Çıkış Yolu • 21.05.2025

Çıkış Yolu • 21.05.2025

Bir salı akşamı yine “Çıkış Yolu” ile karşınızdayız. Gazeteci arkadaşım, Aydınlık Gazetesi Genel Yönetmeni Tevfik Kadhan. Ben Ulusal Kanal Genel Müdürü Çağdaş Cengiz. Vatan Partisi Genel Başkanı Dr. Doğu Perinçek ile Türkiye’nin ve dünyanın gündemini konuşacağız. Hoş geldiniz efendim.

— Hoş bulduk, merhabalar.
— Hoş bulduk, iyi akşamlar. Nasılsınız, iyisiniz?
— İyidir, iyiyiz. İyi olacağız, iyi olmamız lazım. Çetin bir döneme girdik. Çetin dönemde çetin olacağız.

Bugün öğlen yaptığınız bir basın açıklamasıyla aslında çetin döneme de işaret ettiniz; orada Türkiye’ye, hükümete, Türk milletine ve Vatan Partisi’ne düşen görevleri sıraladınız. İsterseniz oradan başlayalım. En önemli gündem bu. Çünkü NATO, sınırımızın 30 kilometre ötesinde Dedeağaç’ta bir tatbikat yapıyor. Başka yerlerde de var ama orası odak noktası gibi görünüyor. Adı da “Anında Müdahale Tatbikatı”. Bu tatbikat ne anlama geliyor Sayın Genel Başkanım?

Tabii NATO sınırımızın ötesinde ama sınırımızın içinde de. Yani İncirlik Üssü’nde NATO, Kürecik Üssü’nde NATO; hatta Genelkurmay’da bile Gladio’ya, Amerikan Özel Harp Dairesi’ne ait bir kat vardı. Eskiden rahmetli Org. İsmail Hakkı Karadayı Genelkurmay Başkanı iken onları tasfiye etmişti. Ama Türkiye’nin içinde Gladio-NATO hâlâ var; darbeleri yaptığına göre var yani. 12 Mart, 12 Eylül, 15-16 Temmuz darbeleri…

Şimdi Dedeağaç çok önemli. Dedeağaç neresi? Edirne’ye 30 kilometre uzaklıkta. Hep söyledik, ezberledik; Dedeağaç, Kavala, Selanik, Larissa, Stefanoviç, Girit’in kuzeyi… Şimdi o Dedeağaç’ta bir NATO tatbikatı var. Ama burada önemli olan ne? Türkiye, NATO’ya üye ama o tatbikatta yok. Yani Türkiye’nin sınırında bir tatbikat yapılıyor, Türkiye alınmıyor. Neden? Çünkü tatbikat Türkiye’yi hedef alıyor. Tıpkı Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Amerika, İsrail ve Güney Kıbrıs’ın yaptığı “Nemesis” veya “Nobilis Dina” tatbikatları gibi.

Tatbikatın senaryosuna baktığımız zaman bir kere nehir geçmek var. Dedeağaç’ın yakınındaki nehir hangisi? Mississippi değil, Ren değil, Tuna değil; Meriç Nehri. Yani Türkiye-Yunanistan sınırını oluşturan nehir. Bu nehri geçmek için 2 bin Amerikan istihkam askeri orada. Hedef bütünüyle Türkiye; zırhlı birlikler, 20. Yunan Zırhlı Tümeni katılıyor. Kağıt üzerinde sınırları, nehirleri geçmek kolay ama gerçeğe gelince olaylar farklı cereyan eder. O ayrı mesele ama NATO’nun Türkiye’yi hedef alması çok önemli.

Peki Türkiye? Hükümetimiz uyuyor. Halkımız nasıl uyansın? Basın ninni söylüyor. Bakın, ulusal kanal ve Aydınlık dışında, “ulusal” denilen basın halkı uyutuyor. 24 Mayıs Cumartesi günü Edirne’den NATO’ya meydan okuyacağız. Vatan Partisi, Türkiye Gençlik Birliği, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Horasan Erenleri gibi çeşitli örgütlerle Edirne’de toplanıyoruz.

Serhat şehrimiz, Akıncıların şehri, eski payitahtımız Edirne’den NATO’ya meydan okuyacağız. Mimar Sinan, Selimiye’nin minaresinden; Talat Paşa, Edirneli olması hasebiyle; Mustafa Kemal Paşa ve bütün kahramanlarımızla oradan sesleneceğiz. Bütün Edirne halkımızı, Rumeli akıncılarını, Anadolu beylerini o meydan okumaya çağırıyoruz. “Türkiye uyuma” diyeceğiz.

Oraya ulaşmak isteyen vatandaşlarımız için İstanbul, Bursa, Kocaeli, Çanakkale, Sakarya, Balıkesir ve bütün Trakya illerinden otobüslerle Vatan Partisi katılımı düzenliyor. Ekranda gördüğünüz telefon numaralarına başvurarak bu intikale katılabilirler.

Aynı zamanda somut önerilerimizi bugün basın toplantısında açıkladık. Madem NATO Türkiye’yi hedef alan bir tatbikat yapıyor, biz de buna karşı bir savunma taarruzu tatbikatı yapmalıyız. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bu tehdide karşı denizde, karada ve havada karşı taarruz tatbikatı düzenlemesi en esaslı cevap olacaktır.

