demir bizi duyabiliyor musun?

“Duyuyorum. İyi akşamlar, iyi yayınlar.”

Şu anda neredesin tam olarak? Bize bulunduğun noktayı aktarır mısın? İran’da son durum ne?

“Şu anda başkent Tahran’da İmam Humeyni Musallasındayız. İnternet zayıflıyor çünkü inanılmaz bir kalabalık var. Burada, Kum kentinde düzenlenen törenin ardından devlet yetkilileri için bir veda töreni daha düzenleniyor. Kalabalığı tam manasıyla maalesef gösteremiyoruz. İlk irtibat kurduğumuzda kalabalığın içerisindeydik ancak internet çekmediği için o görüntüleri izleyicilerimize taşıyamıyoruz. Tasvir etmem gerekirse; sürekli bir insan seli var ve kalabalık hiç azalmıyor, aksine artıyor. İlerideki büyük salon tıklım tıklım dolu ve kalabalık dışarı taşmış durumda. Tebriz ve Kum’da olduğu gibi, Tahran’daki İmam Humeyni Musallası’nda da binler veda törenine katılıyor.”

Yarın sabah yine Tahran’da tören olacak. Türkiye saatiyle 07.00’de, hayatını kaybeden devlet yetkilileri için İran İslam Devrimi Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney cenaze namazı kıldıracak. Tahran Üniversitesi’ndeki bu törenin ardından Azadi Meydanı’na yaklaşık 8-10 kilometrelik bir yürüyüş güzergahı olacak. Tebriz’de bugün görülen mahşeri kalabalığın katbekat fazlasının başkent Tahran’da olmasını bekliyoruz. Yarın öğleden sonra Türkiye saatiyle 15.30’da (İran saatiyle 16.00), yabancı devlet temsilcilerinin katılımıyla bir cenaze töreni daha düzenlenecek. Türkiye’den Vatan Partisi Genel Başkan Yardımcısı ve Eski Meclis Başkanvekili Hasan Korkmazcan başkanlığındaki bir heyet törende yer alacak. Aynı zamanda Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz ve Dışişleri Bakanı Hakan Fidan da perşembe günü burada olacak.

Perşembe günü öğle saatlerinde İran Cumhurbaşkanı İbrahim Reisi’nin naaşı, Meşhed’de düzenlenen törenle İmam Rıza Türbesi’nin avlusuna defnedilecek. Dışişleri Bakanı Hüseyin Emir Abdullahiyan’ın naaşı ise perşembe sabahı 08.30’da Dışişleri Bakanlığı’ndaki törenin ardından saat 11.00’de Şeyh Abdülazim Türbesi’ne defnedilecek. Aynı gün Tebriz Cuma İmamı ve Tebriz Valisi de Tebriz’de toprağa verilecek. Başkent Tahran’ın dört bir yanında şehit edilen devlet yetkililerinin posterleri var. Vatandaşlar ellerinde, üzerinde “Gökyüzü, kollarını aç, hizmetkar sana geliyor” yazan pankartlar taşıyorlar. Buraya girdiğimizde “Reisi, senin yolunu devam ettireceğiz” sloganları yükseliyordu.

Peki Gürkan, Türkiye’de birtakım çevreler Reisi’nin vefatından İran halkının memnuniyet duyacağını iddia ediyor. Oradaki atmosfer nasıl? Bu iddiaların gerçeklik payı var mı?

“Bugün Kum şehrindeki cenaze törenine çok ciddi bir katılım vardı. Röportaj yaptığımız insanlar, ‘Bizde İbrahim Reisiler, Kasım Süleymaniler tükenmez; biz güçlü bir milletiz, yerlerini hızlıca dolduracağız’ mesajı veriyorlardı. Memnuniyete dair sosyal medyada paylaşılan bazı fotoğrafların ya Türkiye içerisinde çekildiğini ya da Avrupa, Amerika ve Kanada menşeli olduğunu yaptığımız incelemelerde tespit ettik.”

Gürkan, sizi yürekten kutluyorum. İki gündür cephenin en önünde, oradaki ruhla yayın yapıyorsunuz. Bir gazeteci kimliğinden ziyade, bir savaş kahramanı gibi yayın yapıyorsunuz.

“Biz İran milletinin ve devletinin cephe arkadaşıyız. Dünya çok önemli hesaplaşmalara doğru gidiyor. Türkiye, İran, Rusya, Çin, Suriye ve Irak gibi ülkeler bu mücadelenin ön cephesinde yer alıyor. İbrahim Reisi ve diğer kardeşlerimizin şehadeti bizi derinden yaraladı; acımız büyük. Bu dayanışma duygularımızı Hasan Korkmazcan aracılığıyla İran devletine ve milletine ulaştırıyoruz. Acıyı kuvvete dönüştürüyoruz, kararlıyız.”

Sayın Perinçek, İçişleri Bakanı Ahmet Vahidi bugün Tebriz’de “Sert iniş yaşasak da şehitlerin gösterdiği örnek sayesinde parlak bir yükselişe geçeceğiz” dedi.

“Çok güzel, biz de aynı duyguları paylaşıyoruz. Çok teşekkür ederiz Gürkan Demir.”

Evet, Tahran’daki son durumu Gürkan Demir’den aldık. Atlantik sisteminin propaganda mekanizmaları ne yaparsa yapsın gerçekler ortada. İran milleti büyük bir acı içerisinde ama aynı zamanda geleceğe yönelik bir kararlılık sergiliyor.

Sayın Perinçek, AK Parti’nin meclise sunmaya hazırlandığı dokuzuncu yargı paketi ve etki ajanlığı konusuna da değinelim. Bir de Kobani davası kararlarının açıklandığı sırada Sırrı Süreyya Önder’in meclis başkanvekilliği görevinde bulunması çok tartışıldı.

“Kobani davası kararlarının açıklanacağı sırada Meclis Başkanvekilliği’ne Sırrı Süreyya Önder’i görevlendirmek çok yanlış bir seçimdir. Bir yandan yargımız ağır cezalar veriyor, öte yandan Meclis Başkanı o cezayı alanların arkadaşlarına kürsüyü veriyor. Bu, devletimizdeki zaafın bir göstergesidir. Çifte standart meselesine gelince; AK Parti’ye yaklaşanlara hafif ceza verilmesi siyasi bir tavır değil, ceza hukukundaki ‘suçun manevi unsuru’ ile ilgilidir. Suçu işlediği iddia edilen sanığın kastı var mı? Eğer o kişi AK Parti’ye yöneldiyse, bu suçtan vazgeçtiğini veya suç kastının olmadığını gösterebilir. Bu, pişmanlık gibi değerlendirilip hafifletici bir sebep olabilir.”

Peki kapatma davası hakkında ne düşünüyorsunuz?

“Anayasa Mahkemesi’nin artık harekete geçmesi gerekiyor. HDP’nin kapatılması için binlerce sayfalık çok iyi hazırlanmış bir iddianame var; zaten delillerle doluydu, şimdi mahkeme kararlarıyla bu kanıtlar pekişti. HDP yöneticileri; Türkiye’yi karıştırmak, kentleri ateşe vermek ve ayaklanma çağrıları yapmak gibi eylemlerin içerisindeler. Anayasa Mahkemesi şu an hukuka ihanet ediyor, hukuku ayaklar altına alıyor. O artık bir Anayasa Mahkemesi değil, ‘Anayasa Zaafı Mahkemesi’dir.”

Son olarak etki ajanlığı konusundaki görüşlerinizi alalım.

“NGO’lar, aslında etki ajanlığı yapan örgütlenmelerdir. Doğrudan Amerika ve Avrupa’dan para alıyorlar ve onlar adına çalışıyorlar. CIA veya Mossad’ın doğrudan memuru olmasalar bile, o devletlerle bağ kurup bilinçli olarak faaliyet yürütüyorlar. Türkiye kendini korumalı; aksi takdirde devlet ayakta kalamaz. Tabii ki ceza hukukunda sınırların çok net çizilmesi gerekir. Unutmayalım; ‘şüpheden sanık faydalanır’ prensibi hukukumuzun temelidir.” Şüpheli bir durumda, “Ben bundan şüpheleniyorum, o hâlde ceza vereceğim” anlayışı ceza hukukunda yoktur. Bu nedenle “Şüphe sanığın lehine yorumlanır” ilkesi, ceza hukukunun temel üç prensibinden biridir. Bu durum “etki ajanlığı” meselesi için de geçerlidir. “Bu adamın etki ajanı olmasından şüpheleniyorum” ya da “Elimde birtakım deliller var ama acaba doğru mu?” diyerek hüküm veremezsiniz. Bu itirazlar; hırsızlık, yankesicilik, casusluk veya etki ajanlığı gibi her türlü suç düzenlemesi için geçerlidir.