NATO yetkilileri “Bu tatbikatı Türkiye’ye karşı değil, Rusya’ya karşı yapıyoruz” diyorlar. Rusya’ya karşı tatbikat Dedeağaç’ta mı yapılır? Yani Karadeniz kıyısında yapsalar neyse; zaten Rusya ile Ukrayna üzerinden savaş halindeler. Dedeağaç’ta Meriç Nehri’ni geçme senaryosu ile Rusya’nın ne alakası var? Bu tamamen saçma. Ama daha önemlisi 15-16 Temmuz 2016’da ne oldu? O üslerden kalkan uçaklar Türkiye’de darbe yapmaya çalıştı.

Peki, Türkiye’nin veto yetkisi yok mu? Niye veto etmediler? PKK’ya binlerce tır silah giderken neden veto etmediler? O dönemde Türkiye “Veto!” diye bağırsaydı da o tırların lastikleri patlasaydı. Darbe gecesi o uçaklar hangarlardan çıkarken veto deseydik de uçaklar kalkamasaydı. Kağıt üzerinde veto yetkisi var ama uygulamak lazım. Zaten veto edecek bir irade ve kararlılık varsa, terörizm yoktur; NATO’dan çıkar. Yani NATO’nun Türkiye’de o kadar çok sabıkası var ki: 12 Mart 1971 darbesi, 12 Eylül 1980 darbesi, 15-16 Temmuz darbesi… Türkiye, hep NATO’nun tehditleri ve baskılarıyla göğüsleşe göğüsleşe, onları def ederek ilerlemeye çalıştı. 2013-2014 yılından sonraki süreçte de durum farklı değil. Dolayısıyla veto uygulayacak bir irade de yok.

Bakın, Sayın Cumhurbaşkanımız Arnavutluk’tan dönerken “Dostum Trump” diyor. Al sana dost! İşte bak, Trump namluları Türkiye’ye çevirmiş; tankların namluları, uçakların silahları, füzelerin rampaları hep Türkiye’ye dönük. Eğer dostsa Trump, o bütün üslerini Ege kıyılarında; Dedeağaç’tan başlayarak Kavala, Selanik, Girit’in kuzeyi ve oradaki üslerini toplasın, alsın gitsin. Eğer Türkiye’nin dostuysa… Böyle dostluk mu olur? Namluları Türkiye’ye çevirmiş, sonra da “Trump bizim dostumuz” diyorsunuz.

Milletimizi bu konularda yanlış bilgilerle doldurmanın ileride büyük bedelleri olur. Çünkü sonuç itibarıyla çağımızda topyekûn savaşlarda, savaşı esas olarak milletin direnme gücü ve ordusunun savaş kabiliyeti belirleyecektir. Milleti yanılttığımız zaman; “NATO bizim dostumuz, bizim müttefikimiz, o bizi korur” dediğimiz zaman, sürprizler karşısında o millet nasıl direnecek, nasıl mücadele edecek? “Hani bizim dostumuzdu?” diye sormayacak mı? O bakımdan Vatan Partisi, Türk milletine gerçek bilgileri veriyor. Zaten milletimiz de biliyor; anketlerde görüyoruz, %90’ın üzerinde bir oranla Türk milleti ABD’yi düşman olarak görüyor. ABD karşıtlığı çok yüksek ama “NATO” denince insanlarda bu oran biraz düşüyor. Nasıl bir karışıklık oluyor? Orada bir aldatmaca var. NATO’da birçok ülke var; ülkelerin arasında Amerika’nın bu düşmanlığı biraz gölgeleniyor. “NATO bir ittifaktır, orada bizim de sözümüz geçer, biz de varız” gibi anlayışlarla farklı bakış açıları oluşabiliyor. Ama Türk milletinin ezici çoğunluğunun NATO’nun yanında olmadığını, NATO’ya karşı olduğunu biliyoruz.

Burada çok kapsamlı bir tatbikattan söz ediyoruz. Gelen bilgiler doğrultusunda işin içerisinde siber saldırı, kimyasal silah kullanımı durumu var. KBRN deniliyor; kimyasal, biyolojik, radyolojik ve nükleer… Bütün bu kabiliyetler NATO tarafından deneniyor. Bunu uydurmuyoruz; tatbikatın resmi olarak yayınlanmış İngilizce metinlerinden okuyarak söylüyoruz. Bir de liman işgali var tabii. Dedeağaç, Ege kıyısında… Siz gidip Rus limanlarını Dedeağaç’tan işgal edemezsiniz. Bulgaristan limanlarında, Burgaz’da ya da Romanya Köstence’de yapılsa Rusya’ya karşı bir durum olurdu. Ama ben bunu tartışmayı ve bununla vakit kaybetmeyi gereksiz görüyorum; çünkü bu tatbikatın Türkiye’ye karşı olduğu çok açık. Kimse Türk milletini bu konuda uyutamaz, aldatamaz. 24 Mayıs Cumartesi saat 14.00’te Edirne Eski Camii önüne bir kere daha davet ediyoruz.

Şunu da sormak istiyorum Sayın Genel Başkan: Dünyadaki çatışma odakları; Ukrayna, Tayvan ve Doğu Akdeniz. Doğu Akdeniz’e odaklanma bağlamında bu tatbikatın bir sonuç olduğunu söyleyebiliriz. Bu tatbikatın “sülalesi” belli; Nabul, Nemesis ve şimdi de “Anında Müdahale”. Türkiye, anında cevap verecek bir ülkedir; Türk Silahlı Kuvvetleri bunu çok iyi biliyor. Türkiye’ye karşı tatbikat planlamak kolay bir şey değil. Ancak bu tatbikatın çok önemli bir özelliğini daha açıklayalım: Bu tatbikat aynı zamanda Amerika ve İsrail’in; yani “Kürdistan” adı altında kurmak istedikleri “İkinci İsrail”in hazırlığıdır. PKK’nın son kongresinde “soykırım” sözcüğü 3-4 yerde geçiyor. Bu, ABD ve NATO’yu Türkiye’ye müdahaleye çağırmanın anahtar formülüdür. Türkiye’deki birtakım iç çatışmalarla “Gelin, insan hakları çiğneniyor, bizi kurtarın” çağrıları; Amerika’nın tipik müdahale senaryolarıdır. Özgür Özel de bu konuda ipucu verdi; “İnsan hakları olunca dış müdahale meşru hale gelir” dedi. Kim dıştan müdahale edecek? Moldavya değil herhalde; Amerika, Yunanistan’la ve İsrail’le beraber müdahale edecek.

[Reklam arası sonrası]

ABD’nin ve diğer düşman müttefiklerimizin ülkemize yapacağı bir saldırı durumunda Rusya yanımızda olur mu? Bakın, Doğu Akdeniz’deki bir savaş, bir Türkiye-Yunanistan savaşı olmaz. Türkiye ile Yunanistan arasında güç dengesizliği var; Yunanistan tek başına hiçbir zaman savaşa girmez. Ancak itilirse girer. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İngiliz-Fransız emperyalizmi tarafından İzmir’e çıkartılan Yunanistan gibi, yine itilirse kaçınılmaz bir hesaplaşmaya girebilir. Burada teke tek bir savaş gözükmüyor. Zaten Amerika, Ukrayna cephesinde Rusya ile bir savaş yürütüyor. Doğu Akdeniz’deki bir savaş hızla bölgeye yayılır.

Rusya ile aramız “limoni” değil. Yönetim düzeyinde bazı durumlar olabilir ama Rusya ile Türkiye arasında mecburi bir dostluk var. Her ikisinin de tehdidi Amerika merkezli. Türkiye’nin en güveneceği ülkeler sonuç itibarıyla Rusya’dır, İran’dır. Bunlar güçlü ülkeler. Türkiye’nin anında ve kararlı cevabıyla çok kısa zamanda sonuç almasıyla olay bitebilir, aksi takdirde savaş uzayabilir.

Bloomberg’in çatışma riski taşıyan ülkeler listesinde Türkiye’yi bir numaraya koyması veya askeri akademilerin 2017-2027 arası küresel risk raporları, tamamen PKK’nın kara kuvveti olarak kullanıldığı dönemden kalma tablolardır. PKK silah bırakırsa bu tablolar çöp olur. Bırakmasa bile PKK, iç çatışma çıkarma kabiliyetini kaybetti. Türkiye’de sahte sol örgütlerden veya başka kesimlerden silahlı bir güç çıkmaz; Türkiye’de Türk ordusunun bir silah tekeli vardır. Etnik, dinsel veya mezhepsel açıdan bir iç çatışma zemini yoktur. Bu tablolar, Amerika’nın PKK’yı kara kuvveti olarak gördüğü eski dönemin ürünüdür. Türkiye sınırları içinde ciddi bir silahlı güç kalmadı; dışarıda da Suriye’nin kuzeyinde kısmen var ama o da iki dev ateş hattının ortasında. Öcalan da onların karşısında. Dolayısıyla bu iç çatışma beklentileri batılı emperyalistlerin bir hayalidir. Türkiye’de içeride siyasi mücadeleler, mitingler, yürüyüşler ve protestolar olur; bu başka bir şeydir. Ancak Türkiye’de silahlı bir iç çatışma ihtimali yoktur. Burada tabii beklentiden ziyade hedefler ortaya konuluyor.

Bahsettiğiniz tabloların tarihini söyler misiniz? Sanıyorum 2020 yılı… O zamanlar için bunlar ciddiye alınacak ihtimallerdi; yani PKK’nın az çok gücünün olduğu ve o ümitleri verecek eğilimlerin bulunduğu dönemlerdi. Ancak şu anda Türkiye’de iç çatışma çıkaracak bir silahlı güç yok ve öyle bir silahlı güç yaratma şansı da bulunmuyor. Türk ordusu içinde bir bölünme veya darbe ihtimali de kalmadı. FETÖ’nün temizlenmesinden sonra Amerika’nın Gladyo yapılanması Türk ordusu ve polisi içindeki gücünü kaybetti, neredeyse silindi. Dolayısıyla darbe benzeri bir iç çatışma senaryosu, Türkiye açısından gerçekçi değildir.

NATO’nun müdahale gerekçesi ne olabilir? Demin söylediğimiz gibi, birtakım hareketlenmeler olur, ardından insan hakları konusunda feryatlar yükseltilir ve buna dayanarak müdahale edilmeye çalışılır; ancak bu da kolay görünmüyor. PKK’nın silah bırakma süreci ve Suriye’deki gelişmelerden sonra, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye karşı böyle bir silahlı müdahale mümkün değildir. O bakımdan iç veya dış çatışma senaryoları gerçekçi değil. Yine de bazı tatbikatlar yapıldığına ve bölgeye bu kadar üs yığıldığına göre, içeriden bir çağrı olmasa bile bazı tertipler ve kışkırtmalar sahnelenebilir.