Şu an üzerinde çalışılan taslak metin henüz tam olarak oturmadı ve hazırlanmadı. Siyasi partilerin görüşleri alınarak meclise sunulması planlanıyor; dolayısıyla tartışmalar henüz somut bir dayanak üzerinden ilerlemiyor. Ancak şu bir gerçektir ki; Türkiye’nin hiçbir sorununu tüm siyasi partilerin görüşünü alarak çözemezsiniz. Bugün Türkiye’de cepheler kurulmuşken, İstiklal Harbi’nde Yunan ordusunun veya İngilizlerin, Fransızların görüşünü alarak zafere ulaşılamayacağı gibi, bugünkü sorunları da herkesin görüşünü alarak çözemezsiniz. Örneğin, Türkiye 15-16 Temmuz’da FETÖ’nün üzerine giderken herkesin görüşünü alsaydı, o darbe başarı kazanırdı. Türkiye’nin önünde herkesin mutabakatıyla çözülebilecek problemler yoktur; tam tersine, milli olanların görüşlerine sadakatle, kararlılıkla ve ısrarla çözülecek sorunlar vardır. PKK’nın, FETÖ’nün veya onları koruyanların kapısını çalarak anayasa yapmaya çalışmak, askere, Mehmetçik’e ve polise ihanettir. Polis ve asker, düşmanın görüşünü alarak mı sorun çözüyor? Tam tersine, yakaladığı yerde adalete teslim ediyor. Askerin ve polisin bu cephesi Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde de vardır. Ancak Meclis içinde FETÖ’nün veya PKK’nın görüşüyle hareket etmek, Türkiye’yi felaketlere sürükler. Geçmişte FETÖ iktidara ortaktı ve onun görüşünü alarak yapılan hataların bedelini hala ödüyoruz.

Kanun taslağında geçen “devletin güvenliği veya iç veya dış siyasal yararları aleyhine” ifadesindeki “yarar” kavramı oldukça yanlıştır. Hukuki bir metinde “yarar” gibi yoruma açık ve subjektif kavramlar kullanılmaz. Bunun yerine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bütünlüğü, bağımsızlığı ve güvenliği” gibi net ifadeler tercih edilmelidir. Bir partiye göre “yararlı” olan, diğerine göre “yararsız” olabilir; bu nedenle “yarar” üzerinden ceza hukuku suçu tanımlanamaz. Doğru bir suç tanımı; devletin bütünlüğüne, güvenliğine ve milletin huzuruna karşı yapılan somut faaliyetleri içermelidir.

Programın sonuna gelirken, haftanın önerilerine geçelim. İran’daki acıyı paylaştığımız bu günlerde, Firdevsi’nin büyük eseri Şahname’yi öneriyorum. Dünya edebiyatının en önemli eserlerinden biri olan bu destan, edebi değeri ve trajik derinliğiyle Yunan trajedilerinden bile daha üstündür. Eserdeki baba-oğul çatışmaları, savaş tasvirleri ve vatan sevgisi üzerine olan dizeler, edebiyatımızı derinden etkilemiştir. Yaşar Kemal gibi yazarlarımızın eserlerinde bile bu etkileri görebiliriz. Şahname, kalınlığına rağmen bölüm bölüm okunabilecek, her parçası ayrı bir tarihi ve edebi değer taşıyan bir başucu kitabıdır.

(Son bölümdeki İran’daki temaslar ve bölge siyasetine dair konuşmalar):
Bugün İran’da bulunmaktan ve Sayın Velayeti tarafından kabul edilmekten mutluluk duyuyoruz. Amerika ve İsrail, bölge ülkelerimizin toprak bütünlüğünü ve huzurunu tehdit etmektedir. İsrail, “Kürdistan” adı altında bize ikinci bir İsrail komşu kurmaya çalışıyor. Ancak ne Kürt kardeşlerimiz buna alet olacaktır ne de Amerika ve İsrail’in bu planı başarıya ulaşacaktır. Türkiye ile İran arasındaki dostluk, Batı Asya’ya barış ve huzur getirecek bir anahtardır.