Tersten düşündüğümüzde, mesela uzun zamandır takip ettiğim Yunan basınında bir histeri durumu var. Yunanistan’da herkes “Türkiye bize saldıracak” fikrine inanmış durumda. Nasıl Türkiye’de hakim medyanın propagandaları varsa, orada da NATO’nun bizim dostumuz olduğuna inandırılıyorlar. Türkiye’nin Yunanistan’a saldırma ihtimali sıfırdır. Türkiye’de bazı kesimlerce sürekli dillendirilen “5 dakikaya Atina’ya geliriz” gibi sözler çok marjinaldir; Türk milletinin hiçbir şekilde iltifat etmediği ve değer vermediği kıyıda köşede kalmış ifadelerdir. Türkiye’nin sınıfsal ve siyasi yapısına baktığımızda, Yunanistan’a saldırmayla ilgili hiçbir eğilim veya güç yoktur.

Ancak Yunanistan’da bu tür propagandalar birtakım örgütler tarafından yapılıyor ve doğrudan devlet politikası haline getirilmiş durumda. Yunanistan Başbakanı ve Savunma Bakanı sürekli Türkiye’yi örnek vererek askeri gücünü tartışıyorlar. Dedeağaç’ta yapılan tatbikatlar ve Amerika’nın Yunan kıyılarına yığdığı üsler ortada. Cumhurbaşkanımız dokuz üsten bahsetmişti, biz de bunları sayıyoruz. Bunların bir anlamı var ancak bunlar Türkiye saldırısına karşı bir savunma ihtiyacıyla kurulan üsler değil; uzmanların tespitlerine göre bunlar savunma değil, taarruz silahlarıdır.

Nüfus, ekonomik güç ve askeri kapasite açısından baktığımızda, Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş olması mantıklı değildir. Yunanistan da yenileceği bir savaşa girmez. Ancak Amerika’nın kesin desteğini gördüğü zaman harekete geçebilir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra İzmir’e Yunan ordusunu çıkartan İngiltere ve Fransa tecrübesi ortadayken, Yunanlılar kendi başlarına Türkiye’ye saldırma konusunda birileri kışkırtsa bile kuşkuyla bakacaklardır.

Türkiye ile Yunanistan’ın askeri kapasiteleri dengeleyici bir noktada gibi görünse de Türkiye’nin savunma konsepti farklıdır. Yunanistan’ın tek bir cephesi varken, Türkiye’nin sınırlarının ötesinde, güneyde İsrail tehdidi dahil olmak üzere çeşitli riskler vardır. İsrail, Amerika ve Yunanistan arasındaki ittifak, Türkiye’nin tek cephede değil, birkaç cephede savaşmak durumunda kalabileceği olasılığını doğuruyor. Yunanistan hesaplarını sadece Türkiye’ye göre yaparken, Türkiye çok cepheli bir mücadele gerçeğiyle karşı karşıyadır. İsrail ile Yunanistan arasındaki mesafe ile Türkiye’nin Kıbrıs’a yakınlığı göz önüne alındığında, bölgemizde Türkiye’ye karşı bir Amerika-İsrail-Yunanistan ittifakının oluştuğunu söyleyebiliriz.

Suriye’deki gelişmelere bakarsak; Amerikan Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Suriye hükümetinin çökebileceğini ve ülkenin iç savaşa sürüklenebileceğini iddia ediyor. Bu tablo, Amerika’nın Suriye’de uzun süreli bir kapışma istediğini gösteriyor. Suudi Arabistan’ın Beşar Esad yönetimine dayattığı şartlar; İbrahim Antlaşmaları, Filistinlilerin gönderilmesi ve ABD operasyonlarına yardım gibi ağır maddeler içeriyor. Esad bunları kabul etmezse, Amerika her an Suriye’de bir iç savaş kışkırtabilir. Suriye’de yönetim değişse bile orada güçlü bir birlik duygusu var. Ancak PYD, Dürziler ve bölgedeki çeşitli gruplar üzerinden kışkırtmalar yapılarak bir istikrarsızlık hedefleniyor. Türkiye’nin Suriye’nin birliğini desteklemesi, bu tehdidi doğrudan Türkiye’ye de yöneltiyor.

Öcalan’ın 25 Şubat’ta kaleme aldığı ve 27 Şubat’ta ilan edilen çağrısından sonra oluşan iklimi bozmak için ABD ve İsrail’in hamle yapacağını konuşmuştuk. Sırrı Süreyya Önder’e, Abdullah Öcalan’ın “İsrail ve Amerika sizi öldürebilir” uyarısında bulunması, Öcalan’ın bu süreçteki en büyük tehdit olarak onları gördüğünü açıklar. O olumlu iklimden sonra PKK’nın kongre kararları, ABD’nin Suriye’deki hamleleri ve Dedeağaç’taki NATO tatbikatı bağımsız gelişmeler gibi görünmüyor. Dedeağaç tatbikatı, bölücülüğe ve ayrılıkçılığa verilmiş “Ben buradayım, direnirseniz arkanızda büyük bir NATO gücü var” mesajıdır.

Yunanistan, İsrail ve Amerika ittifakı aslında tarihsel olarak ilginçtir; çünkü 1948’de İsrail’i tanımayan tek Avrupa ülkesi Yunanistan’dı. Ancak bugün Yunanistan’ın en büyük savunma sanayi şirketlerini İsrail’ler almaya başladı. Yunanistan bir oyuncak devlettir. Bir Yunan Komünist Partisi yetkilisinin bana dediği gibi; “Yunanistan Türkiye gibi bir devlet değildir, kökleri ve devlet geleneği yoktur.” Onların milattan önceki medeniyetleri başka bir şey, bugünkü Yunan devleti başka bir şeydir. S13 itibarıyla eski Yunan devletleri M.Ö. 500 civarında, hadi 300 diyelim, varlık gösteriyordu. Ancak 2000 yıldır Yunanlıların doğru dürüst bir devleti yok; Roma’nın veya başka güçlerin egemenliği altında kaldılar. Dolayısıyla orada bir devlet geleneği oluşmamış. Yunanistan Komünist Partisi liderinin de ifade ettiği gibi; Yunanistan “oyuncak bir devlet”tir. Amerika’nın veya geçmişte İngiltere’nin kontrolünden hiçbir şekilde çıkamaz. Bu, en önemli Yunanistan gerçeğidir. Bugünkü Yunanistan’dan o büyük Yunan medeniyetini anlayamayız, çünkü bugünkü Yunanistan o medeniyetin devamı değildir; etnik olarak da devamı değildir. Bugünkü Yunanistan halkı Sofokles’in, Platon’un, Sokrates’in çocukları değil; daha sonra kuzeyden gelip yerleşmiş olan Slav kökenli etnik unsurlardır. Dil olarak eski Yunanca ile bir akrabalık bulunsa da ırk olarak böyle bir devamlılık yoktur. Bir de kök kaybedilmiştir; bu, halkların ve ülkelerin tarihinde çok önemli bir unsurdur.

Türklerin, Çinlilerin ve Rusların 9. veya 10. yüzyıldan, örneğin Korkunç İvan’dan sonra sürekli bir devlet geleneği vardır. O hanedan yıkılır, bu hanedan gelir ama bir süreklilik mevcuttur. Çinlilerde Şang, Zhou, Tang, Ming hanedanları gibi farklı yönetimler gelse de Çin devleti devam etmiştir. Türklerde ise Sakalar, Hunlar, Göktürkler, Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklular, Osmanlılar, Altınordu ve Memlükler gibi farklı devletler kurulmuş olsa da bir devlet geleneği süregelmiştir. Bir grup yıkılır, öbürü gelir ama sonuçta diğerinin oluşturduğu miras temelinde devam eder. Hunların bıraktığı coğrafyada Göktürklerin 15-20 yıl içinde Asya’nın bir ucundan Hazar Denizi’ne kadar hakim olmasının sırrı budur; o topraklarda zaten bir devlet geleneği vardır. Merkezde bir kriz olsa bile yeni gelen hanedan orada oluşmuş birikimin üzerine oturduğu için kısa sürede toparlanır. Ayrıca bu coğrafyada ticaret yollarının güvenliği ve huzurun sağlanması, oradaki halkların ortak menfaatidir. Bu nedenle kriz dönemleri yaşansa da halklar, otoriteyi sağlayıp ticaretin güvenliğini temin eden yeni yönetimin etrafında birleşirler.

1890’daki Ertuğrul faciasından sağ kalanları getiren iki Japon savaş gemisi Kongo ve Hiei ile gelen gazeteci Noda Shotaro, Abdülhamid’in teklifiyle Harbiye’de subay namzetlerimize Japonca dersleri vermiştir. Ancak Noda erken dönünce dersleri Yamada devralmıştır. 5-6 kişi Japonca öğrenmiştir; içlerinde Atatürk var mı? Hayır, bu bir şehir efsanesidir.

24 Mayıs’ta Edirne’deyiz. Serhat kentimizde bütün akıncılar, fedailer, Trakya’nın, Anadolu’nun ve Marmara’nın kahramanları buluşuyoruz. Mimar Sinan’ın Selimiye Camii’nin minaresinden NATO’ya meydan okuyoruz. Talat Paşalar, Enver Paşalar, Mustafa Kemal Paşalar ile o Serhat kentinde beraberiz. NATO’nun tatbikatına karşı milletimizi uyandırıyoruz. Hükümetten beklenen tavır; “Biz NATO ülkesi değil miyiz? Neden sınırımızda bize karşı tatbikat yapıyorsunuz?” diye hesap sorabilmektir. Vatan Partisi, bu duruşu sergileyecek olan hükümetin merkezinde olacaktır. 24 Mayıs saat 14.00’te İhtiyami önünden başlayıp Saraçlar Caddesi üzerinden Postane önüne kadar sürecek bir açık hava buluşması ve yürüyüş gerçekleştireceğiz.

Haftanın kitabı olarak Wilhelm Koppers’in “Ön Türklük ve Ön Hint-Cermenlik” eserini inceliyoruz. 1930’larda Viyana Okulu’na mensup Katolik papazlar; Kopers, Mengin ve Schmidt gibi bilim adamları, halk bilimi ve etnoloji üzerine ciddi çalışmalar yapmışlardır. Bu eser, Türklerin atlı çoban kültürü ile dünya tarihinde açtıkları çığırı anlatır. İlk atı ehlileştirenlerin Türkler olduğu ve bu atlı çoban kültürünün devlet kuruculuğunun başlangıcı olduğu savunulur. Atı yediğinizde sadece bir hayvan, ama üzerine bindiğinizde bir nevi “tank” gücüne ulaşırsınız. Türklerin örgütlenme kabiliyetleri, geniş alanlarda otorite kurma yetenekleri, verimli ırmak boylarındaki devletlerin kuruluşunda aşı rolü oynamıştır. Schmidt’in on ciltlik eserinin üçüncü cildi olan “Tengri”, Tanrı fikrinin kökenini inceler ve atlı çobanların geniş coğrafyalara hükmetmek için ihtiyaç duydukları manevi otoritenin temellerini Türk Tengriciliği üzerinden açıklar. Gökhan Dağtekin’in çevirdiği bu eser, Türklerin dünya uygarlığına yaptıkları katkıları anlamak adına büyük önem taşımaktadır. Bahsettiğimiz konu, kendi tarihçilerimizden ziyade doğrudan Batılı tarihçilerin 1930’lu yıllardaki çalışmalarına dayanıyor. Söz konusu eserin sonuç bölümünden birkaç cümle aktarmak isterim. Kitabın sonuç başlığı “Ön Türklüğün ve Ön Hint-Cermenliğin İnsanlık Tarihi Bakımından Büyük Başarılarının Özet Değerlendirmesi” şeklindedir. Eserin sonunda yer alan 4-6 sayfalık sonuç kısmında, yurdu İç Asya olan Ön Türklerin atı ilk ehlileştirdiği ve buna bağlı olarak karakteristik bir atlı çoban kültürü oluşturduğu meselesinin güvenilir bir şekilde kabul edilebileceği ifade ediliyor.