Geldiğimiz noktada, Amerikan emperyalizmi ve İsrail siyonizmi bize silahlı bir çözüm dayatmaktadır. Bu durumda yalvararak veya ağlayarak değil, Gazze’de savaşanların kararlılığıyla durmalıyız. İsrail’e verilen bir damla petrol veya bir gram çelik, Filistinli çocuklara atılan bombadır. Doğu Akdeniz’den Umman Denizi’ne kadar uzanan cephede, bütün bölge devletleri Amerikan emperyalizmine karşı ortak mücadele sorumluluğu taşımaktadır. Vatan Partisi olarak önerimiz; Türkiye, Suriye, İran, Irak ve Rusya’nın, Suriye ve Irak’ın kuzeyindeki terör örgütlerine karşı birlikte silahlı harekât yapmasıdır. Böylece Amerika ve İsrail’e karşı yeni bir cephe açılacaktır. Filistin cephesinde ve Ukrayna’da Rusya’nın savaşı rahatlamaktadır. Savaşın önlenmesinde en etkili çözüm; Türkiye, Suriye, Rusya, İran ve Irak’ın iş birliğidir. Bu konuda bir model oluşmuştur. 2017 yılı Eylül ayında bu ülkeler iş birliği yaparak, Amerika’nın ve İsrail’in “Kürdistan” adı altında ikinci bir İsrail devleti kurmasını önlemişlerdir.

Biz Türkiye’de Amerikan Kürecik Üssü’ne ve İncirlik Üssü’ne karşı mücadeleler yürütüyoruz. İncirlik’ten kalkan uçakların, Kıbrıs Rum Kesimi üzerinden İsrail’e silah taşımasına karşı mücadele ediyoruz. 30 Aralık günü de İncirlik’te çok büyük bir miting ve yürüyüş düzenliyoruz. İsveç’in ve Finlandiya’nın NATO’ya alınmasına karşıyız. NATO’nun kuzeye ve doğuya doğru büyümesi, hem Filistin halkına hem de kendi milletlerimize ihanettir. Burada, İsrail siyonizmine karşı savaşta Filistin’de, Nahr el-Bared’de 8 yoldaşını şehit vermiş olan Vatan Partisi adına konuşuyorum. Bütün şehitlerimize… Şehitler, mezarlarınızdan kalkın; Filistin için mücadele zamanıdır. Bugün Filistinli olmak, kahraman olmaktır. Hepimiz Filistinliyiz. Filistin halkı ölmekten korkmuyor, İsrail askeri ise ölmekten korkuyor. Savaşı ölmekten korkmayanlar kazanacaktır. Zafere bütün varlığımızla inanıyoruz, saygılar sunuyorum.

Hayata enerjimiz var dedik. Bu yıl 1 milyon 181 bin 64 megavat saat elektrik ürettik; onun ışığı hiç sönmesin diye. Elektrikli araç şarj istasyonlarımız yollarda yerini aldı; kimse yarı yolda kalmasın diye. 85 milyon ülkemizle enerjimiz birlikte. Rüzgârla, güneşle, suyla birlikte sürdürülebilir geleceğe. REG Enerji, Ertürk Enerji; hayata enerjimiz var.

Son Sümer Kraliçesi Muazzez İlmiye Çığ’ın kaleminden Sümerler Seti. Tam 6 kitap: Uygarlığın Kökeni Sümerler 1, Tarihte İlk Edebi Eserlerden Seçmeler, Uygarlığın Kökeni Sümerler 2, Sümerler’de Günlük Yaşam, İnanna’nın Aşkı (Sümer’de İnanç ve Kutsal Evlenme), Sümerler’de Tufan ve Tufanda Türkler. Sümerler Türklerin bir konusudur. Sümerler ve Türk Kültür Bağları. Atatürk ve Sümerler. Türk-Sümer kültürel yakınlığını ve Atatürk’ün tarihe, arkeolojiye ve Sümerlerin araştırılmasına verdiği önemi doğrudan aktaran bu seti kaçırmayın.

Zengin kültürel dokusu ve etkileyici mimarisiyle dünyanın en köklü medeniyetlerinden İran’a gidiyoruz. Tarihin ve direnişin izini sürüyoruz; Tahran, Şiraz, Yezd, İsfahan, Kaşan, Persepolis. 16-23 Haziran’da, 7 gece 8 gün. Türkiye’nin ve Avrupa’nın her yerinden kayıt ve bilgi için iletişim: +49 151 1895 89 82. Ulusal Gönüllüleri Avrupa Temsilciliği.

Latin Amerika’nın tropik ikliminde buram buram tarih kokusunu soluyoruz. Küba’ya gidiyoruz. İkonik yapıları ve tarihi anıtlarıyla bu büyüleyici adada sıra dışı bir yolculuğa çıkıyoruz. 5-13 Aralık, 9 gün 8 gece. Avrupa’nın her yerinden kayıt ve bilgi için iletişim: +49 151 1895 89 82.

Paylaş