Şimdilerde bu durum tartışılmaktadır; birçok tarihçi “atı biz ehlileştirdik” iddiasında bulunuyor. Atı ehlileştirmek; uygarlığa sıçramada, askerlikte ve örgütlenmede çok önemli bir ataktır. Bu durum, koyun veya köpek ehlileştirmekten çok daha farklı bir boyuttur. At sayesinde çok uzak mesafelere gidebiliyor, etini yiyor, sütünü içiyor ve üzerine binebiliyorsunuz. İnsan, atın üzerine bindiği an birdenbire süvariliğe ve savaşçılığa adım atmış oluyor. Süvarilik, atlı çoban kültüründe çok önemli bir aşamadır ve yazarlar, bunu ilk başaranların Türkler olduğuna dair yeterli kanıtların bulunduğunu belirtiyorlar.

Ön Türklerin atlı çoban kültürünü kurması, insanlık tarihinde eşi olmayan bir başarıdır. Bu başarı, kavimlerin ve kültürlerin gelişmesinde kendine özgü sonuçlar doğurmuştur. Yani bu sadece Türk tarihini ilgilendiren bir konu değil; Türklerin bu atlı çoban kültürü, başka kavimlerin ve toplumların ilerlemesinde, uygarlaşmasında da çok önemli bir rol oynamıştır. Tarihsel olgular, büyük devlet esasının temel şartlarının, Türklerin bu kültürü sayesinde yaratıldığını kanıtlıyor. Sarı Nehir’deki Çin devleti, Mezopotamya’daki Sümerler ve Elamlar gibi büyük nehir havzalarındaki devletlerin kökünde, bu bölgelere gelerek tarım zenginliğiyle devlet kurma kabiliyetlerini birleştiren atlı çobanların etkisi yatmaktadır. Yani çoban kültürü kendi başına kalsaydı büyük devletler kurulamazdı; bu kültür, tarım zenginliği olan coğrafyalara indikçe büyük devletler ortaya çıkmıştır.

Türkler, doğuştan örgütçü bir kavimdir. İskitler, Sakalar, Hunlar ve Şiyenbeyler ile başlayan kesintisiz bir devlet birikimine sahibiz. Örneğin Sümerce “Dingir” (Tanrı) sözcüğü, Türkçedeki “Tengri” kelimesi ile aynı kökten gelir. Vikinglerin tanrısı Odin’in, İskandinav mitolojisindeki Thor’un kökeni de bu kültüre uzanır. Hatta Vikinglerin meşhur sagalarında “Turklant”tan geldikleri bilgisi yer alır.

Bu Viyana Okulu eserlerini; yani W. Koppers, W. Schmidt, O. Menghin ve R. von Heine-Geldern gibi isimlerin çalışmalarını Türkçeye kazandırmamız gerekiyor. Atatürk döneminde Türkiye’ye gelip tarih kongrelerinde tebliğ sunan bu isimlerin eserleri, aslında çok kapsamlı birer kaynak niteliğindedir. Ancak Türkiye’de tarihçilerimiz arasında Almanca bilenlerin azlığı nedeniyle bu kaynaklara pek dalınmamıştır.

Bu isimlerin hepsi etnologdur; yani yazı öncesi dönem, halk bilimi ve antropoloji ile uğraşırlar. Katolik rahibi olsalar dahi üniversitelerde akademik çalışma yürüten, verileri bilimsel bir namusla değerlendiren insanlardır. O dönemde Nazizm ve Alman ırkçılığının zirvede olduğu bir atmosferde dahi, Ön Hint-Cermenlerin atlı çoban kültürünü Ön Türklerden aldığını verilerle kanıtlayabilmişlerdir. Bu kitapları sadece tarih meraklılarına değil, tüm vatandaşlarımıza, gençlerimize ve eğitimcilerimize öneriyorum. Eserlerin Türkçeye kazandırılması, köklerimizle ilgili Batılı bir bakış açısını anlamamız açısından oldukça önemlidir. Gerçeklerden hareket eden bir bilim namusu da var; o çok ama çok önemli. Evet, şimdi yine çok kısa bir aramız olacak. Sonrasında aktaracaklarımız varsa onları da alıp haftanın müziğiyle çıkış yapacağız. Şimdi çok kısa bir ara; bir dakikalık kısa bir aramız var. Onun ardından yine karşınızdayız, çıkışta olun.

Eminevim ile faizsiz, kredisiz ev, araç ve iş yeri sahibi olmak çok kolay. Eminevim, 35 yıldır ev, araç ve iş yeri almanın en güvenilir yolu. Bizdeki bu enerji başka; enerjimize güvenmesek bu yollara çıkmayız. Çok kral manzara! Temiz enerjisi ve güçlü performansıyla her şey yolunda.

Tüm medyayı takip etmekte zorlanıyorsanız tek bir çözüme ihtiyacınız var. Medya Takip Merkezi; yapay zeka destekli araçları, editoryal çözümleri, hızlı ve yenilikçi medya takip sistemleriyle tüm medyayı kapsamlı bir şekilde takip etmenizi sağlar. Basın bülteni dağıtımından izlemeye, sosyal ağlardaki yayılımından medya analizine kadar dünya medyasını takip ederken, geriye dönük medya arşiviyle haber ve reklamlara anında erişebilirsiniz. Bilginin doğru adresi: Medya Takip Merkezi.

İzlediğiniz için teşekkür ederim. Kısa bir reklam arasının ardından Tevfik Adan ile birlikte çıkış yoluna devam ediyoruz.

Mesela bakın, Tevfik arkadaşımız biraz evvel bu atı ilk kimin ehlileştirdiğini eleştirdi. Konya’da M.Ö. 7-8 bin veya 4-5 bin yıl öncesine ait at kemikleri bulundu, Konyalılar da bunu sahiplendi. Ama at kemiği bulmak, senin atı ehlileştirdiğini anlatmaz; atı yemiş olabilirsin veya o hayvan orada ölmüş olabilir. Sakallının senin baban olması gibi, her bulduğun at kemiği de senin atı ehlileştirdiğini ifade etmez; başka kanıtlar getirmen lazım.

At, insan topluluklarının belirli bir alan içerisinde olmaktan çok daha uzak yerlere ulaşmasını sağlamıştır. Aklıma hemen Kopferschmitt’in söylediği geldi. Bakınız diyor, Cermen dillerine bakın; Almancada “pferd”, İngilizcede “horse”, Fransızcada “cheval”. Bu kelimeler hiç birbirine benziyor mu? Bu, bunların birbirlerinden ayrıldıktan sonra atı tanıdıklarını gösterir. Müthiş bir delil mesela. Hepsi Cermen kökenli olmalarına rağmen tarihsel süreçte ayrılmışlar. Ama öyle kelimeler var ki aynı; mesela “mother”, “mutter”, “mama”. “Brother” veya Farsçadaki “birader” gibi. Bunlar dillerde ortak çünkü eskiden beri varlar. Ama “at” kelimesi ortak değil. Demek ki at kelimesi o dillere girdiğinde bunlar zaten ayrılmışlardı. Ana, baba gibi kelimelerin ortak olması, o dönemlerde beraber olduklarını; at kelimesinin ortak olmaması ise ayrıldıktan sonra karşılaştıklarını gösterir. Bu çok önemli bir kanıt.

Büyük bir devlet kuruculuğu açısından atın önemine işaret ediyor Metin. On binlerce insanı örgütlemek ve bunu binlerce kilometrelik bir havza içinde yapabilmek için bu gerekli. Sen bostan kültürüyle veya tarla tarımıyla uğraşıyorsan ufkun ve alanın sınırlıdır. Ama at deyince geniş çayırlara, otlaklara sahip olman lazım. Atlar ot yer; orada ot bitince ya da mevsim şartlarına göre başka alanlara gitmen gerekir. İşte oradan ne oluyor? Orduları yüzlerce, bin kilometre ötelere taşıyabiliyorsun. Mesela bu, Marx ve Engels’in de dikkatini çekmiş. “Bu Türkler, bu Moğollar nasıl bin kilometre öteye yüz bin kişilik, yüz elli bin kişilik orduları taşıyabiliyorlar?” diye soruyorlar. Avrupa’daki devletler otuz bin kişiyi beş yüz kilometre bile zor taşıyor. Bunun esrarı ne?

Marx, mektuplaşmalarında bunu keşfettiğini söylüyor. Bunun esrarı meta ekonomisi ve ticarettir. Türkler ordularını taşırken aynı zamanda bir esnaf ve tüccar kitlesini de beraberlerinde götürüyorlar. Bu ordular ilerlerken tüccarlar arazilere, iç coğrafyalara dağılıyorlar; oradan otları, etleri, buğdayları, unları toplayıp getirip orduya satıyorlar. Yağmalayarak o mesafeleri alamazsınız. Dolayısıyla bu, pazar ekonomisine işaret eden bir uygarlık olayıdır. Marx da “Eureka!” diyerek bunu bulduğunu belirtiyor. Türk İmparatorluklarının ticaret yollarına, egemenliğe ve meta ekonomisine çok erken aşamalarda geçtiklerini ve bu sayede ordularını çok uzak coğrafyalara götürebildiklerini görüyoruz.

Moğollara baktığımızda da at ve Türk ilişkisinin o geniş zaman dilimindeki kıymeti göze çarpıyor. Mesela beyler sınıfında atıyla birlikte gömülme kültü var. Cengiz Han yasalarına göre atı öldürmenin cezası idam. Yani at basit bir nesne değil, üst düzey bir kıymet. Orhun Yazıtları’nda Kül Tigin’in beş bin atlık sürüsü olduğundan bahsediliyor. Beş bin at ne demek! Bu, zenginliğe ve sınıflara bölünmüş bir topluma işaret eder. Biz ise hâlâ “Göktürklerin devleti var mıydı, bunlar dağlarda yaşayan ilkel adamlar mıydı?” gibi saçmalıkları tartışıyoruz.

Topraktan çıkan Altın Elbiseli Tigin, M.Ö. 500 civarına, yani İskitler (Sakalar) dönemine denk düşüyor. Baştan aşağı altın zırh! Miğferinden pantolonuna kadar her şey altın; sadece çizme deriden olmak zorunda. Bu, orada büyük bir servet birikimi ve devlet teşkilatı olduğunu gösteriyor. Bu şaşaalı kıyafetler aynı zamanda bir otorite göstergesi. Göktürkler de demircilikleriyle meşhurdur; hatta Yüeçiler onları küçümseyerek “bunlar benim demirci kullarımdı” derler.

Ferdinand Braudel’in “Hecin Devesi” üzerine yazdığı makaleler gibi, at üzerinden de büyük kitaplar yazılabilir. Bir Alman sinemacı yıllar önce Türkler üzerine bir film yapmak istediğinde, ona filmi atla başlatmasını ve bozkırda dört nala koşan bir atla giriş yapmasını önermiştim.

Tanrı Dağları’nda bir Kazak obasına misafir olmuştuk. Müthiş bir coğrafyaydı. Oradan dönerken on bir-on iki yaşlarında bir çocuk, çıplak bir atın üzerine uçarak bindi ve bizim otomobille yarışmaya başladı. O özgüven, o gurur ve ata binme ustalığı hâlâ devam ediyor. Moğolistan’daki Nadım festivallerinde de bunu görüyoruz. Anatomik olarak Asya atları, Arap veya İngiliz atlarına göre daha kısa boylu ama çok daha dayanıklıdırlar. Uzun süre susuz ve aç kalabilirler. Ayrıca et kurutma usulleri, pastırma gibi yöntemler sayesinde orduların lojistik ihtiyacı karşılanıyordu. Bozkırın sunduğu otlaklar ise hayvanı beslemek için ekstra tarım yapma zorunluluğunu ortadan kaldırıyordu.

İngiliz atlarının kökeninin de Türklerin Avrupa’ya getirdiği atlara dayandığı söylenir. Velhasıl, atla ilgili bu kültürel miras çok derin. Süleyman Karakul’un at resimleri de bu güzelliği çok güzel yansıtıyor. Günümüzde Türk kültüründe, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları arasında bile at, hala büyük bir heyecan ve coşku vesilesidir. Dinlediğimiz türkülerde at; bir heybetin, bir gururun ve bir zarafetin adıdır. Özellikle Köroğlu Destanı akla geldiğinde, milattan önce 3000’li yıllara uzanan köklü bir serüvenin izlerini görürüz. Türk dendiği zaman akla gelen ilk imge attır. Wilhelm Koppers’ın “Türklerin Atlı Çoban Kültürü” kitabı da tam olarak bu konuyu işler.

Hunların ok ve yay teknolojisi, savaş tarihinde çok önemli bir yere sahiptir. Çin yayları, uzunlukları nedeniyle fiziksel olarak büyük görünseler de Hunların ürettiği kompozit yaylar, üç yıla varan özel bir üretim süreciyle bambaşka bir teknikle yapılıyordu. Hun yaylarının sağladığı menzil avantajı, Çin ordularıyla karşılaşıldığında Hunlara büyük bir üstünlük sağlıyordu. Hun askerleri, rakiplerinin oklarının ulaşamadığı mesafelerden atış yapabiliyor; ayrıca at üzerinde 360 derece dönebilme ve geri çekilirken geriye doğru ok atabilme yetenekleriyle meşhur “turan taktiğini” uyguluyorlardı.

At kullanımı, sadece askeri değil, kültürel bir devrimi de beraberinde getirdi. Üzenginin icadı, atı kontrol etmeyi ve biniciliği kolaylaştırdı. Bunun yanı sıra pantolonun icadı da yine Türk kültürünün bir mirasıdır; etekle at binmenin zorluğunu fark eden Türkler, bu ihtiyaca binaen pantolonu geliştirmişlerdir. Modern dünyada basit birer araç gibi görünen bu buluşlar, binlerce yıllık tecrübenin birer ürünüdür ve insanlık tarihinde devrim niteliği taşımaktadır.

Kaynak Yayınları tarafından okura sunulan Wilhelm Koppers’ın “Öntürklük” eseri, etnolojinin ve halk biliminin başyapıtlarından biridir. Koppers, bu kitabında Türklerin atası sayılan kavimleri ve Hint-Cermen kavimlerini inceleyerek, dünya tarihindeki izlerini tartışmaktadır. Kendisi bir Cermen ve papaz olmasına rağmen, “atlı çoban kültürünün” kökeninde Türklerin var olduğunu, tek tanrı fikrinin (Tengri) iç Asya’dan dünyaya yayıldığını bilimsel verilerle ortaya koymaktadır. Bu kıymetli eseri Türkçeye kazandıran Gökhan Dağtekin’i özellikle kutlamak gerekir; zira bu seviyede bir çeviri, sadece dil bilmeyi değil, aynı zamanda derin bir tarih ve halk bilimi birikimini gerektirir.

Bu haftanın müziği olarak, Sümer Ezgü’nün sesinden Köroğlu’nu dinleyeceğiz. Ekrem Atayar Usta’nın Bolu Beyi’ne meydan okuyan o güçlü yorumuyla, 19 Mayıs’ta Samsun’da, 24 Mayıs’ta saat 14.00’te Edirne Eski Cami önünde buluşmak üzere herkese selam olsun.

“Benden selam olsun Bolu Beyi’ne,
Çıkıp şu dağlara yaslanmalıdır.
At kişnemesinden, kalkan sesinden,
Dağlar seda verip seslenmelidir.”

Paylaş